Pırlanta İkliminde Seyahat-16

۝İbret Alacak Kadar Yaşıyoruz

۝İlân Bakımından Nübüvvet ve Mehdiyetin Farkı

۝İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ufku

۝Duhan-1

۝Duhan-2

۝Duhan-3

 

***

İbret Alacak Kadar Yaşıyoruz

°°°Önsöz°°°

  • İnsanoğlu inanmak istediği yalana, inanmak istemediği doğrudan çok daha kolay ve çabuk inanıyor.
  • Dolayısıyla, iman hakikatlarına inanmamanın, ya da onlara inanmanın zaruri bir sonucu olan ibadetleri yapmamanın asıl sebebi, ne delil yetersizliğinden dolayı inanmanın, ne kulluğun zor oluşu, ne de zaman yetersizliği değildir.
  • İşin temeli olması itibarıyla, iman meselesi üzerinden konu Pırlantada şöyle ele alınıyor:

* “Haddizatında, bülûğ çağına erdikten sonra ölen her insan için, ibret alacak kadar yaşama süresi gerçekleşmiş demektir. Bir insan yirmi, otuz, kırk, elli… yaşında da ölse, artık o, “Düşünüp gerçeği görebileceğin kadar ömür vermedik mi?” itabının muhatabı sayılır. Çünkü, şuurluca bir saat bile yaşamak Yüce Yaratıcı’nın varlığına ve hilkatin esasına uyanmak için yeterlidir; dolayısıyla, şuurlu bir saat geçiren insanın bilhassa küfür mevzuunda hiçbir mazereti kalmamıştır.

 

Hâlbuki, Allah Teâlâ insanların çoğuna bülûğdan sonra uzun süre yaşama imkânı vermektedir. Hâlık-ı Kâinat, bazı canlıları sadece bir saat, hatta çok daha kısa süre yaşatmakta, onları bir anlığına bir kısım isimlerinin tecellîlerine mazhar etmekte ve sonra hayatlarına son vermektedir. Ömrü bir hafta, bir ay ya da bir yıl… olan canlılar vardır. Fakat, Cenâb-ı Hak, insanı sadece bir saatliğine halketmemiştir; ona normal şartlarda altmış senelik bir ömür bağışlamıştır.

Bu açıdan, etrafını duyacak, hissedecek ve değerlendirecek şekilde, şuurlu olarak bir saat bile yaşasa özellikle inkâr ve şirk hususunda bir mazeret hakkı kalmayacak olan insanın, vasatî ömür sayılan altmış seneyi tamamladığında Cenâb-ı Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi olma konusunda hiçbir mazeret hakkına sahip olamayacağı aşikârdır.

Bülûğ çağına eren bir gencin artık mesul sayılacağı ve onun küfür, şirk ve mâsiyet üzere yaşama mevzuunda herhangi bir bahanesinin geçerli olmayacağı düşünülürse, vasatî ömrü geride bırakan bir insanın da evleviyetle mazeret hakkını kaybetmiş olacağı açıktır. Şu hâlde bülûğu idrak ettikten sonra ölen herkes, düşünüp ne yapacağına karar verecek zamanı bulmuş sayılır. Altmış sene yaşamış bir insan ise, ahiretini kurtarması için duyup görmesi gereken her şeyle karşılaşmış, hakikatleri düşünüp anlaması için gereken vakti fazlasıyla elde etmiş ve ebedî saadeti kazanma yolunda pek çok fırsat yakalamış demektir.

Evet, onca sene eğitimini, istikbalini, evini barkını, çoluk çocuğunu ve iaşesini düşünen; yaşamanın, kazanmanın, rahat etmenin, caka yapmanın ve çalımın ne olduğunu bilen; dünyevî menfaatleriyle alâkalı iyiyi kötüyü ayırt edebilen ve kafasına koyduğu bir meseleyi senelerce takip edip onu sona erdirebilen; yani yüzlerce, binlerce, milyonlarca hususu düşünüp onlarla ilgili kararlar verebilen bir insanın ulûhiyet hakikatini ve ahiretini de düşünmüş olması gerekmez mi? 

Dahası, bu kimse, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu duymuşsa, Kur’ân’dan haberdâr olmuşsa, ölümün keşif kolları sayılan hastalıklarla tanışmışsa ve ihtiyarlık pek çok dille kendisine “yolcusun” demişse, artık onun bütün bütün ahirete teveccüh etmiş, eksiklerini gidermiş ve öteler için zâd ü zahîre hazırlamış olması lâzım gelmez mi? İşte, bu hakikate karşı kapalı yaşayan ve ömrünü gafletle tüketen bir insanın acı âkıbetle karşılaşınca pişmanlık duyması, yeniden dünyaya gelmek gibi olmayacak isteklerde bulunması ve dünya hayatındaki hataları için mazeretler döktürmesi ona hiçbir şey kazandırmayacaktır. Onun mazeretleri dikkate alınmayacak ve bahanelerin arkasına saklanmasına fırsat verilmeyecektir.

 Bu açıdan, Hem altmış yaşın hem de “mazeret” meselesinin âyet-i kerime ışığında şerh edilmesi gerekmektedir. Söz konusu ilâhî beyandan önce, inkârcı müşriklerin sürekli Cehennem’de kalacakları, oradaki azabın dehşetine dayanamadıkları için ebedî ölümü arzulayacakları; fakat artık haklarında ölüm hükmünün verilmeyeceği ve ateşin şiddetinin de hafifletilmeyeceği, Allah’ı ve nimetlerini inkâr eden her nankörün bu cezayı hak ettikleri anlatılmaktadır. Sonra da –mealen– şöyle denmektedir:

“Onlar orada imdat istemek için

‘Ey Yüce Rabbimiz!

Ne olur, çıkar bizi buradan, dünyaya geri gönder de, daha önce yaptıklarımızdan başka, güzel ve makbul işler yapalım!’ diye feryad ederler.

Fakat, onlara şöyle cevap verilir:

‘Biz, size, bir kimsenin ibret alıp gerçeği görecek kadar düşünebileceği bir ömür vermedik mi?

Hem size uyarıcı da gelmişti.

Öyleyse tadın azabı! Çünkü, zâlimleri kurtaracak yoktur!

(Fâtır sûresi, 35/37.) âyet-i kerimesi

ve “Cenâb-ı Hak, altmış yıl yaşayacak kadar ömür verdiği kişinin mazeret gösterme imkânını bütün bütün ortadan kaldırmış ve ona bahanelerin ardına sığınma fırsatı bırakmamıştır.” (Buhârî, rikak 5; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/417.) hadis-i şerifi, kendini gaflete salan kimseler için bir tevbîhi de ihtiva etmektedir; bunlar, özellikle belli yaşın üzerindeki kimselere bir ikaz mahiyetindedir.

Onlara,

– “Bunca sene hak ve hakikat hesabına pek çok şeye şahit oldunuz, dahası bir sürü meşguliyeti de arkada bıraktınız; artık hiçbir mazeretiniz kalmadı. Şu hâlde, iyi bir mü’min olmak için daha ne duruyorsunuz?” demektir. Aynı zamanda, ömrün sonunda iyilikleri, ibadetleri, salih amelleri daha da artırmaya ve geçmişteki eksikleri bir ölçüde de olsa telâfi etmeye bir teşviktir. Öyleyse, yaşlılıkta dine ve diyanete daha bir candan sarılmak inanmışlığın gereğidir.” [İnsan Ömrü ve İki Büyük Tehlike. VUSLAT MUŞTUSU]

***

İlân Bakımından Nübüvvet ve Mehdiyetin Farkı

°°°Önsöz°°°

  • Mehdî! enflasyonunun yaşandığı bir devirde yaşıyoruz. Hem de mehdilik meselesi iman esaslarından olmadığı halde, çoğu zaman avam nazarında onların önüne geçebilmektedir.
  • Bir tarafta şeyhinin, liderinin, önderinin mehdi olduğunu iddia edenler, öbür tarafta bunu bizzat kendleri ilan edenler.
  • Bunların çoğu aklen sorunlu, ruhen dengesiz insanlar oldukları hâlde Hocafendi, hüsn-ü zannının gereği olarak işi en masum ve farklı bir yönüyle ele alarak onların durumlarına şöyle açıklık getiriyor:

* “Hâlbuki, bir insan Mehdî olsa da, onun bu mazhariyetini ilân etme gibi bir vazifesi yoktur. Dahası, hakikî Mehdî olduğuna dair elinde kesin bir delili de yoktur; duyuş ve sezişlerinde yanılmış, asıl ile gölgeyi karıştırmış olabileceği her zaman muhtemeldir. Mehdî’nin şahıs mı yoksa şahs-ı mânevî mi olduğu da şüphelidir. Dolayısıyla, mehdiyet, arkasına düşülüp aranılacak, bulununca da herkese ilân edilecek bir paye değildir. Heyhat ki, bugün en ciddî insanlar bile o meseleye kafalarını takmışlar. Onu bunu Mehdî ilân etmekle insanlığın meselelerinin hallolacağını zannediyorlar. Falanı filânı getirip o tahta oturtmakla İslâm âleminin problemlerinin çözüleceğine inanıyorlar.

Hayır, meselelerin halli başka taraftadır; BUGÜN İNSANLIK İMAN ZAAFI veya KÜFÜR PROBLEMİ yaşamaktadır. EN BÜYÜK DERT BUDUR ve illa bir şey yapılacaksa, bu problemin herkese duyurulması ve ona karşı çarelerin ortaya konulması adına bir ilân yapılmalıdır.

Mutlaka ilân edilmesi gereken meseleler de vardır, ilân edilmeyecek meseleler de. İnsana rüyada veya yakazada bin defa;

– “Sen şahs-ı mânevî hesabına mehdîliği temsil ediyorsun, sen Mehdîsin!” deseler ve o kendisinin Mehdî olduğuna kat’i kanaat getirse bile, onun bu kanaatini ilân etmek gibi bir vazife ve sorumluluğu yoktur. Şayet, insanın bir kıymeti varsa, o, öbür tarafta belli olacaktır ve mükâfatını Allah verecektir. Onun burada kendi kendine makamlar ve mükâfatlar takdir etmesi mânâsızdır.

Özünde derin olmayan ve düz kulluğa rıza göstermeyen insan, kendisini hangi makama yakıştırırsa yakıştırsın ya da nasıl takdim ederse etsin faydasızdır. Söz gelmişken bir farklılığa dikkat çekmek istiyorum: Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in risaletini ilân etmesi onun vazifesi cümlesindendir. Farz-ı muhal, o kelime-i Tevhidi söylese ama “Muhammedün Resûlullah” demeseydi, vazifesini yapmamış olurdu. Nitekim, Rehber-i Ekmel Efendimiz bir münasebetle

– “Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah’a yemin olsun ki, Musa (aleyhisselâm) çıka gelseydi, siz de ona ittiba edip beni bıraksaydınız, doğru yoldan sapıtmış olurdunuz. Eğer Musa (aleyhisselâm) hayatta olsaydı ve benim nübüvvetime yetişseydi, muhakkak ki, o da bana tâbi olurdu!” buyurmuştur. (Dârimî, mukaddime 39; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/265.)

 Bu söz hem bir tahdis-i nimettir hem de Peygamber Efendimiz’in tebliğ misyonunun edasıdır. Fakat, meselenin nizaya ve münakaşaya bâdî olması karşısında, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) kendisinin, önceki peygamberlerden üstün görülmesine ve onların –hâşâ– hafife alınmalarına aslâ izin vermemiştir. Hatta bir defasında bir sahabinin Hazreti Musa’nın kadr ü kıymetine uygun düşmeyen bir söz söylediğini duyunca, hemen ona müdahale etmiş ve,

“Beni Musa İbn İmrân’a tercih etmeyin. Zira, ben onu mahşer gününde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim” (Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikak 43, tevhid 31; Müslim, fezâil 157) demiş ve orada meseleyi tadil etmiştir.

Oysa, Hazreti Musa da Kâinatın Medar-ı Fahri’ne hayrandır. Nitekim, Allah Teâlâ onları Miraç’ta karşılaştırmış, yan yana getirmiş ve konuşup görüşmelerine izin vermiştir. Miraç hadisinde imâ edildiği üzere, Hazreti Musa, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kendi önünden gelip geçmesini ve defalarca huzur-u ilâhîye çıkmasını görünce, tatlı bir gıpta ile,

– “Şuna bak! Benden sonra geldi ama nasıl da böyle reftare yürüyor!..” (Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-halk 6, menâkıbü’l-ensâr 42; Müslim, îmân 264.) mânâsına gelebilecek bir edayla takdirini ifade etmiştir. Buna rağmen, Rehber-i Ekmel, “Beni Musa İbn İmrân’a tercih etmeyin” demiştir. (Buhârî, husûmât 1, enbiyâ 31, rikak 43, tevhîd 31; Müslim, fezâil 157.)

 Yine Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), kendisine has o engin tevazuu ve kadirşinaslığı ile Hazreti İsa’yı nazara vermiş, “ Ademoğlu arasında doğduğu vakit şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir.” (Buhârî, bed’ü’l-halk 11; Müslim, fezâil 146) buyurmuş; bir başka defa,

– “Ben, dünyada da ahirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Müslim, fezâil 143; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/319.) demiştir. Fakat, risalet vazifesi söz konusu olunca, “Hazreti İsa gelecek, ümmetimden olacak; benim dinimle amel edecektir” (Buhârî, büyû’ 102, mezâlim 31, enbiyâ 49; Müslim, îmân 246-247) ihbarında bulunmuştur.

İşte, Habîb-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in bu iki hâli, durduğu yer itibarıyla konumunu değerlendirme adına bize çok önemli mesajlar ve ipuçları vermektedir. Nerede nasıl tavır alınması lâzım geldiğini ve neyin ne ölçüde duyurulması gerektiğini göstermektedir.” [Öz Güven ve Mehdîlik İddiası. VUSLAT MUŞTUSU]

***

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Ufku

°°°Önsöz°°°

Cenâb-ı Hak Bakara suresinin 253. âyetinde;

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۢ 

 “Biz O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık…” buyuruyor. Hepsi Allah’ın Hâs kulları olmakla beraber, aralarında derece farkları bulınduğunu yine Kur’ân’ı Kerimden öğreniyoruz. Onlar arasındaki bu derece farklarının, ümmetlerine de yansıdığını, yansıması gerektiğini ise her âlimden duymak, her kitapta bulmak ve okumak pek mümkün görünmüyor. İşte O farklı Peygamberin farklı bir vârisinin konuyla ilgili açıklaması:

* “Kâdı Beyzavî’nin, tefsirinin birinci cildindeki kıyaslamaları esas alınarak, (Beyzâvî, Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl 1/68) İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ufku ile alâkalı şöyle bir yorumda bulunulabilir:

 İsrailoğulları maruz kaldıkları zulümden kaçarken, onları takip eden Firavun ve askerleri iyice yaklaşıp,

– “İki topluluk birbirini görecek hâle gelince, Hazreti Musa’nın arkadaşları, ‘Eyvah! Bize yetiştiler!’ dediler.” (Şuarâ/61) Seyyidina Hazreti Musa,

– “Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir” (Şuarâ/62) cevabını verdi.

Hazreti Musa’nın “Rabbim benimledir” derken sadece kendi şahsından bahsetmesi ve “yol gösterecektir” buyururken de Arapçada geleceği ifade için istimal edilen س ilâvesini kullanması iki hususu ima etmektedir:

BİRİNCİSİ, demek ki, İsrailoğulları’nın ekserisinde Allah’a güvensizlik, tevekkülsüzlük ve teslimiyetsizlik hâkimdir.

İKİNCİSİ ise; Hazreti Musa, Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetinden emindir ama,

– “Allah mutlaka bizimle beraberdir ve şüphesiz şimdi bir yol gösterecektir” dememiş; beklediği kurtuluş vesilesinin ileriye matuf olduğunu işaret eder gibi bir üslûpla konuşmuştur.

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ise, müşrikler tarafından Mekke’den çıkarılıp Sevr Mağarası’na sığındığı esnada, kendisini takip edenlerin gürültülerinin duyulduğu bir anda, Hazreti Ebû Bekir’e,

– “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir” (Tevbe/40) demiştir. (Buhârî, tefsîru sûre (9) 9; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 1)

Bu ifadede, ileriye matuf bir kurtuluş recası değil, Allah’ın maiyyetinin hâl-i hâzırdaki mevcudiyetine olan inanç, tefviz ve sika ufku söz konusudur. Ufuk itibarıyla, Rehber-i Ekmel’in bu sözünün Hazreti Musa’nın sözüne çok ciddî bir rüçhaniyeti vardır. Zira, Seyyidina Hazreti Musa’nın yoldakiler adına söylediği sözü, Allah Resûlü müntehilere verilmiş bir nimet mahiyetinde seslendirmektedir.

 Yine, Hazreti Musa, Firavun’un karşısına çıkacağı zaman

– “Yâ Rabbi, genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!” (Tâhâ/25-28) demiştir. Bu dilek, onun talep mevkiinde bulunduğunu ve o kapıya yoldaki bir insan edasıyla teveccüh ettiğini göstermektedir. Ne ki, Hazreti Musa’da bir istek hâlinde ortaya çıkan bu husus, Peygamber Efendimiz’e Allah’ın bir lütfu olarak,

– “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” (İnşirâh/1) âyetiyle mevhibe ve minnet ufkunda tecellî etmiştir. Diğer bir ifadeyle, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) Rabbinden istediği inşirah-ı sadr, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve böylece O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.

 Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Bunlar bize hangi ufku paylaştığımızı ya da paylaşmamız gerektiğini göstermektedir. Evet, her devrin bir anlayışı ve her döneme düşen peygamberin kendine has bir ufku olmuştur. Bizim bahtımız da Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’le gülmüştür. Bu açıdan, durumumuzu ve konumumuzu çok iyi değerlendirerek, nerede ve kimin arkasında bulunduğumuzu tam kavramamız ve ona göre davranmamız gerekmektedir. Bu idrak sayesinde,

– “Bütün insanlığın gönlüne nasıl gireriz, bağrımızı herkese nasıl açarız, sesimizi-soluğumuzu cihana nasıl duyururuz, Muhammedî ruhun varidâtını ve mevhibelerini başkalarının sinelerine nasıl boşaltırız ve nasıl onları da bu yüce hakikatten haberdâr kılarız?” dememiz, bu soruların cevaplarını arayarak, bu istikamette gayret göstermemiz icap etmektedir.

 Hâsılı, Muhammedî ruh, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten sürekli Allah’a doğru yürüyor olma şuurunda bulunanların başka türlü olmaları da düşünülemez. Onlar, oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur, ruhlarındaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır; gayza, nefrete karşı da bitmeyen bir kavga sürdürürler. İşe gönüllerinden başlayarak, her bucakta iyilik, güzellik fidelerinin boy atıp gelişmesine ortam hazırlar ve kimi zaman zehir olsa da, herkesi ve her şeyi şeker-şerbet gibi kabul ederler.

 

Karakterlerinin ana çizgileri hâline gelen hilm, silm, merhamet ve mülâyemet sayesinde, üzerlerine kinle ve nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz orduları sevgi ve şefkatin yenilmeyen gücüyle püskürtürler. Şu kadar var ki, başkalarına saygılı oldukları kadar onurlarına da düşkündürler; müsamaha, şefkat, mülâyemet ve inceliklerinin bir zaaf şeklinde yorumlanmasına asla müsaade etmezler; zira onlar, gerekirse, bir an bile tereddüt yaşamadan, hayatı istihkar edebilecek bir ruh yüceliğine sahiptirler.” [Muhammedî Ruh. VUSLAT MUŞTUSU]

***

DUHAN-1

°°°Önsöz°°°

Kıyamet alâmetlerinden birisi de duhan’dır. Kıyamet alametleri, saadet asrına göre ileride ortaya çıkacağı için, gayba ait bütün ihbarlar gibi müteşabih ve mecâzi, yani yoruma açık ifadelerle dile getirilmiştir. Bu konularda yapılan farklı yorumların birden fazlası, hattâ hepsi doğru da olabilir. İşte duhan ile ilgili bu yorumlardan bazılarını, bir kısmını daha önce yapılan yorumlardan aktararak, bir kısmını da kendi hayat okumalarıyla şöyle anlatılıyor Pırlanta Adam:

* “Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz,

 “On alâmet zuhur etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Bunlar:

•Doğuda, batıda ve bir de Arap Yarımadası’nda yer batması,

•Duhân,

•Deccal,

•Dâbbetü’l-Arz,

•Ye’cûc ve Me’cûc,

•güneşin battığı yerden doğması ve

•Aden toprağının sonundan (Yemen’den) çıkacak olan bir ateşin insanları haşrolacakları yere sürmesidi.” buyurmuştur. (Müslim, fiten 39; Tirmizî, fiten 21; Ebû Dâvûd, melâhim 12.) Bu hadis-i şerifin haricinde daha pek çok nebevî beyanda kıyametin bir kısım alâmetleri sayılmakta ve onlar arasında “duhân” da zikredilmektedir.

  • Kıtlık, Açlık ve Duman

Kimi İslâm âlimleri, Abdullah İbn Mesud (radıyallâhu anh) tarafından nakledilen şu hâdiseyi esas alarak, duman demek olan “duhân”ın gelip geçtiğini savunmuşlardır: Kureyş müşrikleri, mü’minlere işkence edip bazı inananların canlarına kıyacak kadar zulümde ileri gidince, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ)

– “Yâ Rabbi! Bu zâlimlerin gelecek senelerini Yusuf (aleyhisselâm) dönemindeki kıtlık seneleri gibi kıl!” diye dua etmişti. Bu duanın üzerinden çok geçmeden müşrikleri müthiş bir kıtlık yakalamıştı. Öyle ki, insanlar kurumuş derileri ve kemikleri dahi kemirmeye, leş parçalarını bile yemeye başlamışlardı; hatta pek çok kimse açlıktan dolayı ölmüştü. Kıtlık ve açlık öyle bir safhaya ulaşmıştı ki, artık insanlar yer ile gök arasını bir duman kaplamış gibi görüyorlardı.

Nihayet, Ebû Süfyan, Resûl-i Ekrem’e (aleyhissalatü vesselâm) gelerek,

– “Sen bize akrabayı gözetmemizi emrediyorsun; hâlbuki kavmin açlıktan ve kıtlıktan helâk oldu. Allah’a dua et de onlardan bu belâyı kaldırsın” demişti. Bunun üzerine, Rahmet Peygamberi dua edince, bol bol yağmur yağmaya başlamış ve kıtlık sona ermişti. Heyhat ki, refâha kavuşan müşrikler o açlık günlerini çabucak unutmuş ve yine eski isyankâr hâllerine dönmüşlerdi. Nitekim, Allah Teâlâ,

– “O hâlde sen göğün, bütün insanları saracak olan aşikâr bir duman çıkaracağı günü gözle. Bu, gayet acı bir azaptır” (Duhân/10-11) mealindeki beyanıyla ve müteakip âyetleriyle hem müşriklerin açlıktan her yanı sisli dumanlı gördükleri o kıtlık dönemini hatırlatmış, hem kıtlıktan kurtulduktan sonra şükretmeleri gerekirken onların tekrar inkârlarına döndüklerini nazara vermiş ve hem de bütün inkârcıların bir gün mutlaka büyük bir satvetle yakalanıp cezalandırılacaklarını bildirmişti. (Buhârî, tefsîru sûre (12) 4, (44) 2; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 39.)

 İşte, bazı müfessirler mezkûr âyetlerin bu hâdiseden dolayı nâzil buyurulduğunu söylemiş; “duhân”ın gerçek duman değil, müşriklerin açlığa maruz kalıp etrafı duman şeklinde görmeleri olduğunu ve bunun da gelip geçtiğini belirtmişlerdir.

  • Fikir İnhirafı ve Kargaşa

 Bazı âlimler ise, kıyamet alâmetleriyle alâkalı diğer hadisleri de nazar-ı itibara alarak, söz konusu âyetlerin daha şümullü şekilde anlaşılması gerektiğini, imâ edilen “duhân”ın henüz vuku bulmadığını ve onun kıyamete yakın bir zamanda görüleceğini söylemişlerdir. Rivayetlere göre; bu duman inkârcıların kulaklarından girecek, başlarını yakıp kavuracak ve onları öldürecek; mü’minleri de nezleye yakalanmış gibi bir hâle düşürecektir.

 

Allahu a’lem, duhân maddî bir azap da olabilir. Mevzuyla alâkalı hadislerde, bir özenti neticesinde yakalanılan sigara hastalığından atom bombası gibi kitle imha silâhlarına ya da ozon tabakasının sebep olabileceği felâketlere kadar bazı ahirzaman belâlarına işaretler de bulunabilir. Fakat, biz şimdiye kadar “duhân”ı hep düşünce kaymaları neticesinde oluşan şaşkınlıklar, itikadî marazlar ve fikir hercümerci şeklinde anladık.

 Bildiğiniz gibi; her şey önce düşüncede başlar, bir fikir olarak ortaya atılır, sonra im’ân-ı nazar ile o meselede derinleşilir; fikir, mefkûre hâline getirilir ve nihayet o uygulanabilecek bir şey ise projelendirilir, makul bir çerçevede realize edilmeye çalışılır.

 Bu açıdan, kelime itibarıyla duman demek olan ‘duhân’ bir yönüyle her şeyin sisli-dumanlı görülmesi, eşyanın mahiyet-i nefsü’l-emriyesine göre algılanamaması; akın karaya, sapın samana karışması; bir kısım güzelliklere açık düşüncelerin yanında karanlık fikirlerin de bulunması ve hemen her şeyin karman çorman olması mânâsına da gelebilir. Duhân, düşünce borbardımanlarının birbirini takip ettiği, kaba kuvvetin fikir işçilerini inkâr bataklığına sürüklediği, hakkın bâtıl gibi gösterilip bâtılın hakmışçasına sergilendiği, iyinin kötüden, güzelin çirkinden, doğrunun eğriden tefrik edilemediği karışık bir dönemin remzi olabilir.

 Evet, duhândan maksadın, kaba mânâsıyla bir atom ya da hidrojen bombasının meydana getirdiği dumanı ve toz bulutunu hatırlatan maddî bir felâket olması da mümkündür. Fakat, hadis-i şeriflerde duhânın münkirleri öldürürken mü’minleri de zükâm (soğuk algınlığı, nezle) yapacağına dikkat çekilmesi daha başka mânâları akla getirmektedir.” [Duhân. VUSLAT MUŞTUSU]

***

DUHAN-2

°°°Önsöz°°°

  • Ahirzaman Nezlesi

Nezle denilince aklımıza mâlum virüsün sebep olduğu, zaman zaman hepimizin yakalandığı ama ölümcül de olmayan mâlum hastalık gelir. Fakat hadis-i şeriften anladığımıza göre bir de âhirzaman nezlesi varmış. Bu nezlenin mahiyeti, yine olabildiğince mantıki, zamanı ve olayları okuyabilme vukufiyeti ile şöyle açıklanıyor yazının devamında:

* “Aslında, zükâm (zükkâm da denir), her ne kadar lügat açısından “nezle” demek olsa da, Araplara ait bir deyimdir ve bir şeyden çok etkilenmeyi, ona imrenmeyi, onun karşısında insanın ağzının sulanmasını ve ağzının suyunun akmasını ifade etmektedir.

 

Ahirzamanda öyle şeyler ortaya atılacaktır ki, inançsızlar hemen kendilerini salıverecek, gördükleri karşısında âdeta baygınlaşacak, sonra şuursuzca onların içine atlayacak ve helâk olup gideceklerdir. İnananlar ise, neticesinin nereye varacağını bilemedikleri o sonradan doğma şeylere belki hemen kendilerini kaptırmayacaklardır ama onlar da bir baş dönmesi, bir bakış bulanıklığı ve kısa süreli de olsa bir ŞAŞKINLIK YAŞAYACAKLARDIR. Arap dilinde bu husus “umumî havadan etkilenme neticesinde gözlerin yaşarmasını, burnun akmasını ve beynin karıncalanmasını” hatırlatan bir deyim olarak zükâm ile dile dökülmektedir ki; biz bunu, kendi lisan zevkimiz zaviyesinden “Bazı fanteziler öyle câzip hâle gelir ki, insanların başları döner, bakışları bulanır, ağızlarının suyu akar ve kendilerini onların içine bırakıverirler.” şeklinde anlayabiliriz.

 

İşte, şayet kıyametten önce düşünce sahasına büyük bir bomba atılacaksa, –hafizanallah– o bir inkâr-ı ulûhiyet duhanı meydana getirecekse ve neticede her şey simsiyah bir buluta bürünecekse, zaten şüphe ve tereddütte olan kimseler o sisli havada hayatlarını devam ettiremez ve onun içinde boğulup giderler.

Nitekim, bir nihilist filozofun (Niche), özünden tamamen uzaklaşmış bir itikada reddiye babında “Ve Tanrı öldü” deyişini, işin künhüne vakıf olamayan bir kısım kimseler “Allah öldü” şeklinde algılayarak öylece ülkemize taşımış ve binlerce insanın dalâletine sebebiyet vermişlerdi. Kezâ, “Din afyondur; fakir-fukaranın teselli kaynağıdır!” düşüncesinden dolayı tamamen devrilen, tırpanlanmış gibi yıkılıp giden bir sürü insan olmuştu. Heyhat ki, bu düşünce inhiraflarının tesirleri sadece inkârcılar üzerinde görülmedi. Kimileri, o fikir kaymaları neticesinde itikadî bir uçuruma yuvarlanırlarken, bazıları da en azından zükâma tutuldular. Onların da, –bağışlayın– burunları akmaya başladı; başları döndü, bakışları bulandı ve ağızlarının suyu aktı. Onlar da hesabı karıştırdılar, fantestik, lüks ve bâtıl mülâhazalara kapıldılar.

Bir münasebetle arz ettiğim gibi; bir dönemde İslâm dünyasında “İslâm sosyalizmi” kitapları yazıldı. Çünkü, bazı mü’minler, ne idüğü belirsiz düşüncelerden o kadar etkilendiler ki, İslâm’daki içtimaî adaleti sosyalizm şeklinde anladılar. Oysaki, içtimaîlik, İslâmî yapının temeli değil sadece bir yönüdür.

– “Allah indinde hak din İslâm’dır.” ( Âl-i İmrân/19) Bu mesele malûm ve müsellem bir hakikat iken, Marks’tan tevârüs edilmiş bir nazariyenin İslâm’a yamanarak takdim edilmesi, Müslümanlık adına büyük bir gaflet ve cehalettir. Aynı zamanda bu, baş dönmesinin, göz bulanmasının ve hakikatleri mahiyet-i nefsü’l-emriye (realite) açısından değerlendirememenin ifadesidir.

  • Zükâma Müptelâ Yığınlar

 Yakın tarihte böyle bir duman bütün dünyayı sardığı gibi, bizim insanımıza da bir kısım hastalıklar bulaştırmıştı. Bazı inançların ve telâkkilerin temsilcileri, dinî dinamikleri itibarıyla ona karşı koyamadıklarından bütün bütün tıkanıp mânen ölmüş, kimi mü’minler de kendi değer ölçülerini iyi bilemediklerinden dolayı zifiri karanlıkta kalmışlardı. Dahası, bir kısım kimseler, kendi mânâ köklerimizi ve değişik zenginliklerimizi hesaba katmadan, tamamen fantastik mülâhazaların ya da lüks tutkularının eseri olan nice nesepsiz şeyleri alıp hazır bir elbise gibi başlarına geçirerek millet yapısındaki tenasübü berbat etmişlerdi.

Evet, hak ve hakikati kabul etmeyen maddeci felsefe, ilhad ve küfür dünyasının insanını, mânâ plânında öldürürken, Müslümanlar arasına da şüphe ve tereddüt sokmuştur. Bugün hâlâ elinde mendil, burnunu silenlerin durumu ve Batı’dan gelen her şeye ağız suyu akıtarak bakanların hâli bunun neticesidir.

 

Hazreti Sâdık u Masduk (aleyhissalatü vesselâm) Efendimiz’in

– “Ahirzamanda bir duman zuhûr edecek; kâfirleri öldürecek ve mü’minleri de zükâm yapacaktır” (Buhârî, tefsîru sûre (30) 1; Müslim, sıfâtü’l-münâfikîn 39.) ihbarı ise, bu gerçeğin açıkça ve mucizevî beyanından ibarettir. Bilmem ki, Arapçaya ve bu dilin inceliklerine vâkıf olamadıklarından dolayı, bu cehaletlerini bir urba ile örtmeye çalışan ve, “Bize meal yeter, hadise ne lüzum var!” gibi hezeyanlar savuran bazı teologların vaziyetini bundan daha güzel resmetmek kabil midir?

Ezcümle, materyalizm ve basının Müslümanlar üzerinde de tesirini gösterip onları zükâma düçar ettiğinden dolayıdır ki; İslâm âleminin gözbebeği sayılan bazı ilim yuvalarında dahi, mânâya karşı kör insanlar yetişmiştir. Koca koca unvanlarının ve şöhretlerinin gücüne dayanan bir kısım ilim adamları, sırf fantezi ve lüks tutkusundan dolayı, Müslümanların itikatlarında çok büyük tahribatlar yapmışlardır.

Meselâ; önce mucizeleri tevil ile işe başlamış; ardından melek, cin ve şeytan gibi madde ve fizik ötesi varlıkları bazı tabiat kanunlarıyla izaha kalkışmışlardır. Şeytanın, en büyük hilesinin kendini ve varlığını inkâr ettirmek (13. Lem’a,10. İşaret) olduğunu bilemediklerinden ve dinin esaslarına ters yorumlar yapmak suretiyle İblis’in oyununa geldiklerini fark edemediklerinden dolayı, “cin”leri “mikroplar” şeklinde anlama ve şeytanı varlığı-yokluğu belirsiz bir hâle sokma gibi vahim hatalara düşmüşlerdir. Bütün bu düşünce kaymaları ve fikir inhirafları da o “zükâm”ın sonuçlarındandır.

Ayrıca, bu marazın neticelerinden biri de, mü’minler arasında selef-i salihîne karşı hürmetsizliğin yaygınlaşmasıdır. hir zaman fitnelerinin anlatıldığı hadis-i şeriflerde, bu ümmetin sonradan gelen nesillerinin, çeşitli ithamlar ve bahanelerle önceden gelip geçenlere hakaret etmeleri de kıyametin alâmetleri arasında sayılmıştır. Evet, arkadan gelenlerin (halefin), Resûl-i Ekrem’in senasına mazhar olmuş sahabe, tabiîn ve etbau’t-tabiîn dönemlerinden olan büyükleri (selefi) sıradan kimseler olarak görmeleri ve onlara bazı kusurlar isnad edip saygısızca sözler söylemeleri de çok kötü bir fikir inhirafıdır ve nezleye kapılmak kadar da olsa, duhândan etkilenmişliğin emaresidir.

 

Haddizatında, müsteşriklerin iddia ve iftiralarıyla bakışı bulanan mü’minlerin, kendi kültür kaynaklarından isabetli neticeler çıkarmaları ve selef-i salihîni doğru kriterlerle değerlendirmeleri asla mümkün değildir. Yoksa, inanan bir insan, bazıları tarafından dinin hücceti kabul edilen bir büyük âlim hakkında, “Falan İmam bizdeki düşünce hayatını öldürmüş bir katildir!.” diyebilir mi?!. Kendi boyunu yüksek göstermek için o kâmet-i bâlâyı omuzundan çekip seviyesinin altına indirmeye yeltenebilir mi? İlme, düşünceye ve insan idrakine karşı saygısızlık demek olan böyle bir cürmü, bakış zaviyesindeki sapmadan başka bir sebebe bağlamanın imkânı var mıdır?

***

DUHAN-3

Neyse ki, Nezlenin Tedavisi Mümkün!..

°°°Önsöz°°°

  • Aşağıdaki şu son yorum, senelerce önce yapılmış olmasına rağmen sanki aynısı aynısına günümüzü de tarif ediyor.
  • Bu satırlar yazılırken birebir bugünkü durumunun söz konusu edilemeyeceği muhakkak.
  • Yaşanılan zamanın özelliğine, yaşananların türüne göre yapılan yorumların hepsi doğru olabilir demiştik.
  • Sadedinde olduğumuz hadis-i şerif perspektifinden içinde bulunduğumuz duruma bakıldığında, bu yorumun bize de uyduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.
  • İşte şöyle noktalanıyor Pırlanta yorum:

* “..Beyan Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, duhânın tesirini anlatırken seçtiği kelimelerin farklı imâları da söz konusudur. Meselâ; –arz ettiğim gibi– lügat itibarıyla soğuk algınlığı ve nezle demek olan zükâm, aynı zamanda insanın bir şeye imrenmesi ve ağzının suyunun akması mânâlarını çağrıştırmaktadır. İster gribal ve viral bir enfeksiyon gibi maddî hastalık, isterse de bir şeye arzu duyma ve özenme misillü kalbî bir rahatsızlık olarak anlaşılsın, zükâm her zaman tedavi edilebilir.

 Bu itibarla da, İslâm dünyasının, müştekî bulunduğu salgın nezleden ve viral enfeksiyondan kurtulması kuvvetle muhtemeldir. Gözlerinden sürekli yaş aktığından ve hep burnunu silmekle meşgul olduğundan ya da hayran hayran baktığı surî güzellikler karşısında ağzı sulandığından herhangi bir mevzuya tam konsantre olamayan, dolayısıyla da, Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “zıp orada zıp burada” dolaşıp durmasıyla tam bir yüzer gezer hâli sergileyen bazı Müslümanların iyi bir tedavi sonucunda tekrar düşünce sıhhatine kavuşmaları ihtimal dahilindedir.

Sözün özü, âlem-i gayba ait bir konu olan “duhân”ın keyfiyetini yalnızca Allah bilir; o, kıtlık döneminde dayanılmaz bir açlıkla karşı karşıya kalan müşriklerin yeri göğü kaplamış vaziyette gördükleri duman da olabilir, kıyametten önce inkârcıları kasıp kavuran, mü’minleri de nezle eden maddî bir azap da. Ne var ki, küllî bir nazarla hadis-i şeriflere bakıldığında, duhânı, maddî bir belâ şeklinde anlamaktan ziyade, iyinin kötüden, güzelin çirkinden, doğrunun eğriden ayırt edilemediği bir dönemin sembolü olarak kabul etmek daha isabetli görülmektedir. O, ak ile karanın, sap ile samanın, sıdk ile yalanın birbirine karıştığı, dinî kriterlerin arka plâna atıldığı, dünya çapındaki düşünce kaymaları yüzünden mü’minlerin de öldürücü yaralar aldığı ve her yanda akl-ı selim adına zifiri karanlığın yaşandığı karmakarışık bir devrin remzi olsa gerektir.

Doğrusu, âlem-i İslâm dediğimiz bahtsız coğrafyanın şu anda yaşadığı tâli’sizlik de işte bundan ibarettir. Fakat, şayet inananlar, kıyametin diğer alâmetlerinden Cenâb-ı Hakk’a sığındıkları gibi, duhânın şerlerinden de istiâzede bulunur ve dinin yanıltmaz ölçülerini esas alarak kendi hayat çizgilerini sürekli gözden geçirirlerse, inşâallah, bu hastalıktan en az zararla kurtularak bir kere daha düşünce istikametine, kalb sıhhatine ve his selâmetine kavuşacaklardır.” [Duhân. VUSLAT MUŞTUSU]

Bu yazı 48 kez okundu