●Fedakârlığın Neye Tekabül Ettiğini Bilmiyorlar
● İkaz ve İrşad Karşısında Tepki
●Nefis ve Ehline Hakkını Vermek
●Akıl ve Mantıkla Tadil Edilen Heyecan Dinamizmi
●Müzakereli Okumanın Vaat Ettikleri
●“Nefis Cümleden Edna, Vazife Cümleden Âlâ.”
***
FEDAKÂRLIĞIN NEYE TEKABÜL ETTİĞİNİ BİLMİYORLAR
•••Önsöz•••
Belli bir gaye ve hedef gözeterek ortaya çıkan yapılanmalara, o andaki durumuna ve konjonktüre göre iki tip insan katılır. Adananlar veya dadananlar. Adananlar maddî-mânevî hiçbir karşılık beklemezlerken, dadananlar hep bir beklenti içinde olup, en ufak bir sıkıntıda da cepheyi terk eder, hattâ yerine göre ihanet ederler.
Aslında hizmetimizin benzer yapılardan en büyük farklarından birisi, dünyalık her türlü beklentiye kapalı olmasıdır. Daha açık ifadesiyle bu hizmet, mensuplarına hep vermeyi öğretiyor, almayı değil. Bu durum, hem büyüklerimizin devamlı ikaz ve irşadları, hem de yapılanmanın fiilen böyle bir duruma çok müsait olmaması sayesinde gerçekleşiyor.
Fakat buna rağmen geleceğini burada gören bazı kişilerin katılımlarını tamamen önlemek de mümkün değildir. Son senelerde yaşanan itiraf ve ihanet olaylarına bu açıdan da bakmak lazım. Bütün bu açılardan, hizmetin esas gücünü nereden aldığı Pırlanta Müellifi tarafından şöyle ifade ediliyor:
•••••••
..”Başta beklentisiz olarak işin içine girme, vermeyle meseleye başlama, adanmışlık duygusu ile hareket etme öyle ciddî bir güç kaynağıdır ki, bunlara sahip olan insan, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiçbir zaman ye’se kapılmaz, hâdiselerin karşısında her zaman dimdik durur ve sarsılmaz bir iman ve ümitle onların üzerine yürür. Bu aynı zamanda acz u fakr yoludur.
Yani insan önce acizlik ve fakirliğinin farkında olacak, sonra da adanmışlık mülâhazasıyla hareket edecek ve “yaptıklarım geriye dönmedi, iltifat ve teveccüh olmadı, demek ki başarılı olamadım” diye bir anlayışa kapılmayacak; kapılmayacak ve bundan dolayı hır gür çıkarmayacak, streslere girmeyecek, anguazlar yaşamayacak ve kaderi tenkit etmeyecektir. O, hep “Gelse celâlinden cefa Yahut cemalinden vefa, İkisi de cana safa, Lutfun da hoş, kahrın da hoş” mülâhazasına bağlı hareket edecektir.
Bu arada şunu ifade edeyim ki, bir insanın Cenâb-ı Hak’tan:
رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de hasene ver ve bizi Cehennem azabından halâs eyle.” [Bakara/201] diyerek dünya hayatı için de hayır hasenat istemesi başka; hayır hasenat adına yaptığı amellerin karşılığını dünyada istemesi ve böyle bir beklentiye girmesi tamamen başka bir meseledir. Hem insan, yaptığı hayırlı işleri, geriye dönüşe, teveccühe, mutlak muvaffakiyet ve zafere bağladığı takdirde, eğer Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı sübhanisi o istikamette tecellî etmezse, ümitsizliğe düşer ve inkisar üstüne inkisar yaşar.
Ayrıca siz bu şekilde bir beklentiyle hareket ettiğinizden, arkanızdaki insanlar da teşettüt-ü ârâya düşebilir ve size olan teveccüh ve hüsnüzanlarında kırılmalar hâsıl olabilir. Bu durum, fasit bir daire gibi, sizin de kuvve-i mâneviyenizi alıp götürür ve muvaffak olunamadığında atf-ı cürümler, kırgınlık ve hırçınlıklar kendini gösterir. O hâlde insan, ahirete ait amellerin mükafatını, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lütuf ve ihsanına bırakarak, onu dünyanın fâni, geçici ve dar kıstaslarına hapsetmemelidir. Meselâ İstanbul’un fethini dünyanın darlığı içinde düşündüğünüzde, sadece İstanbul’un fatihi olma söz konusudur. Ancak böyle bir fetihte beklentiler Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüne bağlandığında, ahirette fethe terettüp eden varidat, ganimet ve mele-i âlânın ona karşı duyduğu alâka neyse bütün bunlar dünyanın darlığı içinde değil de, ukbanın enginliği içinde insana verilir. O hâlde burada bir “sübhanellah” deyip ötede bir Cennet bahçesine sahip olma varken, neden meseleyi burada sadece bir sübhanellah ölçüsünde mükâfata bağlayalım ki! Misalleri çoğaltabilirsiniz. Meselâ siz, ruh-i revân-ı Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), cihanın dört bir yanında şehbal açması istikametinde çok ciddî bir cehd ve gayret sarf etseniz, ama buna muvaffak olamasanız hareket ve faaliyetlerinizi böyle bir neticeye bağlamadığınızdan ötürü inkisar yaşamazsınız.
“Ne yapalım şimdilik böyle oldu” der, Hazreti Âdem gibi,
رَبَّنَا ظَلَمْنَۤا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz.” [A’râf/23] anlayışıyla kendinizi muhasebeye çeker, mevcut durumu yeniden gözden geçirir, sonra tekrar doğrulur, bir kere daha kıyam eder ve yapmanız gereken her neyse onu yapmaya koyulursunuz. Bu açıdan beklentisizlik hâli ve fedakârlık anlayışı, işi son nefesimize kadar ihlâs ve samimiyetle götürebilmek adına çok önemli ve hayatî dinamiklerdir.
Ehl-i dünya, bu dinamikleri bilmediğinden dolayı meseleyi sadece maddeye, paraya hamlediyor ve ortaya çıkan neticeyi bununla anlamaya çalışıyorlar. Hâlbuki fedakârlık ve beklentisizlik öyle bir değerdir ki, maddî ölçüler içinde onun karşılığını bulabilmek mümkün değildir. Gönüllüler Hareketi’ni hazmedemeyen, çekemeyen bir kısım ehl-i dünya, -“Bu işin arkasında şu kadar sermaye, bu kadar sermaye olmalı, yoksa bu çarkın dönmesi mümkün değil!” anlayışıyla meseleyi yorumluyorlar. Çünkü onlar, almadan vermenin ne demek olduğundan habersizler. Her şeyin rıza istikametinde birer yatırım hâlinde ortaya konulduğunun ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın azları çok, birleri bin ettiğinin farkında değiller.
Evet bu dinamikler, Cennetler kıymetinde bir değere tekabül etmekte; sonsuz kudret ve rahmet sahibi Zât da, ona göre bir mükâfat ve semere vermektedir. [Adanmışlık ve Beklentisi – Yaşatma İdeali ]
***
İKAZ VE İRŞAD KARŞISINDA TEPKİ
•••Önsöz•••
İnsanların mânen tekâmül ve terakkilerinin karşısındaki en büyük engel yine kendileridir. Kendi enâniyet, bencillik ve nefsanî arzularına takılmalarıdır. Bu takılmadan dolayı kendi kusurlarını görmezler, görseler bile görmek istemezler, böyle olunca da bunlardan kurtulamazlar.
Üstad Hazretlerinin dediği gibi; “Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur…” (13. Lem’a) Bu hastalıklı ruh hâlinin, irşad ve tebliğ konusunda da nasıl bir mahrumiyete sebep olduğu Pırlantada şöyle anlatılıyor:
•••••••
…”Arıza ve eksikliklerinin sorgulanmasına müsaade etmeyen, sorgulanmayı asla kabul etmeyen, Türkçemizdeki enfes tabirle burnundan kıl aldırtmayan bir insan BİR YÖNÜYLE HASTA demektir. Özellikle kast sisteminin hâkim olduğu yerlerdeki bazı insanlar o türlü sorgulamalara hiç alışık ve açık değillerdir. Kendilerine yöneltilen EN KÜÇÜK bir tenkide bile tahammül edemez ve bundan dolayı kavga çıkarırlar. Hatta UMUMA SÖYLENEN hata ve kusurları bile tepkiyle karşılarlar. Bundan dolayı ikaz ve irşadda bulunan kişinin mevcut bu hâlet-i ruhiyeyi göz önünde bulundurması ve adımlarını ona göre atması gerekir.
Evet,bugün yüzüne karşı kusuru söylendiğinde, Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla “Koynumdaki akrebi haber verene rahmet.” (16.Mektup 3. Nokta) deyip bundan MEMNUN OLACAK İNSAN SAYISI pek azdır. Çünkü evvelâ insanımızı böyle bir seviyeye çıkaracak, kemale erdirecek yuvamız yok ve sokak da onu verecek durumda değil. MEKTEP o duygu ve düşüncenin dışında çok farklı müfredat programlarıyla dolu. MÂBED, namaz kıldığımız, vaaz u nasihat dinlediğimiz ve böylece Allah’a yaklaştığımız/yaklaşacağımız güzel bir mekân olsa da, ülfet ve ünsiyete yenik düşmüş hâlimizle, onun mesajları da bize bayatlamış ve partallaşmış bir şekilde aksediyor.
Evet, mâbedde dahi gönüllerde heyecan uyaracak yeni bir şey söylenmemektedir. Orada dahi ciddî bir aşk-ı nebevî ve aşkullah nümayan değildir. Şimdi bütün bu müesseselerin hepsinde bir boşluk yaşanıyorsa, bu durum; hazımsızlık, kusurunu görmeme ve yanlışı söylendiğinde hemen ona tepki verme gibi çok derin ve farklı boşluklar şeklinde topluma aksetmektedir. DOLAYISIYLA toplumun tepeden tırnağa çok ciddî bir rehabilitasyona ihtiyacı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Zira görülüyor ki, aslında hepimizde, kusurumuz söylendiği zaman, şöyle veya böyle hemen bir tepki kendini göstermektedir. Bu açıdan ikaz ve irşad mevzuunda, toplumun genel durumu hesaba katılarak çok hassas hareket edilmelidir.
Başımdan geçen bir hâdise ile konuyu biraz daha tavzih etmeye çalışayım. İzmir’e ilk gittiğim yıllarda Erzurumlu, hayatını Sünnet-i Seniyye çizgisinde sürdürmeye çalışan kıymetli bir arkadaşım vardı. Gözünün içine baktığınızda, onda size Allah’ı hatırlatabilecek mânâlar görürdünüz. Bu arkadaşıma bir gün şöyle bir teklifte bulundum: “Yanlışlarımı gördüğün zaman sen beni ikaz edeceksin. Senin bir yanlışın olduğu zaman da ben seni uyaracağım.” Böylece çizgimizi bulma, Allah’ın bizi koyduğu yerde yörüngemizi takip etme ve yanlış yolda yürümeme adına birbirimize yardımcı olacaktık. İşte böyle bir mukaveleden sonra, namazın secde ve rükûlarında tesbihleri istenen seviyede söylememem karşısında bir gün yanıma geldi ve bana şöyle bir ikazda bulundu:
– “Falanlar gibi ne öyle namazı verip veriştiriyorsun. Allah’a en yakın olunan o hâli niye dolu dolu dua ile zenginleştirmiyorsun?” Şimdi bakın, onunla bu konuda bir kardeşlik mukavelesi yapmış olmamıza ve bunu da benim teklif etmiş olmama rağmen kemal-i teessüfle itiraf etmeliyim ki, fren yemiş araba gibi sarsıldım. Ancak, Rabbime hamd olsun ki, hemen kendi içime dönerek:
– “Şimdi iradenin hakkını verme zamanı. Bu onun vazifesi olduğu için benim mukabelede bulunmamam gerekir. Zaten ben de bunu hak etmiştim. Namazda böyle bir hususa dikkat etmeliydim” dedim. Başka bir gün ben de bir hususta onu ikaz etmiştim. Zannediyorum o da aynı şekilde sarsılmıştı.
Bunu şunun için arz ettim: Siz başkalarının kusurlarını, eksik ve gediklerini onların yüzlerine karşı söylediğinizde, herkes bunu rahatlıkla içine sindirip hazmedemeyebilir. Bu açıdan bu tür durumlarda söylenecek şeyler usûlüne göre söylenmelidir. Bu konuda Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) üslûbu ne kadar latîf, ne kadar hoştur. Bildiğiniz üzere O, birisi bir kusur yaptığı zaman, cemaat içinde onu teşhir etmek suretiyle onun onuruyla oynamıyordu. Hemen minbere suûd buyuruyor ve umuma hitap etmek suretiyle hem kusuru olan kişinin hem de diğerlerinin ders almasını temin ediyordu. [Bkz. Buhârî, eymân 3, hiyel 15; Müslim, imâret 26, 27, 28, 29.] Böylece hem muhatap rencide edilmiyor, hem de bir yanlış, yanlış olarak bırakılmayarak onun düzeltilmesi istikametinde bir gayret ortaya konmuş oluyordu. Dolayısıyla karşımızdaki insanın karakterini iyi okumalı, ne ölçüde tepki verebileceğinin tespitini yapmalı ve işte buna göre alternatif üslûplar bulma yoluna gitmeliyiz. Aksi takdirde kusurları düzelteyim derken, insanları rencide edip incitirsek üslûpta yapacağımız böyle bir hatayla her şeyi yıkıp yerle bir eder ve hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaşırız.” [Aradığımız Huzur ve Kendimizi Sorgulama – Yaşatma İdeali]
***
NEFİS VE EHLİNE HAKKINI VERMEK
•••Önsöz•••
İnsanın, göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındığı emâneti yüklenmiş olması, onun önüne çok geniş bir sorumluluk alanı açmıştır. Fakat bütün bu sorumlulukların seviyeleri farklı farklıdır. Başka bir açıdan en baştaki sorumluluğun hakkıyla yerine getiriliyor olması, diğerlerinin de yerine getirilmesi sonucunu verir. İşte buradaki sıralama şöyle açıklanıyor Pırlantada:
•••••••
“İnsanın birbirinden farklı, çeşitli sorumluluk ve mükellefiyetleri vardır. Bu sorumluluklar bir hadis-i şerifte şu ifadelerle dile getirilir:
إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا فَأَعْطِ كُلَّ ذِي حَقٍّ حَقَّهُ
“Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” [Buhârî, savm 51, edeb 86; Tirmizî, savm 45, zühd 64; Ebû Dâvûd, savm 57]
Görüldüğü üzere insanın sorumluluklarının en başında Zât-ı Ulûhiyet’e ait haklar gelmektedir. Bu hakların neler olduğu Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da anlatılmıştır. İman, islâm, ihsan gibi Allah’a ait bu haklar, insanın en başta gelen mükellefiyetlerindendir.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Allah’a karşı mesul olduğumuz hakları hatırlattıktan sonra nefsimizin de bizim üzerimizde hakkı olduğunu ifade buyuruyor. Ahsen-i takvîm olarak yaratılan ve bir cevher ve pırlanta kadar değerli olan nefsimizi şurada burada boşuna, beyhude, bâd-i heva zayi etmememiz gerekir. Doğru yolda değerlendirmek suretiyle onunla, Cennet, Firdevs, Efendiler Efendisi’ne komşu olma ve hepsinden önemlisi Cenâb-ı Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanma gibi âli makamlar peylenmeye çalışılmalıdır.
Eğer nefis, potansiyel olarak, bu ufka namzet olmasaydı, bu yüksek gayeleri elde etmeye müsait yaratılmasaydı Allah insanlara bu yüce hedefleri göstermezdi. Bu ulvî hedefler insana gösterildiğine göre demek ki, insanın donanımı buna müsait yaratılmıştır. Öyleyse Hazreti Pîr’in Yirmi Üçüncü Söz’de ele aldığı gibi, böyle kıymetli bir cevher bakırcılar çarşısında zayi edilmeden, onunla çok daha değerli hedeflerin arkasına düşülmeli ve onlar elde edilmeye çalışılmalıdır. (23.Söz,1.Mebhas)
Evet, insanın hakikî kıymeti fâni dünyanın ölçüleri içinde anlaşılamaz. Eğer iman, islâm, ihsan ve seradan Süreyya’ya kadar bütün tabakalarıyla kalbî ve ruhî hayatı elde etmeye talip olursanız, ancak o zaman değerince bir şeyin arkasına düşmüş olursunuz. İşte bütün bunlar nefse ait haklardır. Dolayısıyla nefse ait hakları sadece intihar etmeme, elini, ayağını, dilini, dudağını kesmeme yani onu beyhude feda etmeme şeklinde anlamak eksik bir anlayış olur. Hulâsa, nefsin zayi edilmemesi onun maddî-mânevî bütün hukukuna riayet edilmesi demektir.
Aynen öyle de aile hukuku da, sadece onlarla oturup hoş beş etmekten, bir çay sohbetinde onların gönüllerini almaktan ibaret değildir. Veya onların sadece vazife-i bedeniyeye ait haklarını eda etmekle onların hakları yerine getirilmiş olmaz. Bunların yanında onlara kalbî ve ruhî hayat adına güzel bir rehberlik yapılmalı ve bir ibre gibi onlara hep kıbleleri gösterilmelidir. Yani inanan bir fert olarak senin ailene Allah’ı anlatman, Resûlüllah’ı tanıtman ve onlara insanca yaşamayı öğretmen de, ailenin senin üzerindeki haklarıdır. Bunun yanında çocuklarını bir kayyım gibi yakın takibe alman ve onları, bir ân-ı seyyale olsun, kötülerle ve kötülüklerle baş başa bırakmaman da onların senin üzerindeki bir hakkıdır.
Elbette ki bütün bu sorumlulukları kızarak, bağırarak, baskı altına alarak, senin düşüncelerine karşı onlarda nefret hissi uyararak değil; kafanı zonklatarak, kasıklarında sancı üstüne sancı çekerek, Üstad Necip Fazıl merhumun ifadesiyle öz beynini burnundan kusarak, pedagoji ve psikolojinin kurallarıyla, hususiyle Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ortaya koyduğu irşad metoduyla gerçekleştireceksin. İşte bütün bunlar çocukların bizim üzerimizdeki haklarıdır ve onların bu hakları bihakkın yerine getirilmelidir.
Çocuklardaki Boşlukların Gerçek Kaynağı
•••Önsöz•••
Yaratılış potansiyeli ve özellikleri önemli olmakla beraber insan daha çok eğitimle şekillenen bir varlık. En önemli eğitimin aile eğitimi olduğu da muhakkak. Özellikle annelerin buradaki rolü hiç kimseyle kıyaslanamaz. Her ne kadar mutlak anlamda anne ve babanın hataları, çocuklarına iyi örnek olmayışları çocuk için kaçınılmaz bir sonuç doğurmasa da, onlar üzerinde derin etkilerinin olduğu, olacağı kesindir. Aşağıda, çocuk eğitiminde küçük ihmal ve hataların bile nasıl bir sonuç doğurabileceği pırlanta da şöyle anlatılıyor:
•••••••
* “Hani menkıbelerde anlatılır: Ehlullahtan bir zatın çocuğu belli bir yaştan sonra muziplik olsun diye eline aldığı nodulla milletin ta uzak yerlerdeki sarnıçlardan taşıdıkları su tulumlarını deler. İlk başta, Hazret hatırına kimse bu duruma sesini çıkarmaz. Ancak zamanla milletin canına tak der ve bir iki insan gelip meseleyi Hazret’e anlatır. Hazret hemen bir nefis muhasebesi içine girer ve böyle bir sonucu tevlid edebilecek hatanın ne olabileceğini düşünmeye başlar. “Acaba ben neyi nodulladım, neyi deldim ki, çocuğum bunu benden tevarüs etti?” der, geçmişini gözden geçirir. Ehlullah hayallerinden geçen olumsuz şeyleri bile günah saydıkları için belki kendince pek çok kusurunu bulmuş olabilir. Fakat fiiliyat sahasında bu türden bir kusurunu hatırlayamaz. Bunun üzerine hanımına gelir ve meseleyi ona da anlatır. Ona;
– “Bizim oğlan uzun zamandan beri böyle bir şey yapıyormuş. Ancak insanlar nezaket ve terbiyelerinden dolayı bize bir şey söyleyememişler. Şimdi bizim bu terbiyesizliğin önünü almamız lazım. Hele sen de bu açıdan bir sergüzeşt-i hayatını gözden geçiriver” tavsiyesinde bulunur. Kadın da düşünmeye başlar ve sonra şöyle der:
– “Efendi! Vallahi ben o türden bir kusurumu bulamadım. Fakat hamile iken komşulardan birisinin evine gitmiştim. Örgü örüyordum. Elimde tığ vardı. Bu arada orada bir portakal gördüm. Tığın ucuyla ona az dokundum ve onu ağzıma getirdim.” Bunun üzerine Hazret, hanımından, hemen komşusuna gitmesini, ondan helâllik talep etmesini ve oturup tevbe etmesini ister. Çok geçmez, o çocuk, elindeki nodulla tulumları deldiği esnada birdenbire kendi kendine:
– “Ben, parmakla gösterilen falan şahsın oğluyum. Böyle bir insanın evlâdı olarak milletle böyle muzipçe oynamak bana yakışır mı? Tevbe yâ Rabbi!” der ve koşa koşa babasının yanına gelir.
– “Baba! Ben bugüne kadar şu haltı karıştırdım” der. Kim bilir belki de o esnada babası da ona;
– “Oğlum! O haltı sen karıştırmadın, o haltı zamanında biz karıştırmışız” diye mukabelede bulunur.
Evet, anne-babaların, çocuklarını yakın takibe alarak onların hiçbir şeyi nodullamalarına fırsat vermemeleri gerekir. Zira sizdeki bir arıza, sizde olmasa onlarda zuhur eder ve evlât acısıyla onu çeken yine siz olursunuz. Allah karşısında yere siz bakar, evlâdınızın o hâli karşısında sıkıntı ve ızdırabı siz yaşarsınız. Bu bir menkıbedir. Ancak menkıbelerle ilgili fakirin bir mülâhazası var. Diyorum ki: Menkıbelerde aslındaki sıhhate değil, faslının ifade ettiği mânâya bakılmalıdır.” [Küllî Bereket ve Bire Yedi Yüz Veren Başaklar – Yaşatma İdeali]
***
AKIL VE MANTIKLA TADİL EDİLEN HEYECAN DİNAMİZMİ
•••Önsöz•••
İnsanın yapısında çok çeşitli duygu, kabiliyet ve özellikler mevcut. Bir insanı başkalarından üstün ve değerli kılan, sadece bu özelliklerin zenginliği, derinliği ve kalitesi değil, daha çok yerinde ve dengeli olarak kullanılabilmesidir. Bunlardan özellikle akıl ve his/duygu dengesinin İslâm’ı anlatmadaki önemi pırlanta Müellifi tarafından şöyle açıklanıyor:
•••••••
..”His elbette ki, din-i mübîn-i İslâm’ı anlatma ve onu müdafaa adına çok önemli bir faktördür. İnsan, inandığı değerleri ruhlara duyurma adına pürheyecan olmalı, dine gelebilecek bir felâket karşısında âdeta ölecek hâle gelmelidir. Fakat bütün bunlarla beraber o, her zaman, akıl ve mantığıyla o heyecan dinamizmini tadil etmesini, onu doğru yola kanalize edip en güzel şekilde ondan yararlanmasını bilmelidir.
Maksadımı bir misalle izah etmeye çalışayım: Meselâ yüksek dağların eteğinde yer alan bir beldeyi düşünün. Bu beldede, her sene, karlar eridiğinde debisi çok yüksek, önüne gelen her şeyi kütük gibi sürükleyip götürebilen bir sel tehlikesi bulunmaktadır. Şimdi burada aklî ve mantıkî olan; bir baraj yapmak, o coşkun suyu kontrol altına almak, daha sonra da kanallar açıp onunla kurak arazileri sulamaktır.
Aynen bunun gibi, bir mü’minde de mutlaka heyecan olmalı. Öyle ki, din adına olumsuz bir durum zuhur ettiğinde ızdırapla iki büklüm olmalı, kıvrım kıvrım kıvranmalı, uykuları kaçmalı ve kalkıp odasının içinde deli-dîvâne gibi dönüp duracak hâle gelmelidir. Fakat o, bu heyecanı hiçbir fayda getirmeyen bağırıp çağırmalarla israf etmemeli, boşa harcamamalıdır. Aklî-mantıkî olarak o hâdise karşısında ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya çalışmalı ve bu şekilde o coşkun heyecanını müspet harekete, iş ve aksiyona dönüştürmelidir. Ve bunu yaparken kat’iyen ferdî, hissî ve fevrî bir hareket içine girmemelidir. Çünkü heyecan ne kadar takdire şayan bir duyguysa, o heyecanı kontrol altında tutup akıl ve mantık kanalları içinde faydalı hâle getirme cehdi de o ölçüde takdire şayandır.
Bugün topyekün İslâm âleminin ve hatta bütün insanlığın içinde bulunduğu hazin durum elbette ki hepimizi ızdırapla inim inim inletmeli ve tepeden tırnağa heyecanla dopdolu hâle getirmelidir. Fakat bir insan sadece o heyecanla hareket ederse, ÇEVRESİNİ KIRIP DÖKER, insanlarda NEFRET hissi uyandırır ve neticede karşısında SALDIRGAN ve TAHRİPKAR bir cephe oluşturur. Evet, his ve heyecan, akıl ve mantığa test ettirilmez, akıl ve mantığın belirleyeceği kanallar içinde değerlendirilmez ve ona göre salıverilmezse, o his ve heyecan bir seylâpa dönüşür ve çevresine faydadan daha çok zarar getirir.
Bu noktada Üstad Hazretleri’nin ortaya koyduğu o müstesna ve sağlam duruşu hatırlamamak mümkün mü? Bildiğiniz üzere o, aşk u heyecanla dopdolu bir insandır. Denilebilir ki, yaşadığı çağda o ölçüde heyecanlı bir insan yoktur. Fakat aynı zamanda denilebilir ki, onun kadar itidal içinde hareket eden insan da yoktur. Evet, bir ömür boyu milletin maddî-mânevî terakkisi adına çalışıp durduğu ve bu yönüyle baş tacı edilmesi gerektiği hâlde, yaşı yetmiş beş-seksenleri bulduğu dönemde bile hapishanelerde, hem de kimi zaman helâ gibi yerlerde tecride tâbi tutulmuş ve ona hiç mi hiç gün yüzü gösterilmemiştir. Fakat bütün bunlara rağmen o, asla hissî ve fevrî hareket içine girmemiştir. Öyle ki o müstesna kâmet, kendisini frenlemenin yanı başında, çevresinde hissî hareket edebilecek insanları da frenlemesini bilmiş, o mevzuda da hiç kusur etmemiştir. Yoksa etrafında pervane gibi dönen yürekli, cesur, heyecanla dopdolu pek çok insan vardı. Fakat Hazreti Pîr, mücerret hissiyatla, tepki hareketleriyle bir yere varılamayacağını bildiğinden o heyecan potansiyelini Kur’ân aklı ve Kur’ân mantığıyla değişik kanallara imale ederek öyle bir değerlendirmiştir ki, bugün ilim, irfan ve iman adına çevrenizin neşv ü nema bulmasında o büyük tesiri görmezlikten gelmek mümkün değildir.
Netice itibarıyla diyebiliriz ki, his ve heyecan, dini gönüllere duyurma ve yapılan saldırılar karşısında da onu müdafaa adına gerekli ve çok önemli bir dinamiktir. Fakat bu dinamik, mutlaka, ilim, akl-ı selim, mantık, muhakeme, meşveret, ortak akıl ve ortak düşünceyle tadil edilmeli; tadil edilip faydalı ve verimli hâle getirilmelidir.” [His–Heyecan ve Akl-ı Selim – Yaşatma İdeali]
***
MÜZAKERELİ OKUMANIN VAAT ETTİKLERİ
•••Önsöz•••
Bütün dünyada “oku” diye başlayan tek kitap Kur’ân-ı Kerim olmasına rağmen, en az okuyan insanların müslümanlar olduğu da bir gerçektir. İslâm ile müslümanlar arasındaki uçurumun birinci sebebi budur. Çünkü okumayan düşünemez, düşünmeyen anlayamaz. Önce bu problemin halledilmesi gerekir ki ondan sonra en faydalı okuma şeklinden söz etmenin bir anlamı olsun. Pırlanta müellifi burada, sürekli okuma tahşidatı yaptığı cemaate bunun en faydalı şeklini de göstererek şunları söylüyor:
•••••••
…”Beslenme kaynaklarımız okunurken onları âdet kabîlinden değil de, mukayeseli ve analitik bir bakış açısıyla, yeni terkip ve tahlillere ulaşma azmi ve gayreti içinde okumalıyız.
Bir bakın tefsir tarihine; Kur’ân-ı Kerim nazil olduğu günden bugüne onun üzerine nice tefsirler yazılmış, nice hâşiyeler düşülmüştür. Evet, bugün Kur’ân hakkında yazılan tefsirler binlerce cilde ulaşmıştır. Bir yönüyle “ebnaü’z-zaman” olan her bir müfessir kendi döneminin şartlarının ilham ettiği yorumları da arkasına alarak “Bu âyetten şu da anlaşılır, şu sonuca da ulaşılır.” demiş; demiş ve Kur’ân’ı anlama adına yeni yeni açılımlara gitmişlerdir. Değişik tefsirleri karıştıracak olursak, bu farklılığı görebiliriz.
Meselâ Râzî, bir âyet hakkında bir yorumda bulunmuş, ancak Zemahşerî ondan daha farklı bir mânâ çıkarmıştır. Beyzâvî ise onu daha farklı bir tahlille ele almıştır. Ebu’s-Suûd Efendi genelde Beyzâvî’ye dayansa da, onun da kendine has yorumları vardır. Yani Kur’ân’ın tefsiri asrımızdaki Allâme Hamdi Yazır’a kadar hiç bitmeden devam edip gelmiş ve elbette bundan sonra da devam edecektir.
İşte bizler bu mülâhazayla hareket etmeli ve çağın müktesebatını çok iyi okuyan; okuyup farklı tespit ve tahlillere ulaşan, eşya ve hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha mahrutî bakabilen insanlar yetiştirmeliyiz. Çünkü bu rehberler çok farklı kültür ortamlarının çocuklarıyla karşılaşacaklardır. Dolayısıyla insan, o anlayış ve kültürlerin, karşısına çıkardığı çeşit çeşit problemlere karşı hazırlıklı ve donanımlı değilse nakavt olur.
Bu sebeple diyoruz ki, Cenâb-ı Hak gidilen yerlerde gönlünüzün ilhamlarını seslendirebileceğiniz değişik vesileler lütfedebilir. Fakat siz, bu vesileleri değerlendirirken, ruhunuzun ilhamlarını, Türkiye’ye ve sizin kültür ortamınıza göre değil de, bulunduğunuz kültür ortamına göre seslendirmelisiniz. Bu da eşya ve hâdiselere daha bütüncül bakabilen, muhatapları daha engince kucaklayabilen, vicdanı geniş rehberlere ihtiyaç olduğunu gösterir. İşte bu ihtiyacın karşılanması için yeniden bir okuma ve bir düşünme seferberliği başlatılmalıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleye “tezâkür” kelimesiyle yaklaşıyor.(Buhari-Müslim) Bu kelimenin mânâsı, en az iki veya daha çok kişinin iştirakiyle bazı meselelerin müzakere edilmesi demektir. Bu şekilde bir halka teşkil edip aralarında müzakerede bulunan insanların rahmet-i ilahîyle sarılıp sarmalanacağını ve koruma altına alınacağını da yine Efendiler Efendisi buyuruyor.
Ayrıca o, böyle bir meclis için, لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ “Onlarla oturup kalkan, o da tâli’siz olmaz” (Buhârî, daavât 66; Müslim, zikir 25.) müjdesini veriyor. Yani alâ külli hâl o mecliste bulunan herkese heyet-i içtimaiyeden bir şeyler bulaşır, kafasına veya gönlüne bir şeyler girer. Belki de o şahıs, o TOPLULUK içine, dünyevî bir mülâhaza ile girmiş, maddî bazı menfaatler aparmak ve koparmak için uğramıştı. Fakat o insanlarla düşe kalka ona da bir şeyler bulaşır. Daha doğrusu o şahıs, HEYETİN insibağını yaşar. ŞAHS-I MÂNEVÎ, bir fırça da ona çalar ve böylece o da mânevî bir boya ile boyanmış olur. Bu açıdan Allah’ın inayet ve lütfuyla, mürşid ve rehberlerin, MÜZAKERE VESİLESİYLE, hemen her müşkili hal yoluna koyacak, her probleme çözüm üretecek, her soruya cevap verecek bir seviyeye ulaştırılmaları gerekir.
Ne yazık ki bugün toplum olarak böyle bir okuma tarzından mahrum bulunuyoruz. Rabbimiz’in kelâmı Kur’ân-ı Kerim dahi, ülfet, ünsiyet ve sathîliğin kurbanı olmuştur. Bugün belki o, yataklarımızın başucunda kadife kılıflar içinde asılı durmaktadır. Milletimizin ona karşı böyle mücerret bir hürmet ve saygısı vardır. Ben o saygıyı da takdirle karşılarım. Fakat bugün insanımız Kur’ân’ın mânâsından bîhaberdir. Hâlbuki o, Allah’tan bize gelmiş bir mesajdır. Fakat ne acıdır ki, biz: “Acaba Allah bu mesajında bizden ne istiyor?” deyip, onu anlamaya çalışmıyoruz. İşte kendi kitabımıza bu kadar yabancı hâle gelmişiz. Evet, ülfet ve ünsiyet gözümüzü kör etmiş, yüce kitabımızın mânâsını bilmiyor, ona karşı sadece kuru bir saygıyla iktifa ediyoruz. Tekrar edeyim ki, ben böyle bir saygıyı takdirle karşılarım. Fakat Kur’ân-ı Kerim’e asıl saygı, onun ruhuna, mânâ ve özüne inmekle gerçekleşir.
Çağımızda, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın hakikatlerini bize aksettiren zatın eserlerine karşı da aynı körlüğü yaşadığımızı söyleyebiliriz. Sabahleyin o eserlerden birini elimize alıp günün mutad dersini yapmak, onu anlama adına yeterli değildir. Esas olan, o zatın eserlerinde serdettiği fikir ve düşüncelerin incelik ve nüktelerini görme ve onları başka yerlerle karşılaştırmalar yapmak suretiyle anlamaya çalışmaktır.
Meselâ,
– “İmam Gazzâlî Hazretleri şu mevzuda şöyle demiş, ama Hazreti Pîr-i Mugân Şem-i Tâbân bu meseleye daha farklı yaklaşmıştır” diyebilecek ölçüde mukayeseli okumalar yapabilmeli ve yeni bir okuma sistemi geliştirmeliyiz. Bir düşünün, bu âsâr-ı bergüzîde, ilk duyduğunuz dönemde içinizde nasıl bir heyecan uyarmış, size nasıl bir sahabe ruhu telkin etmiş, sizi nasıl tetiklemiş ve harekete geçirmişti? Fakat ne oldu da, o eserler, sonradan âdet kabîlinden okumalara dönüştü? Hâlbuki ekmek ve su gibi ihtiyaç duyulan bu eserler farklı bakış açılarıyla daha derinden ele alınmalı, hatta sadece o zatın ifade ettikleriyle yetinmeyip onun gösterdiği ufukları da yakalamaya çalışmalı; çalışıp analitik ve terkipçi bir okuma gerçekleştirilmeliydi.” [Okuma Seferberliği – Yaşatma İdeali]
***
“NEFİS CÜMLEDEN EDNA, VAZİFE CÜMLEDEN ÂLÂ.”
•••Önsöz•••
Denge probleminin yaşandığı alanlardan biri de, bir nimeti, bir başarıyı kendinden bilmek ile Allah’tan bilmek, Ona şükretmek ya da kendini Onun yerine koyup nefsini beğenmek, övmek, övünmek konusunda yaşanıyor. Hz. Üstad’ın da çok veciz ve mukni bir üslûpla ifade ettiği bu konuda, zaten ikram demek olan kerametten bile nefse pay çıkarılmaması gerçeği Pırlantada şöyle anlatılıyor:
•••••••
..”Enaniyetin çok ileriye gittiği bir dönemde, keramet kelimesi aynı zamanda ıstılahî mânâdaki vilâyeti hatıra getirdiğinden dolayı olsa gerek, Hazreti Pîr, bu mevzuda meseleyi biraz daha beriye çekmiş ve mazhar olunan fevkalâde lütuf ve ihsanları ikram-ı ilâhî çerçevesinde ele almıştır. (Bknz; 9. Mektup) Bu açıdan bakıldığında, ikram, insandaki tahdis-i nimet duygusunu tetiklemeli ve Allah’a hamd ü senâ duygularını coşturmalıdır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, insan her zaman: “Değildir bu bana lâyık bu bende , Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır. Hazreti Pîr, bu düşünceyi daha farklı bir ifadeyle şöyle dile getirir:- “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” (14. Şuâ)
Evet, Hazreti Pîr’e göre önemli bir vazife gördürülüyor fakat vazife gören kişi bir neferden ibaret. Bundan dolayı o meâlen: “O Sultan-ı Zîşân, bazen bir neferi bile başkalarına madalya takmakla vazifelendirebilir. Benim vazifem de bundan ibarettir” (28. Mektup, 3. Mesele) demek suretiyle mesleğin esası olan mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini sıfırlama yolunu nazara vermiştir. Bu bakış açısına göre insan, mazhar olduğu ikramları, fevkalâde bir donanım ve hususiyetin tezahürü olarak değil de, ekstradan lütfedilen, meccanen bağışlanan bir ikram-ı ilâhî şeklinde görmelidir.
Günümüzde enaniyet çok ileri gittiğinden, ehl-i iman dairesi içinde bile kendine yer bulabilmektedir. Meselâ, bir şahsın etrafında beş-on insan bir araya gelip bir halka teşkil edince, hemen o kişi, bu halka içinde kendini ifade ve ilân etme arzu ve hevesine kapılabiliyor. Geçmiş devirlerde tek tük Mehdiliğini ilân eden kişiler çıkmıştır. Fakat denilebilir ki, hiçbir devirde bu kadar Mehdi enflasyonu yaşanmamıştır. Evet, Karmatîler’in, Bâtınîler’in, Fatımîler’in içinden de bu tür müddeiler ortaya çıkmıştır; fakat bu asırda o kadar çoktur ki, insan bu manzara karşısında hayretler içinde kalmaktadır. Üstad Hazretleri bir yerde ikramın izharının tahdis-i nimet olduğunu, kesbin onda müdahalesinin olmadığını, dolayısıyla nefsin onu kendisine isnat edemeyeceğini ifade ediyor. (Bknz: 9. Mektup)
İşte bu yönüyle kerametle ikramın arası tefrik ediliyor. Yani meslekteki esasa göre, ikram-ı ilâhîye mazhar olan şahsın, bu mazhariyetlerin kendisine şükür için verildiğini düşünmesi ve aslında kendisinin bunlara lâyık olmadığının şuurunda olması gerekir. Hazreti Pîr’in bu mevzudaki mülâhazası şudur: “Dine hizmet ettim diye gururlanma.
إِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ
‘Allah bu dini bazen bir fâcir adamın eliyle de teyit eder’ (Buhari, cihâd 182; Müslim, îmân 178) sırrınca müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” (26. Söz, Hâtime)
Görüldüğü üzere Üstad Hazretleri bu ifadeleriyle kendisini de dine hizmet eden racül-i fâcir kategorisi içinde mütalâa etmiştir. Şimdi kendisine böyle bakan, durduğu yeri, konumunu, Allah’la münasebetini çok iyi belirlemiş ve kendisini sıfırlamış bir insan, Cenâb-ı Hak’tan gelen ikramların kendisine göre olmadığını anlar. Gelen nimetler karşısında onun duygu ve düşüncesi ise şöyledir: “Ben öyle bir mahlûkum ki, bana atlastan bir elbise gönderiyorlar. Hâlbuki bunun ne keyfiyeti, ne deseni ve ne de değeri bana göredir. Öyleyse bu, benim için bir ikramdır.”
Aynı mülâhazalar Mektubat’ta da şu misalle ifade edilir:
– “Nasıl ki murassa’ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: ‘Maşaallah çok güzelsin, çok güzelleştin.’ Eğer sen tevazukârane desen: ‘Hâşâ!.. Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?’ O vakit küfran-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mâhir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirane desen: ‘Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz.’ O vakit, mağrurane bir fahirdir. İşte fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: ‘Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.’” (28. Mektup, 7. Mesele)
İşte bu, tahdis-i nimet mülâhazasıdır. Meseleye bu şekilde yaklaştığınız takdirde zannediyorum, fahre girmeyeceğiniz gibi, nimet-i ilâhîyi de inkâra gitmemiş olursunuz. [Keramet–İkram ve İstidraç Endişesi – Yaşatma İdeali]