Hikmetli Kıssalar-20

  • Fil Yavrularını Yiyen Adamların Hikayesi
  • Her Kula Helal Müslümana HaramÇesmesi

FİL YAVRULARINI YİYEN ADAMLARIN HİKAYESİ 

  • Bu hikâye Mevlana Hazretlerinin mesnevisinde geçer

Anlayana ibret…

Anlamayana sadece hikaye…

Belki de biliyorsunuz Hindistan taraflarında yaşayan akıllı ve arif bir derviş sahrada dolaşırken geçmişten tanıdığı “dostum” dediği beş dervişin uzak bir diyardan geldiklerini aç ve çıplak perişan bir halde olduklarını görerek, onlara dergahında yemek ikram etti. Karınlarını doyuran bir müddet dinlenen dervişlere tam ayrılacakları zamanda kısa bir nasihat etti.

“Biliyorum uzun bir yolculuğa çıkacaksınız verdiğimiz yiyecekler sizi bir kaç gün idare eder. UZUN yolculuğunuzda öyle bir an gelir ki çok aç ve çok perişan bir halde kalırsınız. Hatta çektiğiniz açlık belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş gibi olursunuz. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var. Onlara rastlayınca; son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu size çok kolay ve cazip gelir.

  • Unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir. Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. DEMEM ODUR Kİ Sakın ola ki fil yavrularını avlayıp yemeyin, açlıktan ölseniz de bunu yapmayın çünkü nereye giderseniz gidin ana, fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur.” dedi.

Sonra da şöyle devam etti : “Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara, yapraklara, yabani meyvelere razı olun sakın nefsinize uyup fil yavrularına tamah etmeyin, onları avlamayın. Haydi size uğurlar olsun, selametle gidin…”

Azıklarını ve öğüdü alan dervişler yollarına devam ettiler. Bir kaç gün sonra yiyecekleri bitti. Ve dayanılmaz halde acıktılar. Tam bu sırada, yeni doğmuş semiz nazik, iştah açıcı bir fil yavrusu görünce tamam açlık belasından kurtulduk dediler. VE adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek, onu kesip yemek istediler. Dervişlerden bir onlara verilen öğüdü hatırlattı. Fakat açlıktan gözü dönen dervişler arkadaşlarını dinlemek niyetinde değildi.

Aç kalan dervişler önce fil yavrusunu kestiler sonra sonra güzelce kebap yapıp yediler.

Kendilerine derviş arkadaşlarının öğüdünü hatırlatan arkadaşlarına da ikram edip :

“Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur, bak ne kadar nefis et.” dediler.

Fakat bütün ısrarlara rağmen akıllı derviş fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar.

Fil yavrusunun etinden yemeyen derviş ise açlıktan uyuyamadığı için uykuya dalan arkadaşlarının biraz uzağında geziyordu. Aradan bir müddet geçmişti ki kızgın bir fil çıkıp geldi.

Kızgın fil önce açlıktan uyuyamayan korkudan titreyen, ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı, fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından birkaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti. Sonra uyuyan dervişlerin yanına varıp ağızlarını kokladı.

Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı. 

Adamların akıbetleri acıklı, sonları ibretlik oldu.

(Mesnevî, c. III, beyit: 69 vd)

***

  • Bu hikâyeye Hz. Mevlânâ bizzat kendisi bir takım yorumlar getirmiştir. Şöyle ki:

 

Fil yavrusu yemeyi GIYBET ETMEYE,

yâni birisinin aleyhinde arkasından konuşmaya benzetir.

  • Hucurat suresi 12. âyette gıybet etmek ölü kardeşinin etini yemeye benzetilir.
  • Yani insanları dedikodu ve koğuculuktan sakındırmak için böyle tiksindirici bir örnek verilir.
  • Müteâkip beyitte gıybetten sakının, çünkü sizin ağzınızı koklayacak olan Allah’tır, denir.
  • Yani gizli açık her şeyi bilen yüce Allah elbette ki dedikodu, lâf taşıma, gıybet etme gibi kötü davranışları da bilir ve ona göre karşılık verir.
  • Âhiret âleminde bu dünyadaki gibi içini gizlemek mümkün olmaz. Buradayken gıybet eden kimsenin o âlemde ağzını değiştirip düzgün hale getirmesi mümkün değildir. Orada, yaptıklarıyla baş başa kalacaktır.
  • ”O gün, gizli kalmış ne varsa hepsi ortaya dökülür;” (Tarık, 86/9)

 

Mevlâna İKİNCİ OLARAK rüşvet üzerinde durur. 

  • Fil yavrusu yemeyi, toplumların en büyük dertlerinden olan rüşvet almaya benzetir.
  • Şöyle der: “Ey rüşvet yiyen, fil yavrusunu yiyorsun! Sana düşman olan fil kökünü kazır, seni mahveder.”
  • Mevlâna’ya göre halkın malı onların kanı gibidir.
  • Ey rüşvet yiyen kimse, sen onların mallarını yemekle kanlarını dökmüş ve fil yavrusunu yiyenler sınıfına girmiş oluyorsun.
  • Oysa bir hadise göre: “Halk Allah’ın aile fertleri gibidir.”
  • Yani yavruları durumundadır. Yavruların sahibi onlardan vazgeçmez.

 

Hikâyenin devâmında ÜÇÜNCÜ BİR BENZETME yapılır.

  • Burada koku öne çıkar. Anne fil ağız kokularından kötü insanları tanımıştı.
  • MEVLÂNA DER Kİ: Kibir, hırs ve şehvet kokusu, soğan yiyen insanın ağzından hissedilen kokuya benzer.
  • Soğan sarımsak yiyen biri, her ne kadar ben onları yemedim diye yemin de etse, konuşurken yanındakiler onun kokusunu duyarlar.
  • Bunun gibi kibirli ve aşırı ihtiraslı olan biri de, lisanıyla bende bunlar yoktur dese de, hali ve tavrıyla onu göstermekten geri kalmaz.
  • İşte kötü huyların mânevî kokusu sebebiyle duâlar reddedilir, kabul görmez. Dua Allah’tan bir istekte bulunmaktır.
  • Bu sırada ne kadar süslü lâflar da söylense, söyleyenin içi ve kalbi düzgün değilse, kötü huylarla doluysa, o duâ kabul görmez. Bir âyette “Onlar, dilleriyle kalblerinde olmayan şeyi söylüyorlar.” buyrulur (Fetih, 48/11).

 

Mesnevî şârihleri DÖRDÜNCÜ BİR BENZETME yapar:

  • Fil ile kasdedilen, Allah dostu olan irfan sahibi büyük kişilerdir.
  • Yavrulardan murat, onları seven ve yollarından gitmek isteyen temiz gönüllü kimselerdir.
  • İşte bunları beğenmeyip dedikodusunu yapanlar (Yalan söyleyip iftira ile zulmedenler ve bunları destekleyenler ), masum fil yavrularını yemeye kalkanlar gibidirler.

***

 

HER KULA HELAL MÜSLÜMANA HARAM ÇEŞMESİ

Kayıtlarda “Bursa’da yaşanan bir hikaye” diye geçiyor da aşırı tekellüflü olduğundan “aslı yoktur herhalde.” diye düşünüyorum. Ama gerçeği hatta bugünü çok iyi yansıtan bir yanı var.

Geçmiş zamanda Bursa’da yaşayan bir hayırseverin hikayesi:

Bu zat, bugünki adı Arap Çeşme olan muhitte çeşme yaptırmış ve çeşmenin başına şöyle yazmış; “Her kula helâl, Müslüman’a haram!”

Bursa başkent, tabii Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye… Gitmişler kadıya şikâyete. Hayırsever, yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş.

Bu nasıl fitnedir, dini İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, diye çeşme yap, suyunu ama Müslüman’a yasakla! Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar adama.

Hayırsever:

– Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin ispat ister, delil şarttır…, dedikçe kadı kızmış:

– Ne delili, ne ispatı? Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın, katlin vaciptir! demiş. Ama bir yandan da merak etmiş:

Nedir gerekçen? diye sormuş. Hayırsever:

– Bir tek Sultan’a derim… diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan’a gitmiş… Adam yaka paça saraya götürülmüş.

Padişah da sinirlenmiş ama bir yandan da meraklanmış:

– De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iş ki, hem çeşmeyi yaparsın,hem de “Her kula helâl, Müslüman’a haram” yazarsın?

Adam , başı önünde konuşur:

– Delilim vardır, lâkin ispat ister.

– Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?

– O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultanım…

Demiş ve şunları istemiş:

Sultanım , herhangi bir havradan (Sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak.

Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm? Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” ortalığı ayağa kaldırmışlar.

Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta dolunca, adam:

– Sultanım, artık bırakmak zamanıdır, demiş. Haham bırakılmış, Yahudiler mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler.

Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım, demiş.

Aynı şekilde papaz derdest edilip yaka-paça alınmış. Pazar ayininde kıyamet kopmuş. Tepkiler ayyuka çıkmış. Haftasına da serbest bırakılmış.

Sevinç gösterileri daha da fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar.

Sultan:

– Bitti mi? demiş adama.

Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle, demiş. Efendim, payitahtımız Bursa’nın en sevilen, falan âlimini alınız minberinden…

Dediği yapılmış. Ulu Cami’nin meşhur imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler…

Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz? Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz” gibi tek bir kelâm etmemiş. İmamın peşinden giden, arayan-soran olmamış. Bir hafta geçmiş, “Nerde imam” diye gelen-giden yok! Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu:

  • Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik”,
  • Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”,
  • Vah vah! Acırım arkasında kıldığım namazlara…”

Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:

– Eee, ne olacak şimdi?

Hayırsever

– Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hepsinden.

Haklısın demiş padişah.

Padişah denilenin yapılması için emir buyurmuş ve ne diyeceğini bekleyerek adama dönmüş. Hayırsever, taşı gediğine koymuş:

Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş:

– Hava bile haram hava! demiş.

Hikayenin aslı olmayabilir ama “faslı” doğru ve bugünü çok güzel anlatıyor.

İşin ötesi şu ki eskiden sadece iftira ve yalanlar varmış ve de buna sessizce seyirci olanlar.

Şimdi katliamlar hatta bebek cinayetleri var. Ekser “insan” dilsiz bir şeytanmış.

Dünya üstünde “insan” nüfusunun en az olduğu coğrafya ne yazık ki bizim topraklar çıktı.

Kuyudan kurtarılan köpeğin manşet olduğu ama öldürülen ve Suçsuz yere cezaevlerinde anneleri ile büyüyen bebeklerin ve masum insanların haber bile olmadığı topraklar. Bunu görmenin faturası çok ağır oldu

https://www.google.com/amp/s/www.tr724.com/bir-cesme-hikayesi/amp/

Bu yazı 53 kez okundu