●Amûdî Velilik
●Yakın Daireden Uzaklara Savrulan Kârun ve Samirîler
●Küfre Denk Günahlar
●Kalb Ayağıyla Yürüyen İlim Ehli
●Ebû Cehil Kurtulamasa da İkrime Kurtuldu
●İslâm Asla Teröre Cevaz Vermez
***
AMÛDÎ VELİLİK
•••Önsöz•••
İnsanın mânen terakkisi iki yolla gerçekleşir. Birisi ibadet, dua zikir vs. ile, diğeri de günahlardan uzak durmak, başına gelen sıkıntılara sabretmek ve şikayet etmemek yoluyla. Birinci yolla gerçekleşen gelişme kişiye göre farklı olmakla beraber belli bir açı ile, diğerinde ise dikey olarak gerçekleşir. Çünkü bu ikinci yol daha çetin, daha yoğun ve daha uzun bir mücadeleyi gerektirir.
Yine Üstad BEDÎÜZZAMAN Hazretleri Hücumât-ı Sitte (İnsan ve cin şeytanlarının altı hücum yolu) adlı risâlesinde
•Hubb-u câh [makam arzusu, düşkünlüğü]
•Hiss-i havf [korku duygusu]
•Tamâ [aç gözlülük]
•Asabiyet-i milliye [ırkçılık]
•Enâniyet [benlik]
•Tembellik ve tenperverlik [rahata düşkünlük]
[ Mektûbat | 29. Mektup | 6. Risale ] olarak ifade ettiği altı manevi tehlikeye dikkat çeker ve Kur’ân-ı Hakîm’in tilmizlerini [öğrencilerini] ve hâdimlerini [hizmetkârlarını] ikaz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır diye ifade buyurur. İşte Bu altı tehlikeye vb yenik düşmemek için kitap ve sünnetin esasları içinde hareket edilerek manevi mücadele edildiğinde bazılarının yıllarca gayreti neticesi ulaştığı mânevi terakkîden farklı olarak insanı biranda nasıl VELÂYETE ulaştırabileceğini Pırlanta Müellifi aşağıda şu şekilde ifade buyuruyor :
•••••••
“Bir insanda olumsuz his, arzu ve temayül ne kadar güçlüyse, bu durum karşısında o, Rabbine sığınıp iradesinin hakkını verirse, Allah (celle celâluhu) o insana, o handikapları aşması istikametinde lütuflarını katlayarak ihsan eder. Hemen herkeste şu veya bu seviyede bir kısım kötülükleri yapma hissi vardır. Meselâ, açgözlülük, başkasının malına göz dikme, görünme hissi, bencillik duygusu, şöhret ve makam düşkünlüğü nüve hâlinde şöyle veya böyle her insanda bulunabilir. Ama bu hislerin bazıları bazı kimselerde daha güçlü olur.
Meselâ öyle insan vardır ki, onu alıp altınların içine koysanız tek bir altına dahi elini sürmez. Eğer yanlışlıkla bir altın onun üzerinde kalsa ve sonra onunla uzak bir yere gitse, o insan, günlerce yol gitmiş olsa bile, geriye dönüp o altını getirir, yerine kor. Çünkü onun bu mevzuda bir zaafı bulunmamaktadır. Ancak aynı kişinin hubb-u cah mevzuunda bu ölçüde sağlam bir duruş sergileyip sergilemeyeceğinden emin olamazsınız. Çünkü bu mevzuda bir zaafı, bir boşluğu söz konusu olabilir. Hatta bazılarında Üstad’ın Hücumat-ı Sitte’de ifade ettiği virüslerin hepsi birden bulunabilir. (Bknz: 29. Mektup, 6. Risale)
Şimdi bu virüslerin hükmünü icra etmek istediği bir insan, iradesinin hakkını vererek: “Ben hayvaniyet ve cismaniyet zebunu bir varlık değilim. Benim bunların yanında aynı zamanda bir kalbim ve ruhum da var. O yörüngede seyahat yapmam lâzım” diyebiliyor ve iradesinin hakkını vererek bütün o duygulara karşı kahramanca mücadelede bulunuyor ve bir gladyatör gibi onlara karşı koyuyorsa, ona dönen sevap çok farklı olacaktır. İşte böyle bir insanın derecesi, o ölçüde arzu ve temayülü olmayan sıradan bir insana nispeten çok daha âlî olur ve o insanı alır rampadaki füzeye binmiş gibi, AMÛDÎ (dikey) bir yükselişle VELİLİK UFKUNA ulaştırır.” [ İffet ve İradenin Hakkı /Yaşatma İdeali]
***
YAKIN DAİREDEN UZAKLARA SAVRULAN KÂRUN VE SAMİRÎLER
•••Önsöz•••
Pırlanta müellifinin orijinal ifadelerinden birisi de “kazanma kuşağında kaybetme” tabiridir. Zahiren kazanma imkanlarına sahip iken, ilk ciddî imtihanda kaybeden insanların bu duruma düşmelerinin elbette kişiye özel iç dinamikleri ve sebepleri vardır. Daha çok insanların niyet ve karakterleriyle ilgili olan bu durumun açıklaması şöyle yapılıyor:
•••••••
“Beşer tarihi boyunca, soruda (Bir kurum veya bir şirkette aynı imkânlara sahip kimseler arasında malıyla ve canıyla hizmet etmeye çalışanlar olduğu gibi; ev, arsa, mal mülk edinenler de çıkabiliyor.) ifade ettiğiniz farklılık ve çeşitlilik, insanların tabiat ve fıtratlarında görülen ve onların hayatlarında okunan bir vâkıadır.
Peygamberlere en yakın olan insanlar arasında bile mal mülk, servet ve zenginlik noktasında farklı durumda olan insanlar vardır. Kimi, bir ömür boyu tamamen zahidane bir hayat yaşamış, dünya mâmeleki adına taş taş üstüne koymamış; kimi Allah’ın (celle celâluhu) verdiği imkânları, O’nun yolunda kullanmış ve onlarla Cennet’i peylemiş; bir kısım tâli’sizler ise kendisine lütfedilen mal mülk, servet u sâmânla şımarmış, küstahlaşmış ve kayıp gidenlerden olmuştur.
•Meselâ Seyyidina Hazreti Musa’nın yanında Yuşa İbn Nun gibi fütüvveti temsil eden genç bir kahraman olduğu gibi, إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى “Karun, Musa’nın kavminden idi” (Kasas/76) ifadesinden de anlaşıldığı üzere, Karun gibi, Hazreti Musa’ya yakın olma mazhariyetine erdiği hâlde, konumunun hakkını veremediğinden ötürü, yerin dibine batırılan insanlar da vardır.
Hazreti Musa ulü’l-azm peygamberlerden birisidir. O, Kelîmullah unvanıyla şereflendirilmişti. Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’yı Firavun’a gönderirken, Hazreti Harun gibi, insanları büyüleyen güçlü bir hatibi, onunla beraber göndererek, onun hissiyatını âdeta bir koro hâline getirip öyle seslendirilmesine imkân vermişti. Ancak HAZRETİ MUSA GİBİ BÜYÜK BİR PEYGAMBERİN KAVMİNDEN BİLE Karunlar ve Samirîler çıkmıştı. Kim bilir onun kavminde bunlardan başka bizim bilmediğimiz kazanma kuşağında kayıplar yaşayan daha nice insan vardı.
Zira o toplumun içinde öyleleri vardı ki, HAZRETİ MUSA’yla BİRLİKTE NEHRİ GEÇTİKTEN SONRA, – “Bize de bir tane ilâh edin, ona tapalım” diyebilmişlerdi. Yani nehrin yarılması ve Firavun ordusunun orada boğulması gibi akla kapı açıp insanı imanla buluşturan açık ve beyyin mucizelerin cereyanının hemen akabinde, puta tapan birileriyle karşılaşınca, kendileri için de tapacakları bir put talebinde bulunmuşlardı.
•Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dönemine geldiğimizde de farklı fıtrat ve karakterlere şahit oluruz. Meselâ İnsanlığın İftihar Tablosu’nun yanında Hazreti Ebû Bekir gibi İslâm davasını zirvede bayraklaştırıp götüren; Hazreti Ömer gibi, Hazreti Ebû Bekir’den bir adım geride duran fakat denilebilir ki ondan geri olmayan belki yaptığı işlerle onunla at başı olan devasa kametler vardı.
•Nitekim Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), bir hadis-i şeriflerinde bu iki büyük sahabînin kadr u kıymetlerine işaret nevinden şöyle buyurmuşlardı:
– “Muhakkak ki benim yer ehlinden iki vezirim, gök ehlinden de iki vezirim vardır. Yer ehlinden iki vezirim Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ve Ömer (radıyallâhu anh), gök ehlindeki iki vezirim ise Cibril (aleyhisselâm) ve Mikâil’dir (aleyhisselâm).” ANCAK Cebrail ve Mikâil ile at başı giden bu iki insanın yanında bir de bakıyorsunuz ki irtidat hâdiselerine karışan insanlar oluyor.
•Meselâ bir gün Yemame Savaşı’nda kardeşini kaybeden bir sahabi, Hazreti Ömer’in yanına geldiğinde onun ağladığını görüyor. Sebebini sorunca da Hazreti Ömer’in kardeşi Zeyd’in bu savaşta şehit olduğunu öğreniyor ve bunun üzerine Hazreti Ömer’e şöyle diyor: “Ey Emire’l-müminîn! Senin kardeşin Allah yolunda şehit oldu. Benim kardeşim ise Müseylime’nin ordusu içindeydi. Sen sus da ben ağlayayım.”
Dolayısıyla o dönemde bile bu tür zikzaklar yaşandığına göre, öncelikle, bu durumun bir REALİTE olarak kabul edilmesi gerekir. Evet, O GÜN OLDUĞU GİBİ, BUGÜN DE, dine hizmet eden bir topluluk içinde yanlış davranan insanlar çıkabilir. Meselâ birisi millete hizmet yolunda koşuyor gibi görünür de gerçekte onun bir kısım iç hesapları vardır, ajandasında farklı emeller kayıtlıdır. O şahıs, böyle bir hareketin içinde bulunarak bir kısım dünyevî maksatlar peşinde koşuyor olabilir. Ancak zâhire vurmuş olumsuz bir yanı yoksa biz onun iç dünyasını bilemeyeceğimizden hakkında menfi bir mülâhazada bulunamaz, suizanlarla onu mahkûm edemeyiz. Eğer elimizden geliyorsa, inhiraf ve zikzak içinde bulunan o kişiyi, hissiyatını da nazar-ı itibara alarak, içine düştüğü bataklıktan kurtarmaya çalışırız.”
Meşru Daire İçindeki Dünyevî Kazançlar
Meselenin bir diğer yanı ise şudur: Bazıları hakikaten hizmette ölesiye koşturup duruyorlardır. Fakat aynı zamanda bunlar dünya işlerinden de iyi anlıyorlardır. Evet, bazı insanlar hizmetten dûr olmama ve Allah yolunda küheylânlar gibi ölesiye koşturup durmanın yanında dünya işlerini de iyi evirip çevirebilecek kabiliyet ve donanıma sahip olabilirler.
Meselâ, Asr-ı Saadet döneminde, Cenâb-ı Hak dünyevî imkân ve nimetlerini sahabe efendilerimizden Abdurrahman İbn Avf ve Hazreti Osman (radıyallâhu anhuma) gibi büyük zatların başından aşağı sağanak sağanak yağdırmıştır. Bunun neticesinde onlar da geniş imkân sahibi, varlıklı insanlar haline gelmiştir.
Aynı durum, daha sonraki dönemlerde de yaşanmıştır/yaşanacaktır. Bu noktada unutulmaması gereken husus, dünyevî imkân ve zenginliklere sahip bu insanların Allah’ın huzuruna, kendi başlarıyla, iç mülâhaza ve niyetleriyle çıkacaklarıdır. Bu açıdan bu tür durumlar karşısında mü’mince mülâhaza şu olmalıdır: “Görüp bildiğimiz kadarıyla bu kardeşlerimiz bu yola koyulurken dünyevî herhangi bir mülâhaza ve beklentileri yoktu. Fakat akıllı, kabiliyetli insanlardı. Öyle anlaşılıyor ki, onlar sebeplere tevessül etti, Allah da (celle celâluhu) bu lütufları onlara ihsan buyurdu.”
…
Fakat beşer tabiatının muktezası olarak, hayatını hak ve hakikate hizmete vakfetmiş insanlar arasında bile, bazı dünyevî imkânlardan istifade etmek isteyenler çıkabilir.
• Bu tıpkı cüz’î bir zeyğin yaşandığı Uhud Savaşı esnasında, “Madem diğer insanlar ganimet alıyor, biz de alalım!” demek gibidir.(Bkz.: Buhârî, cihâd 164; Ebû Dâvûd, cihâd 116; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/293.)
• Ancak diğer yandan Amr İbnü’l-Âs gibi kendisine ganimet verilmek istendiğinde: “Yâ Resûlallah! Ben ganimet için Müslüman olmadım!” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/197, 202; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 4/467; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 13/321.) diyecek insanlar da vardır.
• Aynı şekilde ismini bilemediğimiz bir sahabî efendimize, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat: “Yâ Resûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür. (Nesâî, cenâiz 61; Abdurrezzak, el-Musannef 7/271; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/271.) İşte bunun gibi nice kahramanlar vardır.
Asliyet planında İslâmiyet’i temsil eden, insibağıyla herkese bir boya çalan ve melekleri bile geride bırakan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun çevresindeki o hâle içinde bile, maddî açıdan farklı durumda olan insanlar bulunduğuna göre, günümüzde de bu tür hâdiseler yaşanabilir. Meselâ bazı insanlar çıkar, kendilerini bütünüyle hizmete vakfeder, bir ömür boyu hiçbir zaman taş taş üstüne koymayı düşünmezler. Bir ellerine gelen nimetleri öbür elleriyle infak eder, hayatlarını hep aynı zühd çizgisinde sürdürürler. Fakat bunun yanında bazıları da kendilerine terettüp eden vazifeyi yapmanın yanı başında meşru dairede kazanmadan da geri durmazlar.
İşte burada önemli olan husus MEŞRU DAİREYLE İKTİFA ETMEK, yarım adım dahi olsa o dairenin dışına çıkmamak, SPEKÜLASYONLARA girmemek ve aynı zamanda elde ettiği o imkânları HAK YOLUNDA kullanmak, başka insanların da ondan istifade etmesini sağlamaktır. [Dünyevî İmkânlar Karşısında Farklı Tavırlar/Yaşatma İdeali]
***
KÜFRE DENK GÜNAHLAR
•••Önsöz•••
Aşağıdaki bölüm, sanki içinde bulunduğumuz süreç yaşanmış da ondan sonra yazılmış gibi. Demek ki insan tabiatı değişmediği gibi, sosyal kanunlar da değişmiyor. İnsan her zaman aynı insan, benzer şartlar ve sebepler benzer sonuçlar meydana getiriyor. Önceden olabilecekleri tahmin edebiliyor olmak da önlemeye yetmiyor. İşte günümüze bakan yönleriyle söylenenler ve yaşadığımız gerçekler Pırlanta Müellifi tarafından şöyle ifade ediliyor:
•••••••
“Bir mü’min; fenalıklar içine düşmüş bir kardeşini, düştüğü o çukurdan kurtarmak için, elinden gelen her türlü ceht ve gayretini ortaya koymalı ve onu kurtarmaya çalışmalıdır. Hani değişik yerlerde, maddî bir boğulma tehlikesi karşısında, Gönüllüler Hareketi içinde, kardeşini kurtarmak için kendini suya atıp şehit olan insanlar oldu. Belki onlar, o andaki ruh hâleti ve yaşadıkları hâdisenin şokuyla, boğulmak üzere olan kişiyi kurtarıp kurtaramayacaklarını, o şartlarda yüzüp yüzemeyeceklerini düşünmedi/düşünemedi ve neticede bir insanı kurtarma adına kendilerini tehlikeye atıp şehit oldular.
İşte bunun gibi, fenalık ve günahlar da birer levsiyat bataklığıdır. Kardeşlik ve vefa ise levsiyat bataklığına düşmüş bir şahsa el uzatmayı, kurtarma adına ne yapılması gerekiyorsa onu yapmayı gerektirir. Zira temiz ve nezih bir daire içinde bulunsa da, –hafizanallah– insan günah deryasına yelken açabilir, eli-ayağı, dili-dudağı günah işleyebilir. Meselâ birisi gözlerini haramdan sakınmaz, Allah’ın yasak ettiği manzaralara çok rahat bakabilir. O, Cenâb-ı Hakk’ın:
قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ
“Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle” beyan-ı şerifini hiç kâle almaz. Hatta şahıs, meseleyi harama bakma, haram dinleme, haram konuşmadan daha ileriye götürüp bohemliklere açılabilir. Başka birisi ise diliyle günah işlemeye alışmıştır. İnsanları ayıplar, hafife alır, gıybet eder. Böyle bir insan levsiyat bataklığına düşmüş demektir. Meseleyi bu kadarla bırakmayan, ehl-i imana kötülük yapmayı planlayan, onların ayaklarını kaydırmak isteyen, kıskançlık ve hasetle iftirada bulunan insanlar da çıkabilir. İşte bütün bu durumlarda evvelâ, usûlüne göre, o şahsın elinden tutulmalı ve ona nasihat yolları aranmalıdır. ……
Bir de…nifak gibi; KARANLIK ODAKLARA ELEMANLIK YAPMA, MUHBİRLİK KILIFI ALTINDA İFTİRA ve TEZVİRDE BULUNMA GİBİ, bir hareketin heyet-i umumiyesine zarar verecek tavır ve davranışlar vardır ki, bunlar KÜFRE DENK GÜNAHLARDIR. Bu tür günahların affolması için fertlerin haklarını helâl etmeleri yetmez. Zira bunlar hukuk-u ammeden sayıldığı için, bunlara hakkullah taalluk eder. Diyelim ki bir tâli’siz, milletimiz ve devletimize ait bir vazifeyi kendi hesabına değerlendirerek maddî bir ücret karşılığında yurt dışında birilerine haber ulaştırmakta, casusluk yapmaktadır. İşte bu, öyle bir dalâlettir ki, bunun adı –hafizanallah– nifak ötesi bir fenalıktır. Rabbim hiç kimseyi böyle bir duruma düşürmesin.
Neylersin ki, bu tür hâdiseler geçmişte yaşandığı gibi günümüzde de yaşanabilir. Düşünün ki, insanlığın altın çağı Devr-i Risaletpenahi’de bile münafıklar vardı. Dolayısıyla günümüz Müslümanları içinde de bir kısım münafıklar olabilir. Provokasyonlarda gördüğünüz gibi, İran’dan, Turan’dan gelip kaos ve kargaşa çıkarma adına değişik içtimaî hâdiselere sebebiyet veren insanlar var. Bunlar değişik vesilelerle toplulukların içine girip ortalığı karıştırıyor, camiye hiçbir zaman uğramadıkları hâlde caminin önünde toplumu tahrik ederek provokasyonlara sebebiyet verebiliyorlar. Evet, bu tür hâdiseler her zaman olabilir. İşte bütün BUNLARI GÖRMEK İÇİN fikir çilesi ve ızdırapla nurlandırılmış keskin bir basiret ve firasete ihtiyaç vardır.
Bu vesileyle bir kez daha ifade edeyim ki, özünde insan sevgisi bulunan bir dinin mensupları olarak bizlerin endişe verici bir hâlimizin olmadığı her platformda dile getirilmelidir. Evet, biz insanlık çapında bir diyalog anlayışının taraftarıyız. Herkesin birbirini sevip uzlaşması için uğraşıyor, bu yolda ceht ve gayrette bulunmayı ibadet sayıyoruz. İnsanların birbirlerini öldürmek için icat ettikleri atom ve hidrojen bombalarının, bilmem daha ne kahrolası silâhların kullanılmasına engel olma gayreti içindeyiz. Bütün bu bombaların, bir belâ, bir afet olarak değil; muhabbet atmosferinde birer maytaba çevrilip insanlığın başına bir rahmet ve ışık yağmuru hâlinde yağması arzusundayız. İşte bizim bütün davamız bundan ibarettir.
Fakat güç ve kuvvetten başka bir değer bilmeyenler, âlemi kendileri gibi gördüklerinden, sizi de kendileri gibi zannedip hayalinizden geçmeyen, rüyasını dahi görmediğiniz şeyleri size isnat edebilirler. Bütün bunlar karşısında yapılması gereken, iç dünyanızı şerh edip sizi doğru bir şekilde okumalarını sağlamak olmalıdır. Zaten sizin, bir ibadet neşvesi içinde, dünyayı bir Cennet koridoru hâline getirmekten başka bir gayeniz olmadı.
Evet, sizin dininizden kaynaklanan sorumluluk şuuruyla peşinde olduğunuz bir hedef vardı: İnsanlar vuruşmasın, sürtüşmesin, öldürücü bombalar patlamasın, katliam ve kıyımlar olmasın; Hiroşima ve o, dünya savaşları gibi fecâi’ ve fezâi’ bir kere daha yaşanmasın. Bunun için de baştan beri hep insanların gönlüne seslendiniz, karınca kararınca her yerde barış adacıkları oluşturmaya çalıştınız. Bu arada şunu ifade edeyim ki, ülkemizde ve dünyanın dört bir tarafında nice temiz ve nezih fıtrat böyle bir çağrıya kulak verdi, teveccüh gösterdi, böyle bir anlayışı alkışladı, destek oldu ve sahip çıktı. O hâlde bize düşen, kim ne derse desin, olumsuzluklara takılıp kalmadan, Rabbimiz’in rızasına ereceğimizi umduğumuz bu yolda, küheylânlar gibi çatlayıncaya dek, koşturup durmaya devam etmektir.” [İrşad ve Nifak /Yaaşatma İdeali]
***
KALB AYAĞIYLA YÜRÜYEN İLİM EHLİ
•••Önsöz•••
Bilmekle anlamak ayrı şeyler. Kendi alanında emsaline göre daha çok bilgiye sahip olana âlim denir, ama arif denmez. İlim bilmek, irfan anlamaktır. İnsan, anlamını hiç bilmediği bir metni ezberleyebilir. Ama ondan faydalanamaz çünkü anlamamıştır. Öğrenme ve bilme genellikle hafıza ile, zihinle gerçekleştiği halde, anlama ancak kalb ile mümkün olur. Bir meselenin özünü kavramak demek olan bu anlamanın nasıl olacağı pırlanta Müellifi tarafından şöyle anlatılıyor:
•••••••
“Eğer ilimle meşgul olan insanlar bir tezkiye-i nefis, terbiye-i ruh ve tasfiye-i kalb ameliyesinden geçmezlerse ilmin gayesi, özü ve ruhunu kavrayamaz, ilimden beklenen neticeyi elde edemezler. Aksine onlar, malûmatları arttıkça kendilerini ifade edip anlatmaya çalışır; seslerinde, sözlerinde, vurgularında, hatta haykırma ve höykürmelerinde hep kendilerini dinletmeyi düşünür, işin içine heva u heveslerini katarak, kendilerini pazarlama niyet ve mülâhazasıyla kendi hesapları peşinde koşarlar.
Bizim toplumumuzda bu asırlık problemler var olduğu gibi, genel itibarıyla İslâm dünyasında da aynı problemler yaşandı. Düşünün ki, son dönemlerde neş’et etmiş çok kıymetli bir âlim olan Said Havva, birçok değerli eserin telifinden sonra İslâm’ın ruhî hayatına dair bir eser kaleme aldı. Esasında o, yazdığı bu eserinde tasavvuf ve sofiliği anlattı. Ancak değişik endişelerle bu eserin ismine tasavvuf veya benzer bir isim vermedi/veremedi. Çünkü ihtimal, böyle bir isim kullanırsa bazılarının gazabına uğrayacağını düşündü. Bu ve benzeri misallerden hareketle, rahatlıkla diyebiliriz ki, bütün İslâm dünyasında da aynı sıkıntı ve problemler mevcuttur. Bu ise meselelere bir mânâda Zâhirî ve Haricîler gibi bakmayı netice vermektedir. Böyle olunca da meseleleri mahrutî bir bakışla görememe ve bütüncül bir nazarla mütalâa edememe gibi bir boşluk ortaya çıkmaktadır.
Herkes çalıştığı alanı her şeye yeter görünce, meselelerin diğer yanlarını, başka ayaklarını, farklı açılarını ihmal ediyor. Dolayısıyla ekmeliyet ve etemmiyetle bize emanet edilmiş İslâm dini ekmeliyet ve etemmiyetten mahrum hâle getiriliyor. Hâlbuki Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem):
اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
“İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım” (Mâide/3) buyurmak suretiyle rızasını ekmeliyet ve etemmiyete bağladığını ifade buyuruyor.
Biz ise, asırlardan beri, bir taraftan, pozitif veya tecrübî ilimlere sırtımızı dönmüşüz, diğer taraftan da kalbî ve ruhî hayata tavır almışız. Bu realiteyi kabul edip ona göre bir mualecede bulunmazsak, hiçbir zaman problemlerimizi çözemeyiz. Ayrıca ciddî bir konsantrasyonla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip asırların ihmaline uğrayan bu ağır vazifede bir an-ı seyyale olsun bizi nefsimizle baş başa bırakmaması, inayet-i hassasıyla iradelerimizi teyid buyurması için yalvarıp yakarmalıyız. Çünkü bu yük, hakikaten çok ağır bir yüktür. İçinde bulunduğumuz grup veya topluluğu esas alarak bu mevzuda herhangi bir iddiada bulunmak küstahlık olur.
Aksine biz, mevcut şartlar itibarıyla, bu mevzuda ortaya konulan bütün hizmetleri alkışlamalı, takdir etmeli; insanların şevklerini kamçılamalı, bunca zamandır fevt edilen bu azim meseleyi çözme adına yeniden vira bismillâh deyip omuz omuza, asırlardır eda edilmeyen o işin kazasını hep birlikte yapmaya çalışmalıyız. Bunu yaparken de hiçbir alanı ihmal etmemeli, tezkiye-i nefis, terbiye-i ruh ve tasfiye-i kalb mekanizmasını sürekli işletmeli ve böylece izzet-i ilmiye deyip enaniyet ve gurura girebilecek ilim taliplilerini koruma altına almalıyız.” [İlmin İzzeti ve Enaniyet./Yaşatma İdeali ]
***
EBÛ CEHİL KURTULAMASA DA İKRİME KURTULDU
•••Önsöz•••
Eğer doğru bir çizgi takip edilemezse, yüce hedefler peşinde olmanın üzerimizde iki türlü olumsuz etkisi olabiliyor. Başarılı olunması halinde bunu kendimizden bilmek, başarısız olunca da ümitsizliğe düşmek. Hâlbuki sonucun ne olacağı bizim elimizde olmadığı gibi, bizim ilgilendirmiyor da. Üstelik, Cenâb-ı Hak kulunun hiçbir gayretini, hattâ niyetini karşılıksız bırakmıyor. Bu karşılık bazen geç de olsa dünyada, bazen âhirette, bazen hem dünyada hem âhirette mutlaka karşımıza çıkacaktır. İşte bu konu çarpıcı bir örnekle Pırlanta Müellifi tarafından şöyle anlatılıyor:
•••••••
“Bir misal olması açısından ifade edeyim: Kim bilir İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) cehlin babası dediğimiz Ebû Cehil’in kapısının tokmağına kaç defa dokunmuş ve bütün olumsuzluklara rağmen kaç defa mesajını ona sunmuştur. Çünkü Ebû Cehil, Benî Mahzum’un önde gelenlerinden birisiydi. O, İslâmiyet’e girdiği takdirde bütün kabilesi onun arkasından gelebilirdi. Bunun için Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ona da diğer müşriklere de, mefkûresi uğruna hiçbir zaman kırılmamış, gönül koymamış ve her fırsatı değerlendirerek sürekli onların kapılarının eşiklerini aşındırmıştı. Evet, yıldızların ayaklarının altında kaldırım taşı gibi serileceği Âlemlerin Sultanı, İki Cihan Serveri, gelmiş gitmiş ve sürekli onlara mesajını sunmuştu.
İman, Ebû Cehil’e nasip olmasa da Efendiler Efendisi’nin (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) o inceliği, şefkat ve re’feti oğlu İkrime’ye tesir etmiş ve o, bir gün gelip iman etmişti. Sonra da fevt ettiği, vaktine kavuşup da eda edemediği o civanmertliğin kazasını yapmak istemişti. Âdeta geçmişte bıraktığı bütün kirlerin zail olması için gayret göstermiş, belki de elli yerinden yara aldığı Yermük Savaşı’nda şehit olmuştu. Ben hayret ediyorum, bir insan iki üç senede nasıl böyle bir evc-i kemalât-ı insaniyeye çıkabilir? Bildiğiniz üzere Hazreti İkrime’yi şehit olmadan evvel çadırına getirip yatırıyorlar. Hidayetine vesile olan, onu tutup Resûl-i Ekrem Efendimiz’e teslim eden hanımı da başında bekliyor. Hazreti İkrime bir aralık doğruluyor, başını kaldırıyor ve:
– “Sen mi geldin yâ Resûlallah? Vazifemi yaptım mı?” diyor. Çünkü o, kılıcıyla gelip Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) teslim olduğunda, sahip olduğu kılıcın hakkını vereceğine dair O’na söz vermişti.
Senadîd diyebileceğimiz toplumun ileri gelen insanlarının İslâmiyet’e iltihak etmeleri, diğer insanlar üzerinde de tesir icra etmiş ve bu durum onların da fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmelerine vesile olmuştur. Nitekim Mekke fethini müteakip bütün taife ve kabilelerin Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdalu’t-tahiyyât ve ekmelü’t-teslîmât) etrafında farklı bir hale teşkil ettiğini gören uzaktaki kabileler:
– “Mekke’nin ileri gelenleri, rehber, pişuva ve pişdarlarımız İslâmiyet’e iltihak ettiklerine göre bize de iltihak sırası geldi” demiş ve Müslüman olmuşlardır. Bu açıdan bütün vesileleri değerlendirerek çok alternatifli yürümek ve hiç bıkmadan, usanmadan, darılmadan ve gönül koymadan herkesin kapısının tokmağına dokunmak mü’min fert üzerine düşen bir vecibedir. Siz bunu yaparken belki size gerici ve yobaz diyecek, belki de daha farklı hakaretlerde bulunacaklardır. Fakat bu öyle bir mesele ki, bir insanın ebedî, sonsuz bir hayatı kazanması veya kaybetmesi bu işe bağlı.
İşte şayet sizin mesajınız, onların ebedî Cennet hayatını kazanmasının sırlı ve sihirli bir vesilesi, bir anahtarıysa bu anahtarı onların eline tutuşturmak için kanaatimce elli defa el ve etek öpülse değer. Bu açıdan Kur’ân hadimleri, “dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz gerek” diyerek bu türlü şeylere takılmamalıdır. İnanan gönüllerin, Allah’a veya Efendiler Efendisi’ne (aleyhissalâtü vesselâm) hakaret edildiği zaman rahatsızlık duymamaları düşünülemez. Fakat bu tür olumsuzlukları, bu tür hakaretleri Allah ve Resûlü’nü bilmeyen o insanların gönüllerinden söküp atmak için bu mevzuda da azm u cehde ve hep kararlı durmaya ihtiyaç vardır.
Siz bıkma ve usanma bilmeden bu konuda o kadar ısrarcı olacaksınız ki, belki muhataplarınız “Yine mi siz?” diyecekler. Siz de, gülümseyecek ve “Yine biz geldik!” diyeceksiniz. Her defasında farklı bir şeyle onların kapılarına gideceksiniz. Daha önceki gidişinizde bir çorba götürmüşseniz, şimdi aşureyle gideceksiniz. Bir başka seferinde su böreğiyle kapının tokmağına dokunacaksınız. Başka bir zaman ise kapısına gidip:
– “Senin hakkında güzel bir şey duydum. Onu sana haber vereyim de gönlün rahat etsin diye geldim” diyeceksiniz. Hâsılı, her seferinde farklı bir argüman kullanarak, o insanların kurtuluşuna vesile olmak ve böylece Hakk’ın hoşnutluğunu kazanabilmek için bıkmadan, usanmadan eşik aşındırmaya devam edeceksiniz.” [Toplumun İleri Gelenleri ve Gönüllerin Fethi/Yaşatma İdeali]
***
İSLÂM ASLA TERÖRE CEVAZ VERMEZ
•••Önsöz•••
Bir şahsa veya zümreye atılan iftiranın büyüklüğü iki hususla ilgilidir. Birisi atılan iftiranın kendisiyle, ikincisi de iftira edilen şahısla. Meselâ, vasat seviyede bir zekâya sahip birisine deli demekle, insanların en akıllısına bunu söylemek aynı değildir. O bakımdan Efendimiz’e böyle denilmiş olması bu yakıştırmanın başkasına yapılmasıyla bir tutulamaz. Bu durum her konuda böyledir. Genelde huysuz ve geçimsiz olan, ama terörist olmayan birine veya birilerine böyle demekle, terörden en uzak insanlara, “terörist Müslüman, Müslüman terörist olmaz” diyen bir cemaate bunu söylemek aynı olmaz. Yine çok önceki yıllarda söylenmiş olan şu sözlerle günümüzde maruz kalınan ithamlar karşılaştırıldığında, nasıl bir belâya muhatap olduğumuz daha iyi anlaşılabilir.. Pırlanta Müellifinin aşağıdaki sözleri altı çizilerek okunması gereken ifadeleri şu şekildedir :
•••••••
Ortaya çıkan şiddet ve terör hâdiseleri bahane edilerek Müslümanların toptancı bir yaklaşımla zaman zaman kamuoyu nazarında maznun durumuna düşürülmek istendiği görülüyor. …
Hemen başta ifade edeyim ki, ben, bu tür hâdiselerin, Müslümanların oluşturduğu bir organizasyon tarafından planlanıp tasarlanarak gerçekleştirildiğine hiçbir zaman inanmadım. Zannediyorum hâdiseleri bir bütün hâlinde, başı-sonu, önü-arkasıyla, önyargısız ve insaflı bir şekilde tahlile tâbi tutan her akl-ı selim sahibi kişi de benim bu inancımı paylaşacaktır. Zira doğudan batıya, kuzeyden güneye dünyanın değişik bölgelerinde gerçekleşen ve Müslümanlarla irtibatlı gibi gösterilmeye çalışılan hâdiselerin figüranlarına bakıldığında, bu figüranların, her ne kadar isimleri Müslüman ismi olsa da, dünyayı kendi zihniyetlerine göre şekillendirmek isteyen ŞER ŞEBEKELERİNİN, belli GÜÇ ODAKLARI ve SERVİSLERİN, oynadıkları SATRANÇ OYUNUNDA KİRALADIKLARI kanlı katil veya İLAÇ İÇİRİP iradelerini ellerinden aldıkları, düşüncelerini felç ettikleri robotlaştırılmış HASTA RUHLAR oldukları görülür.
“Meselenin İslâm’la irtibatlandırılmasına gelince, bilinmesi gerekir ki, daha baştan İslâmî esaslar bu tür hâdiselerin yapılmasına asla müsaade etmez. Evet, Müslümanlık hakkında sathî seviyede, şöyle böyle malûmatı olan bir insan dahi bilir ki, hiçbir Müslüman, ülkesi işgal edildi veya hürriyeti elinden alındı diye kalkıp tek başına savaş ilan edemez, hürriyet mücadelesi deyip masum insanları hedef alamaz. Böyle bir anlayışı, Müslüman mantığı ile telif etmek mümkün değildir.
Dinimizde harp, ülke çapında, bütün bir milletin organizasyonu ile ve ancak belli kurallara bağlı kalarak gerçekleştirilebilir. Hiç kimse, kafasına estiği gibi, ulu orta, dinin koyduğu esas ve disiplinlere muhalif bir şekilde bir mücadele şekli ortaya koyamaz. Bu açıdan daha önce nice kere ifade ettiğim hususu müsaadenizle bir kez daha ifade edeceğim: Terörist, Müslüman olamayacağı gibi, Müslüman da terörist olamaz. Mutlak zikir kemaline masruf olduğundan, biz burada, “terörist Müslüman, Müslüman terörist olamaz” derken, Müslümanlığın özüne ve ruhuna açık olan bir insanın, böyle bir işi yapmasının mümkün olmadığını anlatmak istiyoruz.
Eğer bir insan Müslüman olduğunu söylediği hâlde bu işi yapıyorsa, onun Müslümanlığında İslâm’ın esas ve prensipleriyle telifi mümkün olmayan bir eksik ve gediği var demektir. Maksadımı ifade adına, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir konuyla alâkalı beyan buyurduğu bir hadis-i şerifi nakledeyim. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) buyuruyor ki:
لَا يَزْنِي الزَّانِي حِينَ يَزْنِي وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلَا يَشْرَبُ الْخَمْرَ حِينَ يَشْرَبُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلَا يَسْرِقُ السَّارِقُ حِينَ يَسْرِقُ وَهُوَ مُؤْمِنٌ
“Zina eden mü’min olduğu sürece zina etmez, içki içen mü’min olduğu sürece içki içmez, hırsızlık yapan mü’min olduğu sürece hırsızlık yapmaz.” (Buhârî, mezâlim 30, eşribe 1, hudûd 1, 6, 20; Müslim, îmân 100.) Bu hadis, inanan bir insanın, imanın şuurunda iken zina, hırsızlık yapmayacağını, içki içmeyeceğini anlatıyor. Başka bir ifadeyle, hadis-i şerif; zina eden, hırsızlık yapan, içki içenin en azından bu günahları irtikâp ettiği esnada hakikî mü’min olmadığına dikkat çekiyor.
Bu hadis-i şerifi izah adına kelâm kitaplarında, bazı tekellüflü yorumlara gidildiğini görüyoruz. Ben burada onlara girmeyeceğim. Fakat kanaatimce meseleyi şu şekilde anlayabiliriz: Allah’a (celle celâluhu) inanması gerektiği şekilde inanan, işlediği günahların hesabını ahirette Allah’a vereceğine iman eden, Cennet, Cehennem ve haşr u neşrin varlığını kabul eden bir insanın, bu duygular kendisine hükmettiği sürece bu günahları işlemesi düşünülemez. İşte bu mânâda, bir terörist, teröristlik yaptığı esnada mü’min değildir. Evet, bir insan hâlis ve kâmil mânâda mü’min olduğu sürece asla terörizme girmez/giremez.
Dolayısıyla ben, ne Turan’da ne Fizan’da yapılan terör eylemlerinin şuurlu Müslümanların organizasyonu ile yapıldığına hiçbir zaman inanmadım. Hatta bu olayların mevhum figüranlarının şu an hayatta olmadıkları kanaatindeyim. Zira birilerinin ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü, internette görüntü ve videolarını yayınladıkları bazı isimlerin gerçekte şu an var olup olmadıklarını dahi bilmiyoruz.”
Bilgi Kirliliği ve Safderûn İnsanlar
Diğer taraftan, dünden bugüne, dünyadaki şer şebekeleri, karanlık odaklar, hususiyle de Müslümanlığa karşı belli bir tavrı olanlar hep aynı silâhı kullanmış ve hep aynı oyunu oynamışlardır. Bunlar paranoya ihtiyaçlarını karşılama adına toplumda oluşturdukları korku ve panik havasıyla insanların vehimlerini tetiklemiş ve insanların yüreklerini ağızlarına getirmişlerdir. DİYELİM Kİ, onlar kendi karakterlerinin gereğini yapıyorlar ama beri tarafta ne acıdır ki, Ülkemizde ve dünyada hâdiseleri basiret ve firasetle tetkike tâbi tutmadığından, dünyadaki belli güç odaklarının ve merkezlerin üretip yaydıkları haber ve sözlere HEMEN İNANIVEREN SAFDERÛN diyebileceğimiz insanlar var. [Kirli Oyunlar ve Mü’min Firaseti/Yaşatma İdeali ]