Hikmetli Kıssalar-14

□Hak Sillesinin Sadası Yoktur Bir Vurdu mu hîç devâsı yok

□Vezirin Doksan Dokuz Kuralı

□Hak Dostlarına Suizan ve İftiranın Karşılığı

□Zindandan Kâbe’ye Açılan Pencere

□Menfaat Üzerine Kurulan herşey Yıkılmaya mahkumdur

***

“HAK SİLLESİNİN SADÂSI YOKTUR, BİR VURDU MU HİÇ DEVÂSI YOKTUR.”

Rivayet edilir ki Akşemseddin Hazretleri’nin takva sahibi torunlarından olan Abdülkadir Çelebi’nin bir yoncalığı vardır. Yoncalıkta yetiştirdiği yeşillikle ineğini otlatır, sütüyle helalinden geçinip gider, kimseye yük olmak istemez..

-Ne var ki hak hukuk tanımayan kaba kuvvet sahibi bir çoban, her gün koyunlarını Çelebi’nin yoncalığından geçirir, yetişmiş yeşillikleri yedirir, Çelebi’nin ineğine otlayacak ot bırakmaz.

-Bir gönül insanı olan Çelebi, bu çobana bir hatırlatır, iki hatırlatır, ama nerede o anlayış? Çoban her fırsatta koyunlarını yine yoncalığın yanından geçirir, yetişmiş yeşillikleri kendi hayvanlarına yedirip Çelebi’nin, sütüyle geçindiği ineğine hiç yeşillik bırakmaz.

-Nihayet bir gönül ehli olan Abdülkadir Çelebi’nin sabrı tükenir, ellerini açıp Rabb’ine iltica eder:

– Ya Rabb’im,gücüm yetmiyor bu anlayışsız insana,sana havale ediyorum artık.Biliyorum sen zalimi (imhal) edersin, ama (ihmal) etmezsin,zulmü zirveye çıkınca zevalini başlatırsın. Bunun zulmü zirveye çıktı. Çünkü sütüyle beslendiğim ineğimi de beni de aç bırakmaya başladı artık!

– Bu sızlanıştan ve yalvarıştan sonra bir sabah iki kişi Çelebi’mizin kapısını çalar. Yalvarma sırası onlarda artık:

– Çobanımızın karnında müthiş bir sancı başladı. Yerlere yatıp yuvarlanıyor, bir türlü sancı dinmiyor. Kendisi, bunun size yaptığı zulümden olduğunu düşünüyor. Siz çok ikaz etmişsiniz, dinlememiş. Ne olur hakkınızı helal edin de çobanımız kurtulsun!..

-Çelebi Hazretleri, ellerini açar boynunu bükerek:

– Artık, der, çok geç. Ben de kurtaramam çobanınızı. Çünkü der, Rabb’imizin verdiği mühlet bitmiş, zirveye çıkan zulmünün zevali başlamıştır. Zevali başlayan zulmün cezasını kimse durduramaz.

-Siz buradan dönerken birkaç metre bez tedarik ederek dönünüz. Ola ki çobanınıza kefen lazım ola!

-Telaşla koşarlar çobanın evine doğru. Bir de ne görsünler, kapıda su ısıtmak için ateş yakmaya çalışanlar söyleniyorlar:

– Çobanımızı kurtaramadık, şimdi birkaç metre kefen lazım!

Kıssadan Hisse :

-Kanundur bu: Zulüm zirveye çıkarsa zevali kaçınılmaz olur, kimse gelecek İlahi adaletin tecellisini önleyemez artık. Tek çare, zulüm zirveye çıkmadan vazgeçip mazlumun helalliğini almak..

-Unutmamak lazım ki Hak sillesinin sedası yoktur, bir vurursa devası yoktur! Tecellisini kimse durduramaz. Tarih boyunca da durduramadığı gibi. Mazlumlara İftira ile zulmedenler ve ZULME Sessiz kalanların..Âkıbetleride pek farklı olmayacaktır..

-İşte bu sebeptir ki elimizden gelenleri yaptıktan sonra Nemrut’lara , Firavunlara özlenenleri Ruhunu Mephistoya satan Robespierre Allah’a havale etmek gerekiyor. Çünkü en güzel hüküm onun hükmüdür.

***

VEZİRİN “DOKSAN DOKUZ” KURALI… 

[ @LokmnHokm @LkmnHkimTR hesabından alınmıştır. ]

Rivayet edilir ki Padişahın biri bir gün vezirini huzuruna çağırarak uzun zamandır zihnini meşgul eden “o” soruyu sorar. Der ki ey bilgili vezirim uzun zamandır bana hizmet eden hizmetçimin hayatta benden daha mutlu olduğunu görüyorum, Acaba bunun sebebi nedir? Halbuki onun hiçbir şeyi yok. Ben ise padişahım, her şeyin sahibiyim, ama onun kadar huzurum ve keyfim yok işte bu sorunun cevabını arıyorum.

Padişahın bu sorusunu işiten Vezir kısa bir süre sukut ettikten sonra cevap verir: Ey Padişahım, sen ona 99 kuralını uygula! Padişah merak ve şaşkınlık ile bu 99 kuralının ne olduğunu sorunca veziri: Padişahım “Gece bir torbaya 99 altın koydur hizmetçinin evinin kapısına bırakalım ama torbanın üzerine de “Bu 100 altın sana hediyedir” yazalım sonra kapısını çal ve olanları izle der.

-Padişah sonucunu merak ettiği için vezirin anlattığı şekilde altın dolu torbayı hazırlatır ve hizmetçinin kapısına bırakır. Kapıyı çalar ve uygun bir yerden gözetlemeye başlar. Hizmetçi kapıyı açar, sağına soluna bakar ve kapısının önündeki torbayı alır ve açar üzerinde ki bu torbanın içindeki 100 altın sana hediyedir yazısını okur.

Heyecanı ve mutluluğu yüzüne yansır…Hizmetçi kapıyı açar, sağına soluna bakar ve kapısının önündeki torbayı alır ve açar üzerinde ki bu torbanın içindeki 100 altın sana hediyedir yazısını okur. Heyecanı ve mutluluğu yüzüne yansır… Gece boyunca kayıp altını ararlar, bakmadıkları sokak yoktur. Hatta boş araziler ce sokaklardaki eşyaların bile altlarına bakalar. Ama nafile. Eksik altını bulamadıkça baba, çocuklarını azarlar hatta bir ara onlara saldırır hale gelir.

Ertesi gün olur sabah, saraya gelen hizmetçi kederli, düşüncelidir. Suratı asık, keyifsizdir. Çünkü bütün gece uyumamış kayıp altını aramıştır bulamamıştır. Her halinden şikayetçi bir tavırla padişahın huzuruna gider. Böylece Padişah 99 kuralının anlamını öğrenmiş olur. Padişah “doksan dokuz kuralının” anlamını bu sade tecrübe ile öğrenir.

Padişah “doksan dokuz kuralının” anlamını bu sade tecrübe ile öğrenir ama ne hikmetse bazı isimler yaşadıkları onca hikmetli olaya rağmen hiç bir şey öğrenmezler. Ya da öğrenmemekte ısrar ederler… “Gazeteciliği ya da akademisyenliği” kutsal bir iş zannedenlerin kendilerine verilen “doksan dokuz” altını yok sayıp “kayıp bir altın” için CEPHE GERİSİNDEKİ BÜTÜN MEVZİLERE SALDIRDIKLARINI görünce hep bu ibretlik hikayeyi anımsarım…

***

HAK DOSTLARINA SÛİZAN VE İFTİRANIN KARŞILIĞI

ALLAH dostları ve Masum insanlar hakkında suizan edip iftira atanlar birgün Büyük sıkıntılara/dertlere düşüp Hakk dostlarına ve o masum insanlara muhtaç olur. Tarih bunun örnekleriyle dolu biz sadece Hasan Sezai hazretlerinin şu menkıbesi ile şimdilik yetinelim.

Rivâyet edilir ki: Hasan Sezâî Efendi zamânında,Edirne’de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın hâlisâne olarak tevbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin ediliyor, rahat bırakılmıyordu.

Bu kadın Hasan Sezâî’ye gelerek yardım istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve tâatla meşgûl olmaya başladı. Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezâî hakkında çirkin iftirâlar yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına geyik boynuzu astılar.

O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti günlerce bu dedikodularla çalkalandı..

Hasan Sezâî Efendi yine sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne’de müthiş bir uyuz hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu hastalığa yakalandı.

Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı.Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu hastalık

sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı.

Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz olanlara yaklaşarak;”Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî’dedir.” deyip oradan ayrıldı. Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp, yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı.

Vel hasılı kelam bir gün bir illete maruz kalırsınız sonra o masum insanlara attığınız iftiranın çaresi için onlara muhtaç olursunuz tarih bunun örnekleriyle dolu…

***

ZİNDANDAN KÂBE’YE AÇILAN PENCERE

İbrahim Havas Hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans’a gider. Şehre ulaşınca, Rum Kayseri’nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir. Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili’ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz’e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir. Onun, Peygamber Efendimiz’e inanmasını ve Müslüman olmasını kabullenemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir.

İbrahim Havas Hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer.

Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der.

Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir.

İbrahim Havas Hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Kâbe karşılarında.

Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur’ân’dan ve Sünnet’ten uzak kalmasına rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz’i tanıma ve O’nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman’a teslim edince, İbrahim Havas Hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı?

Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der.

Hazret, bir kalb adamı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi plânında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür.

Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok MÜTEVAZİ idi; âlâyiş ve GÖSTERİŞTEN hoşlanmaz, kimseyi HAKİR görmez, hiçbir kulu HAFİFE almazdı; fakir HALKLA oturup kalkar, herkesin HÂL ve HATRINI sorardı. Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona YARDIMA KOŞAR, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok CÖMERTTİ.”

İşte, belki onun içindeki TEVAZU ve CÖMERTLİK DUYGULARI Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu. Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı. Ulaşmış ve âdeta çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hâl almıştı. [Sevdir Bize Sevdiklerini!./Diriliş Çağrısı]

***

MENFAAT ÜZERİNE KURULAN HERŞEY YIKILMAYA MAHKUMDUR

Zalimliğiyle ünlü bir Kral, idam cezası verdiği iki mahkumdan birinin canını kendisini çok eğlendirecek bir yolla bağışlamak ister. Sonra iki darağacı kudurur ve mahkumlardan ikisinede,omuzlarına basacakları, ve güvenebilecekleri birer kişi çağırmalarını ister.

Birtaraftanda ülkenin bilge kişisini de kendince sınamak istemiştir.

Bu yüzden herşey hazır olduğunda yanıbaşına oturtmuştur yaşlı bilgeyi.

Sonrasında mahkumlar kendi seçimleri ve istekleriyle çağırdıları kişilerin omuzlarına basar ve boyunlarına ipler geçirilir… Mahkumkardan biri çok güçlü kuvvetli birini çağırmıştır.Diğeri ise kendisinden daha cılız olan arkadaşını çağırmıştır ve onun omuzlarına basmaktadır.

Kral tam o anda sorar yaşlı bilgeye.

– “Hadi şimdi göster hünerini.

Sence önce kim yıkılacak?

Güçlü olanmı?

Yoksa şu cılız olanmı?”

 – Yaşlı bilge kendinden emin cevap verir.

-“Güçlü olan çok sürmez yıkılır efendim.

Diğer cılız olan ise ölse yıkılmaz.

Cılız olanın omuzlarına basan mahkum canını kurtaracaktır.-“

İlk saatlik çok çekişmeli geçen ölüm kalım savaşında, güçlü adam yıkılıverir en sonunda.

Ve onun omuzlarına basan mahkum darağacı da can verir.

Kral şaşkın bir halde sorar yaşlı bilgeye.

-“Nasıl oldu da şu cılız adamın galip geleceğini bildin? Sen gerçek bir bilgesin

-“Yaşlı bilge yerinden kalkmış sevinç içinde arkadaşına sarılan ve canını kurtaran mahkuma bakar ve Kral’a şöyle der.

-“Bunu bilmemin bilge olmakla alakası yoktur.İki mahkum darağacına çıkarılmadan önce onları dikkatle izledim.

Kendi istekleriyle çağırdıları adamlar yanlarına geldiler.

Biri çağırdığı güçlü adama bir kese altın verdi.Belliki parasıyla tutmuştu onu, canını kurtarabilmek için.

Bunun için o adamın güçlü vücudunun kafi geleceğini düşünüyordu.

Diğeri ise uzun uzun sarıldı arkadaşına. Birlikte gözyaşı döktüler. Sonra o cılız adam yeminler etti arkadaşına.Ölsem yıkılmam diye.Gerçek birer arkadaş olduklarını anladım o anda… Ben sadece menfaat üzerine kurulan şeylerin çok uzun sürmeyeceğini bildim efendim…

☝️Unutmayalımki

    “-Menfaat üzerine kurulan herşey, yıkılmaya mahkumdur…

 Sizi siz olduğunuz için seven dostlarınız olsun

Bu yazı 49 kez okundu