Firavun’un Âkıbeti
Görülmemiş Hesaplarla Öteye Gitmeyin!…
Başörtüsü Dinin Açık Emridir
“Ashabımı Bana Bırakın!..”
Gözlerin Yalan Söylüyor!..
Mevlâ-yı Müteâl Hakkında Hüsnüzan
***
Firavun’un kıbeti
°°°Önsöz°°°
İnsan nefes alıp verdiği sürece onun için tevbe kapısı açıktır ve ümit var demektir. En büyük günah olan küfür ve şirkten dönüş de bir tevbe olduğu için, bu durum kâfirler için de geçerlidir. Ancak, aşağıdaki âyet-i kerime ile hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere bunun iki istisnası vardır.
Birisi, en büyük ve en son kıyamet alâmetlerinden olan güneşin batıdan doğması, diğeri de insanın gözünden bazı perdelerin kalktığı son anlar demek olan ve hâlet-i yeis denilen sekerât vaktidir:
“Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa/18)
Ebû Abdurrahman Abdullah ibn Ömer ibni’l Hattâb (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
– “Bir kul can çekişmeye başlamadıkça Allah onun tevbesini kabul eder.” (Tirmîzî)
Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
– “Güneş batıdan doğmazdan önce kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder.” (Müslim)
Bu âyet-i kerime ve hadis-i şerifler perspektifinden, Firavun’un boğulmak üzere iken iman etmiş olması, daha başka yönleriyle de ele alınarak şöyle açıklanıyor Pırlantada:
* “..Sebepler açısından iki-üç aylık ömrünün kaldığını öğrenen bir hastanın durumunun hâlet-i yeis çerçevesine dahil olmayacağı anlaşılacaktır. O insan için hâlâ bağışlanma fırsatları ve kurtuluş vesileleri mevcuttur. Böyle bir mü’minin, ölümü ensesinde hissetmesinin kazandıracağı ruh hâletiyle kısa sürede pek çok mertebe katedebileceği hâlde, “Nasıl olsa kurtulurum!” diyerek boş kuruntuların, ümniyelerin peşine takılması ve hususî muamele beklentisiyle geri kalan ömrünü boşa harcaması yanlış olduğu gibi; kendisini, tam suda boğulacağı an inandığını söyleyen ama imanı makbul sayılmayan Firavun’a benzetip ümitsizliğe düşmesi de yanlıştır.
Kur’ân’da ve hadis-i şeriflerde adı zikredilmediği için ismini tam bilemediğimiz Firavun, tarih kitaplarında Amenophis, Râ (İbnü’ş-şems), Ramses ve Mineftah gibi adlarla anılmaktadır. Bunlardan hangisinin ya da hangilerinin Hazreti Musa’ya muasır olduğu mevzuunda da ihtilâflar vardır. Fakat, önemli olan isim değil, Kur’ân-ı Kerim’de ortaya konan Firavun tipi ve karakteridir; çünkü, Firavun’un anlatıldığı âyetlerle Firavunî şahıs ya da toplumların temel özellikleri nazara verilmektedir.
Firavun, ilâhlık ve rablık iddiasında bulunan ve yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek bir güç tanımayan bir tirandır. Diğer bir yönüyle de o, hâdiseleri hep sebeplere bağlayan bir esbapperesttir.
Bu açıdan da, onun dalgalar arasında debelenirken fevkalâdeden bir kurtuluş beklemesi mümkün değildir. Dolayısıyla, onun o andaki hâli, kendisinden başka güçlü tanımayan ve sebepleri alt üst edebilecek ilâhî kudreti kabul etmeyen bir mütekebbirin muhakkak gördüğü ölüm karşısında müthiş bir korku ve helecanla çırpınması şeklindeki tam bir hâlet-i yeistir. Firavun, boğulmak üzere olduğu işte o anda çaresizlik içinde, “İman ettim; İsrailoğulları’nın inandığı İlâh’tan başka tanrı yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!” (Yûnus/90) demiştir.
Daha önce Allah’a hep karşı gelmiş, isyan etmiş ve bozgunculuk yapmış olan Firavun, hiçbir kaçış ve kurtuluş ihtimalinin kalmadığı o vaziyette “iman ettim” deyince ona, “Şimdi mi? Hâlbuki bundan önce isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun!” (Yûnus/91) denilmiştir. Evet, Firavun’un imanı kabul edilmemiştir; zira o, iman iddiasında bulunduğu esnada hâlet-i yeis içinde kıvranmaktadır.
Ayrıca, Firavun’un kullandığı ifade de onun samimî olmadığını imâ etmektedir. O, “Allah’a iman ettim.” ya da “Hazret-i Musa’nın Rabbine inandım.” sözü yerine “İman ettim; İsrailoğulları’nın inandığı İlâh’tan başka tanrı yokmuş!” demeyi seçmiştir. Oysa, sihirbazların iman edişi anlatılırken onların,
– “Rabbü’l-âlemin’e, Musa ile Harun’un Rabbine biz de iman ettik!” (Şuarâ/47-48) dediklerine vurguda bulunulmaktadır. Çünkü, sihirbazlar inandıklarını söylerken samimiydiler; Hazreti Musa ve Hazreti Harun kime Rab diyorlarsa ona; yani, esmasıyla malûm, sıfatlarıyla muhat ve Zat’ıyla mevcud-u mechul bir İlâh’a, Kelîmullah’ın haber verdiği mâbud-u mutlak Allah’a inanıyorlardı. God’a değil, Tanrı’ya değil, Diyo’ya değil, Huda’ya değil, İsrailoğulları’nın bazılarının kendilerince beşerî sıfatlar yakıştırdıkları Yehova’ya da değil, Peygamberlerinin tanıttığı Hazret-i Allah’a inandıklarını ikrar ediyorlardı. Dolayısıyla, onlar o kapıyı doğru çalmışlardı ve imanları da makbul olmuştu.
Fakat, Firavun “İsrailoğulları’nın inandığı İlâh’a inandım” demek suretiyle iki büyük hatasını ele veriyordu.
Birincisi; bir kısım İsrailoğulları’nın, içinde elli türlü çarpıklık bulunan Zât-ı Ulûhiyet telâkkilerini esas alıyor; onların nezdinde –Eski Ahid’e de aksettiği üzere hâşâ ve kellâ– kızan, öfkelenen, etrafını yakıp yıkan ve bu hâliyle insana benzeyen bir ilâha inandığını söyleyerek orada bile kapıyı yanlış çalıyor; Cenâb-ı Hakk’a Seyyidina Hazreti Musa’nın çizgisinde teveccüh etmemiş oluyordu. Dahası, eksik ve yanlış ikrarını dahi tam bir taklit havası içinde seslendiriyor; âdeta
– “Madem onlar kabul ediyor ve suda boğulmaktan kurtuluyorlar; öyleyse ben de kabul ediyorum!” diyordu.
İkincisi; bir insanın imanının sağlam olması için, Allah’ın elçisine de iman etmesi şarttır. Firavun’un iman ettiğini söylerken kullandığı ifadede, kibrinden ve inadından dolayı hâlâ Hazreti Musa’nın peygamberliğini tasdîke yanaşmadığı sezilmektedir.
Bu itibarla, Firavun’un gönülden iman etmediği ve içine düştüğü felâketten kurtulmak için bu yola başvurduğu aşikârdır. Maksadı, Zât-ı Ulûhiyet’in varlığını ve birliğini ikrar etmek, O’nun kudretini ve azametini kabullenmek değil, bir şekilde ölümden kurtulmaktır. Dolayısıyla da, onun bu hâlet-i yeis içinde yaptığı iman ikrarı makbul olmamıştır. Binaenaleyh, günahkâr da olsa herhangi bir mü’minin ahir ömründeki tevbesinin mütekebbir Firavun’un “inandım” demesine benzetilmesi söz konusu değildir.” [Hâlâ Vakit Varken… VUSLAT MUŞTUSU]
***
Görülmemiş Hesaplarla Öteye Gitmeyin!…
°°°Önsöz°°°
Belli bir dönemden sonra ki biz buna bülûğ çağı diyoruz, kulun her ameli hesaba tabidir. Bu hesap ya bu dünyada görülür, ya da ahirette. Hesabın burada görülmesi demek, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı bir tevbe ile ona dönmektir. Bu yapılmazsa hesap hepten âhirete kalır ve orada durum buradakinden çok daha zordur. Bir de, bu hesaplardan kurtulmakla ilgili olarak ümit ve korku arasında bir denge söz konusudur. Bu dengenin nasıl olması gerektiği konusuna da şöyle devam ediliyor:
* “Evet, bir mü’min için tevbe kapısı her an açıktır; ne var ki, insan, altından kalkılmaz hesaplarla ötelere gitmemek için hep temkinli davranmalı, sürekli temiz yaşamalı, ezkaza kirlenmişse hemen temizlenmeye çalışmalı; elinde fırsat varken günah ve kul hakkı gibi ağırlıklardan kurtulmanın yollarını araştırmalı ve ölüme her an hazırlıklı olmalıdır. Şayet, zamanında bunları yapamamışsa, hiç olmazsa, ötelere yolculuk hesabına net sinyaller almaya başladığı vakit, hayatını bir kere daha gözden geçirmeli, bari ömrünün geriye kalan kısmını imar etmeli ve ölüp giderken kendi harabesinin altında kalmamaya bakmalıdır.
İnanan bir insan, sebepler açısından çok az bir ömrünün kaldığını düşünüyorsa, –ki bu bir ay da olabilir bir hafta da, bir gün de olabilir bir saat de– Allah’ın lütfettiği iman blokajını çok iyi değerlendirmeli; mümkün olduğu kadarıyla farz ibadetlerinden eksik kalanları kaza etmeli ve hususiyle üzerindeki kul haklarını ödeyerek onlardan kurtulmaya gayret göstermelidir.
Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, bir kötülük ettiği…
kim varsa, onlara ulaşmanın ve helâllik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır.
Hatta gerekirse, bir gazeteye, bir televizyona ya da bir radyoya ilân vermeli ama ne yapıp edip ahirete görülmemiş hesaplarla gitmeme cehdi sergilemelidir.
Bir an önce vasiyetini yapmalı; “Falana şunu verin, filâna bunu deyin; şuna hakkını ödeyin!..” demeli ve kul hakları açısından bütün bütün temizlenme arzusunu ortaya koymalıdır. O, gücünün yettiği kadarını yapmaya çalışırsa, inşaallah eksiklerini de Cenâb-ı Hak tamamlayacaktır. Rabb-i Rahîm’in engin bir rahmeti vardır; Allah Teâlâ ötede hak sahiplerine,
– “Benim bu kulumdaki hukukunuzdan vazgeçin, ellerinizi onun yakasından çekin, Ben de size şu Cennet köşklerini vereyim!” diyebilir. Ne var ki, böyle bir âkıbet Mevlâ-yı Müteâl’in sürpriz iltifatlarına vâbestedir; hâlis mü’min ise, hayatını harikulâdeliklere ve sürprizlere bina edemez/etmemelidir. Bu itibarla da, o doğrudan doğruya haram ve helâl mülâhazasına bağlı yaşamalı; hakkı hak bilmeli, hem Allah’ın hakkına hem de hukuk-u ibâda riayet etmeli ve şayet bir haksızlık yapmışsa, ilk fırsatta ondan arınma yollarını araştırmalıdır.
Mevzuyla alâkalı son bir husus da, ölüme iyice yaklaştığını düşünen bir insanın havf-recâ dengesidir.
Bir kimse vardır ki, ta baştan itibaren bir havf (korku) insanıdır, daha ziyade terhîblerden (kalbe endişe ve korku hissi salan sözlerden) mütessir olur. Cenâb-ı Hakk’ın mehâfet ve mehabetini hatırladığı zaman yüreği ağzına gelir. Böyle birinin bütün bütün ümitsizliğe düşmemesi, tamamen yeise kapılmaması ve Allah’ın rahmetine karşı saygılı kalarak O’nun hakkındaki hüsnüzannını koruması açısından ondaki reca duygusunu biraz tetiklemek fayda sağlar.
Bir başkası da vardır ki, onda vurdumduymazlık daha baskındır; o umursamaz ve deryaya atsan ıslanmaz bir yapıdadır; Zât-ı Ulûhiyet’i hatırlayıp da ürperdiği ve gözlerinin yaşardığı hiç vâki değildir. İşte, bu türlü bir insanı da gafilâne ölüp gitmemesi için daha çok havf iklimlerine çekmek lâzımdır. Fakat, çocuklar için meseleyi hep recâ öncelikli götürmek gerekir. Gerçi, onlar da havftan tamamen azâde tutulmamalıdırlar, çocuklar da kötülerin cezalandırılacağının farkına vardırılmalıdırlar. Fakat, bu onların ruh dünyalarında derin yaraların açılmasına sebebiyet vermemelidir. Belki Samanyolu’ndaki “Büyük Buluşma” dizisini seyreden çocukların, şerli kimselerin Cehennem’i temsil eden kapıya doğru yürüdüklerini görünce, adaletin yerini bulduğunu düşünüp,
– “O buna müstehaktı!” demelerindeki espriye bağlı kalınarak, genel mânâda ceza mülâhazası yumuşak bir üslûpla işlenmelidir. İyi kimselerin mutlaka huzura ereceklerine inanan çocuklara kötülerin de cezasız kalmayacağı anlatılmalıdır. Ancak bu esnada, mevzuyu hem kendileri hem de yakınları açısından inşirah verici bir şekilde algılamalarına ve içlerinde bir burukluk yaşamamalarına da dikkat edilmelidir. Evet, onlara, Zât-ı Ulûhiyet’in rahmetinin enginliğinden bahsedilmeli; çocukların ötede ilâhî iltifata mazhar olacaklarından, yeni açmış güller gibi annelerinin kucağında öpülüp koklanacaklarından, Cennet ağaçlarının başında kumrular misali şakıyıp duracaklarından dem vurulmalı ve böylece onların Allah’a karşı sevgi hisleri sürekli harekete geçirilmelidir.
İmam Gazzâlî Hazretleri’nin yaklaşımıyla, Allah korkusunun insanı günahlardan uzaklaştırıp, sevap atmosferine yaklaştırdığı yerlerde sürekli havf soluklamak; yeis çukurlarına düşmenin muhtemel olduğu veya ölüm emârelerinin iyice belirdiği zamanlarda da recâya sarılmak bir esas olmalıdır. (İhyâu ulûmi’d-dîn 4/142)
Evet, insanı lâubâliliğe iten “nasıl olsa kurtulurum” mülâhazasına karşı korku unsurlarını öne çıkarmak, ümitsizlik hazanlarının esip-durduğu anlarda da recâ seralarına sığınmak lâzımdır. Şu kadar var ki, recânın boş ve amelsiz bir temennî değil, rahmeti ihtizâza getirme yolunda kavlî ve fiilî bütün vesileleri değerlendirerek, ilâhî dergâha iltica kapılarını zorlamanın unvanı olduğu da hiç unutulmamalıdır.” [Hâlâ Vakit Varken…” VUSLAT MUŞTUSU]
***
Başörtüsü Dinin Açık Emridir
°°°Önsöz°°°
Hizmet cemaatine yapılan iftiralardan birisi de başörtüsü konusuyla ilgilidir. Hâşâ cemaatin başörtüsünü önemsemediği, hattâ milyon kere hâşâ onun farziyetini inkâr ettiği iftirası. Her ne kadar bir Müslümanın başka bir Müslümana kolayca bu türlü iftiraları atabilmesini aklımız almıyor ise de, belki bazıları için işin kaynağından cevap vermek faydalı olabilir. İşte iftiranın hedefindeki zatın, çok seneler önce de ifade etmiş bulunduğu başörtüsü ve tesettür hakkındaki görüşleri:
* “Tesettür, gerçi dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm’ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur’ân’ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur’ân’la, hem sünnet-i sahiha ile, hem de on dört asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir.
Nûr sûresinin 31. âyetinde mü’min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Dinin bu konudaki emirleri mezkûr âyetle de sınırlı kalmamıştır. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz’in pak zevceleri, hükmen mü’minlerin anneleridir. Peygamberimiz’den sonra onlarla evlenmek mü’min erkeklere haram kılınmıştır. (Bkz: Ahzâb/6)
Böyle iken, Ahzab sûresinin 59. âyetinde, sadece mü’min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz’in muallâ zevcelerine de; “Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar!” emri bildirilmiş; sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve –Hanefî Mezhebi’nde yüz dışında– bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmiştir. (Bkz: Hanefîler: es-Serahsî, el-Mebsût 10/152-153; el-Merğînânî, el-Hidâye 4/83; Şafiîler: en-Nevevî, el-Mecmû’ 3/170; Mâlikîler: İbn Abdilberr, el-İstizkâr 2/201; Hanbeliler: İbn Kudâme, el-Muğnî 1/349-350.)
Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’ân-ı Kerim’le değil, –aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde– sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Haddizatında, dinin her emri Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından bizzat gösterilmiş, başta ashab-ı kiram ve tabiîn olmak üzere, asırlar boyu mü’minlerce tatbik edilerek iyice yerleşmiştir.
Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de “namaz” emredilmiştir; fakat, şartları, rükunları ve sünnetleriyle bir bütün olarak tarif edilmemiştir. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, Allah Resûlü, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-i diniyle amel ettiği gibi, önceleri kendi firaseti ile bilebildiği şekliyle namaz kılmış; daha sonra hiçbir rüknünde, şartında, hatta hudû, huşû ve huzurunda herhangi bir kusura meydan vermemek için, Cibril-i Emîn’in imamlığına tâbi olmuş ve namazın Allah nezdindeki mahiyet-i nefsü’l-emriyesi ne ise, işte o şekilde bu önemli ibadeti tespit etmiştir. Cibril (aleyhisselâm) kendi mahiyetinin vüs’atiyle, Peygamber Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde namazı kıldırmış; bir keresinde vaktin evvelinde, diğerinde de sonunda kıldırmak suretiyle vakitleri de dahil namazın her hususunu açıkça göstermiştir.
Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayatı boyunca, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ve Cebrâil (aleyhisselâm)’ın gösterdiği şekilde namaz kılmıştır. Namazın farz kılınmasından sonra, ashab-ı kiram efendilerimiz de on sene kadar O’nun arkasında namaza durmuş; O’na tâbi olmuş, namazla alâkalı her meseleyi bizzat O’nda görüp O’ndan öğrenmiş ve sonraki nesillere de aynıyla öğretmişlerdir.
Ezcümle, Rifâa İbn Râfi’ (radıyallâhu anh) diyor ki: Biz mescidde iken bedevî kılıklı bir adam çıkageldi. Namaza durup, hafif bir şekilde (aceleyle) namaz kıldı. Akabinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a selâm verdi. Efendimiz onun selâmını aldıktan sonra, “Git namaz kıl, sen namaz kılmadın!” buyurdu. Adam döndü (tekrar) namaz kılıp geldi, Resûlullah’a selâm verdi. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz onun selâmına mukabele etti ve
– “Dön namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!” dedi. Adam bu şekilde iki veya üç sefer aynı şeyi yaptı, her seferinde Resûl-i Ekrem,
– “Dön namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!” dedi. Halk korktu ve namazı hafif kılan kimsenin namaz kılmamış sayılması herkese pek ağır geldi. Adam sonuncu sefer,
– “Ben bir insanım isabet de ederim, hata da yaparım. Bana (hatamı) göster, doğruyu öğret!” dedi. Allah Resûlü şöyle cevap verdi:
– “Namaz için kalkınca, önce Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al. Sonra tekbir getirerek namaza dur. Kur’ân’dan bir miktar okuyarak kıraatini tamamla ve rükuya git. Rükû hâlinde itmînâna er (âzâların rükûda mûtedil hâlde bir müddet dursun). Sonra kalk ve kıyam hâlinde itidâle er; akabinde secdeye git ve secdede itminana er; sonra otur ve bir müddet oturuş vaziyetinde dur, ikinci secdeni tamamladıktan sonra kalk… İşte bu söylenenleri yaparsan namazını mükemmel (kılmış olursun). (Bundan bir şey) eksik bırakırsan namazını eksilttin demektir.” (Tirmizî, salât 110; Ebû Dâvûd, salât 143; Nesâî, tatbîk 15.)
Görüleceği üzere, Allah Resûlü, “Bir ferdin namazı ne ki!..” demiyor; tek kişi de söz konusu olsa, ona namazını talim ediyor. O günden bu yana da, namaz Resûl-i Ekrem’in tatbik buyurduğu keyfiyette ikame ediliyor. Bu konuda hiç inkıta olmamış. Belli dönemlerde bazı ülkelerde namazı terk edenler çıkmış, bir devirde ezan yasaklanmış; kimi zaman mescitler kapatılmış, onların yerine depo, hapishane, hatta ahır yapılmış. Fakat, o türlü devirlerde bile namaz bütün bütün terk edilmemiş, onun hiçbir rüknü unutulmamış. O, Asr-ı Saadetten günümüze kadar aslî suretiyle hep uygulana gelmiş.
Evet, o günden bugüne mü’minler Peygamber Efendimiz’in talim buyurduğu üzere namazı ikame etmeye çalışıyorlar. Hâl böyleyken, bir kimse kalkıp yoga ve meditasyon türü hareketler yapmak suretiyle namaz kıldığını söylese herkes gülüp geçer ona. Çünkü, artık namaz bellidir; uygulana uygulana günümüze kadar gelmiştir.
Nitekim, bütün dini emirler için aynı husus söz konusudur. Kur’ân bir meseleyi emir buyurmuş; Allah Resûlü de onu hem tebliğ hem de temsil etmiştir. Yapılması gerekenleri bizzat kendisi göstererek öğretmiştir. Oruç, zekât ve hacca ait meseleler de o dönemde emredilmiş, uygulanmış ve sonraki devirlerde de aynıyla tatbik edilegelmiştir.
İşte, tesettür mevzuu da, daha Asr-ı Saadette vuzuha kavuşturulmuş, Resûl-i Ekrem’in rehberliğinde Ezvâc-ı Tahirât ve hanım sahabîlerce tatbik edilmiştir. O dönemdeki dinin özüne bağlı uygulama nesilden nesile geçerek asırlarca devam etmiştir, etmektedir. Bundan bin küsur sene evvel yazılan bir tefsire bakılsa,
– “Devr-i Risalet Penahi’de meselenin şekli şöyleydi!” denildiği görülecektir. Yüz yıllar boyunca ortaya konan eserler, bu meselenin esasları üzerinde de durmak suretiyle ilk günden bu yana devam edegelen uygulamanın hiç inkıtaya uğramadığına delil teşkil etmektedir.
Bazı dönemlerde, bir kısım bölgelerde meselenin nüansları göze çarpmaktadır; başörtüsünün nasıl olması gerektiği, omuzların nasıl örtüleceği, yüzün açık olup olmayacağı… gibi mevzularda farklılıklar görülmüştür. Köy ya da kent hayatı açısından başörtüsünün şekliyle uğraşanlar olmuştur: Tarlada daha rahat çalışma, sıkılmama, güneşten korunma… gibi hususlar göz önünde bulundurularak bazen farklı örtüler kullanılmıştır. Fakat, başın kapanmasının gerekliliği mevzuunda dünden bugüne hiçbir farklı mütalâa ortaya konulmamıştır; müfessirler, muhaddisler ve fakihler arasında tesettürün esasıyla alâkalı farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.” [Başörtüsü ve Provokasyonlar. VUSLAT MUŞTUSU]
***
“Ashabımı Bana Bırakın!..”
°°°Önsöz°°°
İslâm dini en son, en mükemmel ve en güzel dindir. Cenâb-ı Hak genellikle bir olayı veya birilerini vesile ederek insanlara hidayet bahşediyor. Bu vesilelik işine biz tebliğ ve dâvet diyoruz ki imkânları ölçüsünde her mümin üzerine farzdır. İşte, en güzel olan islâma yapılan bu davetin de yine en güzel olması, yani onun bizden istediği gibi, en birinci tebliğcisi olan Efendimiz’in yaptığı gibi olması gerekiyor. Yoksa, çağımızın büyük tebliğcisinin bizzat şahit olduğu cinayetler ve benzerleri kaçınılmaz oluyor. İşte bir cinayet örneği:
* “Hadis kitaplarında nakledilen şu hâdise üslûp meselesine ışık tutucu mahiyettedir: Bir gün, yeni Müslüman olmuş birisi, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in huzuruna girerek O’ndan yardım talep etmişti. Hiç kimseyi eli boş döndürmeyen Allah Resûlü, o adama da bazı şeyler vermişti; fakat, adam hoşnutsuzluk izhar edip edep sınırlarını da zorlayarak daha fazlasını istemişti. Bunun üzerine, ashab-ı kiramdan bazıları, saygısızlığını cezalandırmak maksadıyla o şahsın üzerine yürümüşlerdi. Fakat, Peygamber Efendimiz onlara mani olmuş ve başka şeyler de verip o adamı memnun etmişti. Sonra da sahabîlere dönüp şöyle buyurmuştu:
– “Benimle bu köylünün hâli kaçan bir deve ile sahibinin durumu gibidir. İnsanlar devenin peşinde koşar, hep beraber onu yakalamaya çalışırlar ama deve kalabalıktan daha çok ürker ve var gücüyle kaçar. Sonunda hayvanın sahibi, ‘Devemi benimle baş başa bırakın.’ diye seslenir; eline bir tomar ot alarak ona ön tarafından yavaş yavaş yaklaşır ve sonuçta devesini sakinleştirerek boynuna zimamı vuruverir. Eğer siz de o adamı bana bırakmasaydınız onu iyice uzaklaştırmış ve ateşe atmış olurdunuz. Benimle ümmetimin arasına girmeyin, ashabımı bana bırakın!” (el-Bezzâr, el-Müsned 15/294; el-Mervezî, Ta’zîmü kadri’s-salât 2/931.)
Demek ki, ÜSLÛP HATASI YAPARAK insanları Allah’ın dininden ve Resûl-i Ekrem’in şefkat ikliminden uzaklaştırmak Allah Resûlü ile ümmetinin arasına girmektir. Bu itibarla, insan, yanlış bir üslûptan (daha doğrusu üslûpsuzluktan) dolayı kulları ile Yüce Yaratıcı’nın, ümmeti ile Allah Resûlü’nün arasına girmiş olmaktan çok korkmalıdır. Bir deveyi yakalamanın bile bir üslûbu varsa, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslûbu olmalıdır. Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslûp tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi hâlde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz.
Evet, bir kere kaçırılanı geri getirmek çok zordur. Öyle insanlara şahit olmuşumdur ki, “Bir bayram namazı bana namazı da, Allah’ı da terk ettirdi!..” diyenini bile duymuşumdur. Bu sözü işitince çok şaşırmışımdır; kendi kendime “Namaz, namazı nasıl terk ettirir?” demiş ve hayretimi seslendirmişimdir. Meselenin aslını öğrenince de üzüntü ve kederden iki büklüm olmuşumdur. Adamcağız,
– “Hiç olmazsa bir bayram namazında camiye gideyim!..” demiş ve saflar arasında yerini almış. Fakat, köhne düşünceli bir gırtlak ağasının abuk sabuk konuşmasına şahit olmuş; âkıbeti hakkında Cehennem’den başka bir ihtimalin kalmadığına dair sözler duymuş, anlatılanlardan dolayı iyice ümitsizliğe düşmüş ve
– “Din bu ise, bunu kabul etmem mümkün değil!..” deyip bir kere camiden kaçmış.. sonra “Acaba bu meselenin doğrusu nedir?” diye de düşünmemiş; işin aslını sorup öğrenme ve yanılgıdan kurtulma yoluna gitmemiş. Dahası, bir arayışa koyulmuş; bir bâtılı hak zannedip içine girmiş ve boğulmuş. Hazreti Üstad’ın ifadesiyle,
– “İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arar. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına geçirir.” (Lemeât)
İşte, o da öyle yapmış; hakkı haktan kaçarak aramış ve bir bâtıla saplanıp kalmış. Şüphesiz, yanlış yapmış, hatalı davranmış; iradesinin ve aklının hakkını vermemiş ve neticede imanın vaad ettiği güzelliklerden nasipsiz yaşamış.
Fakat, acaba onun bu kaçkınlığında –sebepler açısından–
▪︎üslûpsuz adamın hiç mi payı yok?
▪︎Acaba, irşad usûlünü bilemeyen o şahıs Resûl-i Ekrem ile ümmetinin arasına girmiş sayılmaz mı?
▪︎Ve acaba halka hitap eden o insan, bir bayram sabahında nezîr olmaktan ziyade tam bir beşîr gibi davransaydı ve müjdeleyici, imrendirici, teşvik edici konuşsaydı, ilk kez camiye gelenlere ikinci bir adımı attırma fırsatını daha güzel değerlendirmiş olmaz mıydı?”
[Rahmetin Müjdecisi. VUSLAT MUŞTUSU]
***
Gözlerin Yalan Söylüyor!..
°°°Önsöz°°°
İnançlarımızda, tecessüs (gizli günahları araştırmak) kesin haram olduğu gibi, istemeden bunların farkına varılmış olunsa bile, ilgili kişi veya kişiler hakkında hüsnüzan esastır. Aslında bu tavır tamamen insanî ve ahlâkî bir tavırdır. Eğer konu başka birinin hukukunu ilgilendirmiyor, yani tamamen şahsî bir günahsa onu görmemiş, duymamış olmak her açıdan en doğru davranıştır. O günah, bu dünyada cezayı gerektiriyor olsa da hemen gidip şikayet etmemek gerekir. Ama kamu hukukuna ait bir mesele ise, hüsnüzanla birlikte tedbiri ihmal etmemek gerektiği şöyle açıklanıyor Vuslat Muştusunda:
* “Evet, biz hüsnüzanna memuruz ve hususiyle inananlar hakkında her zaman güzel düşünmeye mecburuz. Bir başka münasebetle de anlattığım gibi, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî,
– “Bir mü’mini fuhuş işlerken bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, o insan böyle çirkin bir işi yapmaz; yoksa ben yanlış mı gördüm!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha, bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Şayet o kötü iş üzerinde gördüğün kimsenin düşündüğün şahıs olduğu hakkındaki kanaatin kesinleşirse,
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ
de; ‘Yâ Rabbi! Onu bu çirkin hâlden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme!’ diye dua et ve çek git” diyor. (Bkz: Hâdimî, Berîka 3/459)
Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı derin hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Zira, on defa gözlerini silip yeniden bakmaya ve o işi tahkik etmeye hiç gerek yoktur. Çünkü ilk bakışta insanın içinde hâlâ bir şüphe vardır ve bu şüphe, söz konusu insan hakkında verilecek kararın daha müsbet olması için bir menattır. Eğer mesele tahkik edilirse, kesin hükme varmaktan başka bir yol kalmayacaktır.
Dolayısıyla, insan, gözüne bir çirkinlik iliştiği zaman, tecessüs, teşhis ve tespit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşmalı; “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet!..” demeli ve gördüğünü de unutmalıdır. Aksi hâlde, o günahı işleyen kimse bir kere düşmüş olsa bile anında doğrulup tevbe kurnasına koşmuş, günahlarını gözyaşlarıyla yıkamış ve affedilmiş olabilir; fakat, ona şahitlik eden ve tecessüsle meseleyi derinleştiren şahıs, hâdiseyi her hatırlayışında o çirkin fiili düşündüğünden dolayı zihin kirliliğinden bir türlü kurtulamaz ve suizannın tahribatından azâde olamaz.
Dahası, toplum düzeni ve asayişin temini açısından hukukî şahitliğin belli bir önemi ve yeri varsa bile, İslâm’da insanların ayıplarını fâş etme diye bir vazife yoktur. Mehâsin-i ahlâk kuralları içinde başkalarının kusurlarını araştırma, onları deşifre etme ve mahcup düşürme şeklinde bir madde yer almamaktadır. Aksine, hata ve kusur avcılığı yapmak, günahları açığa vurmak ve insanları tahkir etmek dinimizde ahlâksızlık sayılmıştır.
Bu itibarla da, bir insanın üzerinde on tane nifak belirtisi, bir tane de iman emaresi olsa, biz yine o insan hakkında elimizden geldiğince hüsnüzan etmek mecburiyetindeyiz. Evet, o şahıs, söz konusu mezmum sıfatlarından dolayı kendi hesabına çok korkmalı ve âkıbetinden endişe etmelidir; ancak, biz, kat’iyen onun hakkında münafık hükmüne varmamalıyız; suizanda isabet etmektense hüsnüzanda yanılmayı seçmeliyiz. Tabiî ki, iman hizmetinin ve umumun hukukunu gözeterek, üzerinde nifak alâmeti bulunan insanlara bir kısım vazife ve sorumluluklar verip vermeme hususunda daha temkinli olabiliriz.
Bu hususta, Üstad Hazretleri’nin ortaya koyduğu “hüsnüzan, adem-i itimat” prensibine göre hareket edip, Kur’ân hizmetinden onların da nasipdar olmaları için, o türlü insanlara da bazı vazifeler verme ama onları mahremiyet gerektiren yerlerden uzak bulundurma yoluna gidebiliriz. Böylece, hem amme hukukunu korumuş hem de o insanların da çirkin sıfatlardan kurtulup samimî birer mü’min olabileceklerine dair hüsnüzannımızın gereğini yapmış oluruz.
Şu kadar var ki, aynı mefkûreye gönül vermiş insanlar arasında hüsnüzannın ve güvenin ana unsurlar olduğu; kesin bilgilere dayanmayan haberlerden, sudan bahanelerden, bir kısım şüphe ve vesveselerden dolayı kardeşlerin birbirlerine karşı asla itimatsızlık etmemelerinin gerektiği unutulmamalıdır. “Adem-i itimat” mülâhazası tahdit altına alınmalıdır.” [Biz, Hüsnüzanna Memuruz!…” VUSLAT MUŞTUSU]
***
Mevlâ-yı Müteâl Hakkında Hüsnüzan
°°°Önsöz°°°
Hüsnüzan, insanların sadece kendi aralarında söz konusu olan bir kavram ve bir davranış ahlâkı değildir. Mü’min bir kulun, Allah hakkında daha fazla hüsnüzan sahibi olması gerekiyor. Çünkü hüsnüzannı bizlere emreden de Odur. Tabiî ki nefsin bunu kullanarak onu ihmal tuzağına düşürme ihtimalini göz önüne alarak. Bu konuda ikinci önemli bir nokta da, hem Allah hakkında, hem de Onun kulları hakkında hüsnüzanna memur bulunan müslüman, her iki konuda da insanları hüsnü zanna yönlendirmeli, yukarıda geçtiği üzere insanları hep azapla korkutarak onları ümitsizliğe düşüren, hattâ dinden, imandan uzaklaştıran bazı talihsiz mürşid! ve mübelliğlerin! durumuna düşmemelidir. İşte burada gözetilmesi gereken denge de şöyle açıklanıyor Vuslat Muştusunda:
* “İnsanlar hakkında her zaman hüsnüzanna memur olan mü’minlerin, Yüce Yaratıcı’nın muamelelerine karşı suizan ifade eden hoşnutsuzlukları da asla düşünülemez. Bir mü’min her şeyden ve herkesten evvel Mevlâ-yı Müteâl hakkında hüsnüzan sahibi olmalıdır.
– “Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.” (Buhârî, tevhid 15, 35; Müslim, zikir 2, 19, tevbe 1.) mealindeki kudsî hadis de Allah Teâlâ’ya hüsnüzan beslemenin ehemmiyetini ve bunun ne büyük bir vesile-i necât olduğunu nazara vermektedir. Rabb-i Rahim hakkındaki güzel mülâhazaların ötede nasıl afv fermanına dönüştüğü bir hadis-i şerifte şöyle anlatılmaktadır:
Amel sandığında hayr u hasenâtının yanı sıra pek çok günahı da bulunan bir kulun hesabı görülür; mizanda sevap kefesi daha hafif gelince, azap ehlinden olduğuna dair hüküm verilir. Cezaya müstehak o kul derdest edilip perişan bir vaziyette, âdeta sürüklene sürüklene mücâzat mahalline doğru götürülürken, ikide bir geriye döner ve bir sürpriz bekliyormuş gibi etrafına bakınır. Cenâb-ı Hak, meleklerine;
– “Kuluma sorun bakalım; niçin geriye bakıp duruyor?” buyurur. (Geriye bakma meselesi bizim anlayacağımız şekilde konuşmanın gereği olarak, fizik âlemiyle alâkalıdır; yoksa, Zât-ı Ulûhiyet için mekân ve yön mevzubahis değildir.) Adamcağız der ki,
– “Rabbim!.. Hakkındaki hüsnüzannım böyle değildi; evet, âlem sevaplarla gelirken –maalesef– ben günah getirdim; fakat, Senin rahmetine olan inanç ve itimadımı hiçbir zaman kaybetmedim!.. Recâm oydu ki, bana da merhametinle muamele edesin ve beni de bağışlayasın!..” İşte, bu mülâhazalar ve Allah Teâlâ hakkındaki hüsnüzan, o insanın kurtuluşuna kapı aralar; neticede adamcağız, “Kulumu Cennet’e götürün!” müjdesini duyar. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/21)
Kezâ, dâr-ı bekâya irtihalinden sonra, Ebû Sehl Hazretleri’ni, rüyada tarifler üstü nimetler içinde yüzüyor görüp sorarlar:
– “Üstad, bu yüksek pâyeyi nasıl elde ettiniz?” Ebû Sehl cevap verir:
– “Rabbim hakkında beslediğim hüsnüzan sayesinde.”
(el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/154.)
Aslında, bir mü’min hayatının her diliminde Allah Teâlâ hakkında hüsnüzanna sarılmalı ve hep bu recayla yaşamalıdır.
– “Ben günahkâr olabilirim; hatta hâlâ O’na ancak pamuk ipliği ile bağlı olduğum için her an bir kopukluğa da düşebilirim. Fakat, O Gafûr ve Rahîm’dir; gufrân deryasına beni de alacağına dair inancım kavîdir!..” demeli ve bağışlanacağı ümidini beslemelidir. Şu kadar var ki, hüsnüzan ve reca duygusu insanı yeni yeni günahlar işlemeye sevk etmemelidir. Hâlis bir mü’min, günahtan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmalı; ezkaza bir cürüm işlemişse, o zaman da hemen tevbeye koşmalı ve yarlığanacağını umarak mağfiret dilenmelidir. Bu meselede çok hassas bir denge söz konusudur; günahlardan uzak durmak ile kazarâ bir cürüm işledikten sonra yeise düşmemek arasında ince bir husus mevcuttur.
Zira, yeis günahtan daha büyük bir tehlikedir; “Artık benim işim bitti!” demek, özünü gaflete salmak, mâsiyet bataklığında yuvarlanmak ve nihayet kendi canına kıyacak kadar karamsarlığa kapılmak, bu hâle yol açan günahlardan daha büyük bir cürümdür. Hâlbuki insan, hangi hâl üzere olursa olsun,
– “Kur’ân-ı Kerim’de kendisini Rahman u Rahîm isimleriyle vasfeden (Fâtiha/1, 3; Bakara/163; Neml//30…) ve hayatını boşa harcayan kimselere hitap ederken bile “kullarım” diyen bir Rabbim (Zümer/53) varken niçin ümitsizliğe düşeyim ki!.. İşin doğrusu, böyle bir Rabb-i Rahim’e karşı günah işlemek de çok yakışıksız oluyor. Öyleyse, bundan sonra mâsiyete nasıl girebilirim ki?!.” diyebilmelidir.
Evet, insan ne kendisini salmalı ne de ümitsizliğe düşmelidir. Bilhassa yaşlılıkta ve ölüm anında reca hissini daha da coşturmalı ve Allah’a yürürken O’nun hakkında hep güzel mülâhazalarla dolu bulunmalıdır. Nitekim, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz,
– “Sakın, sizden biriniz Allah Teâlâ hakkında hüsnüzan etmediği bir hâl üzere ölmesin.” buyurmuştur. (Müslim, cennet 82; Ebû Dâvûd, cenâiz 12; İbn Mâce, zühd 14.) Ayrıca,
– “Kulum Beni nasıl zannederse, ona öyle muamelede bulunurum!” (Buhârî, tevhid 15, 35; Müslim, zikir 2, 19, tevbe 1.) mealindeki hadis-i şerifi dar bir çerçeveye hapsetmemek ve onu daha şümullü olarak değerlendirmek gerekir.
Evet,
– “Beni çeşit çeşit nimetleriyle sevindiren, sırat-ı müstakîme yönlendiren, sürçmelerimi bağışlayan ve günahlarımı yarlığayan bir Rabbim var” demek, hüsnüzannın ifadesidir. Fakat, bir de, hayatımız adına takdir buyurulan her meselede bizim saadetimizin esas alındığına ve her şeyin bir profil gibi bizim üzerimize işlenmiş olduğuna inanmak vardır ki, Rabbimiz hakkındaki hüsnüzannımızın tamamiyeti bu inanca bağlıdır. Cenâb-ı Hak dilerse, bizi sürgün eder, sizi başka bir imtihana tâbi kılar, bir başkasını zindana atar; ama ne yaparsa yapsın, Rabbimizin her icraatı neticede bizim faydamızadır; hep bizi bir yere celbetmeye, cezbetmeye ve ebedî mutluluğa ulaştırmaya matuftur. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi mükellef bulunduğumuz ibadetlerden zahirî belâ ve musibetlere kadar mazhar olduğumuz ya da maruz kaldığımız her şey bizim lehimize plânlanmıştır. İşte, bu hakikate gönülden iman etmek Mevlâ-yı Müteâl hakkındaki hüsnüzannın doruk noktasını tutmaktadır.
Sözün özü; iyi niyet, müsbet düşünce ve güzel görüş, insanın gönül safvetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir. İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsnüzanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken –yeise düşmemek şartıyla– kendini yerden yere vurmalı; fakat, diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsnüzanna sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, suizanda isabet etmektense hüsnüzanda yanılmak daha hayırlıdır. [Biz, Hüsnüzanna Memuruz!.. VUSLAT MUŞTUSU]