Pırlanta İkliminde Seyahat-13

●Bir Üslûp Kahramanı: Hazreti Mevlâna

●Problemin Asıl Kaynağı ve İstanbul’un Fethi Bile Olsa

●Sözün Bittiği Yer

●Hissî Boşluklara Düşmemenin Yolu: Meşveret

●Dünyanın Üç Yüzü

●İnziva ve Başkaları İçin Yaşama ve Kurtarma Yolunda Bulun ki Kurtuluşa Eresin

***

BİR ÜSLÛP KAHRAMANI: HAZRETİ MEVLÂNA

°°°Önsöz°°°

Usûlün asıldan daha önemli, ya da en az o kadar önemli olduğu yerlerden birisi de üslûp ve tavır meselesidir. Dinin hükümleri ve disiplinleri herkes için aynıdır, değişmez. Fakat uygulama herkese göre farklı olabilir. Kimisi bir emirdeki zahiri esas alır ve ona göre davranır, kimisi ondaki maksadı esas alarak ona göre davranır. Bu davranış farkının sebebi de genellikle nefis veya kalb kaynaklı bir motivasyona dayanır. Gönül insanları gönüllerinin, nefis ve enaniyet kahramanları da bu melekelerinin gerektirdiği bir üslûbu ve davranışı tercih ederler. Hattâ birincilerin yaptıkları ikincilere göre bir taviz, bir sapıklık olarak bile algılanabilir. Merhum Turgut Özal’ın deyimiyle, kendisi de “asrın bir Mevlânâsı” olan Pırlanta Müellifi, Hz. Mevlânânın bir davranışı üzerinden konuyu şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

“Kendi çağında irşad dairesinin merkez noktasını tutan ve aradan yedi asır geçmiş olmasına rağmen ses ve soluğu günümüzde hâlâ yankı bulan büyük mürşid Hazreti Mevlâna’nın hayatı, konumuz açısından ne güzel misallerle doludur. Hayatına bakıldığında onun, hayranlık uyandıran tevazu ve mahviyetiyle.. herkese kapısını açan engin hoşgörü ve bakış açısıyla.. farklı anlayışta olanların konumlarına göstermiş olduğu saygısıyla.. ve bütün bunların neticesinde kendini küçük bir zarf ve önemsiz bir ambalaj içinde saklı tutarken, gerçek büyüklüğün ne olduğunu hâl diliyle ortaya koymasıyla asırları aydınlatan devâsâ bir kâmet olduğu görülür.

Meselâ, bir keresinde kendisini ziyarete bir papaz gelmiş ve ayrılırken elini öpmek istemiştir. Bunun üzerine Hazreti Mevlâna, ondan önce davranıp papazın elini öpmüştür. Şimdi bazıları çıkıp bunu ciddi bir tenezzül görebilir; görebilir ve, “Nasıl olur da bir mü’min, mü’min olmayan birisinin elini öper?” diyerek tenkide kalkışabilir. Hatta bazı müfritler bu ve benzeri tavırlarından ötürü o büyük zât hakkında daha ağır ithamlarda da bulunabilir. Elbette ki böyle bir bakış açısı o zât hakkında suizandır ve büyük bir vebali netice verir. Hâlbuki Hazret, bu tavrıyla orada gerçek büyüklüğün ne olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim elini öptüğü kişi, o esnada hemen Mevlâna’nın eline ayağına kapanır ve

– “Temsilcisi bu kadar mütevazı olan bir din mutlaka haktır” diyerek kelime-i şehadet getirip Müslüman olur. Şimdi siz, böyle bir tavırla, bir insanın gönlüne girip ona iman ve ebedî saadeti kazandırmak için başınızı o kimsenin ayaklarının altına kaldırım taşı gibi kor musunuz, koymaz mısınız? İşte asırlardır sinelere imanın diriltici soluklarını üfleyen Hazreti Mevlâna böylesi bir üslûp insanıdır.

Yunus Emre de, aynı yolun yolcusu olarak “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalb kırana karşı da gönülsüz yaşama” üslûbunu seçmiştir. Elbette ki o büyük zâtların bu hâl ve tavırları referansını İslâmî esas ve disiplinlerden almıştır. Çünkü İslâm bize, “kötülükleri iyilikle savmamızı”, hak ve hakikate davet için firavunun karşısına çıkıldığında dahi kavl-i leyyin, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, (yumuşak söz, yumuşak tavır ve yumuşak hâl) yolunu emir ve tavsiye buyurmaktadır. Dolayısıyla böyle bir yaklaşımın, kaynağını dinin özünden, esas ve ruhundan aldığı âşikardır.”

Tavizsiz Üslûp

-Önsöz-

Gerek Kur’ân-ı Kerimin apaçık beyanları, gerekse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin hayatı  boyunca sergilemiş bulunduğu irşâd ve tebliğ tavrı ortadadır. İrşâd ve tebliğdeki gayenin tahakkuku için bunun ne kadar önemli olduğu da malumdur. Fakat Pırlanta Müellifi önemli bir noktaya daha dikkat çekiyor. Bu hâlin sürekli bir tavır olması, anlık tahriklere göre değişiklik göstermemesi, doğru tavrın müslümanın tabiatı haline gelmesi gerektiği konusunu anlatmaya şöyle devam ediyor: 

°°°°°°°°

“Evet, hak ve hakikati tebliğ ve temsilde üslûbun ne denli ehemmiyet arzettiği açıktır ancak bu mevzuda asıl önemli olan onun temâdî ve sürekliliğidir. Zira siz bir yerde saygılı davranır, yumuşak söz ve yumuşak tavırlarla muhatabınızın gönlüne girersiniz, ancak beklenmedik çirkin bir söz ve tavır karşısında hemen harekete geçer, aynıyla mukabelede bulunur, taviz verip üslûbunuzdan vazgeçerseniz bu durum muhatabınızda itimat ve güven erozyonuna sebep olur, kredinizi alır götürür. Böyle bir duruma düşmemek için doğru bilip doğru kabul ettiğimiz disiplin ve esaslara kendimizi alıştırmalı ve her türlü durumda onlara bağlı kalma azminde olmalıyız ki, falso yapmayalım, bir yerde yaptığımızı başka bir yerde kendi elimizle yıkmayalım. Evet biz, temelde dövene elsiz, sövene dilsiz ve kırsalar da kalbimizi gönülsüz yaşama üslûbunu tercih etmiş, düstur edinmiş, “yol bu” deyip onda karar kılmışsak, artık hiç taviz vermeden bu kararın arkasında durmalı, her hâlükârda onun gereklerini yerine getirmeye çalışmalıyız.

Bir misal olması açısından Hallac-ı Mansur’un son anlarıyla alâkalı anlatılan vak’ayı burada zikretmek istiyorum. Nakledildiğine göre Hallac-ı Mansur, düşmanları, çekemeyenleri tarafından –hâşâ– “ilahlık iddiasında bulunuyor” diye mahkemeye verilir. İstiğrak hâlinde dile getirdiği “enelhak” sözünü anlamayan o günkü mahkeme heyeti ise Hallac-ı Mansur’un ellerinin kesilmesine karar verir. Karar uygulanır ve Hallac’ın elleri kesilir. Vücudundan kanlar akarken Hallac sapsarı kesilmiştir. Böylesi bir ortamda o, kesilmiş ellerini Rabbine kaldırarak,

– “Allahım! Bana bunları reva görenleri affetmedikten sonra ruhumu teslim etmek istemiyorum.” (Bkz.: Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.626.) diye dua eder. İşte bu hâdisede olduğu gibi en ağır ve olumsuz şartlar altında dahi seviye ve çizgiyi muhafaza, üslûp mevzuunda hayatî derecede öneme sahip, üzerinde durulması gereken bir noktadır.

 Bundan dolayıdır ki, eskiden beri şahsıma saldırı ve hakaretlerde bulunan kişiler hakkında dahi “bey” hitabını kullanmışımdır. Hatta bir keresinde bu evsaftaki birisi hakkında aynı ifadeyi kullanınca, dostlarımdan kıymetli bir arkadaş, o kimsenin böylesi bir saygı ifadesine layık olmadığını dile getirerek o şahsa niye bu şekilde hitap ettiğimi sormuştu. Hâlbuki bu, benim asla taviz veremeyeceğim, bozulmasına asla kıyamayacağım üslûbumdur. Zira bir kere üslûbunuza kıyarsanız, artık ondan sonra arıza ve çatlaklar birbirini takip eder durur. Eğer bütün hayatınız boyunca tek bir çatlak sesin dahi sizden sâdır olmamasını istiyorsanız, o vakit hiçbir zaman çatlak bir ses çıkarmama azm ü gayretinde bulunmanız gerekir.

Diyelim ki size bir iğne batırıldı ve siz böyle bir eza ve cefa karşısında sabır göstermenin birçok hayra vesile olacağını düşünerek tahammül gücünüzü kullanıp onu sineye çektiniz, affedici oldunuz. Fakat aynı maslahat ve durum söz konusu iken acaba kolunuz koparıldığı esnada da benzer tavrı sergileyebiliyor musunuz? İşte üslûpta asıl mesele her iki durumda da, aynı ses ve solukla aynı tavrı ortaya koyabilmektir. Tabiî bu seviyedeki bir üslûp, başta da işaret edildiği gibi, öyle hemencecik, kolay bir şekilde gerçekleştirilebilecek bir amel değildir. Bu istikamette egzersiz ve temrinlerde bulunmalı, gayret sarfetmeli, iradenin hakkını vermeye çalışmalı ve nefisler sürekli rehabiliteye tâbi tutulmalı ki böyle yüce bir haslet elde edilebilsin…” [Üslûpta İstikamet – KALP İBRESİ]

***

PROBLEMİN ASIL KAYNAĞI VE İSTANBUL’UN FETHİ BİLE OLSA

°°°Önsöz°°°

Dilimizde, “eğri çubuğun doğru gölgesi olmaz” şeklinde bir söz vardır. Doğru sonuca, doğru bilgi  ve doğru metotla ulaşılır. Bununla beraber, bunlar meselenin aslı değil vesileleridir. İşin aslına geçmeden önce, hem kendi kıvamımız, hem de maksadın hâsıl olması adına yine çok önemli bir vesileyi şöyle ele alıyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

“Temel bir kaide olarak denilebilir ki, insanın doğru davranıp doğru işler yapması, onun doğru karar vermesiyle mümkün olur. Evet, inançta sıhhat ve selâmet, düşüncede istikamet ve duruluk varsa tavır ve davranışlar da müstakîm bir çizgide cereyan eder. O sebeple, iman ve insanlığa hizmet yolunda tek bir damla himmet ve gayrete dahi muhtaç olunduğu böyle bir dönemde kendini tembellik ve miskinliğe, atalet ve uyuşukluğa salan bir insanın, temelde itikad ve düşünce sahasında yaşadığı bir kıvam problemi var demektir. Çünkü, hakiki mânâda Allah’a inanmış, mârifetullaha ermiş, din-diyanet adına inanılması gerekli olan esaslara dinin, diyanetin gerektirdiği, istediği ölçüde iman etmiş bir ferdin yüreğinde, Allah’ı ve O’nun dinini-diyanetini gönüllere duyurma hususunda karşı konulmaz bir aşk u iştiyak duygusu olur.

O zaman yapılması gereken oturup kalkıp “sohbet-i cânan” deme, bir araya gelip bu türlü meseleleri müzakere etme ve sürekli bir derinlik ve enginlik peşinde koşmak olmalıdır. Zira insan iman ve mârifette derinleşince;  “Allahım Sen varsın ama bu insanlar Seni bilmiyorlar. Ben nasıl o kapının vefalı kuluyum ki onlar Seni tanımıyorlar fakat ben hâlâ bu mevzuda lâkaydım. Böyle bir tablo karşısında bana kul denmez; dense dense ‘tembelin, miskinin teki’ denir.” şeklinde bir muhasebe içine girecek; girecek ve Allah’ı (celle celâluhu) tanıtmak, Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmak için içten içe ocaklar gibi yanıp deliye dönecektir. Evet, zannediyorum asıl problem beslenme adına yaya olmamızdan, yaya kalmamızdan kaynaklanmaktadır. Gerçi şimdilerde kitap okuma mevzuunda ciddi bir arzu ve iştiyakın başladığı söylenebilir.

………

Fakat maalesef zannediyorum zamanla bizim içimizde, “Bu kadarı bize yeter, biz bunları okuduk, artık bu mevzuları biliyoruz” şeklinde bir hastalık, bir âfet zuhûr etti. Tabiî böyle bir durum da kalb ve zihinlerimizde bir durgunluğa, bir donukluğa sebebiyet verdi. Bu açıdan “vira bismillâh” deyip yeniden bir okuma faslı başlatmamız, daha çok okuyup daha çok müzakerede bulunmak için diğer işlerimizi tâli birer konu hâline getirmemiz gerekiyor.

Daha önce bir vesileyle arz ettiğim gibi, çağ açıp çağ kapatacak ölçüde tarihî önemi bulunan ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdelerine dayandığından dolayı bizim için ne denli ehemmiyet arz ettiği, ne denli büyük bir vak’a olduğu apaçık zahir olan İstanbul’un fethi gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz “sohbet-i cânan” olmalı. Evet, böyle bir hedefe doğru yürürken bile, “Acaba Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi? O mevzuda ulaşmamız gereken derinliğe ulaşabildik mi? O’nu görüyor gibi bir hâlimiz var mı? Hiç olmazsa görülüyor olma mülâhazasıyla tir tir titriyor muyuz?” gibi mülâhazaları esas almalı, diğer vazife ve sorumluluklarımızı ise o esasa göre bir sıraya koymalıyız. Cümlenin başında İstanbul’un fethinin gönlümdeki yerine işaret edip ehemmiyet ve büyüklüğüne vurguda bulunduğumdan maksadımın yanlış anlaşılmayacağı ümidindeyim.

Şimdi eğer böyle bir hâdise dahi, bizim Allah’la, Efendimiz’le, Kur’ân’la münasebetimiz yanında tâli derecede bir öneme sahipse, günümüzdeki siyasî ve aktüel mevzuların, hele hele magazinvarî meselelerin bizim için ne mânâ ifade ettiği/etmesi gerektiği açıktır. İşte bence hangi meseleye, nerede, ne ölçüde yer vereceğimizi ta başta çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bu sebeple oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep “sohbet-i cânan” demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Bardağın taşacak derecede dolmasına “lebriz” denir. İşte gönül bardağı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, mârifet ve muhabbetle dolup dolup boşalmalı, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.

Evet, bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedef, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalı, bu istikamette gerekli cehd ve gayret ortaya konduktan sonra, “Hazır bir araya gelmişken şurada şöyle bir okul açma mevzuu da vardı, bu arada onu da görüşüp karara bağlayalım” demeli, neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz. İşte zannediyorum bu noktada ciddi bir zühûl yaşanıyor. Evet, sanki meselelerin yeri değişmiş gibi bir durum var. Hatta bazen iman ve Kur’ân’a hizmet mülâhaza ve niyetiyle bir araya gelinen yerlerde dahi dine-diyanete açılmayı tamamen ihmal ediyor, dünyevî meselelerle oturup kalkıyor, onların müzakeresini yapıp dağılıyoruz. Asıl üzerinde durulması gereken mevzular ise arada kaynayıp gidiyor, unutuluyor. Hâlbuki hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki, biz unutunca unutuluruz. Kur’ân diyor ki;

 نَسُوا اللّٰهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ

– “Onlar Allah’ı unuttu, kulak ardı ettiler; Allah da onlara kendilerini unutturdu.” (Haşir/19) Böylece kimlik bunalımına girdi, ruhlarını kaybetti, yürüdükleri yörüngeden çıktı ve başkalaşma sürecine kapılıp gittiler. Öyleyse bir araya geldiğimizde: “Arkadaş! Buraya geldik, oturduk, birçok meseleden bahis açtık ama bütün o meselelerin özü-esası, balı-kaymağı olan esrar-ı ulûhiyet ve rububiyete dair meselelerden bahsetmedik. Allah aşkına, bu, Rabbimize karşı ne büyük bir vefasızlık! Şimdiye kadar hiçbir mü’min Allah’a karşı bu ölçüde vefasız olmamıştır” diyerek çok rahatlıkla bu hususları birbirimize hatırlatabilmeliyiz. İşte bu ruhu koruyabildiğimiz ölçüde aşk u vecd içinde imana ve Kur’ân’a hizmet edecek, yol yorgunluğuna düşmeyecek, heyecan yorgunluğu yaşamayacak ve Allah’ın izniyle, son nefesimize kadar küheylanlar gibi şevk u iştiyakla koşturup duracağız.” [Heyecan Yorgunluğu ve Diriliş Hamleleri. KALP İBRESİ ]

***

SÖZÜN BİTTİĞİ YER

°°°Önsöz°°°

İnsanlara Allah anlatılırken en çok dikkat edilmesi gereken husus, Allah ile insanlar arasına girmemek, kendimizi hâşâ Allah yerine koymamak, nefis ve enâniyetlerimizi tatmin için mukaddesleri kullanmamak olduğu meselesi, ancak belli bir mârifet seviyesine erdikten sonra anlaşılabilecek bir husustur. Burada söz konusu edilen ve aslında birer şirk ifadesi olan durumların farkına bile varmadan bu çukura düşen insanların sayısı hiç de az değildir. Bu çok önemli konuya da son noktayı şöyle koyuyor büyük Allah dostu:

°°°°°°°°°°°

“Hiçbirimiz nefsimizi yerden yere vurmak suretiyle, bir mânâda onun ağzını, burnunu, gözünü kırarak tezkiye-yi nefs etmiş değiliz. Evet, hiçbirimiz müzekka değiliz. Bu sebeple iyi şeyler yaptığımızı zannettiğimiz aynı anda rıza-yı ilâhiye zıt tavır ve davranışlar içine girebiliriz. Meselâ bir şahıs cami kürsülerinde bağırıp çağırırken, gırtlak ağalığı yaparken kendisini “dine hizmet ediyor, insanları rüşde, hidayete davet ediyor” gibi zannedebilir. Ancak asıl önemli olan, yapılan bu amelde ne ölçüde murad-ı ilâhînin gözetildiğidir. Eğer o şahıs,

– “Benim konuşmamla gönüllerde heyecan oluştu; benim sözüm-sazım bunları etkiledi; benim hitabım neticesinde bu insanlar ekin gibi yerlere yatıp başaklar gibi buğday vermeye başladılar..” gibi mülâhazaların öşrünü bile aklından geçirse, o insan Arş’ın yanında kendini Allah’ın yerine koyuyor, “tevhid, tevhid” dediği aynı anda şirk bataklığına yuvarlanıp gidiyor demektir. Evet, mesele bu ölçüde ciddidir. O sebeple insanlara hitap etme makamında olan bir kişinin aklından, böyle bir mülâhaza geçtiği esnada kanaatimce yapması gereken;

– “Kusura bakmayın kardeşlerim, burası sözün bittiği yerdir” deyip kürsüden aşağı inmesidir. Çünkü böyle bir kişi kendini nefyedip ortadan kaldırmamış, ortadan kaldırıp nefsini yok etmek suretiyle O’nun varlığını ispat etmemişse, bilmesi gerekir ki, hak ve hakikati ikame yerine, kendi nefis putunu dikmeye çalışıyor, söylediği her sözle nefis heykeline bir taş daha yerleştirme çabası içinde bulunuyor demektir.

Günümüzde enaniyet çok ileri gittiğinden, ehl-i ilhad ve ehl-i dalâlet, “o yaptı”, “o etti”, “o kazandı”, “ben yaptım”, “ben yarattım”, “ben başarılı oldum”… gibi tevhid akidesine zıt laflarla bu meseleyi o kadar yaygınlaştırdılar ki bir hadis-i şerifin ifadesiyle mülhidler onun altında kaldı ezildi, mü’minler de radyoaktif tesiriyle zükâm (nezle) oldular. Öyle ki camideki imamda da, müezzinde de, vaizde de, hatipte de onun radyoaktif tesiri görülmeye başladı. İşte enaniyetin böylesine azgınlaştığı, gulyabani hâline geldiği bir dönemde zannediyorum kendimizi bu mevzuda çok iyi sorgulamamız gerekiyor.

Az önceki misalle ifade edecek olursak, diyelim ki, bir yerde konuşma mevkiini ihraz eden bir kişi, yapacağı konuşma öncesi, hüsnü niyetle, çok samimi bir şekilde ellerini açmalı ve “Allahım! Konuşacağım şeyler içinde Seni nazara vermeyip kendimi ifade edecek söz ve beyanlar olacaksa canımı al ama o işi bana yaptırma!” diyecek kadar mert olmalıdır. Ve yine “Allahım! Seni anlatmayan sözlerimde beliğ ve fasih bir şekilde gürül gürül konuşmaktansa; kem küm etmeyi tercih ederim” diyecek kadar o mevzuda cesur olunmalıdır. Çünkü bizim meselemiz hamasî destanlar kesme değil; gönüllere Allah’ı duyurma, kalblere Allah’ı sevdirme meselesidir.

 İşte zannediyorum bütün bunlarda nefis dışlandığı zaman ortaya çıkacak hakikat murad-ı ilâhî olacaktır. Burada Niyazi Mısrî’nin şu beytini hatırlayabiliriz:

  “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı

   Ben beni terkeyledim gördüm ki ağyâr kalmadı”

Evet, insan meseleleri kendine takılı götürünce, yani kendi kafası, kendi beyanı, kendi bilgisi, kendi hamasî destanları işin içinde olursa, o zaman “âlem içre” kendisine yâr bulamaz. Ama nefsini bir kristal gibi yere çalıp onu paramparça edecek olursa, o zaman da hiçbir ağyârın kalmadığını, her şeyin ona dost olduğunu görecektir. Onun için Üstad Hazretleri;

– “Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer” (3. Lem’a, 3. Nükte) diyor. O zaman niye biri; bin, milyon, trilyon… yapma imkânı varken meseleleri kendi darlığımız içinde ele alıp onların uhrevî semerelerinden mahrum olalım!

Evet, bir mü’min olarak bizim her tavır ve davranışımızda mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın muradını araştırmamız gerekir. Çünkü Allah, kendisinin murad edilmesini ister. Meseleyi tasavvufî ifadesiyle ele alacak olursak; siz Allah’ı murad hâline getirecek olursanız, siz de Allah’ın muradı hâline gelmiş olursunuz. Siz mürid olursanız –Allah için o tabirin kullanılıp kullanılmayacağını tam olarak bilemiyorum– Allah da sizin mürîdiniz, yani sizi irade buyuran olur. Siz hep Allah’a bakarsanız, Allah da (celle celâluhu), âdeta bir mercek gibi varlığa sizinle bakar, sizin tavır ve davranışlarınıza göre mahlukata muamelede bulunur. Allah’ın icraat-ı sübhaniyesine tasavvufî ifadeyle muamele denir. İnsanın O’nunla muamelesine ise, aşk u alâka veya ubûdiyet denir. Bu açıdan insan, Allah nezdinde murad olmayı, meleklerin ve Cennet ehlinin muradı hâline gelmeyi istiyorsa ağyarı kafasından silip atmalı, her şeyde bir yönüyle hep O’nu görmeli; Allah’ı murad olarak düşünüp her hâl ve davranışında O’nun rıza ve hoşnutluğunu yakın takibe almalıdır. Yaptığı işin, içinde bulunduğu hâlin, murad-ı ilâhî istikametinde olmadığını az buçuk gördüğü, sezip hissettiği durumlarda ise, hemen o işten vazgeçmeli, o hâlden sıyrılmalıdır.

Hâsılı, ister açık kurallara bağlı objektif mükellefiyet sahasında, isterse herkesin kendi ufku itibarıyla sübjektif disiplinler çerçevesinde; tavır ve davranışlarda, arzu ve isteklerde, talep ve tercihlerde, niyet ve tasavvurlarda… hep Allah’ın muradı araştırılıp onun takibi yapılmalıdır. [Murad-ı İlâhînin Takibi. KALP İBRESİ]

***

HİSSÎ BOŞLUKLARA DÜŞMEMENİN YOLU: MEŞVERET

°°°Önsöz°°°

Sorumluluk ne kadar büyük ve ne kadar çok insanı ilgilendiriyorsa, istişarenin önemi de o ölçüde artar. İstişarenin yanında, kişinin karar anındaki ruh hali de çok önemlidir. Hz. Ömerin, (radıyallahu anh), mahkeme sırasında sanığa öfkelenen kadıyı azlettiği söylenir ki yapılması gereken budur. Sadece bu açılardan bile bakıldığında, kararını belli yerlerden aldığı talimatlara göre veren hakimlerin vay hâline. İşte işin bu yönüyle de, bizzat Rasûlullahın uygulaması çerçevesinde yapılan  Pırlanta açıklama şöyle devam ediyor:

°°°°°°°°°°°

“Diyelim ki sizin, umumun hukukuna taalluk eden bir vazife ve sorumluluğunuz var. Siyasî veya gayr-i siyasî büyük bir kitlenin mesuliyetini taşıyor, bir kısım hayırlara matuf olarak onları yönlendirme konumunda bulunuyorsunuz. Eğer yapılacak iş ve vazife sadece sizin inisiyatifinize bırakılıyorsa, siz dâhi bile olsanız bazen nefsinize uyarak yanılabilir, herhangi bir hissin tesirinde kalıp hâlet-i ruhiyenizi o işe karıştırabilirsiniz.

Meselâ, uykunuzu tam almadan öfke edalı kalktığınız bir günde, yapacağınız o işe gerginlik ve öfkenizi aksettirebilirsiniz. Veya çocuğunuzun canınızı sıktığı, sizi üzdüğü bir günde, o can sıkıntınızı işinize yansıtabilirsiniz. Hâlbuki o işin içinde Allah hakkı vardır, umumun hukuku söz konusudur. Dolayısıyla hak ve hukukun azamet ve büyüklüğünü düşünüp yaptığınız o işte hata etmemeye gayret göstermelisiniz. Fevrî bir davranış neticesinde bunca insanın hukukuna tecavüz etme ihtimalinizin bulunduğunu, dahası haklarını çiğnediğiniz o insanların ahirette sizden davacı olabileceğini ve bu işten yakanızı kurtaramayacağınızı hesaba katmalısınız.

İşte bütün bu olumsuz durumlardan kurtulmanın çaresi istişaredir, meşveretin hakkını vermektir. O dâhiler dâhisi Hazreti Ali birçok meseleyi çevresindeki insanlarla istişare ettiyse, hatta hiçbir şekilde meşverete ihtiyacı olmayan, vahiyle müeyyed bulunan Efendiler Efendisi bizlere rehberlik etme adına birçok kez ashabıyla meşveret buyurduysa bize de kendi aklımıza, kendi dehamıza bakmadan meşveret etmek düşer.

Bildiğiniz üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye Sulhü’nden sonra sahabeye kurbanlarını kesmelerini emretmesine rağmen onlar;m“Belki Allah Resûlü verdiği karardan vazgeçer ve biz yeniden Kâbe’ye yürürüz” ümidiyle bu emri uygulamada biraz ağır davranmışlardı. Peygamber Efendimiz ise bu durum karşısında Ümmü Seleme Validemizle meşveret etmişti. Ümmü Seleme Validemiz:

– “Ya Resûlallah! Onların tavırlarına bakma. Sen kendi kurbanını kes ve ihramdan çık. Zannediyorum onlar da verdiğin karardaki kesinliği anlayınca sana itaat edeceklerdir” demişti. Nitekim O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) mübarek mülâhazaları da aynı istikametteydi ki çıkıp kurbanını kesince birdenbire herkes kollarını, paçalarını sıvamış, bıçakları ellerine almış ve kurbanlarını kesmişlerdi. (Bkz.: Buhârî, şurût 15; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/330.)

Elbette ki böyle bir hâdise karşısında yapılması gereken en uygun hâl tarzı zaten Peygamber Efendimiz’in muazzez ve mübeccel zihinlerinde mevcuttu. Çünkü vahiy ile müeyyed fetanet-i uzma sahibi bir Rehber-i Küll’ün bu durum karşısında yapılması gereken neyse onu düşünmemesi mümkün değildir. Bu sebeple O’nun bu davranışını, her konuda bize rehber olan o Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) meşveret mevzuunda da bize numune-i imtisal olması şeklinde okuyup anlamamız gerekiyor.

Bu hâdisenin derununda üzerinde durulması gerekli olan birçok önemli hakikat ve ders vardır. Ezcümle “Kadının ruhu var mı; kadın da bir insan mı, değil mi?” münakaşasının yapıldığı bir dönemde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir peygamber olarak, hem de eşi olan bir kadınla istişarede bulunması, zannediyorum günümüzde kadın haklarını savunduğunu iddia eden kişilerin bile şaşırıp kalacağı bir tavırdır. Aynı zamanda bu hâdisede bir yönüyle kadın şefkatine müracaatta bulunma esprisi de söz konusudur.

Evet, his ve heyecan Allah’ın ihsan ettiği, şükür isteyen çok önemli nimetlerdir. Fakat o nimetlerin üstünde daha önemli bir nimet vardır ki, o da, o nimetlerin akılla test edilmesidir. Yani tefekkür, tezekkür, teemmülle sağlamasının yapılması, derinleştirilmesi, zamanîleştirilmesi yani her yerde uygulanır hâle getirilip evrensel bir dinamik hâline dönüştürülmesidir. Bu açıdan en küçük mevzudan en büyük meseleye kadar his, heyecan ve akıl dengesini sağlamak çok önemlidir. Müslüman, denge insanıdır. Kur’ân dengeyi sırat-ı müstakîm olarak ortaya koyar. Denge ise, ifrat ve tefritlerden uzak yaşama demektir. Fatiha sûre-i celilesinde yer alan

 اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

âyeti de günde kırk defa bize bu espriyi telkin eder. Allah (celle celâluhu) daha Kur’ân’ın hulâsası olan ilk sûrede, evsaf-ı sübhaniyesini, güç ve kuvvetini ifade ettikten, bizi kulluk sırrına çağırdıktan ve onu hakkıyla eda etme adına yardımı kendisinden istemeye bizi davet ettikten hemen sonra en büyük yardımın sırât-ı müstakîme hidayet olduğunu vaz’ buyuruyor. Malum olduğu üzere mü’min beş vakit namazıyla günde en az kırk defa Cenâb-ı Hak’tan bunu istiyor. Ancak denge, mü’min hayatında o kadar önemlidir ki, onu günde kırk defa değil, bin defa bile talep etsek zannediyorum yine de kamet-i kıymetine uygun talepte bulunmuş olmayacağız.

Son bir husus olarak şunu da ifade etmeliyim ki, his, heyecan ve akıl dengesi dinimiz açısından çok önemli bir husus olduğundan, sırat-ı müstakîmi bulma veya hadd-i itidale ulaşma mevzuunda gösterilen her cehd ü gayret ibadet sayılır. Bu sebeple biz bir mesele karşısında hemencecik kendimize göre bir karar verme yerine o mesele üzerinde kafa yorar, teemmülde bulunur, etrafımızdaki kimselerle istişaresini yapar, böylece yeni tahlil ve terkiplere girer ve işte bütün bunlardan sonra bir tercihte bulunursak bu istikametteki her türlü sa’y ü gayretimiz, fikrî cehdimiz inşallah bize ibadet ü taat sevabı kazandıracaktır.” [Akıl ve His Dengesi. KALP İBRESİ ]

***

DÜNYANIN ÜÇ YÜZÜ

°°°Önsöz°°°

Dünya sevilmeli mi, sevilmemeli mi meselesi genellikle ifrat ve tefrit sınırları içerisinde değerlendirilir. Onu tamamen terk etmekten, bodoslamasına dünyaya dalmaya kadar geniş bir yelpazede değerlendirmeler yapılır. Bediüzzaman Hazretleri’nin, dünyayı üç kategoride ele alarak enfes bir şekilde hallettiği bu mesele, aynı mantık ve gerçeklikle, yine ona da atıflar yaparak Pırlantada şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

“Ancak dünyayı sadece heva ve hevese, beden ve cismaniyetine bakan yönü ile ele alıp değerlendirmek de doğru değildir. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri’nin o enfes ve ufuk açıcı yaklaşımını hatırlayabiliriz. O, dünyanın üç yüzü olduğunu ifade edip şu tespitlerde bulunur:  (24.Mektup, 1. Makam, 5. Remiz, 2. Nükte)

Dünyanın bir yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerine bakar ve onların aynasıdır. Bu açıdan dünyaya bir meşher, bir seyrangâh; tekvînî emirler mecmuası bir kitap; bir seyahat gemisi; mârifetullaha, muhabbetullaha açılan bir liman ve bütün bunların neticesinde Rabbimizi derin derin murâkabeye alabileceğiniz bir koy nazarıyla bakılabilir. Bu veçhesiyle dünya, Allah’ın (celle celâluhu) sonsuz güzelliklerine, güzelliklerinin tecellîlerine sahne vazifesi görüp O’nun muhabbetine vesile olduğundan mezmum değil aksine sevgiye layıktır. İkinci yüzü ahirete bakar. Bir hadis-i şerifte de ifade buyurulduğu üzere “Dünya ahiretin tarlasıdır.” (Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/19; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.497.) Burada ekilen şeyler orada biçilecektir. Yol azığı burada tedarik edilir, Cennet’in o nuranî aksesuarları burada hazırlanır ve ebedî saadet bu dünyada kazanılır. İşte bu her iki veçhesiyle dünya sevilmeye layıktır. Çünkü bu veçheleriyle o, mü’mini Allah’a götüren, Allah’a yükselten ışıktan bir merdiven ve nurânî bir helezondur.

Üçüncü yüzü ise, insanın fâni heva u heveslerine bakar. Bu yönüyle dünya kesiftir, maddîdir, cismanîdir. Geçici ve aldatıcıdır. Bu yönüyle dünyayı sevmek, insanı Allah’tan ve yaratılış maksadından uzaklaştırır, felakete sürükler. İşte dünyanın bu yüzü ile insanın tabiatı, arzu ve hevesleri arasında ciddi bir alâka ve irtibat vardır. Eğer insan dünyanın bu veçhesine karşı iradesini kullanmaz, arzu ve isteklerini meşru daireyle sınırlı tutmaz ve kendini heva ve hevesin serazad atmosferine salıverirse her zaman için zebil olup gitme tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Çünkü –daha önce de değişik vesilelerle ifade etmeye çalıştığım gibi– insanın yoldan çıkıp dalâlete sürüklenmesi üç ihtimalden iki ihtimaldir. Doğruyu bulup doğruya yürümesi, ardından doğruyla buluşması ise üç ihtimalden bir ihtimaldir. Şöyle ki, bir insan, iradesinin hakkını vermez, doğru yolun gereklerini yerine getirmez, yamuk yumuk hareket ederse onun dalâlete gideceği muhakkaktır.

İkinci olarak, insan olduğu yerde durup âtıl kalırsa onun yine dalâlete gitme ihtimali vardır. Geri kalan bir ihtimal ise, insanın iradesinin hakkını verme, kendini zorlama ve böylece hidayete mazhar olma yoludur. Evet, insan, bir ihtimalle hidayete ulaşır. Fakat o, bu ihtimal ve alternatifi kullanmazsa, bu defa iki alternatifle dalâlete sürüklenmeyle karşı karşıya kalır. Demek ki insanın doğruyu bulup o istikamette hayatını sürdürmesi çok ciddi bir cehd ve gayret istemektedir. Bu durum, atmosferin yüksek tabakalarına yükselme veya feza-yı ıtlaka ulaşma ve böylece yerkürenin cazibe ve çekiminden sıyrılarak mesafe kat’ etme gibi zor bir iştir. Bu ise hiç şüphesiz belli bir enerji sarfını gerektirir. Hâlbuki yerde dururken enerji sarf etmeye lüzum yoktur. Ölüler bile yerde durabilmektedir. Bilindiği üzere arz, cesetleri havaya fırlatmıyor, aksine tutup bağrına çekiyor, hatta zamanla –esbap dairesi içinde– kendisine benzetiyor, çürütüp toprak yapıyor.

İşte nasıl ki, yerin sürtünme engelinden veya yer çekimi tesirinden sıyrılmak için özel bir donanıma ihtiyaç vardır. Aynen öyle de kalb ve ruh ufkunda seyahat gerçekleştirebilmek için de mânen hususî bir kısım teçhizatla donanmaya ihtiyaç vardır. Öyle ise insanın, daha başta, dünyanın bu veçhesiyle beşerî arzu ve heveslerinin ciddi bir münasebetinin bulunduğunu ve tabiatında dünyanın bu yüzünün ağır bastığını bilip kabul etmesi gerekir. Bu sebeple o, iradesinin hakkını vererek dünyanın Allah’a ve ahirete müteveccih güzel yanlarına bakmalı ve bu istikamette sürekli bir cehd ve gayret içinde olmalıdır. Aksi takdirde o, dünyanın dünyaya bakan veçhesinin çekim gücüne kapılarak gidip yere çakılabilir. [İnziva Arzusu ve Başkaları İçin Yaşama. KALP İBRESİ ]

***

İNZİVA VE BAŞKALARI İÇİN YAŞAMA VE KURTARMA YOLUNDA BULUN Kİ KURTULUŞA ERESİN

°°°Önsöz°°°

Halk içinde Hak ile beraber olmak çok zor bir iştir. Halktan tamamen kopmak ise, hem onlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemize mâni olur, hem kendi ihtiyaçlarımızı temin edebilmemize. Elbette en doğrusu, her zaman halk içinde Hak’la beraber olabilmektir. Allah dostları, bu handikaplara düşmemek için kendi iradeleriyle zaman zaman inziva yaparlar. Bazılarını da kaderleri buna mahkum eder. Bediüzzaman Hazretleri ise, bu iki inziva şeklinin ikisini de yapmış ve yapmak zorunda bırakılmıştır. Bu mecburi inzivanın ne gibi güzelliklere vesile olduğunu, kendisi de bir açıdan sürekli inziva halinde yaşayan, ama halktan da asla kopmayan zamanımızın inziva kahramanı şöyle anlatıyor:

°°°°°°°°°°°

“..Tarih boyu Halvetîler gibi münzevî bir hayat yaşayanlar, mağaraya çekilenler olmuştur ve böyle bir tercih bir yönüyle insanın şahsî hayatı adına bir kurtuluş da olabilir. Fakat bilinmesi gerekir ki, bu, mutlak değildir ve insan için her zaman bir kurtuluş vesilesi olmayabilir. Meselâ Üstad Hazretleri, Erek Dağı’nda mağaraya çekilmiştir ama onu orada rahat bırakmamışlardır. (Barla Lâhikası s. 369.) Şimdi düşünün; eğer Üstad Hazretleri, mağarada geçiriyor gibi hayatını gayet nezih ve kamilane bir bakış açısına göre tanzim etmemiş olsaydı, Van’dan alınıp sürgüne gönderildiği ve inziva dışı bir hayata mecbur bırakıldığında o baş döndürücü seviye ve kıvamını koruyabilir miydi? Fakat hayatı şahit ki, o, ömrünü mağaradaki inziva hayatından daha nezih ve daha seviyeli bir şekilde geçirmiştir.

Kendisi de hamd ü şükrün bir ifadesi olarak bu duruma, “Erhamü’r-râhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zayıf vücuduma yüklemedi.” (13. Mektup, Birinci Sual) sözleriyle işaret eder. Evet, Üstad Hazretleri, sürgüne maruz bırakıldıktan sonra, belki zindanlar, takipler, mahkemeler, adliyeler peşini bırakmamıştır ama o, has ve halis talebeleri içinde, bakım görümü onlara emanet bir şekilde hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye ait Nurlar’ı neşrederek kalb inşirahı içinde nuranî bir hayat yaşamıştır.

Ayrıca bilinmesi gerekir ki, inzivayı seçip orada mânevî rahat arayan insanlar mücadele zeminini yok ettiklerinden terakkilerine esas teşkil edecek, zemberek olabilecek bir dinamiği yok etmiş olurlar. Nasıl ki, vücudumuz, bir kısım virüslerle tanışmadığı zaman, mukavemet sistemi gelişmiyor, küçük bir mikrop karşısında dahi yere serilebiliyor; aynen öyle de mânen mücadele içinde olmayan bir insan günah virüsleri karşısında hemencecik kalb ve ruh hayatında felç yaşayabilir.

Bir menkıbede bu husus ne güzel ifade edilir. Anlatılanlara göre iki Hak dostu kardeş vardır. Bunlardan birisi dağ başında tek başına inziva hayatı yaşamakta, diğeri ise halkın içinde dinini yaşayıp hak ve hakikate tercüman olmaya çalışmaktadır. Münzevî kardeşin, bezden yapılmış bir filesi vardır. Bu zat, o filenin içine yiyecek ve içeceklerini koyup mağaranın ön tarafında bir yere asmaktadır. Neden sonra fark eder ki, Cenâb-ı Hak kendisine sebepler üstü bir ikramda bulunmuştur. Çünkü o sıvı şeyler zamanla fileden sızıp akabilecekken herhangi bir sızmaya rastlamamıştır. Ve bir gün o zat şehirde bulunan kardeşini ziyarete gider ve kardeşinin de benzer bir ikram-ı ilâhiye mazhar olduğunu görür. Münzevî zat, kardeşinin yanında günlerini geçirirken, şehrin o şatafatlı hayatı hemen tesirini göstermiş ve evin dış tarafında asılı duran filesi su sızdırmaya başlamıştır. Hâlbuki kardeşinin filesinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. O zaman anlar ki, kardeşi, hem başkalarının kurtuluşuna vesile olmakta, hem de iradesinin hakkını vererek şehrin içinde hayatını sürdürdüğü için değişik virüslere karşı çok ciddi bir mukavemet sistemine sahip bulunmaktadır.

Bu mülâhaza ve yaklaşımlardan inziva yolunu bütün bütün nefyettiğimiz, yok saydığımız mânâsı çıkarılmamalıdır. Biz bu mülâhazalarla sadece inzivanın mutlak mânâda herkes için objektif bir kurtuluş yol ve metodu olmadığına dikkatleri çekmek istedik. Yoksa tarih boyu, nefis terbiyesi yolunda, seyr ü sülûk-i ruhanînin bir faslında inzivaya kapanıp bu sayede gözünü, kulağını, dilini, dudağını, mâsivadan çekerek tamamen mârifetullah ve muhabbetullah ufkuna açılan ve o istikamette kemale yürüyen hakikat yolcularının bulunduğu inkâr edilemez bir vâkıadır. Hem o yolcular daha sonra tedricen dünyaya da alıştırılmış ve böylece o şartlarda da kıvamlarını korumasını bilmişlerdir.

Ne var ki ömrünü hep bir münzevî olarak geçiren kişinin, umumiyet itibarıyla insanlara hak ve hakikati duyuramadığı, ferdî kurtuluşa mazhar olsa bile, bir başkasının kurtuluşuna vesile olamadığı da ayrı bir vakıadır. Hâlbuki mü’min sadece kendi kurtuluşu hesabına değil başkalarının kurtuluşu için de çalışıp çabalayan, didinip duran insan demektir. Ve böyle bir vazife inanan insan için bir mükellefiyet ve bir vecibedir. Hatta bizim felsefemize göre kurtulmanın yolu, kurtarma niyet ve azminden geçer. Birilerini kurtarmaya kendini adamışsan Allah da seni kurtarır. Evet, kurtar ki, sen de kurtuluşa eresin; kurtarma yolunda bulun ki, kurtuluşa mazhar olasın. Bu ise halkın içinde Hak’la beraber olmak, tasavvuf diliyle ifade edecek olursak Celvetîliği Halvetîliğe tercih etmekle ulaşılabilecek bir ufuktur.” [İnziva Arzusu ve Başkaları İçin Yaşama. KALP İBRESİ ]

Bu yazı 66 kez okundu