Hikmetli Kıssalar-21

□Muhammed İkbal’in Babasının Ona TAVSİYESİ 

□Akıllara Durgunluk Veren Bir Hadise!

□Kur’ân’ın Gurbeti

□Ağanın Mektubu

***

 

MUHAMMED İKBAL’İN BABASININ ONA TAVSİYESİ 

  • Kur’ân Okumada Asgarî Ölçü
  • Soru: Kur’ân okumada asgarî bir ölçü var mıdır?

Cevap: “Kur’ân bir nasihat, bir zikir ve bir uyarıcıdır. Ne var ki, Kur’ân’dan istifade edebilmek için, gönüllerin ona karşı açık olması şarttır. Gönlün açık olabilmesi için de, insanın gözünü ona dikmesi ve kulağını ona vermesi gerekir. Nitekim Kelâm-ı İlâhî’de şöyle denilmektedir: ‘Bu Kur’ân, kalbi ona açık olanlar ve gözünü Kur’ân’a dikip ona kulak verenler için bir öğüttür.’ (Kâf, 50/37)

Kur’ân okunurken, insanın içine sinmeli, okuyan onu düşünmeli ve ondan bir kısım esintiler duymaya çalışmalıdır. Aksi halde onu okumuş sayılmaz.

Kur’ân-ı Kerim, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadesiyle en az ayda bir defa hatmedilmelidir. Fakat hatim üç beş güne sıkıştırılmamalıdır. Zira o zaman, düşünmeden okunmuş olur. Oysa, Kur’ân baştan sona mülâhaza edilmesi, bir bütün olarak ele alınması ve dikkatle okunması gereken bir kitaptır.

Muhammed İkbal der ki:

‘Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum. Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu.

Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun. Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim.

Babam şöyle cevap verdi: ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde ‘Kitap’ var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.’

Maalesef, bizim insanımızın okuyuşunda da mânâ ve muhtevaya dikkat edilmiyor.

Kur’ân düşünülmüyor.

OKUYANLAR, SADECE LÂFIZ OLARAK OKUYORLAR.

Mutlaka onun da bir sevabı vardır.

Kur’ân okuyan biri, onun kelimeleri ve harfleri adedince sevap kazanabilir. Hatta bazılarına göre nafile namaz kılmaktansa Kur’ân okumak daha evlâdır.

Fakat ESAS OLAN ONU HEM OKUMAK, HEM DE ANLAMAYA ÇALIŞMAKTIR. 

İmkânı varsa, hafız olanlar, her gün sabah kalkınca bir cüz Kur’ân okumalı ve o günkü namazlarını o cüzle kılmalılar. Böylece iki cüz okumuş olurlar. Çok meşguliyetleri yoksa daha çok da okuyabilirler.

Evet, insan her gün Kur’ân-ı Kerim için belli bir süre ayırmalı, onu okumaya ve anlamaya gayret göstermeli.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ümmetine ait negatif görüntülerden birini dile getirirken, ‘Onlar bir vadide, Kur’ân ayrı bir vadidedir’ buyurmuştur. Maalesef, en az beş asırdır, Müslümanlar böyle bir mahrumiyetin cenderesi içinde bulunuyorlar.

Geleceğin fikir işçilerinin vazifelerinden biri de Kur’ân’ın bu gurbetine son vermektir.”

[ Kırık Testi-2 |***| Sohbet-i Canan]

***

 

AKILLARA DURGUNLUK VEREN BİR HADİSE!

Pırlanta Müellifi Aile ve Çocuk Terbiyesi ile ilgili “Çekirdekten Çınara” adlı eserinde yeni nesillere KUR’ÂN’I KERÎMİ öğretme ve sevdirme ile ilgili akıllara durgunluk verecek derecede yaşamış bir misal üzerinden şunları söylemiştir:

Çocuklarımıza Kur’ân okuyup öğretmemiz de ayrı bir önem taşır. Ama en az onun kadar önemli bir husus da, Kur’ân’ı okurken onun üzerinde, Kelâmullah olduğu hissini uyarabilmenizdir. Devrimizde çok müşâhede ettiğimiz hususlardan biri de, şüphesiz bazı kimselerin okuduğu Kur’ân’ın –maalesef– gırtlaktan aşağı inmemesidir.

Sizler çocuklarınıza Kur’ân okumada da güzel örnek olabilir ve onu Rabbinizin huzurunda ya da Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın dizinin dibinde tilâvet ediyor gibi seslendirebilirseniz bir kere daha çevrenizdekileri fethetmiş olursunuz. Evet eğer Kur’ân okurken gözyaşlarınızı tutamıyorsanız bunu gören çocuklarınız sizin bu hâlinizden çok farklı şeyler alacaklardır. Ben, ruhsuz Kur’ân okumanın insanımızı duygusuz hâle getirdiği kanaatindeyim.

Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü:

İnsanların en güzel Kur’ân okuyanı, Kur’ân okurken ciddî bir hüzün içinde okuyanıdır.”

[et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 11/7; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 4/19.]

Bir başka sahih hadis-i şerifte de: “Bu Kur’ân hüzünle inmiştir.”

[İbn Mâce, ikâmet 176; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/50.] buyurmaktadır.

Kur’ân, pek çok problemi olan insanoğlunu konu olarak ele almış işliyorsa –ki öyle olduğunda şüphe yok– biz de hâlimizle bu hüznü seslendirme durumundayız. Ancak bu seviyeye gelebilmenin önemli esaslarından biri, Kur’ân’ın ne dediğinin bilinmesidir.

Kelâmullah olması itibarıyla Kur’ân-ı Kerim’e tazimde bulunabiliriz, ancak Allah’ın kelâmı olması haysiyetiyle mânâsına vukûfiyet için, az da olsa bir gayret içinde bulunmamız da yine ona karşı tazimin ifadesi olsa gerek. Ayrıca, sizin bu gayretinizle çocuğunuz Kur’ân-ı Kerim’e ait mânâları kalb ve zihninde daha derince duyacak, bunlarla dolacak ve seviyesine göre ruhî açlığını gidermiş olacaktır.

Sadece Kur’ân-ı Kerim’e ait anlamlarıyla yetinen, dinî anlayış ve duyuş itibarıyla eksik sayılır. Bu kadar olsun münasebeti olmayanlara gelince onlar tamamen hüsrandadırlar. Kur’ân’ın insanlara vaadettiklerini alabilmek için elfâz-ı Kur’âniyenin içindeki o mukaddes mânâları öğrenmek ve çocuklarımıza da öğretmek zaruretini bir kere daha hatırlatmakta yarar var.

 

 

Yukarıdaki naklettiğimiz hadis-i şerifin şerhinde Hafız Münâvî şöyle bir vak’a nakleder:

“Küçük bir çocuk hafızlığını ikmal etmiştir. Sabaha kadar Kur’ân-ı Kerim’i hatmediyor, namazını kılıyor, ertesi gün de hocasının karşısına çıkıyor; çıkıyor ama biraz da rengi benzi sararmış olarak çıkıyor. Hocası, maddî-mânevî mürşid olabilecek durumda bir üstattır. Talebesinin renginin niçin sarardığını diğer talebelerine soruyor. Onlar da, “Üstadım, bu talebeniz sabaha kadar Kur’ân-ı Kerim’i hatmedip duruyor ve tabiî sabaha kadar gözüne uyku girmiyor, sabah olunca da kalkıp derse geliyor.” derler.

Üstad talebesinin Kur’ân-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için onu karşısına alır ve ona: “Kur’ân indiği gibi okunmalıdır evladım.” der. Bugünden itibaren sen Kur’ân’ı, şu âna kadar okuduğun gibi değil, onu okurken beni karşısında farz et ve üstadına dersini iade ediyorsun gibi oku!” tavsiyesinde bulunur. Çocuk gider, O gece Kur’ân-ı Kerim’i okur ve sabah üstadının huzuruna geldiğinde, “Efendim bu gece ancak Kur’ân-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim.” der.

Üstad, “Pekâlâ, sen bu gece de Kur’ân-ı Kerim’i doğrudan doğruya Resûl-i Ekrem’in huzurunda okuyor gibi oku” der. Talebe,Ben, kendisine Kur’ân nazil olan zatın huzurundayım; doğru okumalıyım” heyecanıyla daha bir dikkatlice tilâvet eder.. ve o gün üstadına, ancak Kur’ân-ı Kerim’in dörtte birini okuyabildiğini belirtir.

Üstadı da terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersini artırması gibi, “Sen şimdi de o emin melek Cibril’in Resûl-i Ekrem’e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi Kur’ân-ı Kerim’i oku.” der. Talebe gider gelir; “Vallahi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.” der.

Üstadı da, “Evladım şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal’in huzurunda okuyor gibi oku. Düşün ki, okuduğunu Allah (celle celâluhu) dinliyor, senin için indirdiği kelâmını senin ile mukâbele ediyor.”

Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir:

“Üstadım, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ dedim, مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ’e kadar geldim, إِيَّاكَ نَعْبُدُ demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü bunun mânâsı, ‘sadece Sana kulluk yaparım’, hâlbuki ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O’nu karşımda hazır ve nazır mülâhazaya alınca إِيَّاكَ نَعْبُدُ’yü aşamadım.” der.

Hafız Münâvî, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra da vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında durur, onu dinler, onun hâline bakar, ahvalini müşâhede ederken, delikanlı, üstadının duyabileceği bir sesle, “Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı’nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim.” diye konuşur. [el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/190.]

Kur’ân-ı Kerim’in mânâsını mülâhaza ederek ve kelimeler üzerinde durarak,Rabbimin kelâmı” deyip, tazimde bulunarak, hatta yüzüne gözüne sürerek ona karşı saygısını ifade çerçevesinde okumak, onun gönüllere açılması adına o kadar önemlidir ki, bu samimî duygular, okuyanı da dinleyeni de Kur’ân iklimine çeker ve onlara semaviliğin kapılarını ardına kadar açar.

Bu menkıbeyi nakletmekle, “Böyle düşünmezseniz Kur’ân okumayınız.” demek istemiyoruz; istemiyoruz ama, kelimât-ı Kur’ân bize ne anlatıyor, ruhumuzda ne gibi bir değişiklik hâsıl ediyor vb. hususlar üzerinde durmamızın da, ona muhatap seçilmemizin gereği olduğunu düşünüyorum.

Ruhlarımızda inkılâplar meydana getirmeyen Kur’ân’ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez.

Biz Kur’ân’la değişebilmeli, onun ufkuna yönelmeli, onu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki o da esrarını gönül gözlerimizin önüne seriversin…

Konuya dönüyorum. Evet o genç ölmemiş; Allah’a ulaşmıştı. Kur’ân’ın temiz ruhlarda uyarabildiği heyecanla kalbi durmuş ve Rabbine yürümüştü. Elbette ki ebediyen yaşayacaktı.

O, “İyyake na’budu”yu aşamamış ve sabaha kadar hep onu tekrarlayıp durmuştu. Bir başkası benzer bir ruh hâletini Kâbe’de hissetmişti. Başını Kâbe’nin duvarına koyduğunda, kendi kendine: “Ya Rabbi!” demiş; âdeta diline kilit vurulmuş gibi tıkanmış ve “Sen bunu diyebilecek güçte misin? Neden hâlâ riyakârlık yapıyorsun?” düşüncesine takılmış ve gerisini getirememişti. Mamafih bunlar o zatın yaşadıklarıdır ki, ne anlatılabilir ne de başkalarına hissettirilebilir türden şeylerdir; onun birkaç dakikalık aşkın duygularıdır. Daha sonra kendisinin bile o durumu şerhetmesi mümkün değildir.

Şimdi eğer, evlerimizde bu çizgiyi koruyabilir ve Kur’ân’a gönül verdiğimizi, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkasına dahil olduğumuzu fiilen gösterebilirsek, uzak-yakın çevremiz nisan yağmuru almış yeşillikler gibi süratle hayata yürüyecek ve etrafımızda üst üste “ba’sü ba’del-mevt”ler yaşanacak ve toplum hayatımız melekler ve ruhanîlerin imreneceği bir hâl alacaktır.

[Çekirdekten Çınara]

***

 

“KUR’ÂN’IN GURBETİ”

Pırlanta Müellifi “Kur’ân’ın Gurbeti” ile ilgili Sohbet-i Cânan adlı eserinde ilâhi beyanı okumak ve anlamak ile ilgili daima hatırda tutulması gereken aşağıdaki sözleri söylüyor :

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde dört garipten bahsetmiş ve şöyle buyurmuşlardır:

Kur’ân-ı Kerim, zalimin kalbinde; mescid, toplantı için kullanılıp namaz kılınmaz hale geldiğinde; yine Kur’ân, onu okumayan birinin evinde; Müslüman sâlih bir erkek, kötü bir kavim arasında gariptir.” (ed-Deylemî, el-Müsned 3/108)

Bugün Kur’ân bir gurbet hayatı yaşamaktadır.

Kur’ân’a sahip çıkmak demek, onu kadifelere sarıp cinlere, şeytanlara mâni olsun diye yataklarımızın başına asmak; çeyiz sandıklarında ihtimamla korumak değildir. Mutlaka bir yerlere asılacaksa o, mânevî hayatımızı mahveden ifritleri kovmak için kalblerimizin en mûtena köşesine asılmalıdır.

Müslümanların Kur’ân’a karşı takındığı tavır, İslâm dinini ve onun yüce kitabını istemeyen hasımların arzu ettiği bir tavırdır: Kur’ân lafız olarak okunsun, evlerde aksesuar olsun; ama o bir toplumun şuurlanması, hayatının gayesini öğrenip o istikamette yaşaması için kullanılmasın. Şuurlanma olacaksa, Durkheim’a göre olsun, Comte’a göre şuurlanma olsun; ama Kur’ân’a göre bir şuurlanmadan asla bahsedilmesin.

Maalesef, günümüzde Kur’ân, hayattan tecrit edilip bir kenara itilmiş; onu durgunlaştırmak suretiyle kıymet-i harbiyesinden bir kısım kayıplara maruz kalmasını planlayanlar tarafından hayatın dışında tutulmaya çalışılmıştır.

Bu suretle hem İslâm dini, hem de Kur’ân statik (durgun, hareketsiz) hâle getirilmiştir. Herhangi bir felsefî ekolün ortaya koyduğu kurallar ve nazariyeler gibi kabul edilir hale getirilmiştir. Oysa, Kelâm-ı İlâhî, işlerken; kendi elemanlarıyla senaryosu ortaya konulurken anlaşılır. Aktörler o senaryoya inanmış olarak vazife başında bulundukları zaman onun kıymeti anlaşılır. Yoksa, âyet-i kerimeler bugün bütün canlılıklarıyla yaşamaktadır ve yarın da yaşamayı vaadetmektedirler.

Kur’ân’da, itikat, ibadetler ve muamelât peş peşe yer alır. Bu yapı, toplumu sürekli hareket hâlinde ve canlı tutar. Dini, sadece vicdana bağlamak ya da yalnızca “Kıl namazını, tut orucunu…” şeklinde çok basit anlamak bu dinamikliği öldürür. Zaten meselelere bütün hâlinde bakmama, mutlaka ya ifrat ya da tefrite sebebiyet verir. Günümüzde ilimlere de bütüncül nazar dediğimiz küllî nazarla bakılıyor. Yani, küllî kaideler esas alınıyor; ama varlık, küll-cüz münasebeti içinde değerlendiriliyor. Küllî kaidelere bakmadan, yalnızca cüz’iyâta göre değerlendirme yapılırsa mesele dağılır; genel ahenk bozulur.

Bununla beraber, her bir küllî kaidenin ortaya çıkması için o istikamette bir kısım cüz’î emirler olması gerekir; o emirlerin hepsi birden mütalaa edilince o küllî kâide ortaya çıkar ve meseleleri çözerken, ortaya çıkan bu kaide mihenk olarak ele alınır. Meselâ, “Allah, dini hangi hikmete binâen vaz’etmiş?” sorusuna, bütün küllî kaideleri ona irca edebileceğimiz temel bir disiplin vardır: Menfaat ve maslahatları celbetmek, mefsedetleri defetmek. Bütün emirlerin ve nehiylerin temelinde bu vardır. Bu küllî bir kaidedir. Fakat bazen cüz’iyatta buna muhalif bazı şeyler olabilir. Onu çözebilmek için de mutlaka bir küllî kaideye bakmamız, küllî kaideyi esas almamız gerekir.

Pozitif ilimlere de küllî bir nazarla bakmak icap eder. Meselâ, tıp sahasında uzmanlaşma, ihtisaslaşma oluyor. Bu konudaki bir endişemi eskiden beri hep izhar ediyorum; biz insana, kalbini kafasından ya da sinir sisteminden tecrid ederek bakamayız. Organizma bir bütündür; organlar da, her biri diğeriyle irtibat halindeki azalardır. Öyleyse, burada da küllî nazar esas alınmalıdır; bir kalb doktoru, kalbi bildiği gibi vücudun diğer yanlarını da bilmelidir ki, daha sıhhatli konuşabilsin. Bugün insan vücudu bu mânâda çok parçalanmıştır. Baktığınızda bir hükme varamayacağınız küçük parçalara ayrılmıştır. Meselâ, bir göz hususunda dahi pek çok branş vardır. Eğer her mesele konsültasyon (birkaç tabibin bir araya gelerek bir hasta hakkında görüş alışverişinde bulunmaları) hâlinde halledilmez, orada vücudun tamamı nazara alınmazsa, gelecek vahimdir.

İşte, Kur’ân’ın mesajına da bu ölçüler içerisinde bakmak lazım. Maalesef, sadece bir âyeti ele alıp onu da tam anlamadan Kur’ân’a saldırıyorlar. Oysa, o âyeti, Kur’ân’ın bütünüyle tefsir etmeden, ondaki ilâhî hikmetleri gözetmeden söylenilen her söz yanlış olacaktır. Kâinatı kusursuz bir düzenle yaratan Cenâb-ı Allah, “Kitab-ı Kerim”inde, kâinatın bir misal-i musaggarı (küçük bir örneği) olan insan hayatı için de kural ve kaideler vaz’etmiştir. Bu “İlâhî Kelâm”a bütün olarak bakıldığında onun canlı ve ter ü taze olduğu görülecektir.

Kur’ân’ın gurbetini ve yaşadığı vahşeti izale etmek de, ancak onu bu ölçüler içerisinde tefsir eden kitapları okumak ve bu şekilde Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını anlamaya çalışmakla olacaktır. [Kırık Testi-2]

***

AĞANIN MEKTUBU

Yüzlerce insanın yaşadığı, binlerce hayvan ve kilometre karelerce toprağın sahibi olan Köyün ağası kahyayı yanına çağırır.

“Ben uzun bir yola gideceğim. Belki bir yıl, belki 2 yıl belki de daha uzun süre dönmem… Sana bir mektup bırakacağım… Ben gittikten sonra her sabah bu mektubu açacaksınız ve hep birlikte okuyacaksınız… Sonrada o mektupta yazılanları yapmak için dağılacaksınız!”

Tamam der kahya…

Ağa mektubu bırakır ve gider…

Sabah köy ahalisini toplayan kahya durumu anlatır… Köy halkı ağalarının gidişine çok üzülmüştür… Kahya açar mektubu okur… Sonra herkes gözyaşları arasında dağılıp işlerine koyulur… Bir hafta, bir ay sonra akşam saatlerinde ahali topu halde iken…

Bir yaşlı köylü atılır… “Ağamızı çok özledik. Hele bir mektubunu çıkar da oku!”

Kahya çıkarır ve mektubu okur… Mektup sabahtan sonra akşam da okunmaya başlar… Ve sabah mektubu okuyan köylü, akşam da Ağanın mektubunun okunuşunu dinleyip, göz yaşı dökmek için bir araya gelir…

– Ne güzel adamdı…

– Ne güzel yazmış…

– Kağıtta bembeyaz… diye konuşur olmuşlar.

Bir gün bir köylü:

– Kahya efendi, şu mektubu ver de, benim torun da bir okusun, okulu yeni bitirdi. Bakalım güzel okuyor mu? diye ricada bulunur.

O çocuk mektubu okur… Sonraki günlerde diğer çocuklar… Derken köylü “Ağanın mektubunu güzel okuma yarışması” düzenler… Köyün tüm çocukları yarışmaya katılır… Derken erkekler ve kadınlar arası yarışma… Ve Ağanın mektubunu okuma festivaline kadar gider işler

Ağa iki yıl sonra köye gelir… Ama köy bıraktığı gibi değildir… Tarlalar nadasta, köy pislik içinde… İnsanlar geçinmek için elindekini avucundakini satmaya başlamış… Köylü arasında küslükler, husumetler oluşmuş…

Kendisini karşılayan kahyaya sorar:

– Bu ne hal! Ben size mektup bırakmıştım, her gün yapmanız gereken işler orada yazıyordu. Siz mektubu okumuyor musunuz?

Kahya sevinçle atılır:

– Okumaz olur muyuz ağam. Hem de günde defalarca. Sadece ben değil tüm köy ahalisi, çoluğu, çocuğu, kadını, erkeği, yaşlısı okuyor. Hatta sizin mektubunuzu en güzel okuyanı bulmak için yarışmalar düzenledik, festivaller yaptık…

Ağa üzüntüyle başını iki yana sallar…

– Siz anlamak için okusaydınız, bugün bu hale düşmezdiniz. Ama mektubun içeriği yerine harflerini hayatınıza kılavuz edindiniz. Geldiğiniz bu hal de onun sonucu işte!

Kıssanın Hissesi:

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye gibi Mukaddes Değerlerimizi şeklen değil içindeki mesajını anlamak için okunmalı..

***

Bu yazı 59 kez okundu