Pırlanta İkliminde Seyahat-29

۝İbadetlerde İllet ve Hikmet

۝Nasıl Bir Gâye?

۝Ganimet Bilinmesi Gereken Beş Nimet

۝Ramazan ve Ribât

۝Şeytanın Gemleri

۝Kızcağızım, Sen de Nefsini Allah’tan Satın Almaya Bak!.. 

***

İBADETLERDE İLLET VE HİKMET

°°°Önsöz°°°

İbadetle ilgili bir emrin yerine getirilmiş olması, yapılması gereken o ibadetin emredildiği şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. Kendi kafamıza göre ‘şöyle olsa da olur’ diyerek daha fazlasını bile yapmış olsak o ibadet yapılmış olmaz. Ayrıca, kalp ile kalıp arasındaki münasebet ibadetler için de geçerlidir. Onların da bir kalıbı, bir de kalbi, yani mânâsı ve ruhu vardır. Kalıp bozulursa mânâ da bozulur. Üstad Hazretlerinin de temas ettiği bu konu, Pırlantada şöyle ele alınıyor:

* “..İlâhî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde illet başkadır, hikmetler başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl illet Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir.

Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve Cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat beklentilerimizi bize lütfedecek Allah’tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah’tır. Yani, darphane de ona aittir.

-İbadetlere Biçilen Değer-

 İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekâtınız bir çeşit paradır, hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların her birinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah’a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi.

Meselâ, Allah’ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O’nun sikkesiyle bir nakdolmaktadır.

Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibarıyla darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.

 Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah’ın vaz’ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz.

 Meselâ, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü mârifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibarıyla asla benzese de sahtedir. Öyleyse, bir ibadetin de Allah’ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nispetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin her birine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların –izafî de diyemiyorum– zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında,

– “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O’nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.

Bir münasebetle 29. Mektup’ta bu mevzua misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler.

  • Ve şöyle der:

– “Meselâ, biri dese, ‘Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.‘ Hâlbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilan-ı tevhid ve rubûbiyet-i ilâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” (29. Mektup, Birinci Risale Olan Birinci Kısım, Dokuzuncu Nükte)

 Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hâsıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah’a yaklaşması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hâle gelmesi için vaz’edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz.

Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’ı görmesi mümkün olmayan insanı, O’nu müşâhede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor. Dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.” [Kurban Yerine Sadaka!.. ÜMİT BURCU]

***

NASIL BİR GÂYE?

°°°Önsöz°°°

Dinimizin bir özelliği de kolaylık dini olmasıdır. Gerçekten onda, insan takatini aşmak şöyle dursun, zorlayan bir emir bile yoktur. Güya ibadetlerin en zoru namaz iken, bu güne kadar namaz kıldığı için yorulan, terleyen bir insan görmedik hiç. Üstelik bazı özel durumlardan ve şartlardan dolayı bir zorluk söz konusu olduğunda, hemen o duruma has kolaylıklar devreye girer. Fakat, dinin kolaylıklar dini olmasıyla işin kolaycılığına kaçmak aynı şeyler değildir. İnsan, ibâdet ve takvâ sayesinde sürekli tekâmüle açık bir varlıktır. Bu bakımdan herkes, dinin olmazsa olmazlarından başlamış olsa da, kendi potansiyelini de göze alarak, kulluk noktasında bulunduğu yerden daha yükseklere çıkmak için gayreti elden bırakmamalıdır. Bu yolculuğun, kazasız belasız atlatılabilmesi için yapılması ve dikkat edilmesi gerekenleri şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

* “Peygamberler, hak erlerinin en başta gelen zirve insanlarıdır ve onlar dini en üst seviyede temsil edebilecek bir fıtratta yaratılmışlardır. Fakat, onların altındaki insanlar için dini en mükemmel şekilde yaşamak ciddi bir irade ve gayrete bağlıdır; dinin emirlerini arızasız, eksiksiz ve kusursuz olarak, Cenâb-ı Hakk’ın tayin ve takdir buyurduğu af alanına giren yerlerde bile nefse karşı müsamahasız davranarak yaşamak da bir mefkûre olabilir.

Bununla beraber, din kolaylık üzerine vaz’edilmiştir, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kendi aleyhine bir iş yapmış olur ve yenik düşer.

-“Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır.” (Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28.) mealindeki hadis-i şerif de bunu ifade eder.

Öyleyse, dini yaşanmaz hâle getirmemek lazım. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dinde pek çok af alanı bulunduğunu, namazda da, oruçta da, hacda da af alanları var olduğunu bilmek lazım. Bu açıdan, dini yaşamayı bu espri içinde ele almak gerekir. Ancak, dini mükemmel şekilde yaşamak da insan için bir mefkûre hâline gelebilir. İnsan, “Allah’ın izniyle, namazımı şu şekilde kılayım, orucumu şöyle tutayım, imkânım elverdiği ölçüde insanlara şu kadar yardım edeyim…” diyerek kendine daha büyük hedefler belirleyebilir.

Hususiyle günümüzde önem arz eden, bütün ferdî vazifelerin önüne geçen ve Üstad’ın “farz içre farz” şeklinde işaret ettiği tebliğ ve irşad vazifesine daha bir tutkuyla bağlanabilir. Öyle ki, yatıp kalkıp hep onu düşünür,

– “Acaba ne yapsam ki, tavır ve davranışlarımı dinim adına daha faydalı hâle getirsem? Keşke hiç durmadan insanlara Rabbimi anlatsam, sürekli Peygamber Efendimiz’den bahsetsem. Sesimi her yere ve doğru bir şekilde duyursam. Doğru düşünsem, doğru şeyler söylesem ve söylediklerimi hâlime de aksettirerek dinimi doğru temsil etsem. İnsanlar benim eksik ve kusurlarımı görerek dini yanlış algılamasalar.” diyebilir.

İşte, hayatını böyle bir gâyeye bağlayan insan, zamanla kendi kusurlarını da görmeye başlar. Dolayısıyla, kendi nefsine dini hayatı, hâl ve tavırları adına eğrilmeye, eksik ve kusurlara girmeye çok fazla fırsat vermez; dikkatli yaşar, iradesinin hakkını verir. Belki bazen nefis ve şeytandan gelen bir kısım cismanî ve bedenî arzu oklarına maruz kalabilir. Fakat, bağlandığı gâye onun yanlış adım atmasına mani olur. Mefkûre duygusu o insanda ihsan şuurunu tetikler. Allah’ı görüyor ya da O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazası herhangi bir günah ihtimaline karşı onu hemen teyakkuza çağırır.

Hani, Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) devrindeki iffet abidesi delikanlıyı hatırlarsınız. O genç bir yerde günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire,

-“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’râf/201) mealindeki âyet diline dolanır. İçinde hissettiği o günah temayülünün şeytandan gelip gönlüne çarpan bir tayf olduğunu anlar, o esnada gözü açılır, durumunu basiretle gözden geçirir ve Allah’ı hatırlar; hatırlar da günahtan geriye durur. Fakat, gönlü ve vicdanı o günaha düşme korkusuna ve ihsan şuuruna muhalif davranmış olma endişesine dayanamaz ve genç oracığa yıkılır kalır.

Evet, hayatını din esasına göre nakşetmeye çalışan müttakiler Allah’ın emirlerine karşı gelmekten çok sakınırlar; kendilerini hiçbir zaman tam emniyette hissetmezler. Şeytan onlara da kanca atar, günah okları fırlatır. Fakat onlar bunu bildiklerinden, şeytandan gelen bir tayfın etkisiyle muvakkaten bakışları bulansa da çok geçmeden basiretleri açılır ve gerçeği sezerler; Allah’a sığınmak gerektiğini hatırlar ve vartadan kurtulurlar. Siz o çizginin insanı olarak yaşamaya karar verince,

– “Bu benim gâye-i hayâlim olsun, kendimi dine adayayım. Rabbim beni hep böyle görsün. O beni mutlaka görüyor; ben de O’nu görüyor gibi davranayım. Madem, O çok meselede mukabele istiyor; meselâ, ‘Anın Beni, Ben de sizi anayım.” (Bakara/152) diyor. Madem, mukabele Zât-ı Ulûhiyetçe, âdât-ı ilâhiyece önemli bir şey; öyleyse ben de bir mukabelede bulunmalıyım.” deyip ihsan tavrı ortaya koyunca, O da ayağınızın tökezlediği yerlerde düşmenize meydan vermez. Mütecessis bir insan gibi davransak ve kendi hayatımızı dikkatle gözden geçirsek, biz de göreceğiz yarım adım yanlışa doğru gittiğimiz bir yerde O’nun tarafından iki adım geriye çekildiğimizi ve muhafaza edildiğimizi.

Bir düşünelim, sefil insan yetiştiren bir dönemin ve sefalet hazırlayan bir ortamın çocukları olarak hepimiz sefalete sürüklenebilirdik. Fakat, birdenbire kendimizi sıcacık bir iklimde, aydınlık bir atmosferde bulduk. Yüzlerce, binlerce insan yürüyüp gidiyor ve sel gibi bir uçuruma akıyordu fakat, bizim için âdeta bir köprü kuruldu, önümüze bir kapı açıldı; bize “gelin içeriye” dendi. Binlerce insanın boğulduğu nehirleri belki de ayağımız bile ıslanmadan geçtik; geçtik ve davet edildiğimiz o saadet iklimine girdik.

Belki bulunduğumuz yerin ve konumumuzun hakkını tam veremedik belki O’na yakınlığın gerektirdiği tavra giremedik ve gönlümüzü tam ortaya koyamadık; ama her şeye rağmen, bütün bütün kaybedenlerden ve o dalâlet denizinin yuttuklarından da olmadık. –Allah’a kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâ olsun.– Biz belki sadece O’na kul olma isteğimizi ortaya koyduk; O da bize sahip çıktı ve küçücük isteğimize karşı şükründen aciz olduğumuz nimetlerle mukabelede bulundu.” [Ahh Dâvâm! ÜMİT BURCU]

***

GANİMET BİLİNMESİ GEREKEN BEŞ NİMET

°°°Önsöz°°°

 Bu hayatın kendisi, insanoğluna bir defalığına verilmiş çok büyük bir fırsattır. Herhangi bir konuda insana verilen fırsat sayısı ne kadar az ise, onu değerlendirmenin önemi de o ölçüde artar. Ayrıca, hayatın içinde insana ekstradan verilen daha başka fırsatlar da vardır. Bunları da yine aynı anlayışla değerlendirmek gerekir. İşte o fırsatların neler oldukları ve nasıl değerlendirmeleri gerektiği şöyle anlatılıyor:

* “Bir mefkûre insanı, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın değişik zamanlarda ihsan ettiği fırsatları kollar. Eline geçen her fırsatı O’nun hesabına değerlendirir. Meselâ, “Namazı hakkıyla eda etme şuurunu canlandıralım; zihinlere tevhid düşüncesini yerleştirelim; nazarları ahirete tevcih edelim.” mülâhazalarıyla sabahlar akşamlar.

Bakar ki, insanları sadece bir kısım kanunlarla ve bazı kaidelerle hizaya getirmek çok da mümkün olmuyor. Çocuklara, gönüllerini yumuşatacak, onları kanatlandırıp uçuracak şeyler veremiyoruz. Delikanlıların irade zimamını çekip onları fenalıklardan alıkoyamıyoruz. Ümitsizlik ve inkisar içinde kıvranan ve ömrünün sonunu hep abûs bir çehreyle geçiren yaşlılara bir ümit ve inşirah vesilesi sunamıyoruz. Öyleyse, çocuğu, genci ve yaşlısıyla bütün insanlara inşirah verecek bir vesile mutlaka bulunmalı… İşte, mefkûre insanı bu mülâhazalarla dolar ve herkesi o aranan vesileye, yani, Allah’a mülâkî olacakları bir güne inanmaya çağırır.

Evet, sararıp dalından düşen yapraklar misali her gün birer birer dünyadan kopup giden insanları gördükçe yeis ve inkisara düşmemenin tek çaresi Allah’a mülâkî olacağımız bir güne inanmaktır. Sanki insanlar bir trende yol alıyorlar, belirli belirsiz bazı yerlerde insanları tutup pencerelerden dışarıya atıyorlar ve herkesin düştüğü yer onun mezarı oluyor. Böyle bir hayat treninde seyahat eden insanların hangisine ve ne zaman “çık çık” denileceği belli değil. Her gün birileri kopup gidiyor, sen de görüyorsun; senin trenden atılma anın ne zamandır ve mezar yerin neresidir, onu da bilmiyorsun. Hayat nimeti sana bir kereliğine verildi, hedefe de bir kere varacaksın ve oraya vardıktan sonra da artık geriye dönemeyeceksin.

Öyleyse, idrak ettiğin zamanının ve bulunduğun yerin kıymetini bilmeli, âdeta iki veren, üç veren, yedi ya da yetmiş veren başaklar gibi olmalı ve hayatını azamî derecede değerlendirmeye bakmalısın. Dönüşü olmayan bu yolda eline geçen bütün fırsatları çok iyi değerlendirmeli ve sırtına alabildiğin kadar azık alarak ötelere gitmelisin. Bazılarının Sûzî’ye, bazılarının da Yunus Emre’ye isnat ettikleri şu sözler ne de hoştur:

Demedim mi, demedim mi

Gönül sana söylemedim mi,

Gönül mürgi yuvasından

Uçar bir gün demedim mi?..”

İlâhî olarak da söylenen bu sözlerin güftesinde şu bölüm de var mı bilemiyorum:

Canım derviş, gözüm derviş

Çalış maksuduna eriş.

Bu gafletle baş olmaz iş

Geçer fırsat demedim mi?..”

Evet, hayat iyi bir fırsattır. Gençlik iyi bir fırsattır. Meseleleri doğru anlama, mefkûreyi en önemli meşgale yapma ve Allah’ın verdiği imkânları bu uğurda iyi değerlendirme çok iyi birer fırsattır. Bu sözler bana bir hadis-i şerifi hatırlattı: Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:

Beş şeyden evvel beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlamadan, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin, hasta olmadan evvel sıhhatinin, fakir düşmeden evvel zenginliğinin, işin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin ve ölüm gelmeden önce de hayatının kıymetini bil!” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/77; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/425.)

Demek ki, gençlik çok büyük bir nimet. O gençlik nimetine karşı iffet şükrüyle mukabele etmek lazım. Bir insanın, kanı galeyanda olduğu bir dönemde en hora geçen şey nedir acaba? Tabiî ki, iffetli yaşamak, haram karşısında eğilmemek ve günahlara girmemektir. O gençlik nimetine şükür, iffetli ve günahlara karşı dikkatli yaşamakla olur. Öyle ise, gençliğin böyle bir nimet olmasını ganimet bil. O gençlik gücünü, delikanlılık dinamizmini, i’lâ-yı kelimetullah istikametinde, bağlandığın ve “mefkûrem” dediğin o dâvâ uğrunda kullan.

Sağlıklı ve zinde iseniz, her gün yüz rekât namaz kılmak isteseniz zorlanmadan kılabilirsiniz. Altmış-yetmiş yaşına geldiğinizde biraz zorlanırsınız. Çünkü uykunuzu tam alamazsınız, her gece üç-dört defa kalkarsınız, kalktıktan sonra da bir saat yatakta kıvranmadan yeniden uykuya dalamazsınız, dinlenemeyen o bünyenizle de gönlünüzce ibadet ü taat yapamazsınız. Hastalığa dûçar olduğunuz zaman da yatağın içinde döner durursunuz, acı ve ağrılarla inlemekten başka şey düşünemezsiniz. Belki sadece çektiğiniz şeylere sabretmenin sevabını alırsınız; ama çelik çavak hizmet etmeye ve ibadet ü taati ciddi bir şevk ve canlılık içinde yerine getirmeye tâkât bulamazsınız. Güç ve kuvvetinizin aşk u şevkinize ayak uydurabildiği dönemlerde, o ibadet ü taati göğüsleyebilecek durumda olduğunuz zaman, yani gençlik döneminizde ve sıhhatli olduğunuz anlarda onu yapmanız lazım.

İnsan, çeşit çeşit meşguliyetlerle kuşatılmadan evvel boş zamanlarını da fırsat bilmeli; dilediği gibi kullanabileceği her dakikayı âdeta bir ganimet gibi, Allah’tan gelmiş bir hazine gibi değerlendirmeli. Ve fakirliğe düşmeden evvel de servetinin kıymetini bilmeli. Belki fakirlik de bir yönüyle ganimet bilinmesi gereken bir şeydir; fakat, fakirlik bir yokluktur; yok olduğundan dolayı ganimet olarak bilinmez, ona karşı sadece sabredilir. Bir imtihan olarak kabul edilip dayanılır ve sevap kazanılır. Ganimet bildiğimiz şey ise, bir mevcuda bakar, var olana delalet eder. O, mevcudun değerlendirilmesini ifade eder ve kıymetini bilerek şükrünü eda etmeyi gerektirir.

Hâsılı, bir mefkûre insanı, Allah ona ne vermişse, hepsini O’na yaklaşma, hep O’nu duyurma, sürekli O’nu anlatma ve daima O’nun yolunda olma istikametinde kullanır. Kendi kurtuluşunu başkalarını kurtarmada arar, bütün hareketlerini ruhunun derinliklerinde mefkûreleştirebildiği bir mesuliyete bağlar; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir merhamet iradesi ve bütün insanlığı kucaklayacak enginlikte bir şefkatle yitirdiğimiz ruh ve mânâyı ihya etmeye çalışır.” [Ahh Dâvâm! ÜMİT BURCU]

***

RAMAZAN VE RİBAT

°°°Önsöz°°°

İnsana sevap kazandıran hususlar kendi aralarında farklı farklıdır. Bu fark, hem yapılan işin mahiyetinden, hem kimin için ve ne maksatla yapıldığından, ya da söz konusu ettiğimiz her iki hususun bir araya gelmiş olmasından, o işin yapılmasına duyulan ihtiyaçtan, içinde yapıldığı zaman diliminin özelliğinden vs. kaynaklanır. İşte Ramazan ayında ribât yapmak bunlardandır. Ribâtın bu günkü karşılığı ve kazandıracakları aşağıda şöyle anlatılıyor:

* “Hele neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kutsîlere Ramazan kim bilir ne hediyeler ne hediyeler takdim ediyordur. Dine ve millete hizmet yolunda sahur, iftar demeden seyr u seferler yapan kutlular kim bilir Ramazanda nasıl binlerce senelik semere elde ediyorlardır.

Ben kendi nefsimden demiyorum bunları, bakın Übey İbn Ka’b (radıyallâhu anh) ne diyor: Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm buyurdular ki:

-“Allah rızası düşüncesiyle Ramazan ayı dışında Müslümanlara gelmesi muhtemel tehlikeleri savmak için, sevap umuduyla bir günlük ribât, sevap yönüyle yüz yıllık oruçlu, namazlı ibadetten hayırlıdır. Müslümanların selâmeti, huzur ve sükunu adına, Ramazan ayında Allah rızası için bir günlük ribât Allah indinde, orucuyla namazıyla bin yıllık ibadetten daha hayırlı, sevapça daha büyüktür. Eğer Allah onu sağ salim ailesine kavuşturursa, bin yıl ona bir tek günah yazılmaz, sadece haseneleri yazılır ve kendisine Kıyamete kadar ribât sevabı akıtılır. ”(İbn Mâce, cihâd 7.)

Evet, ribat, din ve milletin başına gelmesi muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir. Adanmış bir insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı kazandıracaktır. Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!.. Herkes elde edebilir mi böyle bir mükâfatı?

Evet, kalbindeki hulûsa, niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu mükâfattan istifade edebilir. Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre aynı semereden nasiptar olur.”[Ramazan’ın Bereketi! ÜMİT BURCU]

***

ŞEYTANIN GEMLERİ

°°°Önsöz°°°

 Bizim üç büyük düşmanımız var. En büyüğünden bir küçüğüne doğru şöyle: Nefis, şeytan ve küfür. Tabiî ki din ve iman düşmanlığını meslek edinmiş kâfir de bu küfür kavramının içindedir. Bizim kendisini görmediğimiz ama onun bizi gördüğü, bizim onu fark etmediğimiz ama kendisinin sürekli bizi takip ettiği, bizi hiç yalnız bırakmayan düşmanımız olan şeytan ya da şeytanların, en çok kimlerle uğraştığı, uğraşacağı işte şöyle açıklanıyor Kırık Testide:

* “Şunu da unutmamak lazım; Lokman (aleyhisselâm) oğluna, – “Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokman sûresi, 31/17.) buyuruyor. Emir mahiyetinde dört nasihatte bulunuyor: Namaz kıl, emr-i bi’l-mâruf yap, nehy-i ani’l-münkerde bulun ve bunları yaparken başına gelebilecek musibetlere karşı dişini sık, sabret. Çünkü, azim ve kararlılık gerektiren çok kıymetli bu üç ameli eda edenleri şeytan ve aveneleri pek hoş karşılamaz ve rahat bırakmazlar; tahditlere, sıkıntılara, eziyetlere, takiplere, esaretlere, sürgünlere… maruz bırakırlar. Hatta ölümle tehdit eder, fırsat bulurlarsa zehirler, darağaçları hazırlar ve ne yapıp edip i’lâ-yı kelimetullah vazifesinin yapılmasına mani olmaya çalışırlar. Bu kavga, ta Hazreti Âdem’e karşı şeytanın düşmanlığıyla başlamıştır, günümüzde de devam etmektedir.

Üstad, “Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.” (21. Lem’a) demiyor mu? Eğer hayırlı işlerin arkasındaysanız, şeytan ve onun cinnî-insî dostları sizinle de uğraşacaklardır. Peki neden başkalarıyla uğraşmıyorlar? Niye uğraşsınlar ki?

Anlatılır ya: 

Birisi, caminin önünden geçerken bakmış ki orada başka biri bekliyor.

– “Sen kimsin, burada ne bekliyorsun?” diye sormuş. Karşıdaki cevap vermiş:

– “Ben şeytanım, şu camiden çıkacak insanları bekliyorum.

Elimdeki şu gemleri onların kafalarına vuracak ve istediğim tarafa yönlendireceğim onları.” Adam tekrar sormuş;

– “Benim için getirdiğin gem hangisi?”

Şeytan cevap vermiş:

– “Senin için geme lüzum yok ki; sen zaten kendi ihtiyarınla arkamdan koşturup duruyorsun.”

Evet, tabiatı dalâlete, küfre kilitlenmiş bir varlıktır şeytan. Başka şeyleri düşünmeye, faydalı işleri mülâhazaya almaya içinde hiç boşluk kalmamıştır onun. Mütemâdî kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiştir.

Ebû Leys Semarkandî, Tenbîhu’l-Gâfilîn’in son bahsinde Peygamber Efendimiz ve şeytanın karşılaştığından, Efendimiz’in ona on tane soru sorduğundan bahsediyor. Soruların birinde Peygamber Efendimiz,

– “En çok kimden nefret ediyorsun?” deyince,  “Senden” diye cevap veriyor mel’un. (Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn s.763.) 

Elbette O’ndan nefret edecektir. Çünkü O’nun, kâinatın yüzüne serptiği nurlarla varlığın mânâsı ve mahiyeti okunmuş; şeytanın oyunları bozulmuştur. Çünkü O olmasaydı eşyânın mahiyeti anlaşılamayacaktı… O olmasaydı biz enbiyayı tanıyamayacak… O olmasaydı dünya ve ukbâyı anlayamayacaktık. Elbette şeytan onun düşmanı olacaktır. Ondan sonra da derecesine göre, peygamber varislerine düşmanlık edecektir. Cenâb-ı Allah, “Sen, de ki: ‘Yâ Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım!’” (Mü’minûn/97-98) buyuruyor.

“Şeytan” değil de اَلشَّيَاطِينِ (şeytanlar) diyor; yani, bir tane değil, pek çok şeytandan, onun avenesinden, dost ve yardımcılarından Kendisine sığınmamızı emir buyuruyor.

– “O şeytan, cinlerden de olur, insanlardan da.” (Nâs/6) diyerek cinler arasında olduğu gibi insanlar arasında da şeytan fıtratlı, şeytanın yardımcısı kimseler bulunduğunu haber veriyor. Allah’ı inkâr eden, inkâra dokunulduğu zaman kendisine dokunulmuş gibi rahatsızlık duyan, küfre kilitlenmiş tabiatlara dikkat çekiyor.

İşte, eğer siz hayırlı bir iş yapıyorsanız, cinnî ve insî şeytanlar, mutlaka ona mani olmak isteyeceklerdir. Size meyleden insanların da başlarına gem vurmaya, onları başka vadilere çekmeye çalışacak, o hayırlı faaliyetlerinizden istifade etmelerine engel olacaklardır. Sürekli, hayırlı işlerin önünü kesmeye çalışacak, daima salihâtla aranıza setler çekeceklerdir. Bazen, malla, bazen dünyevî menfaatlerle, bazen şehvet, servet ve devlet vaadiyle hiç durma bilmeden size musallat olacak ve Allah’ın rızasına giden yolda ayağınıza çelmeler takmaya çalışacaklardır.

Fakat, inşaallah, sağlam bir imanınız varsa ve onu takviye etmenize vesile olan kendi kültür kaynaklarınıza karşı bir kopukluk yaşamıyorsanız, şeytanın muzır mânileri karşısında sarsılmayacak, tökezlemeyecek, dimdik ayakta duracak, doğru bildiğiniz yolda yürüyecek ve rıza burcuna ulaşacaksınız. Hem yaptığınız işlerden dolayı pozitif olarak sevap kazanacaksınız; hem de dünyanın hiçbir câzibedar güzelliği karşısında dize gelmeyecek, dünya tecessüm etse bir fettan şeklinde karşınıza dikilse bile rahatlıkla onu da itmesini bilecek, hiçbir şey karşısında eğilmeyecek, dünyayı ve dünyevîlikleri ayağınızın ucuyla itecek, bütün şeytanî engelleri aşacak ve “Allah” deyip yolunuza devam edeceksiniz; edecek ve bir de o manileri aşmakla sevap kazanacaksınız. Bilinemez, yaptığınız müspet şeylerle kazandığınız sevap mı daha büyüktür; yoksa menfi şeyleri itmek ve yolunuza yürümekle elde ettiğiniz sevap mı daha büyük?!.” [En Önemli Vazife. ÜMİT BURCU]

***

KIZCAĞIZIM, SEN DE NEFSİNİ ALLAH’TAN SATIN ALMAYA BAK!.. 

°°°Önsöz°°°

Allah ile alışveriş yapmak, O’nun verdiğini yine O’na satmak demek. İnsan için bundan büyük bir imtiyaz, bundan büyük bir kazanç, bundan büyük bir şeref olabilirmi? Önce veriyor, sonra ‘sat bana’ diyor. Üstelik sattıktan sonra da elimizden almıyor, bilakis daha fazlasını veriyor. Hazreti Bediüzzaman’ın deyimiyle; “Hem de bana (Allah’a) satmak ise, bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir.” (6. Söz) Yani O’nun verdiğini, O’nun istediği yerde, O’nun istediği şekilde kullanmak. Efendimiz aleyhissalâtu vesselâmın, hayatta en çok sevdiği varlığı olan kızı Fâtıma radıyallahu anhâ üzerinden bir satış teşviki işte şöyle anlatılıyor Pırlantada:

* “Hazreti Fatıma, bütün ev işlerini bizzat kendisi yapardı. Zaten, bütünü bir tek odadan ibaret olan bir hücrecikte kalıyorlardı. O hücrecikte, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Değirmen taşını çevire çevire eli nasır bağlamış, su taşıya taşıya da, Erzurumluların tabiriyle, sırtı “yağır” olmuştu.

Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Resûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Hazreti Fatıma da, ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemek için babasına gitmiş, Efendimiz’in yanında oturanlardan hicap ederek hiçbir şey söyleyemeden evine dönmüştü. İnce kızının bir maksatla geldiğini anlayan Nebiler Nebisi oradaki maslahat hâsıl olduktan sonra kalkıp onun evine gitmişti.

Hazreti Fatıma anamız der ki, “Yatağa uzanmıştık ki, Allah Resûlü çıkageldi. Ben ve Ali yataktan doğrulmak istediysek de O buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki sadrıma temas eden ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben durumu anlatmaktan hicap edince, Ali dedi ki,

– “Yâ Resûlallah, değirmen taşı çeke çeke kızınızın elleri nasır bağladı, su taşıya taşıya omuzu yağır oldu, ev süpüre süpüre toz toprak içinde kaldı. Lütfederseniz yeni gelen esirlerden bir hizmetçi istiyoruz.”

Allah Resûlü bu istek karşısında memnun olmadı, mübarek kaşlarını çattı ve şöyle dedi: “Kızım, Medine fakirlerinin hakkını size veremem. Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın, omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da daima sadık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! Sana istediğinden daha hayırlı bir şey söyleyeyim: Yatağına gireceğin zaman, otuz üç defa ‘Sübhanallah’, otuz üç defa ‘Elhamdülillâh’, otuz dört defa da ‘Allahü ekber’ de. İşte bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” (Buhârî, farzu’l-humus 6, daavât 11; Müslim, zikr 80.) 

Bunun mânâsı şu idi: Kızım, değirmen taşını yine kendin çevir, suyunu kendin taşı, evini de kendin süpür ama nazarlarını uhrevî âlemlerden sakın ayırma, senin ihtiyacın budur. Allah indinde kıymet ve derinliğini arttırmak istiyorsan, tesbihe yapış, tahmîde sığın ve tekbîre tutun. Sizin istediğiniz şey fânî dünya hayatına ve onun rahatına bakıyordu. Hâlbuki ben sizin ahirette mesut ve bahtiyar olmanızı istiyorum.

Resûl-i Ekrem azim şefkati ve engin merhametiyle mü’minlerin akıbetinden çok korkuyor, onları yer yer ikaz, inzar ve irşad ediyor; bu işi de yine kendi ailesinden başlayarak yapıyordu. İşte O, böyle bir aile reisiydi; bazen rahmet dolu bulutlar gibi tatlı bir yüz ekşiliği olurdu çehresinde; ama bu yüz ekşiliğinin arkasında rahmet vardı, belliydi ki, yağmur yağacaktı ve sulayacaktı etrafını ahiret hesabına, bir gülşen olacaktı çevresi. Çoğu zaman da, tebessüm eder, sinesini açar, onları bağrına basar ve iltifatlar yağdırırdı aile fertlerine. Onlar da bu tatlı havayı kaybetmekten korkar ve O’nun ahiret hesabına olan isteklerini yerine getirirlerdi.

İşte, Hazreti Fatıma her an vahyin sağanak sağanak yağdığı bu atmosferde neş’et etmiş ve yaşamıştı. Gözlerini açar açmaz Peygamberler Sultanı’nı görmüş ve Peygamber’in dava-yı vilayette vâris-i hâssı olan Hazreti Ali’nin evinde de aynı havayı teneffüs etmişti. Efendimiz’in dâr-ı bekâya yolculuğundan altı ay sonra o da göçüp gitmişti.

Efendimiz de Hazreti Fatıma da ayrılığın uzun sürmeyeceğini biliyorlardı. Çünkü bir gün Allah Resûlü sevgili kızının kulağına, “Kızım, artık baban yolcu, ötelere yolculuk var!” deyince Hazreti Fatıma bir çığlık koparıvermişti. Onun ağlamasına dayanamayan Şefkat Peygamberi kızını tekrar yanına çağırmış ve kulağına, “Kızım, ben gidiyorum ama Ehl-i Beytimden bana ilk kavuşacak olan da sensin. Yanıma herkesten önce sen geleceksin.(Müslim, fezâilü’s-sahâbe 97; Tirmizî, menâkıb 60) demişti. Bu sözü bir müjde olarak bağrına basan Hazreti Fatıma artık tebessüm ediyor ve O’na kavuşacağı günü beklemeye duruyordu.

Siz, arz etmeye çalıştığım şu birkaç misaldeki duruluğuyla tanımaya çalışın Fatıma annemizi, şu karelerde onun ne kadar duru ve ne kadar nezih yaşayan nasıl bir nezihe ve nasıl bir pâkize olduğunu anlayın. Fakat, Efendimiz, işte o pâkize annemize bile diyor ki;

يَا فَاطِمَةُ! اِشْتَرِي نَفْسَكِ مِنَ اللّٰهِ فَإِنِّي لَا أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ شَيْئًا

 “Kızcağızım, sen de nefsini Allah’tan satın almaya bak; zira ahirette senin adına da bir şey yapamam.” (Buhârî, vesâyâ 11, menâkıb 13; Müslim, îmân 351.) Efendimiz, bu sözüyle,

إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe sûresi, 9/111.) mealindeki âyete telmihte bulunuyordu. Bulunuyor ve en yakınlarından başlayarak herkese ahiretin yamaçlarını işaret ediyordu.” [Hizmet, Gayret, Hicret; Ya Aileniz?.. ÜMİT BURCU]

Bu yazı 59 kez okundu