Pırlanta İkliminde Seyahat-14

●Niyetin Belirleyiciliği ve Kalbin Hakemliği

●Hak Vesileler

●Peygamber Kıssaları ve Günümüz

●Aktüel Mevzular – Dağınık Zihinler

●Mübalağa – Meddahlık ve Natürel Sevgi

●”Bazınızı Bazınızla İmtihan Edeceğiz”

***

NİYETİN BELİRLEYİCİLİĞİ VE KALBİN HAKEMLİĞİ

°°°Önsöz°°°

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem; “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resülüne ise, onun hicreti Allah ve Resülünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” (Buhârî, Müslim) buyuruyor.

Bediüzzaman Hazretleri de niyetdeki iksiri şöyle ifade ediyor; “Ve keza nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder. Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlahiyedir.” (M. Nuriye /51)

Niyetle ilgili bir güzel açıklama da Pırlantada şu şekilde yer alıyor:

°°°°°°°°°°°

“..Niyetlerin keyfiyetine göre hakkında hüküm verilebilecek amel ve davranışlar vardır. Meselâ bir insan bir kötülüğe niyet etmiştir. Ancak içinde bulunduğu ortam, arkadaş çevresi veya daha başka şartlar o şahsı, o günahı işlemekten alıkor. Hâlbuki o, fırsatını bulduğunda o günahı işleyecek azim ve kararlılık içinde bulunmaktadır. İşte bu tür hususların gerçek hüviyetini her şahıs ancak kendisi bilir. Dolayısıyla bunlar hakkında “Haram veya mekruhtur.” şeklinde kesin bir hüküm vermekte zorlanırız. Bu konuda hakem, insan vicdanıdır. Az önceki misale dönecek olursak bu durumdaki bir şahıs ancak kalbine müracaat ettiğinde, Allah’ın önüne çıkardığı bir mâniden dolayı mı yoksa kendi isteği ve iradesinin hakkını vermek suretiyle mi o günahtan geri durduğu hakkında bir kanaate varabilir.

Bu konuyla ilgili bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 يَقُولُ اللّٰهُ إِذَا أَرَادَ عَبْدِي أَنْ يَعْمَلَ سَيِّئَةً فَلَا تَكْتُبُوهَا عَلَيْهِ حَتَّى يَعْمَلَهَا فَإِنْ عَمِلَهَا فَاكْتُبُوهَا بِمِثْلِهَا وَإِنْ تَرَكَهَا مِنْ أَجْلِي فَاكْتُبُوهَا لَهُ حَسَنَةً

Yüce Allah (kullarının hasene ve seyyielerini yazmaya memur olan meleklerine) şöyle buyurur: Kulum fena bir iş yapmak istediğinde hemen bu iradesini defterine yazmayınız, tâ bu iradesini gerçekleştirip o fiili yapıncaya kadar bekleyiniz. Eğer o fenalığı yaparsa, o yaptığı fenalığın bir mislini yazınız. Eğer benden çekinerek yapmaz, bırakırsa, bu defa onun hesabına bir hasene yazınız.” (Buhârî, tevhid 35; Müslim, îmân 203-205)

Görüldüğü üzere burada, kulun, iradesinin hakkını vererek azmettiği günahı işlemekten vazgeçmesi söz konusudur. Dolayısıyla işin içinde kulun bir cehd ve gayreti olduğundan amel defterine sevap yazılmaktadır. Evet, kişinin iradesiyle olumsuz yoldan dönmesi, negatif bir işten vazgeçmesi ona sevap kazandırmaktadır. Ancak acaba kulun iradesinin mevzuubahis olmadığı durumlarda da aynı netice söz konusu mudur? Bu hususta daha başka bazı hadis-i şeriflerin mazmunundan anlaşıldığına göre, kişi niyet ettiği bir kötülükten kendi iradesi ve temayülleriyle vazgeçmez de, önüne çıkan bir mâni onu alıkoyarsa, bu durum o kişi için büyük bir günah olmasa da ahirette hesaba çekileceği bir seyyie hâlinde karşısına çıkabilir. Bundan dolayı insan, temkinli davranıp bu türlü hâllerini de seyyiat defteri içinde mütalaa etmelidir.

Konunun tavzihi adına burada daha başka misaller de zikredebiliriz. Meselâ bir nâsih sohbet esnasında Bediüzzaman Hazretleri’nin; “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz(3. Lem’a, 3. Nükte) ifadelerini dile getirdi. Eğer bu sözü söylerken, hakikaten o, yapılan her işi Allah için yapma duygu ve heyecanını gönüllerde uyarmayı kastettiyse öyle inanıyoruz ki bunun mükâfatını elbette alacaktır. Ancak insanların içinde hayır duygularını tetikleme mülâhazası olmadan sırf dinleyicilere ne kadar bilgili, ne kadar çok malumat sahibi biri olduğunu göstermek adına bunları ifade ettiyse, o zaman da denilebilir ki bu bir seyyiedir. Ancak bu hükmü verecek olan da insanın kendisidir, kendi vicdanıdır.

Burada zahire bakan yönü itibarıyla hak ve hakikate tercüman olma meselesi söz konusudur. Ancak içten içe kendini satma, kendini ifade etme duyguları hâkimse o zaman hüküm de ona göre değişecektir. Çünkü sohbet-i cânanda esas olan, kişinin kendini devre dışı bırakmasıdır.

Hatta ona düşen, şöyle düşünmektir: “Bu sözü ben söylemeseydim, ihtimal vicdanlarda daha engin bir tesiri olabilirdi. Ben söylediğimden dolayıdır ki bu sözler bazı vicdanlarda aksülamele sebebiyet verdi.” Evet, eğer kişi Allah, peygamber, din-diyanet derken işin içine azıcık kendini ifade etme gibi bir mülâhazayı dahil ediyorsa orada seyyiat irtikap ediliyor demektir. [Hata ve Kusurları Tespit Yolları. KALP İBRESİ]

***

HAK VESİLELER

°°°Önsöz°°°

İyi niyet haramı helâl kılmaz. Bu meselenin, irşad ve tebliğ açısından da büyük önemi vardır. Kendisi hak olanın vesilesi de hak olmak zorundadır. Hak ve hakikatin doğru bilgiler ve doğru metotlarla anlatılması gerekir. Eğri çubuğun doğru gölgesi olmaz. Eğri ok doğru hedefe gitmez. İkinci olarak burada, herkesin aklına gelmesi pek mümkün olmayan meselenin başka bir yönüne değiniliyor; batıl bir hedefe doğru metotlarla gitmenin de söz konusu olabileceği hususuna. Şunları söylüyor Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°

“Evet, hakkı tutup kaldırma Allah’a yakın olma yollarındandır ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok önemli bir husustur; ancak bu mevzuda öncelikli olarak yapılması gereken, hakkın sınırlarının tespiti ve çerçevesinin ortaya konulmasıdır. Yani hak duygusunun doğru olarak algılanıp doğru olarak yorumlanmasıdır. Çünkü şayet o, temel kaynaklara dayalı olarak doğru okunup doğru yorumlanmazsa herkes kendine göre bir hak telakkisiyle ortaya çıkar, kendine göre bir ikame-i hak talebinde bulunup başkaldırır. Böylece her tarafta bir isyan, bir başkaldırma ahlâkı boy göstermeye başlar.

Bu açıdan, hakkı ikame etme yolunda bulunurken kullanılan yöntem ve esasların da hak olması gerekir. Hâlbuki vakıada, Hazreti Pir’in de ifade ettiği gibi, her hakkın her vesilesi hak olmayabiliyor. Bazen pragmatist bir düşünceyle yola çıkıp bâtıl vesileleri kullanmak suretiyle hakka yürümek isteyenler çıkabiliyor. Meselâ makyavelist bir anlayışta olanlar, bir amaca ulaşmak için her vesileyi meşru sayarlar. Ancak bir Müslüman böyle davranamaz. O, bir hakka ulaşmak istiyorsa, o hakka ulaşma istikametinde kullanacağı argümanların üzerinde mutlaka “caizdir” veya “meşrudur” mührünün bulunması gerekir. Yoksa, “Nasıl olsa benim ikame etmeye çalıştığım bir hak abidesidir, bu mevzuda bazı bâtıl yolları da kullanabilirim.” düşüncesine Kur’ân ve Sünnet asla cevaz vermez. Evet, bu, Cenâb-ı Hakk’ın razı olacağı bir düşünce tarzı değildir. Dolayısıyla denilebilir ki, eğer Müslümanlar bugün bir kısım mağlubiyetler yaşıyorlarsa, bunun arka planında, hakkı doğru anlayıp doğru temsil edip edemediklerinin muhasebesinin yapılması gerekir.

 Diğer yandan her bâtılın, her vesilesi de bâtıl değildir. Bazen de bâtıla ulaşma istikametinde kullanılan vesileler hak olabilir. Kâinatı, fizikî dünyayı incelerken, bir kısım natüralist veya pozitivist neticelere ulaşma istikametinde kullanılan tetkik, tahkik ve araştırma metodları, ilim ve hakikat aşkı gibi faktörleri bu duruma misal olarak verebiliriz. Bu açıdan, “Bâtılı temsil edenlerin hakkı temsil edenlere galebe çalmasının asıl sebebi kullandıkları argümanların hak olmasıdır. Dolayısıyla esasında kazanan bâtılın mümessilleri değil, yine haktır.” denilebilir.

Hâsılı, çok önemli olan hak duygusunu ikame ederken mutlaka doğru vesileler kullanılıp doğru yollardan ona yürünmelidir.

 Meselâ bir fert ortaya çıkıp diyebilir ki, “Ben insanları huzura kavuşturacak, onları rahata erdirecek bir hayat telakkisi, bir dünya görüşü projesine sahip bulunuyorum. Öyle ki, bu proje uygulandığı takdirde insanlar ütopyaların da ötesinde hep huzur soluklayacak, huzurla yatıp, huzurla kalkacaklardır.” Ancak bu şahsa göre, bu dünya görüşünün tesisi için insanların onda birinin bu uğurda heder edilmesine ihtiyaç vardır. Şimdi burada kurgulanan, hayali kurulan sistem teorik planda hakikaten güzel olabilir ve bu proje sahibi gerçekten samimi bir insan da olabilir; ancak böyle bir projeyi hayata geçirme adına kullanılacak vesilelerin yine hak vesileler olması zaruridir. Hak aranıp onun bulunması ve hakla o hedefe doğru yürünmesi elzem bir husustur. Yoksa hedeflenen böyle bir hülyaya insanları heder etme gibi bâtıl bir vesileyle yüründüğü zaman, Allah (celle celâluhu) o işi hezimetle sonuçlandırır ve asla neticeye ulaştırmaz.

Aynen bunun gibi, bizim de doğru olduğuna inandığımız duygu ve düşüncelerimizi ruhlara duyurma, insanların vicdanlarını hak duygusuna uyarma, bu istikamette heyecanları tetikleme gibi davranışlar sonuç itibarıyla hakkı ikameye vâbestedir. Fakat bu mevzuda kat’iyen herhangi bir bâtıl vesileyi değerlendiremeyiz. Yürüdüğümüz istikamette kullandığımız vesilelerin hak olmasına mutlaka dikkat etmeli, hareket tarzımızı ve üslûbumuzu belirlerken bizim için sabit kurallar diyebileceğimiz disiplin ve dinamiklere daima bağlı kalmalıyız.

Yoksa herkes kendine göre bir hak mülâhazasıyla hareket ederek hakkı ikame etme seferberliğine girişirse ortaya çıkan netice sadece kaos ve kargaşa olur. Günümüzde olduğu gibi canlı bombalar hâlinde, bir yerleri yakıp yıkarak bâtıl yollarla hakkın peşinde olduğunu iddia eden kimseler etrafta boy gösterir. Hatta “İnsanları sindirelim, baskı altına alalım, asit kuyularına atalım, üzerlerine korku salıp kendimizi onlara kabul ettirelim.” şeklinde mülâhazalarla hareket edilip fasit bir dairenin içine girilebilir. Böyle olunca da bir daha belinizi doğrultamaz ve asla hakkı ikame edemezsiniz. Bırakın hakkı tutup kaldırmayı, hakkı ikame adına attığınız her adım, yaptığınız her teşebbüs bâtıl hesabına geçer. [Hakka Saygı ve Huzur Toplumu. KALP İBRESİ ]

***

PEYGAMBER KISSALARI VE GÜNÜMÜZ

°°°Önsöz°°°

Kur’ân-ı Kerim’de pekçok kıssa anlatılır. Ama bunların hiçbiri kıssa anlatmış olmak için anlatılmaz. Mutlaka bize bakan yönleri mevcuttur. Hattâ bazı kıssaların tekrarlanıyor olması bile, kendi bağlamlarında ele alındığında farklı mesajlar verirler. Kur’an-ı Kerimi güncel ve kendisi için okuyabilenler, kendilerini de o kıssaların bir yerinde bulabilirler. Yoksa Kur’âna muhatap olamazlar. Kalp İbresinde bu konu da şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

“Kur’ân-ı Kerim’in intihap buyurup peygamberlerle irtibatlandırarak bize sunduğu kıssaların aynı zamanda mükellef olduğumuz Müslümanlıkla da ciddi bir alâkası vardır. Evet, bu kıssaların din ve diyanetimiz adına bizim için ifade ettiği çok ehemmiyetli mânâ ve mesajlar söz konusudur. Ancak o mânâ ve muhtevayı doğru okuyabilmek için zannediyorum siyer ve meğazi felsefesi açısından meseleye şu mülâhazalarla bakılması gerekir:

 Kur’ân bize meselâ Hazreti Adem veya Hazreti Nuh döneminde cereyan etmiş bazı hâdiseleri haber veriyor. Biz bunları öncelikle o devrin şartları içinde mütalaa edip anlamaya çalışalım. Daha sonra bulunduğumuz zamanın şartları içerisinde o hâdiseleri analize tabi tutalım. Yani bir taraftan o peygamberlerin vazifelerini kendi zamanları açısından tahlil ederken, diğer taraftan bugünkü konjonktür, zaman ve mekân şartları, günümüzün ilmî varidatını hesaba katarak onları süzüp dersler çıkarmaya çalışalım. Çünkü o kıssaların her devrin insanına ifade ettiği mânâlar vardır. Onlar Efendimiz’e çok derin mânâ ve muhtevalar ifade ettiği gibi, Raşid halifeler için de çok şeyler ifade etmiştir.

Evet, Efendiler Efendisi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) başta olmak üzere, Raşid Halifeler ve selef-i salihîn Kur’ân kıssalarını çok iyi yoruma tâbi tutmuş, onları zamana, mekâna, içtimai hâdiselere, içinde bulundukları şartlara bağlayarak çok iyi yorumlamışlardır. Aynı şekilde aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, biz de o hâdiselere müracaat ettiğimizde, Kur’ân’ın muhkematını esas alarak günümüze göre onları tevil ve yoruma tâbi tutmalıyız. İçinde bulunduğumuz zamanı, kendi konumumuzu ve şartları nazar-ı itibara alarak onları günümüze uygulamaya, içtihada açık meseleleri onlardan istinbat etmeye çalışmalıyız. Yoksa –hâşâ ve kella– o kıssalara sadece geçmişte cereyan etmiş hâdiseler şeklinde bakma Kur’ân’ın bir kısım abesiyeti ihtiva ettiğini kabul mânâsına gelir. Hâlbuki ezelden gelip ebede giden Kelam-ı İlâhî’nin tek bir kelimesi, tek bir harfi dahi abesiyetten münezzeh ve müberradır.

 Evet, onun her bir kelimesi, her bir harfi bugün bize hitap ediyor gibidir.  Hani, Doktor İkbal’le babası arasında geçen bir hâdiseyi size daha önce birkaç defa arz etmiştim. Doktor İkbal Kur’ân okurken babası gelip

– ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, o da elindeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip

– ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyor. Belki onlarca defa, bu soru-cevap faslı devam ediyor. Bir gün babası tekrar aynı soruyu sorunca, Doktor İkbal

– ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.’ diyor. Bunun üzerine babası,

– ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. O Kur’ân sana sesleniyor, Allah onunla sana hitap ediyor gibi onu oku!’ cevabını veriyor. Peygamber kıssalarını işte bu bakış açısıyla okumalı, bu bakış açısıyla onları derinden derine duyup, hissedip değerlendirmeye çalışmalıyız.

Evet, bir kez daha ifade edeyim ki, muhkemata muhalefet etmemek şartıyla, onları içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre değerlendirip yorumlamamız gerekir. İşte bu yapılabildiği takdirde görülecektir ki, Kur’ân’ın anlattığı enbiya-yı izâm kıssaları, bizim her zaman başvurabileceğimiz bir “menhelü’l-azbi’l-mevrud”dur, tertemiz, semavî bir su kaynağıdır. Dolayısıyla böyle bir kaynağa müracaat eden asla eli boş dönmez. Elverir ki insan önyargısız olsun. Onlara –hâşâ ve kella– geçmişte cereyan etmiş ve bu gün için kıymet-i harbiyesi olmayan birer kıssa nazarıyla bakmasın. [Peygamberlere Hürmet ve Salât u Selâm. KALP İBRESİ]

***

AKTÜEL MEVZULAR – DAĞINIK ZİHİNLER

°°°Önsöz°°°

İnsanın her şeyi bilmesi de, her istediğini yapması da mümkün değildir. Onun için hem öğrenmede, hem de aksiyonda seçici olması gerekir. Üstadın ifadeleriyle; genellikle en gerekli, hem de kudreti dahilinde bulunan işler en yakınında, kendisini hiç ilgilendirmeyen, ya da dolayısıyla ilgilendiren, değiştirebilmesi ise söz konusu olmayan işler en uzak dairede bulunurlar. “Amerika tavukları ne kadardır?” türünden fuzuli bilgilerle hem kafasını hem de gönlünü meşgul eder. Çoğu zaman yapabileceği en lüzumlu işleri bırakıp ikinci kategorideki lüzumsuz işlerle uğraşır. Hele hele bu işler siyasetle ilgili ise. Hâlbuki onun bütün himmetini sarfetmesi gereken çok önemli sorumlulukları vardır. Bir hizmet erinin bu türden sorumlulukları açısından durum şöyle izah ediliyor Pırlantada: 

°°°°°°°°°°°

“Eğer herhangi bir fayda, maksat gözetmeksizin gereksiz, boş, abes bir işle meşgul oluyorsak elbette ki bu durumun da yukarıdaki çerçeve içinde mülâhazaya alınması gerekir. Hatta belki biz şu andaki konuşmamızda sözü evirip çevirip sohbet-i cânâna getirmiyorsak, o zaman bizim söylediğimiz her şey bir mânâda dedikodu demektir. Evet, söylenen sözler, konuşulan mevzular ya bizim Allah’a doğru yürümemiz istikametinde bir dinamo gibi hızımızı artırmalı, ya insanlığa yararlı olmalı, ya da milletimize, ülkemize, ülkümüze hizmet etmelidir. Aksi takdirde selahiyet ve sorumluluğumuzun söz konusu olmadığı, bundan dolayı konuşup durmamızın hiçbir müspet netice vermeyeceği, herhangi bir fayda sağlamayacağı aktüel meseleler hakkında –kusura bakmazsanız o tabirle ifade edeceğim– çene çalıp duruyorsak bu, dedikodudan başka bir şey değildir.

Ayrıca bilinmesi gerekir ki bu tür faydasız ve gereksiz konuşmalar, yapmamız gerekli olan işlere de ciddi bir mânia teşkil eder. Hiç farkına varmaksızın bu türlü mevzuların içine dalar ve böylece yapacağımız işleri yapamaz hâle geliriz. Hatta zamanla salim düşünme imkânını sağlayan hislerimizi felç eder ve bunun sonucunda sağlam ve sıhhatli muhakeme kabiliyetinden mahrum kalırız.

Zaten bugün biz, kendimizi bir muhasebe ve murakabe süzgecinden geçirsek, gereksiz ve faydasız konulara im’ân-ı nazar ettiğimizden dolayı, esas konsantrasyon temin etmemiz gerekli olan önemli ve hayatî mevzulardan uzaklaştığımızı göreceğiz. Bundan dolayı diyoruz ki, keşke im’ân-ı nazar etmemiz gerekli olan konulara tam eğilsek, asıl onlar üzerinde yoğunlaşsak. İç âlemimize ait problemlerimiz varsa asıl onları halletmekle meşgul olsak. Bizi, potansiyel insan olma hâlinden hakiki insan olma ufkuna taşıyacak alternatif sistemler geliştirip bunların değerlendirmesini yapsak. Ancak maalesef genellikle aktüel meselelerle meşgul oluyor ve küçük şeylere takılıp kalıyoruz. Tabiî bu esnada çok önemli ve hayatî işlerimiz de arada kaynayıp gidiyor.

 Eskiden, kalb ve ruh hayatının soluklandığı meclislerde hep “sohbet-i cânan” der, onun üzerinde durur, onun üzerinde yoğunlaşırlardı. Çünkü bir meseleye ne kadar konsantre olursanız, o ölçüde size kapı aralanır. Ne kadar Allah’la münasebete geçerseniz, o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Bu disiplin, sofiler arasında genel ve sabit bir kuraldır. Evet, teveccüh, teveccüh doğurur; nazar, nazarı netice verir. Bakıyorsanız, bakarlar size günebakanlar gibi. Bu sebeple tabiatınızın baskı altında bulunduğu anlarda dahi gözünüz bir nigâh-ı âşinâ ile hep kapı aralığından O’na bakmalıdır.

Cenâb-ı Hak bir kudsî hadiste buyuruyor ki:

– “Kulum Bana bir karış kadar yaklaşırsa, Ben ona bir arşın kadar yaklaşırım.. bir arşın kadar yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç kadar yaklaşırım.. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak mukabelede bulunurum.” (Buhâri, tevhid 50; Müslim, zikr 22)

Aslında anlatılan bu hususlar hakikat olmaktan ziyade birer mecazdır. Fakat Allah (celle celâluhu) şart-ı âdi planında kendi teveccühünü teveccühümüze, kendi nazarını nazarımıza bağlamış oluyor. Eğer siz gözünüzü diker, O’nun kapısı eşiğinde hep vefalı bir tavır içinde bulunursanız, Cenâb-ı Hak bu vefayı tek taraflı olarak sizin aleyhinize bozmaz. Çünkü O, sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade sahibi Allah’tır. [Kalb Selâmeti ve Aktüel Konular. KALP İBRESİ ]

***

MÜBALAĞA – MEDDAHLIK VE NATÜREL SEVGİ

°°°Önsöz°°°

İnsanoğlunun en zayıf yönlerinden birisi de, yalan bile olsa övülmekten hoşlanmasıdır. Bunun tabiî bir sonucu ise, doğru da olsa tenkit edilmekten, yerilmekten hoşlanmamaktır. Bunun da varacağı yer hata ve kusurlarını görmeme, görse bile düzeltme yönüne gitmemektir.

Bu işin bir de Cenâb-ı Hakk’a bakan yönü vardır. Allah adına insanlara makam verme yönü. İnsan kendisi bile Allah katındaki yerini bilemediğine, bilemeyeceğine göre, başkası hakkında bu hiç mümkün olmaz. İşte her iki yönüyle de bu konu Pırlantada şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

“..Bir mü’minin, sevgisini kardeşine duyurması, bildirmesi ne kadar ehemmiyetli ise, bu güzel amel yerine getirilirken samimi ve içten olunması, sunîliklere girilmemesi, zımnî yalan olan mübalağalara başvurulmaması da o ölçüde ehemmiyet arz eder. Her hususta olduğu gibi bu mevzuda da yanılmaz ve yanıltmaz rehberimiz Rehber-i Ekmel Efendimiz’dir (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm). Çünkü O, duyguda, düşüncede, ibadet ü taatte, insanların birbirlerine karşı davranışlarında vs. bütün bir hayatı talim etmek için gönderilmiştir.

İşte biz,

– “Bir kardeşimiz hakkında müspet duygularımızı nasıl ifade edeceğiz, onun meziyet ve faziletlerini dillendirirken nasıl dillendireceğiz?” Bütün bunları da yine Efendiler Efendisi’nin o lâl u güher söz ve beyanlarından öğrenmemiz gerekir.

 Bu açıdan hadis-i şeriflere bakıldığında sahih kaynaklarda yer alan şu meşhur vak’ayı hatırlayabiliriz: Bir sahabî efendimiz, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzurunda, yüzüne karşı bir arkadaşını medh ü sena etmişti. Bunun üzerine Allah Resûlü o şahsa, “Arkadaşının boynunu kırdın!” buyurup bu sözünü üç kez tekrar etti ve ardından da, “Bir kimse kardeşini illa övecekse bari, ‘Falancayı ben öyle zannediyorum, ancak işin iç yüzünü Allah bilir. Ben hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye edemem’ desin!” buyurdu. (Buhârî, şehâdât 16, edeb 54, 95; Müslim, zühd 65.)

 Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu ikaz ve tenbihini doğru anlayıp doğru yorumlamak için biraz önce izah etmeye çalıştığım bir hususu müsaadenizle bir kez daha dile getirmek istiyorum. O da şudur: İnsanlığın İftihar Tablosu, muhataplarını âdeta avucunun içi gibi çok iyi bilir, çok iyi okur, çok iyi tanırdı. Bu hususu yani muhatabı tanıma mevzuunu kanaatimce bir sabite gibi kabul edip Efendimiz’in beyanlarına hep bu nazarla bakılması gerekir. Çünkü böyle bir bakış açısı bize, o nurefşân beyanlar hakkında sağlam ve sıhhatli hükümlere ulaşmada ciddi fayda sağlayacaktır.

 İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında şunu söyleyebiliriz: Demek ki yüzüne karşı medh ü senada bulunulan zat, henüz böyle bir medhi kaldırabilecek ruhî seviyeye ulaşmamıştı, böyle bir övgüyü taşıyabilecek tahammülü yoktu. Bu sebeple bilinmesi gerekir ki, sevme, sevdiğini duyurup hissettirme başka bir meseledir; meddahların yaptığı gibi mübalağalara girme, ortalığı Kırkpınar’a çevirecek şekilde etrafa yağ döküp gezme;  “Onun eşi-menendi yok..”, “Bir sengine yekpâre acem mülki fedadır” türünden laflar etme tamamen farklı bir meseledir.

 İkincisi, kardeşinin boynunu kırmaya matuf ifadelerdir ki memnu olan budur. Hem bu tür ifadeler medh ü sena edilen zatı baştan çıkardığı/çıkaracağı ve onun uhrevî hayatının mahvına sebep olacağı gibi, başkalarının gıpta damarını da tahrike vesile olur. Gıpta mahzursuz görülse de, unutulmaması gerekir ki, gıpta ile haset hemhuduttur. Bu sebeple gıpta duygusunun tahrik edilmesi tehlikeli bir sahaya kardeşini sürükleme demektir. Evet, siz birini övdükçe başkalarının içinde ona karşı çekememezlik ve haset hislerini tetiklemiş ve onun aleyhine pek çok sunî düşman icat etmiş olursunuz.

  Bu sebeple bence mübalağalara girip büyük pâye, büyük unvanlarla kardeşlerimizi anmak; anıp onları haset ve kıskançlığın hedefi hâline getirmek yerine, onlara karşı fevkalâde sadakat göstermekle kardeşliğin hakkını vermeye çalışmamız gerekir. Bu açıdan, zımnî yalan olan mübalağalara girmeden, akıl, mantık ve kalbin kabul edeceği, ruhanîlerin ve mele-i âlânın sakinlerinin “evet” diyeceği, dinin ruhuna ve Kur’ân akliliğine uygun bir üslupla muhabbet ve sevgimizi dile getirip ortaya koymalıyız.

Bu mevzuda neyin doğru neyin eğri olduğunu tefrik ve tespit ise vicdanın kadirşinas kıstaslarına emanettir. Evet, siz vicdanın hakemliğine başvurduğunuz takdirde neyin mübalağa ve hilaf-ı vâki beyan olduğunu neyin saf, natürel sevgiyi ifade ettiğini sezip anlayacaksınız. [Kalbteki Sevgiyi İfade Yolları. KALP İBRESİ ]

***

“BAZINIZI BAZINIZLA İMTİHAN EDECEĞİZ” ve KUDSİ BEYANLARA RAĞMEN

°°°Önsöz°°°

Bu ümmetin en zor imtihanı birbiriyle olan imtihanıdır. Hz. Osman’ın hilâfetinin ikinci yarısından itibaren ümmet bu imtihanı hep kaybetmiştir maalesef. Hem ümmet, hem de fertler bazında günümüzde de durum o zamanki kadar vahimdir denilebilir. Bunun sebepleri ve çaresi, özellikle şahıslar açısından ele alınarak şu şekilde anlatılıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

“..Cenâb-ı Hak ilahî kelamında farklı âyet-i kerimelerde tekrar tekrar insanların birbiriyle imtihan edileceğini ifade buyurarak ümmet-i Muhammed’in maruz kalabileceği bu azim fitne hususunda bizi ikaz etmektedir. (En’âm/53.) Evet, Allah (celle celâluhu) bizi pek çok şeyle imtihan etmektedir. Bazen hastalıklarla, bazen musibetlerle, bazen ibadet ü taatle, bazen de günahlarla yani günahlara karşı bize verdiği zaaflarla imtihan ediyor. İnsan bu imtihanların hangisinde muvaffak olursa, o sahada imtihanı kazanmış demektir.

 İşte bu imtihanlardan biri de bazımızın bazımızla imtihan edilmesidir. Allah insan nevinde değişik neviler yaratmıştır. İnsanlardan her bir fert başlı başına bir nev gibidir. Herkesin mizaç ve huyu farklıdır. Kimse kimseye benzemez. Allah insanları bu şekilde farklı farklı yaratmakla, esma-i ilâhiye ve sıfat-ı sübhaniyesinin cilvelerini gösteriyor. Ve aynı zamanda bununla bizi imtihan ediyor ve imtihanda başarılı olanlara mükâfat vaad ediyor. Yani senin huyun onun huyuna uymadığı gibi, onun huyu da sana uymayacak. Sen ayrı bir meşrebin çocuğu, o ayrı bir mizacın çocuğu, öbürü de yine ayrı bir mezağın çocuğu olacak. Ancak aranızdaki bütün bu farklılıklara rağmen, birlik ve beraberlik tesis edebilmenin, beraber yaşayabilmenin yollarını arayacaksınız.

Üstad Hazretleri ihlâsı anlattığı bir bahiste talebelerinden birisine,

– “Falanın yazısı senin yazından daha güzel” (Barla Lâhikası s.119.) diyerek bir talebesinin faziletini ortaya koyuyor. İşte bu da bir imtihandır. Söze muhatap olan şahıs bu durum karşısında memnuniyetini izhar ediyor. Üstad Hazretleri bakıyor ki, o kişi bunu kalbinden söylüyor. Hazreti Pir ihlâs adına böyle bir tavrı çok önemli buluyor. Belki herkes böyle bir durum karşısında kalbinde aynı memnuniyeti duymayabilir, böyle bir gönül safveti herkesten beklenmeyebilir. Ancak tavır ve davranışlarımızı kontrol etmek bizim elimizdedir.

 Diğer yandan hiçbir zaman unutulmaması gerekir ki, bazı huyları kötü olan bir insan, “mutlak kötü insan” demek değildir. Hususiyle namaz kılan, oruç tutan bir insana kötü derseniz, siz kendi kötülüğünüzü, kendi çarpık bakış açınızı ortaya koymuş olursunuz. Evet, siz Allah’a, Peygambere, haşr ü neşre iman eden bir kimseye kötü derseniz, kendiniz kötü bir sürece girmişsiniz demektir.

Bir arkadaşınızın bir kötülüğüne maruz kalabilirsiniz. Aranızda hırgür çıkabilir. Ancak burada yapılması gereken ona hemen kötü damgası yapıştırmak değil, bir yolunu bulup aradaki kırgınlığı gidermektir. Çünkü fertler arasında oluşan kırgınlıktan sonra ilk defa özür dileyip “Kusura bakma kardeşim, hakkını helal et!” diyen kimse o işin kahramanı sayılır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususa işaret eder ve birbirine küsen iki kişiden hayırlı olanın, önce selâm veren olduğunu ifade buyurur. (Buhârî, edeb 62, isti’zân 9; Müslim, birr 25) Bu hususta Kur’ân’ın fermanı ise şu şekildedir;

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O hâlde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş! (Fussilet/34)

Bütün bu kudsî nasihat ve ikazlara rağmen, bu mevzuda gösterilen zaaf ve boşlukların, zaman zaman beni ciddi mânâda sarstığını, derin bir üzüntü ve ızdıraba gark ettiğini ifade etmeliyim. Zira bakıyorsunuz sohbet meclislerine giden, imanı anlatan eserleri müzakere eden iki insan, kalkıp birbiriyle didişiyor, birbiriyle uğraşıyor. Demek ki, onlar, küfür ve dalâlet zihniyetinin inanan insanlar üzerine nasıl bir kin ve nefretle yürüdüğünü görmüyor/göremiyor; düşmanlığa kilitlenmiş hasım bir anlayışın kurmuş olduğu planların, yapılan bütün bu hayırlı işlere mâni olabileceğini idrak edemiyorlar. Allah aşkına, eğer bunlar küçük meselelerse, o zaman büyük olan mesele nedir? Onur ve gururumuzun bir yerde hesaba katılmamış olması mı? Yoksa biz, Allah ve Resûlü’nün inkâr edilmesini önemli görmüyor da, aleyhimizde söylenilen bir lafa takılıp kalıyor, onu mu daha ehemmiyetli görüyoruz?!

O zaman gelin neye, ne ölçüde değer verdiğimize bir bakalım. Hangi küçük hadiseleri hiç yoktan yere gözümüzde büyütüp bir heyûla hâline getirdiğimizi ve bunun karşısında hangi büyük meseleleri gözümüzde küçük bir mevzu hâline getiriverdiğimizi insafla müşâhede edelim. Allah bize akıl vermiş. Daha da ötesinde iman ve iz’an nasip buyurmuş. Bu sebeple gelin arada bunca fasl-ı müşterek varken nasıl oluyor da birbirimize düşüyoruz, oturup bunun bir değerlendirmesini yapalım. Uhuvvet Risalesi’nde denildiği gibi, Hâlıkımız bir, Mâlikimiz bir, Rabbimiz bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir bir.. bir bir, bine kadar bir bir.. sonra vatan bir, mefkûre bir, aynı yolun yolcusu olma bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Şimdi bu “bir birler” hep bir ve beraber olmayı gerektirdiği hâlde sinek kanadı kadar önemsiz meseleler için niçin ve nasıl birbirimize düşüyoruz, durup düşünmemiz gerekmez mi?” (22. Mektub, 1. Mebhas) [Kıvam ve Kardeşlik. KALP İBRESİ ]

Bu yazı 69 kez okundu