Pırlanta İkliminde Seyahat-15

●İlâhi Mesajın Mehcur İttihaz Edilmesi ve Kur’ân-ı Kerim’in Gurbeti

●Hazreti Ömer’in Hakperestliği ve Müsamaha Yolu

●Kendini Racul-i Fâcir Bilmelisin!…

●Dine Hizmet Arınmak İçin Fırsattır!..

●Allah Resûlü’nün Zühdü

●Ezvâc-ı Tâhirât’ın Tercihi

***

İLÂHÎ MESAJIN MEHCUR İTTİHAZ EDİLMESİ VE KUR’ÂN’I KERÎM’İN GURBETİ

°°°Önsöz°°°

Kur’ân’ı Kerimin terki, onun ilahî bir mesaj olduğunu inkâr etmekten, ona göre yaşamamaya, ondan, inandığı halde önemsememeye kadar geniş bir yelpazede cereyan eder. Merhum Mehmet Akifin dediği gibi, insan onu okurken bile terk ediyor olabilir.  Şöyle söyler merhum:

   “ya açar nazm-ı celîl’in, bakarız yaprağına;

   yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

   inmemiştir hele kur’ân, bunu hakkıyle bilin,

   ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

Keza mânen ölmüş kişilere hayat üflemek için gönderilmiş bulunan bu hayat kitabının muhataplarının, ölüler değil diriler olduğu bizzat Kur’anda şöyle anlatılır:

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ى لَهُۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ . ‌لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ‌

 “Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye.” (Yâsîn/69/70)

İşte Kur’ân-ı Kerim’in değişik yönlerden bu terk ediliş keyfiyeti, Vuslat Muştusunda şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

“.. ayet-i kerimede mealen, ‘O gün Resûl dedi ki: Yâ Rabbi, halkım bu Kur’ân’ı (mehcur ittihaz edip) terk ederek ondan uzaklaştılar!‘ (Furkan/30) buyurulmaktadır. Arapçada “mehcur” kelimesi bırakılmış, metruk, uzakta kalmış, ayrı düşmüş, unutulmuş, gayr-i müstâmel, değersiz laf, saçma sapan söz ve hezeyan mânâlarına gelmektedir.

Bu açıdan, Kur’ân’ın mehcur tutulması; onun dikkate değer görülmemesi, kabul edilmemesi, ardından gidilmemesi, terk edilmesi, arkaya atılması, –hâşâ– anlamsız ve saçma bir söz yerine konması ve alay konusu hâline getirilmesi demektir. İşte, zikredilen âyette, Allah’ın Elçisi (Resûl) bütün bu çirkinliklerden dolayı şikâyet ve sitemini seslendirmiştir.

Malûm olduğu üzere, Resûl; Allah’ın vahiyde bulunarak mesajını tebliğe memur ettiği ve kendisini kitap ve yeni bir şeriatla gönderdiği kimsedir. Nebi ise, kendisine ait müstakil bir şeriatı olmayıp, daha önce gönderilen bir peygamberin şeriatı ile hükmeden, insanlara onu açıklayan ve ona uymalarını emreden elçidir.

Bir hadis-i şerifte, enbiyânın adedinin yüz yirmi dört bin, (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/265; el-Bezzâr, el-Müsned 9/427.) başka bir rivayette ise iki yüz yirmi dört bin (el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 3/343.) olduğu belirtilmiş ve bunların içinden üç yüz on beşinin risaletle vazifelendirildikleri ( Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/265; el-Bezzâr, el-Müsned 9/427.) ifade edilmiştir.

Demek ki, bizim bildiğimiz ya da bilemediğimiz daha pek çok resûle sayfalar ya da kitaplar verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim, bunlardan sadece bazı peygamberleri ve onlara gönderilen kitapları özel adlarıyla zikretmiştir. Kaynaklara göre; Hazreti dem, Hazreti Şit, Hazreti İdris, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa (aleyhimüsselâm) kendisine Suhuf gönderilen peygamberler arasındadırlar. Yine Hazreti Musa, Hazreti Davud, Hazreti İsa ve Hazreti Seyyidü’l-Mürselîn (alâ resûlina ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) Efendilerimiz de kendilerine kitap verilen resûllerdir.

Evet, tarih boyunca pek çok peygamber gelmiş ve Allah’ın mesajını getirmişlerdir. Ne var ki, hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış ve zulme maruz bırakılmışlardır. Onlarla gelen ilâhî beyan yüklü sayfalar ve kitaplar da değersiz görülmüş, arkaya atılmış, bütün bütün unutulmuş ya da tahrif edilip asıl hüviyetinden uzaklaştırılmıştır. Dolayısıyla, bütün peygamberler, tebliğ ettikleri yüce hakikatlere sırt çeviren kimselerden ahirette davacı olacaklardır. Fakat, Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’i muhafaza buyurmuştur. Kur’ân’ı indiren de, onu koruyan da Hazreti Allah’tır. Şu kadar var ki,

– “Hiç şüphesiz o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz!” (Hicr/9) mealindeki vaadinde, kibriya ve azametini vurgulamasının yanı sıra, bazı icraatına sebepleri vesile kıldığını da ima eden Rabb-i Hakîm, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, (Bkz.: Bakara sûresi, 2/97; Şuarâ sûresi, 26/193; Tekvir sûresi, 81/19-21) onu korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vâkıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır.

Ne var ki, Kur’ân-ı Kerim’in muarızları da hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Dünden bugüne Kur’ân’a hasım kimseler, onu ortadan kaldıramasalar ve tahrif edemeseler bile, insanları ondan uzaklaştırmak için var güçleriyle çalışmışlardır. Daha vahyin başlangıcından itibaren, Mekke’deki müşrikler de tıpkı selefleri gibi, Allah’ın mesajına sırt çevirmişlerdir. (Bkz.: ez-Zemahşerî, el-Keşşâf 2/15; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 60/167.)

Kur’ân’ın özellikle ahiretle alâkalı âyetlerine “Bunlar esâtîru’l-evvelîndir.” demiş, Kelâm-ı İlâhî’yi “evvelkilerin uydurma masalları”na benzetmiş, (Bkz.: En’âm sûresi, 6/25; Enfâl sûresi, 8/31; Nahl sûresi, 16/24…) sürekli kendi atalarının yolunu dillendirmiş (Bkz.: En’âm sûresi, 6/148; Nahl sûresi, 16/35; Sebe sûresi, 34/43.) ve insanların iman etmelerine mani olmaya gayret göstermişlerdir. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (26) 2, (34) 2, (111) 1; Müslim, îmân 355.) İşte, o dönemdeki müşriklerin yaptıkları da Kur’ân’ı mehcur ittihaz etmek demektir.

Mezkûr âyet-i kerimede seçilen kelimeler zatî anlamlarının yanında çok derin mânâları da ihtiva etmektedir. Meselâ; müşriklerin Allah’ın mesajını terk edişleri anlatılırken “ittihaz” kelimesinin kullanılması çok enfes ve pek yerindedir. Zira, “ittihaz”, öyle saymak, o şekilde kabul etmek, edinmek ve o gözle bakmak mânâlarına gelmektedir. İttihaz, zatında öyle olmayan bir şeyi öyleymiş gibi addetmektir. Demek ki, Kur’ân asla mehcur olmamıştır; fakat, müşrikler onu mehcur edinmişlerdir. Dahası, onların bu sahtekârlıkları ve hâdiseleri olduğundan farklı göstermeleri yeni de değildir. Daha önce de, –hâşâ– Allah’a eş-ortak koşmuşlar; –hâşâ– “Melekler Allah’ın kızlarıdır” iftirasını dile dolamışlar; (Bkz.: İsrâ sûresi, 17/40; Sâffât sûresi, 37/149-150.) –hâşâ– Hazreti İsa ve Hazreti Üzeyr için “Allah’ın oğludur.” (Tevbe sûresi, 9/30.) demişlerdir.

İttihaz onların âdeti olmuştur âdeta; ittihaz üstüne ittihaz sürekli yapageldikleri bir şeydir. Dolayısıyla, haddizatında Kur’ân mehcur olacak bir kitap değildir; o başlara taçtır, taçlarda sorguçtur. Fakat, gelin görün ki, bakırla cevheri birbirinden tefrik edemeyen nâdânlar, onu mehcur tutmuşlardır. İşte, Allah’ın Elçisi, onların bu inkârlarını ve nankörlüklerini Cenâb-ı Hakk’a şikâyet etmekte; “Yâ Rabbi, halkım bu Kur’ân’ı (mehcur ittihaz edip) terk ederek ondan uzaklaştılar!” demektedir.

Evvelen ve bizzat Kureyş müşriklerini, sâniyen ve bilvasıta inananlar da dahil bütün insanları hedef alan bu sözlerin, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından Mekke’de mi dile getirildiği, yoksa ahirette mi söyleneceği hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Fakat, aslında üzerinde durulması gereken husus, insanların Kur’ân’ı mehcur ittihaz etmelerinin ne anlama geldiği ve bunun günümüz mü’minleri açısından ne ifade ettiğidir. Zira, Nebevî şikâyet nerede ve ne zaman yapılmış olursa olsun, o gün orada ya da daha sonra, ona muhatap olan herkes için –hususiyle ebedî hayat hesabına– ciddî bir tehdittir.

Evet, dün olduğu gibi bugün de, Kur’ân’ın ellerde mütedavil olmasına meydan vermeyen ve hayatın ona göre tanzim edilmesini engelleyen hasımlar var. Bu tiranlar, diyanetin yaşanmasını istemiyor ve Kur’ân’ı âtıl bırakmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Kendileri Kelâm-ı İlâhî’yi ya da onun hükümlerinden bazılarını tekzip edip alaya aldıkları gibi, onu insanların gönüllerinden, ellerinden, evlerinden ve hayatlarından uzaklaştırmak için de olmadık hilelere başvuruyorlar. Dolayısıyla, husumete yenik bu zavallılar da aynı ataları misillü Kur’ân’ı mehcur ittihaz ediyorlar.

Her ne kadar mü’minler böyle bir zulümden uzak dursalar da, söz konusu âyetin onlara bakan yönleri de vardır. Zira, daha önce de ifade edildiği gibi, Kitab’ı mehcur tutmanın bir mânâsı da ona karşı alâkasız kalmak, gereken önemi vermemek, onu kulak ardı etmek, hayata hayat kılmamak, ondan istifade etmemek, üzerine yeterince eğilmemek, muhtevasında derinleşmemek ve emirleriyle amel etmemektir. Nitekim, bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

– “Kim Kur’ân’ı öğrenir ama Mushaf’ı duvara asar, onunla ilgilenmez ve ona bakmazsa; Kur’ân kıyamet günü o insanın yakasına yapışır ve ‘Yâ Rab! Bu kulun beni mehcûr tuttu (bana ehemmiyet vermedi, beni garip bıraktı ve benden uzak kaldı); şimdi aramızdaki hükmü Sen ver!’ der.”

Maalesef, belli devirlerde İslâm dünyası Kur’ân-ı Kerim’e gerektiği ölçüde ihtimam göstermemiştir. Gerçi mü’minler onun şekline ve kalıbına her zaman çok önem vermişlerdir; onu en güzel mahfazalar içinde evlerinin en mutena köşesine asmışlar ve gelip geçerken yüzlerine gözlerine sürmüşlerdir. Saygının bu şekli de boş değildir, bu da güzeldir; nezd-i ilâhîde bunun da bir kıymeti vardır. Fakat, onun lafzına, şekline, yapraklarına, yazısına ve kalıbına hürmetin ifadesi olarak ortaya koyulan davranışlar, onun derinliklerine inip hakikatlerini anlama ve vaz’ettiği hükümlerin ışığında yaşama kadar değerli değildir.

Evet, asıl ehemmiyet verilmesi gereken husus, Kur’ân’ın muhtevasına ve iç derinliklerine ulaşarak onu hayatın esası kılma meselesidir. Aksi hâlde, Kelâm-ı İlâhî, yüksek raflarda, kadife bohçalar içerisinde bütün ihtişamıyla muhafaza edilse ve sürekli öpülüp başlara konulsa da, o yine mehcur sayılır. Yüce Kitap, muhtevasını temsil eden insanların olmadığı bir yerde gariptir ve kendini ifade edemiyor demektir. Zannediyorum, günümüzde Kur’ân-ı Kerim’i tilâvetiyle, mealiyle ve tefsiriyle bilen çok insan var. Fakat, bu bilme, çoklarında nazarî Müslümanlıktan öteye geçmiyor. Oysa, esas olan amelî Müslümanlıktır ve onun adı da diyanettir. Diyanet, Kur’ân ışığının zeberced bir prizmadan hayatın içine akması, onu yoğurması ve şekillendirmesidir; ilâhî mesajın hayata hayat olmasının adıdır. Evet, dine sahip çıkabilir ve din adına bazı hakikatleri dile getirebilirsiniz; ama seslendirdiğiniz o hakikatler kendi hayatınıza yön vermiyorsa, hem şahsî dünyanız adına kusur ve hatalardan kurtulamaz, hem de başkalarına müessir olamazsınız. Çünkü, Allah’ın inayetiyle, müessir olan diyanettir; hiç çarpıtmadan, hiç kırmadan, hiç çatlatmadan o dinin emirlerini kemâl-i hassasiyetle yerine getirmek, haramlarına karşı çok titiz hareket etmek ve sürekli Allah mârifeti, Allah muhabbeti, Allah mehâfeti, Allah aşkı ve Allah iştiyakıyla oturup kalkmaktır.

Bu itibarla da, Kur’ân, bu ölçüde canlı, şuurlu ve iradeli temsilcilerini bulamadığı her devirde hazin bir gurbet yaşamıştır, bugün de bir ölçüde yaşamaktadır. Böyle bir gurbet de, onun mehcur ittihaz edilmesi demektir. O mükemmel Kitap, ancak mükemmel bir temsilci kadrosu sayesinde, sesini-soluğunu âleme duyurabildiği zaman garip ve mehcur olmaktan kurtulacaktır.” [Kur’ân Müslümanlığı mı?/ VUSLAT MUŞTUSU]

***

HAZRETİ ÖMER’İN HAKPERESTLİĞİ VE MÜSAMAHA YOLU

°°°Önsöz°°°

İnsandaki öfke duygusu, tıpkı haset, şehvet ve kin gibi imanın önüne geçebilen, kontrolü çok zor olan duygulardan biridir. Üstad Hazretleri, akıl, öfke ve şehvet duygularına diğer duygular gibi sınır konulmadığını söyler:

– “İnsandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye Sâni tarafından tahdit edilmediğinden, insanın cüz-ü ihtiyarîsiyle terakkîsini temin etmek için başıboş bırakılmıştır.” (İ. Îcâz)

İşte Hz. Üstadın işaret ettiği bu gerçek Pırlantada Hz. Ömer örneği üzerinden şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

* “Bir gün, Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) ganimet dağıttığı bir sırada, Uyeyne İbn Hısn gibi yeni ihtida etmiş bazı kimseler kendi paylarına razı olmuyor ve daha fazlasını istiyorlar. Hatta henüz İslâm ahlâkıyla bezenememiş bir-iki tanesi haddi aşıp küstahça davranıyorlar.

Meselâ, Uyeyne İbn Hısn, “Ey Hattab’ın oğlu, yeter artık! Sen bize bol vermediğin gibi, aramızda adaletle de hükmetmiyorsun!” diyor. Hazreti Ömer Efendimiz hak etmediği bu ithama mukabil biraz öfke izhar ediyor. Zaten, adalet timsali Ömer (radıyallâhu anh) gibi kılı kırk yaran bir insanın böyle bir tavır karşısında gazaplanmaması mümkün değil. Zira, onun bambaşka bir hakperestliği var. Mevlâna Şiblî, onun hayatını anlatırken der ki, – “Ömer’in adaleti ve hakperestliği Ömer’e dost bırakmadı.” (Bkz.: Mevlâna Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 2/262.) 

Evet, Allah Resûlü’nün Halifesi, herkesin hakkını gözetme ve her hak sahibine hakkını verme mevzuunda çok hassastır; ne pahasına olursa olsun doğruluktan hiç ayrılmaz. Bu hassasiyetine rağmen, öyle yakışıksız bir sözü duyunca elindeki dirresiyle (kırbacıyla) adama dönüyor ve üzerine yürüyecekmiş gibi bir hâl alıyor. O sırada, Hazreti Ömer’in de yakınlarından olan ve çoğu zaman onun istişare heyetinde yer alan Hurr İbn Kays (radıyallâhu anh) hemen öne atılıp,

– “Ey Mü’minlerin halifesi, Allah Teâla Hazretleri Resûl-i Ekrem’ine, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme!” (A’râf sûresi, 7/199.) buyurmuştur. Bu adam da cahillerden biridir!” diyor. Bu ikazı duyan Hazreti Ömer, olduğu yerde kalıyor ve artık Uyeyne’ye hiçbir şey demiyor, hiçbir şey yapmıyor. Böyle bir ilâhî tembihin hatırlatılması karşısında Emirü’l-mü’minîn’in bütün hiddeti diniyor. (Buhârî, tefsîru sûre (7) 5, i’tisâm 2; Abdurrezzak, el-Musannef 11/440.)

(Doğrusu, Habîb-i Ekrem’in en öndeki dostlarından olan Hazreti Ömer Efendimiz hakkında gazap öfke, hiddet… gibi herkes için kullandığımız kelimeleri kullanma mevzuunda çok korkuyorum; bir hakikati nazara vermek için mecburen bu kelimeleri istimal ettiğim için onun ruhâniyetinden özür diliyorum.)

İşte bu, hakperestlik duygusu içinde, kılı kırk yararcasına yaşama ve yerinde gazap hissini de bastırma demektir. Hazreti Ömer Efendimiz’in bu hasletinden dolayıdır ki, o, اَلْوَقَّافُ عِنْدَ الْحَقِّ sözüyle anılır olmuştur. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (7) 5, i’tisâm 2; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 8/161.) Bu tabir,

– “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. Şüphesiz onun bu hâli, وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ ( Al-i İmrân sûresi, 3/134.) hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de hâlidir.

Nitekim, Kur’ân-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” ( Al-i İmrân sûresi, 3/134.) mealindeki âyet-i kerimede öfkesine mağlûp olmayanları, bilâkis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri

وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ

 (öfkelerini yutarlar) ibaresiyle nazara vermektedir.

وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ

 ifadesindeki اَلْغَيْظَ kelimesi, gadabın aslı ve özüdür; hoşa gitmeyen bir şey karşısında insan tabiatının hiddet, kızgınlık ve hınçla heyecanlanması demektir.

اَلْكَاظِمِينَ

ifadesi ise (bu kelimenin tekili اَلْكَاظِمُ’dır), deriden yapılmış su kabının ağzını bağlamak mânâsına gelen كَظْمٌ kelimesinden türetilmiştir; öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti bulunduğu hâlde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimselerin unvanı olarak kullanılmıştır.

Mezkûr âyette, öfkenin tesirini icrâ edip insanı kötülüklere sürükleyebileceği bir hengamda, bir dikeni, bir kaktüs parçasını yutuyormuş gibi gazap hissini de yutmaya çalışan, bir müddet yutkunup dursa da kızgınlığını iradesi ile bastırıp kontrol altına alan insanlar, Cenâb-ı Allah’ın verdiği bütün nimetlerden –kendi cinslerine uygun şekilde– bollukta da darlıkta da infak edip duran cömert kullarla aynı çizgide anılmışlardır. Çünkü, hiddeti bastırıp mülâyim davranabilmek, ancak ciddî bir cehd ü gayretle iradenin hakkını verme sayesinde mümkün olabilecek bir davranıştır. Mevlâ-yı Müteâl, insanı irade sahibi bir varlık olarak yaratmışsa, artık onun başka canlılar gibi hareket etmesi, intikam almak için dişlerini ve pençelerini kullanması kendi seviyesine ve mahiyetine karşı saygısızlık sayılır.

– “Hâsılı, o kimseler hayvanlar gibidirler, hatta onlardan da şaşkındırlar.” (A’râf sûresi, 7/179.) ilâhî beyanının çerçevesine dahil olması mânâsına gelir.

İnsanın başkaları tarafından gazaba sevkedilip içindeki kötülük duygusunun tetiklendiği anlarda dahi iradesinin hakkını vermesi ve mahiyetine muvafık bir tavır sergilemesi, “menfi ibadet” kategorisi içinde mütalâa edilebilecek bir davranıştır; yani, insan küplere bindiği zaman bile nefsinin dizginlerini elinden bırakmıyor ve sabrediyor, daha sonra da değişik tedaîlerle (çağrışımlarla) yer yer hortlayıp ortaya çıkan hiddet sebeplerini unutmak için mücadele veriyor ve

– “Allah onu da bağışlasın, beni de!.” deyip muhataplarını affedebiliyorsa, o kimse, hastalıklara, sakatlıklara, musibetlere ve afetlere sabretmiş gibi çok büyük sevap kazanır.

…..

 Hâsılı, mü’min Allah için sevmeli, Allah için buğzetmeli, Allah için hüküm vermeli.. ve öfkelenecekse Allah için öfkelenmelidir. İnanmış bir insan neye ne ölçüde gazaplandığına çok dikkat etmelidir. Kendisiyle alâkalı en küçük bir meseleden dolayı kıyametler kopardığı hâlde, dini, diyaneti ve ümmet-i Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâl-i pürmelalini ilgilendiren mevzularda hiçbir hiddet alâmeti göstermeyen kimselerin öfkelerinin ne kadar nefsanî ve şeytanî olduğu açıktır. Oysa, muvahhid bir mü’min olmanın ve hakikî ihlâsa ermenin yolu nefsin hissesi bulunan her işi terk etmekten geçmektedir. Bu konuda –Yirmi İkinci Mektup’ta da değerlendirilen– şu hâdise ne kadar ibretliktir: (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, Beşinci Vecih).)

Bir vakit, İmam Ali (radıyallâhu anh) kendisine karşı savaşan bir kâfiri yere sermiş. Kılıcını çekip tam başını keseceği zaman, hasmı ona tükürmüş. Hazreti Ali, kâfiri bırakmış, onu öldürmemiş. O inançsız adam, Hazreti Ali’ye (kerremallahu vechehu)

– “Neden beni kesmedin?” diye sorunca, Haydar-ı Kerrar,

– “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. İşe nefsimin hissesi karıştığından ihlâsım zedelendi. Onun için seni öldürmedim” demiş. Bu cevabı alan adam Hazreti Ali’nin civanmertliğine şöyle mukabelede bulunmuş:

– “Sana tükürmekteki maksadım, beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; öyleyse, o din haktır!..” (Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çehar-ı Yâr-ı Güzîn) [ Öfkene Hakim Ol !.. / Vuslat Muştusu ]

***

KENDİNİ RACUL-İ FÂCİR BİLMELİSİN!…

°°°Önsöz°°°

Kulluk adına insan ne yapmış olursa olsun, kendisini hâşâ Allah’tan alacaklı gibi göremez. Hem kulluk zaten onun asli görevi, hem de bütün ibadetlerinin toplamı meselâ bir nefes alıp verme, bir yudum su, bir lokma ekmeğin karşılığı olamaz. Sadece Allah’a kulluk yapmaya çalışıyor olmak bile Onun bahşettiği bir nimettir. Bu durumda insana düşen, yaptığı iyilikleri ve ibadetleri değil, yapması gerektiği halde yapmadıklarını, ya da yapmaması gerektiği halde yaptığı kötülükleri görmek ve Allah’a iltica etmek olmalıdır. Genel anlamda kulluk meselesinde durum böyle olduğu gibi, daha özelde hizmet için de aynı mantık geçerlidir. Kuzman örneği üzerinden konuyu şöyle değerlendiriyor Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°.

“Dine hizmet eden bir insanın kendisini fâcir kabul etmesi meselesi.. bu mesele, benzer iki hâdiseden dolayı farklı rivayetleri bulunan bir nebevî beyana dayanmaktadır. Hadis kitaplarında şöyle bir vakıa anlatılmaktadır:

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashab-ı kiram (radıyallâhu anhüm ecmaîn) müşriklerle cihad etmek üzere Uhud’a çıktıklarında, Kuzman isminde bir şahıs Medine’de kalır. Bazı kadınlar, “savaş kaçkını” diyerek onu alaya alınca, Kuzman bunu bir onur meselesi hâline getirir; hemen cepheye koşar ve ön safta yer tutar. Hatta ilk oku o atar, sonra kılıcını çeker ve herkesi hayran bırakan bir kahramanlık sergiler. (Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim 2/123; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 7/472.)

Bazıları onun cesaretini ve mücadelesini övünce Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O, ateş ehlindendir!” buyurur. Bu habere çok şaşıran bazı sahabîler Kuzman’ı takip etmeye başlarlar. Onun yiğitliği karşısında iyice hayrete düşerler. Çünkü, Müslümanların muvakkaten dağılıp geri çekildikleri bir anda bile Kuzman kılıcının kınını kırar,

– “Kaçmaktansa ölmeyi tercih ederim!” diye bağırarak ileri atılır ve cesurca savaşırken derin bir yara alır. Onun bu hâline şahit olan Sahabîler,

– “Yâ Resûlallah, az önce ateş ehlinden olduğunu söylediğiniz adam, büyük bir metanetle savaştı ve kahramanca öldü!” derler. Sâdık u Masdûk Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), yine

– “O Cehennemliktir!” buyurur. Bu cevabı işiten Müslümanların bütün bütün hayrete kapıldığı esnada, o şahsın henüz ölmediği ancak ağır şekilde yaralandığı haberi getirilir. (Buhârî, cihâd 182; Müslim, îmân 178.) Kuzman acılar içinde kıvranırken, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in ihbarından habersiz olan Katâde İbn Nu’man onun yanına varır ve

– “Şehitlik sana mübarek olsun!” diye tebrikte bulunur. Bunun üzerine, Kuzman,

– “Vallahi ben din için mücahede etmedim; kavmimin itibarı için savaştım!” diye mukabele eder. Sonra da, yarasının ızdırabına dayanamayarak kılıcının keskin tarafını göğsüne dayar, üzerine yüklenir ve intihar eder. (Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/73.)

Evet, bu hâdisenin bir benzeri Hayber Gazvesi’nde meydana gelmiştir; bunun üzerine Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz, halka şu hakikatin ilân edilmesini emir buyurmuştur: “Cennet’e ancak Allah’a gönülden teslim olmuş mü’minler girecektir. Şu kadar var ki, Allah (dilerse), İslâm dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.” (Buhârî, cihâd 182; Müslim, îmân 178.)

 İşte, Nur Müellifi, mezkûr hadis-i şerife istinaden,

– “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ (Buhârî, cihâd 182, meğâzî 32, kader 5; Müslim, îmân 178.) hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucub ve riyadan kurtul.” (26. Söz, Hâtime) demiştir.

Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-i fâcirin âkıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabiî bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lütfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile baş başa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir.

Şüphesiz, bu mülâhazalarla dolu olan bir insan, yapılan hizmetlerden dolayı nefsine hiçbir pay çıkarmaz, muvaffakiyetleri kendisine mal etmez. Hem hizmet edenlerle beraber bulunmayı hem de bu yoldaki başarıları Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bir çeşit tecellîsi ve ilâhî merhametin farklı bir dalga boyu olarak değerlendirir. Hata ve günahlarına rağmen, daire dışına atılmamış olmayı, O’nun rahmetinin ve inayetinin enginliğine bağlar; dolayısıyla, O’na karşı saygısını her zaman yeniden gözden geçirir, daha bir aşk u iştiyakla hizmete koşar. Zira,

– “Onca günahıma ve şu perişan hâlime rağmen, beni bu kutlu insanların arasına dahil eden Rahmeti Sonsuz, demek ki dine hizmet sayesinde temizlenmem ve arınmam için bana fırsat veriyor!” der. Sonra da,

– ‘Şu anda adanmış ruhların arasındayım ama yarın âkıbetim nice olur bilemiyorum; öyleyse, yaptıklarımla şımarmamalı, asıl eda etmem gerekli olan vazifelere daha gönülden sarılmalıyım’ düşüncesiyle salih amellere yapışır.” [Dine Hizmet Eden Fâcir. /VUSLAT MUŞTUSU]

***

DİNE HİZMET ARINMAK İÇİN FIRSATTIR!..

°°°Önsöz°°°

İman ve Kuran’a hizmet düşüncesinin, sadece hidayetlerine vesilelik söz konusu olan muhataplarına değil, bizzat hizmet edene bakan çok önemli yönleri vardır. Bir üstte ele alınan konuyla bağlantılı olarak açıklama şu şekilde devam ediyor Vuslat Muştusunda:

°°°°°°°°°°°

“Diğer taraftan, Allah’ın adının gönüllere nakşedilmesi ve İslâm dininin şanına uygun bir şekilde yüceltilip yayılması mânâsına gelen “i’lâ-yı kelimetullah” vazifesi de arınma yollarının başında gelir. Hususiyle günümüzde, sırf rıza-yı ilâhîyi tahsil maksadıyla, Nâm-ı Celîl-i İlâhî’yi yüceltmeye çalışmak, Allah Teâlâ’ya ve Resûl-i Ekrem’e karşı alâkanın ifadesidir.

Evet, özellikle bu asırda, Kur’ân’a sahip çıkanlar arasında yürümek, bir yönüyle surî ve nazarî dahi olsa Hak maiyyetinin alâmetidir ve mâsiyet kirlerinden sıyrılmak için de çok önemli bir vesiledir. Bir insan, fâcir de olsa, Hakk’a hizmet yolunda bulunuyorsa, ona hâlâ temizlenme ve Cennet’e ehil hâle gelme fırsatı veriliyor demektir.

Günahlar, o maiyyet-i ilâhiyeyi ve maiyyet-i nebeviyeyi vicdanın derinliklerinde duymaya mani olabilir; fakat, “i’lâ-yı kelimetullah” hizmetinde yer alan herkesin Cenâb-ı Hak’la ve Resûlullah’la –bir ölçüde– beraber olduğu muhakkaktır. Şayet, insan Mevlâ’nın hoşnutluğunu hedefler ve salihlerle kol kola yürümesini sürdürürse, zamanla günahlarının engelleyiciliğinden kurtulacak ve o kudsî maiyyeti vicdan mekânizmasıyla da sezip duyacaktır.

Hadis kitaplarında, Allah’a ve Resûlü’ne karşı şahsî alâkanın dahi çok büyük kıymet ifade ettiğine dair şöyle bir hâdise nakledilmektedir: Henüz içki, şıra ve şerbeti birbirinden tefrik edemeyen ve bağımlılıktan kurtulamayan bir sahabî, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Resûl-i Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. O sahabî, bir gün yine aynı suçtan dolayı Resûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi,

– “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü ıslah olmuyor.” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtu vesselâm) “Ona lânet etmeyin. Allah’a yemin ederim, o, Allah’ı ve Resûlü’nü gönülden sevmektedir!” der;

– “Allahım, ona rahmet et ve onun taksiratını bağışla!” diye dua etmelerini emir buyurur. (Buhârî, hudûd 5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381; el-Bezzâr, el-Müsned 1/393.)

Demek ki, Allah’ı ve Resûlü’nü sevme, bir ölçüde onlarla beraber olmayı netice verecek ve mü’minlerin hayır dualarını almaya yetecek kadar değerlidir. Böyle şahsî ve küçük bir alâkaya bu kadar teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı hakkında bir değerlendirme yapılabilir. Zira, ruha mal olan sevgi meltemiyle cihana açılma ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için çalışma, o ferdî ve basit alâkanın kat kat üstündeki bir sadâkat ve muhabbetin remzidir. Dolayısıyla, bu yoldaki bir insanın mazhar kılınacağı teveccüh, sadece cüz’î plânda sevgi besleyen birisine lütfedilenden çok daha fazla olacaktır.

Bu itibarla, i’lâ-yı kelimetullah çok önemlidir; ONUN UĞRUNDA MÜCAHEDE EDEN BİR İNSAN ister muharebede şehit olsun isterse de yolun herhangi bir durağında kanatlanıp ötelere uçsun, mutlaka arınmış olarak Cenâb-ı Hakk’a kavuşacak ve O’nun sürpriz nimetlerine ulaşacaktır. Günümüzün Karasevdalıları hakkındaki mülâhazalarımız da bu istikamettedir. Talebesini kurtarmak isterken bataklıkta boğulup ahirete yürüyen, yakalandığı amansız bir hastalık neticesinde diyar-ı gurbette bir garip olarak öbür aleme giden ya da iman hizmetinin başındaki belâlara paratoner olurcasına bir trafik kazasında dünyaya veda eden fedakâr ruhlar da inşaallah Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine yaraşır şekilde mukabele göreceklerdir.

ÖYLE İNANIYOR VE ÜMİT EDİYORUM Kİ; sırf rıza-yı ilâhî için annelerinin sıcak kucağını terk eden, baba ocağına hasret kalan, bazen aylarca yârdan-yârandan, çoluk-çocuktan ayrı durmaya razı olan ve çeşit çeşit mahrumiyetlere katlanan bu sevgi kahramanları, ötede beşer idrakini aşkın ilâhî ihsanlarla karşılanacaklardır. ALLAH TEÂLÂ, RIZASI UĞRUNA BİN BİR ZORLUĞA TAHAMMÜL EDEN BU KUTLULARI, öyle lütuflarla sevindirecektir ki, onlar her nimet karşısında büyük bir memnuniyetle “Elhamdülillâh Yâ Rabbi, dünyada bizi bir kısım sıkıntılara maruz bıraktın, bize bazı meşakkatler yaşattın; fakat, onları buradaki hüzünden, tasadan ve sarp yokuşlardan kurtulmamıza vesile yaptın, bizi ebedî hüsrandan kurtardın ve bâkî nimetlerinle serfiraz kıldın!” diyeceklerdir.

Evet, tevbe, tecdid-i iman, ibadet ü taat, musibetlere karşı sabır ve i’lâ-yı kelimetullah.. bunların hepsinde Allah Teâlâ’nın merhametinin ayrı bir tecellî dalga boyu sezilmektedir. Bu vesileler, insanı beşerî kirlerden arındırmakta, böylece Hak maiyyetine mazhar kılmakta ve ona Cennet’e girmek için liyakat kazandırmaktadır. Madem kulluk yolunda maruz kalınan sıkıntılar, insanı Cennet’e, Cemâlullah’ı temâşâya ve Rıdvan’a ulaştıracak bir burak hâlini almaktadır; öyleyse, ubûdiyet çizgisinde çekilen meşakkatler büyük zahmetler olarak görülmemelidir. Burada Allah’ın ve Resûl-i Ekrem’in maiyyetine ermek, üns billaha ulaşmak; ötede de Cennet’e girmek, Enbiyalar Sultanı’nın sofrasına oturmak, ona ikram edilen nimetlerden istifade etmek, dahası her türlü lütfun verasında rü’yete ve rızaya nail olmak gibi, mukabilinde bütün yeryüzü ve semalar verilse elde edilemeyecek kadar büyük nimetler karşısında bir kısım dünyevî meşakkatler hiç bahse değmeyecek ölçüde küçük sayılmalıdır.

Sözün özü; bir mü’min, başına gelen her musibeti, işlediği bir kötülüğün neticesi bilmeli ve onu kasvet bağlamış ufkunun açılmasına bir vesile telâkkî etmelidir. Ayrıca, ahirete inanan bir insan, iman hizmetinde en önlerde olsa da, nefsî ve şeytanî tuzaklara düşmemek için temkini hiç elden bırakmamalı, her zaman kendisinin dini teyid eden bir racul-i fâcir olabileceğinden korkmalı; fakat, hâlâ bu salih dairede bulunuyor olmadan dolayı da Allah’a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolmalı ve kendisine bahşedilen bu arınma fırsatını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. [Dine Hizmet Eden Fâcir. VUSLAT MUŞTUSU]

***

ALLAH RESÛLÜ’NÜN ZÜHDÜ

°°°Önsöz°°°

Şu anda hepimiz dünyada yaşıyoruz. Ama dünyalı değiliz. Dünyada yaşayan ahiretlileriz. Yaşadığımız bu dünyada da ihtiyaçlarımız var, sorumluluklarımız var. Ama asıl ihtiyaç da, sorumluluk da öbür âleme ait olanlar. İşte bunun farkında olmaya ve gereğine göre yaşamaya ‘zühd’ diyoruz. Zühd hakkında şunları söylüyor Pırlanta Adam:

°°°°°°°°°°°

“..Gerçek İnsan-ı Kâmil, zühde bağlı bir hayat sürme, istikbal endişesi taşımama, mal mülk biriktirmeme ve tûl-i emele girmeme husûsunda, ailesine yiyecek alabilmek için zırhını rehin verecek kadar titiz yaşamıştır. Hâlbuki, dileseydi mal mülk sahibi olabilirdi ve kimseye borçlanmak zorunda kalmazdı; fakat, O dünyayı sadece bir misafirhane olarak görmüş, onun güzelliklerinden sarf-ı nazar etmiş ve asıl ebedî âleme ait işlere alâka göstermiştir.

Habîb-i Edîb (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz, “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun hâline benzer.(Tirmizî, zühd 44; İbn Mâce, zühd 3; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/301, 391) buyurmuş ve mübarek şahsî hayatı itibarıyla hiçbir zaman yarınları düşünmemiş, gelecek günler için herhangi bir maddî hazırlık peşine düşmemiştir. Mezar taşlarına nakşedilmesiyle meşhur şu sözler, Allah Resûlü’nün dünyaya bakışının hulâsası gibidir:

“Çeşm-i ibret ile bak dünya misafirhanedir

 Bir mukim âdem bulunmaz ne aceb kâşânedir,

 Bir kefendir sermayesi, âkibet şah u gedâ,

 Pes buna mağrur olan Mecnun değil, ya nedir?”

Evet, bir kefenlik sermayesinden dolayı mağrur olma cinnetine düşmeyenler, dünyaya bir misafirhane olarak bakar ve bu hayata değil, ebedî âleme, o âlemin vüs’ati, derinliği ve ebediyeti ölçüsünde alâka gösterirler. Ecelin ne zaman geleceği belli olmadığından dolayı da ölümün her an kapılarını çalabileceğinin şuuruyla yaşarlar. Bir Arap şairinin ifadesiyle,

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً . وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

– “Ölüm ansızın çıkıp geliverir; kabir ise, amel sandığıdır.” (İbn Hacer, el-Münebbihât s.4.)

Dünya malı mezarda beş para etmez; insanın Karun kadar serveti de olsa orada işe yaramaz. Kabirde hora geçebilecek tek kıymetli metâ, salih ameldir; çünkü, o ancak salih amelleri içine alan bir sandukçadır. Bu itibarla da, akıllı insan, her an karşı karşıya kalabileceği ölüme hazırlıklı olan, beraberinde götüremeyeceği eşyaya bel bağlamayan ve hep öteler hesabına yatırımlar yapan kimsedir.

 İşte, İnsanlığın İftihâr Tablosu, ömrünü hep bu anlayışa bağlı olarak sürdürmüş ve arkadan gelen ümmetine örnek olmuştu. O kendi irfan ufku, mârifet enginliği ve Allah’la münasebetteki derinliği itibarıyla çok aşkın bir kulluk çizgisi takip etmişti. Evet, O’nun, kulluktaki enginliği ölçüsünde, Cenâb-ı Hak’la ve ötelerle ayrı bir münasebeti vardı ki, biz buna “subjektif mükellefiyet” ya da “subjektif ubûdiyet” diyoruz. Zira, Allah Resûlü bunu tamim etmiyor, herkesten aynı çizgiyi izlemelerini istemiyordu; insanları zora koşmamak ve onlara takatlerinin üzerinde bir mesuliyet yüklememek için hep “yüsr” yolunu gösteriyor ve dinin özündeki kolaylığa dikkat çekiyordu. Fakat, kendisi o kulluğu en ağır şekliyle götürüyordu ve böylece, bazı yüksek himmetli insanlara da ibadetten öte ubûdiyet ve ubudet zirvesini işaret ediyordu.

Bu açıdan, Muktedâ-yı Ekmel Efendimiz, dünyanın en zâhid insanıydı; hem kendisi hem de ailesi için sade bir hayatı seçmişti. Şüphesiz bu sadelik dünya nimetlerinden mahrum olmaktan kaynaklanmıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz dünya itibarıyla hayattayken Müslümanlar geniş araziler fethetmiş, büyük ganimetler kazanmış ve çeşitli zenginlik kaynakları elde etmişlerdi. Hatta, bu sayede, daha önce hiç malı bulunmayan pek çok sahabî servete kavuşmuştu. Buna rağmen, Hazreti Fahr-i lem’in saadet hanesinde hâlâ haftalarca bir çorbanın dahi pişirilemediği dönemler olurdu.” (Buhârî, hibe 1, rikak 17; Müslim, zühd 26, 28.) [Rehin Bırakılan Zırh. VUSLAT MUŞTUSU]

***

EZVÂC-I TÂHİRÂT’IN TERCİHİ

°°°Önsöz°°°

Efendimiz’in ashâbı da, eşleri de, Ona arkadaş ve eş olacak keyfiyette ve kıvamda yaratılmış seçilmiş insanlardı. Efendimiz imkânların sınırlı olduğu yıllarda nasıl yaşamışsa, alabildiğine bollaştığı yıllarda da hayat standartları aynı kalmıştı. Eşleri de, Efendimiz hayattayken nasıl yaşamışlarsa, Onun vefatından sonra da aynı sadelikte yaşamaya devam etmişlerdi. Saadet medresesinin has talebeleri olan Allah Resulünün eşlerinin zühdü konusu, Hz. işe örneği üzerinden anlatılmaya şöyle devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

“..Nebiler Serveri’nin eşleri de birer beşerdi; her insanda bulunan bazı duygular onlarda da zaman zaman hükmünü icra ediyordu. Hane-i Saadet’te vahiyle besleniyor olmalarına rağmen, dünya nimetlerine karşı tabiî alâka onların içlerinde de bir ölçüde canlılığını koruyordu. Gerçi, o huzur atmosferinde, bugünkü evlerden yükselen şikâyet edalı sesler hiçbir zaman duyulmamıştı; fakat, birkaç kere, onların da günde bir-iki öğün yemek yeme ve herkesin istifade ettiği kadar dünyadan istifade etme arzuları ve bu arzularını açığa vuran imaları olmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bol bol nimetler lütfettiğini görünce, Ezvâc-ı Tâhirât da kendilerine verilen nafakanın arttırılması hususunda Gönüllerin Efendisi’ne başvurmuşlardı. Fakat, Ufuk İnsan (aleyhissalâtü vesselâm) zevcelerinin bu müracaatından hiç memnuniyet duymamış; bilâkis, oldukça üzülmüş ve hoşnutsuzluğunu belirtmişti.

Hatta, Habîb-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, eşlerinin daha fazla nafaka talep etmelerinden dolayı o kadar hüzünlenmişti ki, hücre-i saadetine kapanmış ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememişti. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kutlu Nebi’ye eşlerini dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakmasını emretmişti.

Hikmetin Lisan-ı Fasîhi, önce Hazreti işe (radıyallâhu anha) Validemizle konuşmuş ve ona,

– “Sana bir şey söyleyeceğim, ama anne ve babana danışmadan acele ile karar vermeni istemiyorum!” demiş; sonra da,

– “Ey Peygamber, eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım! Yok, eğer Allah’ı, Resûlünü ve ahiret mülkünü isterseniz, haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb sûresi, 33/28-29) mealindeki ilâhî beyanı okumuştu. Hazreti işe, bu sözleri duyar duymaz hiç tereddüt etmeden,

– “Yâ Resûlallah, anne ve babama Senin hakkında mı danışacağım; hayır, ben kesinlikle Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu tercih ediyorum!” demişti. (Buhârî, tefsîru sûre (33) 4; Müslim, talâk 22.)

Aslında, o hanede İnsanlığın İftihar Tablosu’na eş olmak, pek çok sorumluluk isteyen büyük bir pâyeydi ve pek ağır mükellefiyetleri beraberinde getiriyordu. Bu itibarla da, o muallâ annelerimizin hepsi çok büyük kadınlardı; öyle ki, eğer onlardan sadece bir tanesi belli bir döneme düşmüş olsaydı, o zaman diliminin tamamını aydınlatırdı. Şayet, onlar farklı farklı devirlerde gelmiş bulunsalardı, kendi devirlerinin müceddidi ve müctehidi olurlardı. Çünkü, onlar Eşsiz Aile Reisi’nin rahle-i tedrisinde Allah’a gönülden teveccühle ve tam bir istiğna ruhu ile kıvamlarını bulmuşlar; tahammül edilmesi çok zor olan şartlara bütün bir ömür boyu katlanmışlardı. Meselâ, onlar günde bir defa yiyecek bir lokma ya bulur ya da bulamazlardı.

Hazreti Aişe’nin (radıyallâhu anhâ) ifadesiyle,

– “Bazen bir ay geçerdi de, l-i Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.” Hane-i Saadet’in güzîde fertleri sadece hurma ve su ile iktifa ederlerdi. (Buhârî,hibe 1,rikak 17; Müslim, zühd 26, 28.)

Evet, Habîb-i Ekrem’e zevce olma şerefine ermiş o muallâ hanımların, o hanede bulunmaları aslında bir katlanmaydı; Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istiğnasını paylaşma, zühdüne ortak olma, dünyevî zorlukları beraberce aşma ve el ele Cennet’e koşmaydı. Mü’minlerin Anneleri, Rehber-i Ekmel’in yol göstericiliğiyle kullukta zirveye ulaşmış; kendilerini tamamen Allah’a adamış ve mâsivâdan bütün bütün sıyrılmışlardı. Belki, ruhlarındaki insanî duygular ve beşerî istekler topyekün silinip gitmemişti; fakat onlar, nefsanîlikten arınmaları sayesinde o hislerin yönlerini de ahirete tevcih etmiş ve insaniyette kemal derecesine yükselmişlerdi.

Öyle ki, Hazreti Aişe (radıyallâhu anhâ) Annemiz, Mahbûb-u lem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den sonra kavuştuğu fevkalâde bolluğa rağmen zahidâne hayattan vazgeçmemiş; binaenaleyh, zarif ve yumuşak kumaşlardan elbise diktirebileceği hâlde, kaba ve sert giysilerle iktifa etmişti. Bir gün, üzerinde kalın Yemen bezinden yapılmış, fiyatı üç-beş dirhem olan bir elbise varken, Azize Validemiz, yanındakine şöyle demişti:

– “Gözünü çevir de, şu cariyeme bir bak! Zira, o şimdi benim giydiğim şu elbiseyi evin içinde giymekten utanır. Hâlbuki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında benim bu kaba kumaştan bir elbisem vardı; Medine’de nikâh için süslenen her kadın gelip onu benden iâreten (ödünç) alırdı.” (Buhârî, hibe 34; İshâk İbn Râhûye, el-Müsned 3/695.)

Sözün özü; İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) zühd ve istiğna anlayışına bağlı yaşamıştı. Her zaman yaşatma duygusuyla oturup kalkmış, başkalarının sevinç ve neş’eleriyle yetinmiş; eline geçen herşeyi dağıtıp başkalarını sevindirmişti. Kendisi sade ve duru bir hayatla iktifa etmiş; basit yemiş, basit içmiş, basit giymiş ve bu çizgisini hayatının hiçbir faslında değiştirmemişti.

O’na, yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor; yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu. Onun için, Efendiler Efendisi, bulduğu her şeyi muhtaçlara infak ediyor, bulamadığı zaman da onları vaatlerle sevindiriyordu; mutlaka her düşküne el uzatıyor, düşenleri tutup kaldırıyor, borçluların borçlarını ödüyor ve en paslı gönüllerin dahi paslarını çözerek o karanlık dehlizleri nurefşân birer “beyt-i Hudâ” hâline getirmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Bundan dolayıdır ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman, (aleyhissalatü vesselâm) yürüyüp ötelere ulaştığında mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.” (Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1) [Rehin Bırakılan Zırh. VUSLAT MUŞTUSU]

Bu yazı 52 kez okundu