Verilen Söz Borçtur
Muhasebede İnsaflı Olmalı
Takva’nın Bir Derinliği
Bediüzzaman’a Göre Râbıta-i Mevt
Ömer Gibi İdareci mi İstiyoruz, Öyleyse…
Dilin Afetleri
***
VERİLEN SÖZ BORÇTUR
°°°Önsöz°°°
Verdiği sözde durma, bir insanın ahlâk ve karakter yapısını göstermesi açısından da çok önemlidir. Birisiyle bir yola çıkılacağı zaman, hele hele bu yolculuk hizmet gibi bir mefkûre ise, onun ibadetine, namazına, orucuna değil önce bu yönüne bakmak gerekir. Bu işin başlangıcında insanî tavırlarıyla örnek oldukları için İslâmın yayılmasına hizmet etmiş bulunan müslümanlar, bugün tersine dönmüş halleriyle insanların nefretini çekip dinden uzaklaştırıyorlar. Verdiği sözde durma ahlâkının, hizmetimizi ilgilendiren bir yönü daha var. Tabii ki bundan, verme imkânlarını kaybetmiş olmak gibi durumlar hâriç. Bir soruya cevap mahiyetinde konu şöyle değerlendiriliyor Pırlantada:
* “…Verilen sözde durma ve ahde vefalı davranma İslâm’ın en önemli esaslarından biridir. Cenâb-ı Hak, pek çok âyet-i kerimede vaade vefalı olmayı ilâhî bir ahlâk olarak anlatmakta ve, “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsrâ sûresi, 17/34.) diyerek bizi de verdiğimiz sözlerin gereğini yapmaya çağırmaktadır.
Verilen sözden ve yapılan ahidden dönmek bir nifak alâmetidir.
Buhârî ve Müslim gibi en sahih hadis kaynaklarında Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, vaad edip söz verdiğinde sözünden döner ve kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder.” buyurmaktadır. Bazı rivayetlerde bunlara dördüncü bir madde daha eklenmekte ve, “Kavga ettiğinde haktan sapar, düşmanlıkta aşırı gider.” denmektedir.
•Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) bir başka hadis-i şerifte de, “Vaad borçtur. Sözünde durmayana yazıklar olsun!” (Buhârî, îmân 24, şehâdât 28, vesâyâ 8, libâs 69; Müslim, îmân 107-110.) duyurarak vaade vefalı olmamız ikazında bulunmuştur.
Allah’ın rızasını kazanmak için, malının belli bir miktarını infak etme sözü veren insan, onu kendi nefsine vâcib kılmış sayılır ki, onun bu sözü bir yönüyle nezir (adak) kategorisinde değerlendirilir.
Bir şeye nezreden insan, Allah ile bir nevi sözleşme yapmış olur. Dolayısıyla, nezrini îfa etmesi, yani, kendi nefsine vacip kıldığı şeyi yerine getirmesi onun için bir borçtur.
İslâm âlimleri, hem borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşyayı, yani ölçü ve tartı ile belirlenip benzeri ile ödenebilen şeyleri, hem de bir insanın ödemeyi taahhüt ettiği miktarı “borç” tarifi içinde ele almışlardır. Dolayısıyla, “Şu zaman içinde şu kadar öğrenciye burs vereceğim, şu kadar infak edeceğim?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktar, onun üzerine borç olur ve mutlaka o miktarı ödemesi gerekir.
Hadis-i şerifte, bir an önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu hâlde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmiştir. Borcunu hiç ödemeyen insana gelince; yine en güvenilir hadis kitaplarında, Resûlullah Efendimiz’in borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmadığı rivayet edilmektedir: Bir gün bir cenaze getirilir. Allah Resûlü,
– “Onun borcu var mıydı?” diye sorar.
– “Evet iki dinar borcu vardı.” cevabını alınca,
– “Arkadaşınızın namazını siz kılınız.” buyurur. Bunun üzerine, Ebû Katâde Hazretleri,
– “O iki dinarı ben yükleniyorum.” der ve Peygamber Efendimiz ancak o zaman o adamın namazını kılar. (Buhârî, havâlât 3, kefâlet 3; Nesâî, cenâiz 67; İbn Mâce, sadakât 9.) İşte, tek başına şu hâdise bile bir borcu ödeme hususunda ne denli hassas davranılmasını gerektiğini gösteren çok önemli bir ikazdır.
Sahabe efendilerimiz borç karşısında bu hassasiyeti her zaman ortaya koymuşlardır. Meselâ, vefatına sebep olan hançer darbesini aldığı zaman Hazreti Ömer’in ilk söylediği sözlerden biri de,
– “Bakın bakalım, malım borcumu ödemeye yetecek mi?” sözü olmuştur.
– “Şayet, yetmeyecekse Adiyyoğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten alıp borcumu ödeyin!” vasiyetinde bulunmuştur.
Öyleyse, herkes vaadinin ardında durmalı, sözünü yerine getirmeli ve taahhütte bulunduğu miktarı mutlaka ödemelidir.” [Rakipsiz Yarış. İKİNDİ YAĞMURLARI]
***
MUHASEBEDE İNSAFLI OLMALI
°°°Önsöz°°°
Dinin bir fetva, bir de takva boyutu vardır. Zühd, verâ, istiğna, mârifetullah vs. kavramları takva boyutunun içinde mütalaa edilir. Fetva herkes için bağlayıcı olan hususları ifade eder. Bunun ötesi ise, hem kişinin gayretine, hem de kapasitesine bağlı olarak gidilebilecek bir yoldur ve bu yolun sonu o kişinin evc-i kemâlâtına, yâni kapasitesine, doğuştan sahip bulunduğu potansiyele ve içinde bulunduğu şartlara bağlıdır. Elbette insan kendi durumunu hiçbir zaman yeterli görmemeli, gözü hep daha ileride olmalıdır. Ama bunu yaparken de altından kalkamayacağı taahhütlere girmemeli, kendi potansiyelini de hesaba katmalıdır. İşte bu konu Kırık Testide şöyle ele alınmış:
* “İnsan kendiyle yüzleşirken, nefsiyle hesaplaşırken ve bir mânâda onu masaya yatırıp analitik bir mülâhazayla ona bakarken çok insaflı olmalı; merhamet ve adâlet dâiresinde hareket etmeli; her hak sahibine hakkını vermesi gerektiği gibi nefsinin hakkına da riayetkâr davranmalıdır. Muhasebede de hakkı gözetip adâletten ayrılmama esastır. Her insan, kendi seviyesine göre nefsini sorgulamalı; ona yönelttiği isteklerinde kendi kemalât eşiğini ölçü edinmeli; ondan tabiat üstü beklentilere girmemelidir ki dini zorlaştırmış, omuzuna yüklediği ağırlıkların altında kalmış ve ümitsizliğe düşmüş olmasın.
Başka bir münasebetle arz ettiğim, Ebu’d-Derdâ ile Selman-ı Farisî efendilerimiz arasındaki konuşmada da aynı hususa işaret vardır. Hazreti Selman, sürekli oruç tutan, yatağa hiç girmeyen, neredeyse gecenin tamamını kıyamda geçiren Ebu’d-Derdâ Hazretleri’ne Peygamber Efendimiz’den işittiği şu nasihati hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” (Buhârî, edeb 86, savm 51, teheccüd 15; Tirmizî, zühd 64.)
Evet, İslâm’da ruhbaniyet yoktur; o insanı bütün mahiyetiyle değerlendirir. Yogiler gibi yemekten-içmekten tamamen uzak duranlara, aylarca aç susuz kalanlara ve Allah’ın helâl kıldığını yasaklayanlara, “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı o güzel ve temiz nimetleri kendinize haram kılmayın, haddi aşmayın! Çünkü Allah, haddini aşanları asla sevmez. Allah’ın size rızık olmak üzere yarattığı şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin! Kendisine iman ettiğiniz Allah’a karşı gelmekten sakının!” (Mâide sûresi, 5/87-88.) der; müntesiplerine denge, itidal ve istikamet telkin eder.
İmam Birgivî’nin “Tarikat-ı Muhammediye” isimli kitabına “Berika” adıyla bir şerh yazmış olan İmam Hadimî, ya kendi başından geçen veya başkasından naklettiği misalî bir mahkeme hâdisesini anlatır. Hâdiseyi yaşayan insan her kimse, onu, “hakkında şikâyet var” diye mahkemeye çağırırlar. Mahkeme salonunda, bir köşeye büzülmüş, pusmuş, acayip kılıklı, tanımadığı birini görür. O tuhaf davacı,
– “Bu zat, benim hakkımı vermiyor; yemiyor, içmiyor, yatmıyor” diye şikâyetlerini sıralayınca, davalı, onun kendi nefsi olduğunu anlar. Mahkeme heyeti,
– “Bu senden şikayet ediyor; tabiatını ve genel durumunu hiç hesaba katmadan, kendi kafana göre onu bazı şeylere zorluyormuşsun” mânâsına gelen sözlerle dava konusunu açıklığa kavuşturur. O zat,
– “Fakat, beni Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışan, sürekli günahlara çağıran ve âdeta helâkimi hazırlayan budur, nefsimdir.” diyerek savunmasını yapar ve mahkemeyi kazanır. Gerçi, şikâyet etmek nefsin şiarıdır; onun heva ve heves yörüngeli şikâyetlerine kulak vermemek gerekir. Ne var ki, ona karşı muamelelerde de insafı elden bırakmamak esas olmalıdır.
Ayrıca, nefsi sorgularken, içinde yaşadığımız şartları da hesaba katmak icap eder. Evet, nefse yüz vermemek ve onu asla şımartmamak gerekir. Bu açıdan, içinde neş’et ettiğimiz iman ve İslâm atmosferi, Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği dine ve imana hizmet etme zemini çok büyük bir avantaj olarak görülüp, bu büyük nimet karşısında nefislerimizin şikâyet etmeye kat’iyen hakkı olmadığı düşünülebilir. Fakat, dünyanın hâl-i hazırdaki durumu ve çok kötü olan şartların dini hassasiyetleri korumaya mani bulunduğu da mülâhaza dairesine alınmalı; özellikle öğretmen, üniversite hocası, doktor, vs.. gibi hayat-ı içtimaiyede bir vazife gören, mecburen çarşı ve pazarın, cadde ve sokağın isine-pasına bulaşan insanların hâli de kendi şartları içerisinde hesap edilmelidir. Bir insanın bu şartları gözetmeden nefsini hesaba çekmesi, bir yönüyle, ona tabiatının üstünde bir teklifte bulunması ve onu ‘teklif-i mâlâyutak’a maruz bırakması mânâsına gelebilir. İşte o durumda nefsin şikayet etmeye hakkı olabilir; hatta nefsine insafsızca yüklenen insanın davayı kaybetme ihtimali de vardır.
Dolayısıyla, insan, her meselede olduğu gibi, muhasebede de ölçülü ve dengeli davranmalıdır. Her şeyden önce, muhasebenin yeis ağırlıklı olmamasına çok dikkat etmelidir. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu din kolaylık üzere vaz’ edilmiştir. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; galibiyet mutlaka dinde kalır.” ( Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28.) şeklindeki beyanı da bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedir.
Öyleyse her fert, kendiyle yüzleşirken nefsini levmetme çıtasını sorumluluklarının altında ezilmeme ve yenik düşmeme sınırında tutmalıdır. Bu sınır, her insanın mânevî hayatına ve Cenâb-ı Hak’la münasebetine göre çeşitlilik arz eder; onu da en doğru şekilde herkesin kendi vicdanı belirler.” [Yüzleşme. İKİNDİ YAĞMURLARI]
***
TAKVA’’NIN BİR DERİNLİĞİ
°°°Önsöz°°°
Risale-i Nurlarda ve Pırlantada takvâ, Allah’ın teşriî (emir-yasak şeklindeki) emirleriyle beraber tekvinî (kâinatta geçerli tabiî) kanunlarına da itaat olarak tarif edilir. Müslümanlığın ilk beş asrı hâriç tutulursa, takvânın bu ikinci kısmı unutulmaktan da öte, âdeta birinci boyutuna zıt gibi algılanmaya başlamış. Bunun sonucu ise ortada. Bir sahabe örneği üzerinde konuyu şöyle ele alıyor Pırlanta Müellifi:
* “Bir gün, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Ümâmetü’l-Bâhilî Hazretleri’ni, Mescid-i Nebevî’de mahzun, mükedder, kalbi kırık ve boynu bükük oturuyorken görmüş ve hemen o hâlinin sebebini sormuştu. Ebû Ümâme,
– “Ey Allah’ın Resûlü, evde yiyecek bir şey yok ve fakr u zaruret had safhaya ulaştı. Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve bazı borçlarım sebebiyle böyle gamlıyım” cevabını vermişti. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz, ona sabah akşam şunları söylemesini tavsiye buyurmuştu: “Allahım tasadan, kederden, eli kolu bağlı miskin miskin oturmaktan, tembellikten, korkaklıktan, malımı ulvî bir gaye için verememe cimriliğinden, borç altında ezilmekten ve düşmana mağlup olmaktan Sana sığınırım.” (Buhârî, cihâd 74, et’ime 28, daavât 36, 40; Tirmizî, daavât 70.)
Ebû Ümâme Hazretleri bu sözlerin mânâsını anlamış; hem Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip niyazda bulunmuş hem de fiilî duayı da yerine getirme düşüncesiyle çalışmış, gayret göstermiş; tasa ve kederden kurtulduğu gibi borçlarını da ödemişti. “cizlikten ve tembellikten Sana sığınırım” dedikten sonra, o, hâlâ bir kenarda oturup el âlemin avucuna bakamazdı. Artık bu safhada ona düşen vazife, dua ettiği hususları fiiliyâta dökmekten ibaretti.
Evet, teşriî emir ve nehiyleri gözetip dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmenin yanı sıra, tekvinî emirlere riayet etmek, yani, Allah’ın kâinatta câri sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmek de takvanın önemli bir buududur.
Biz, millet olarak, takvanın çok önemli bir yanı olan “tekvinî emirleri gözetme” esasına gereken değeri vermeyince zenginliklerimizi bir bir kaybetmiş ve ezilmişiz.
Daha sonra, bu hatamızı telafi etmeye çalışırken daha büyük bir hataya düşmüşüz: Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüş, “Biz de kevnî kanunları değerlendirerek onlara yetişeceğiz.” demişiz; ama ne yazık ki, mukaddes değerlerimizi bir kenara atmakla işe başlamışız.
İşte, acz ve çaresizlik düşüncesi zatında kötü olsa da, sünnetullahı bilen ve hem teşriî hem de tekvinî emirlere uyması beklenen bir müttakînin âcizlik ve meskenet hastalığına yakalanması çok daha kötü bir durumdur. Bu sebeple ve daha pek çok hikmete mebnî olarak Hazreti Ömer, müttakinin aczinden Allah’a sığınmış; böyle bir bedbinliğe düşmememiz için de bizi uyarmıştır.” [Fâcirin Cesareti ve Müttakînin Zilleti. İKİNDİ YAĞMURLARI]
***
BEDÎÜZZAMAN’A GÖRE RÂBITA-İ MEVT
°°°Önsöz°°°
Ölüm hayattan daha gerçek. Çünkü bu hayata hiç gelmeyebilirdik. Fakat geldikten sonra ölmemek mümkün değil. Fakat buna rağmen insanlardaki ölüm algısı teoriktir ve çok eksik ve hattâ yanlıştır. Üstadın dediği gibi,
– “ölümü düşünür başkasına verir.”
Her an adım adım kendisine doğru gittiğimiz, üstelik önümüzde ne kaldığını da bilmediğimiz bu gerçekten gafil bulunmamız, bize ebedî olarak dünyada kalacağımız duygusunu veriyor. Bunun için de yanlış hesap yapıyor, bütün planlarımızı bu algıya göre dizayn ediyoruz. Üstad Hazretlerinin, ölüme gerçekten inanmamız için rasyonel bir yol takip ederek yürüttüğü mantık üzerinden Pırlanta yazarı da şunları söylüyor:
* “Bediüzzaman Hazretleri de, ihlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-i mevt olduğunu belirtmiş; onu, “ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak” (21. Lem’a, 4. Düstur) şeklinde tarif etmiş; riyâdan nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran râbıta-i mevt vesilesiyle Eski Said’in Yeni Said’e inkılap ettiğini söyleyerek başta Haşir Risalesi ve İhtiyarlar Risalesi olmak üzere eserlerinde o râbıtayı ve ölümün ehl-i iman hakkındaki nuranî, hayattar ve güzel hakikatini nazara vermiştir.
Ayrıca, “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim.” (Katre, Mukaddime) diyerek başladığı Katre Risalesi’nde şerh ettiği kelâmlardan biri de اَلْمَوْتُ حَقٌّ “Ölüm haktır.” (Mesnevî-i Nuriye s.44) gerçeği olmuştur.
Râbıta-i mevti kendine yoldaş ettiğini söyleyen Bediüzzaman Hazretleri, onu kısmen de olsa bir kısım sofilerden faklı anlamış ve farklı uygulamıştır. Ona göre, bu râbıta, farazî ve hayalî bir surette, âkıbeti düşünerek geleceği şimdiki zamana taşıma şeklinde yapılmamalı; belki ölüm hakikati iyi kavranarak içinde bulunulan andan fikren gelecek zamana yürümek suretinde olmalıdır. Çünkü, sofîlerin uygulamasında, “Gelecekte vukuu muhakkak olan hâdiselere olmuş gibi bakılır.” esprisi vardır. Dolayısıyla, onlar bir gün mutlaka öleceklerini düşünüp ilerideki o ölümü olmadan önce olmuş gibi tahayyül ederek zaman-ı hâzıra taşımaktadırlar. Ne var ki, insan bir gün öleceğine inansa bile, nefis o ölüm gününü kendisine çok uzak görebilir. İnsan, hayalen geleceği hâzır zamana taşıyıp kendi ölümünü düşünse de, nefis daha ilk fırsatta, “Kim bilir daha kaç sene yaşayacağım?” diyerek gaflete düşebilir. Hastalar Risalesi’nde de dendiği gibi, gençlik ve sıhhat gaflet verir, dünyayı hoş gösterir ve âhireti unutturur. (25. Lem’a, 3. Deva)
Bundan dolayı, hayalî ve farazî bir suretteki râbıta-i mevt, geçici olarak nazarları ahirete çevirse de öteler mülâhazasını sürekli canlı tutamaz; çünkü, gençlik, sıhhat, imkânların genişliği ve içtimaî hayata karışma gibi sebeplerle o hayal çabucak delinir ve kalıcı bir tesir icra edemez.
Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin râbıta-i mevt anlayışında, “hakikat noktasında zaman-ı hâzırdan istikbale fikren gitmek” esastır. Hazreti Üstad, çok samimi bir kalbin en içli sesi ve hasbî bir gönlün muhasebe terennümü olan On İkinci Nota’da da bu anlayışına dair ipuçları verir. Aslında, ölüm, dilini susturduğunda, diline bedel kitabıyla niyaz etmeyi dileyerek ve kabulünü rahmet-i ilâhiyeden reca ederek bir yakarış şeklinde yazdığı o bölümde, kalbinin tazarru ve münâcâtını dile getirdiği aynı anda râbıta-i mevt adına bir üslûp da gösterir.
Başkalarının, “Bir gün ben de öleceğim, tabuta konacağım, dostlara veda edeceğim” diyerek hayal ettikleri ve düşüne düşüne o an vaki olmuş gibi duymaya çalıştıkları ölümü fikren geleceğe giderek tadar ve bunu, “Kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı hâliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: El-amân, el-amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” sözleriyle ifade eder. Çünkü o, كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ “Her gelecek yakındır” sırrıyla ölümün geleceğini kendi varlığı kadar gerçek ve yakın olarak görmekte, içinde bulunduğu zamandan sıyrılıp fikren istikbalde yaşayarak kendi ölümünü müşâhede etmektedir. O, ölümü hayal ve farz etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kat’i ve yakın bilmekte ve bunu,
– “Kat’î bir yakîn ile anladım ki, bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya hâliktir (yok olmaya mahkûmdur) gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşâhede, içindeki mevcudât dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur.” (17. Lem’a, 12. Nota) şeklinde seslendirerek râbıta-i mevti bir yakîn (sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikad) meselesi olarak yorumlar. Bu zaviyeden, İhlâs Risalesi’nde, râbıta-i mevtten hemen sonra iman-ı tahkikîyi ve mârifet-i Sâni’i nazara vermesi çok manidardır.
Üstad’a göre, râbıta-i mevtte hayale ve farz etmeye ihtiyaç yoktur; çünkü, haddizatında insan hakikat noktasında her an ölümü tatmakta ve ölümlere şahit olmaktadır. O, her çeşit mahlûkatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrarla vukua gelmekte olduğunu ve bunun büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işaret ettiğini söyler ve şöyle bir misal verir:
Bir haftalık zamanı gösteren bir saate bakarsanız; o saatte saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibreleri ve milleri görürsünüz. Dikkat ederseniz, saniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar etmektedir. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini bildirmektedir. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husule getirmekte ve göstermektedir. İşte, birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmam-ı hareket edeceğine işarettir. Şayet, bu saati insan ömrüne tatbik edersek; ayları, seneleri ve eceli gösteren ibreler olduğunu da düşünürüz. Biz her birimiz bir mânâda kendi ömür ibremizin üzerinde oturmaktayız.
Öyleyse, her saniye, her dakika, her saat, her gün, her hafta, her ay ve her yıl bitiminde o zaman dilimlerine ait ibreler “tık” dediğinde bizim ömür ibremizin de “tık” demesi muhtemeldir. O an için ecelimizin “tık” sesini duymasak da alttaki ibrelerin hareketi her an biraz daha sona yaklaştığımızı göstermekte ve hakikat noktasında ölüm her saniye hükmünü icra etmektedir. Her “tık” sesi birinin ömür ibresinin sona ulaştığını haber verdiği gibi, aynı zamanda sıranın bize geldiğini de ihbar etmektedir. Söz gelmişken, Gönenli Mehmet Efendi’nin biraz da esprili şu mısralarını hatırlatmakta fayda var:
“Saatin zinciri bitince eylemez tık tık
Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık!
Hakk’a kulluk eyle zira,
Ahirette dinlemezler hınk mınk…”
[Sıra Bize de Gelecek!.. İKİNDİ YAĞMURLARI]
***
ÖMER GİBİ İDARECİ Mİ İSTİYORUZ, ÖYLEYSE…
°°°Önsöz°°°
Bugün dünyadaki bütün Müslümanların, devlet ve hâkimiyet anlayışlarını da tekrar gözden geçirmeleri gerekiyor. Önce dinin aslı ile fürûâtını, sonra da devletle hükümeti birbirinden ayırmaları, ne devleti kutsamak, ne de devlet düşmanı olmak gerekmediğini anlamaları gerekiyor. Tabii devletin yapılanmasında fertlerin rolünü de unutmamak şartıyla. Asıl önemli olan ise, kendisi devletten zulüm görmüş bile olsa bu dengeyi koruyabilmektir. Günümüzde, bütün dehşetiyle hâlâ devam eden güya islamcı, gerçekte ise tam bir zulüm siyasetinin büyük mağduru bu dengeyi şöyle anlatıyor:
* “..Bir devr-i dâim, böyle bir fâsit daire işliyor; dünkü ihmali bügünkü nesiller çekiyor; bugünkü nesillerin ihmalini de, yakın bir gelecekte kendileri, gelecekte de evlatları çekecek. O açıdan, neden devletin aleyhinde olalım ki? O, bugün istenen seviyede değilse bunun sebebi atalarımızın ve bizim ihmallerimizdir.
Bir hadîslerinde Efendimiz şöyle buyurmuyor mu?
– “Siz nasıl olursanız, öyle de idare edilirsiniz.” (ed-Deylemî, el-Müsned 3/305; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb s.336.) Siz nasıl bir kaynak iseniz, başınızdakiler de o kaynağın mahsulüdür. Bu hadîs, idare edilenlere diyor ki, siz çok önemlisiniz; çünkü, başınıza geçeceklere, şekil verecek olan sizlersiniz.
Siz, şerre, şirretliğe yol verir, bağrınızda kötülüklerin barınmasına açık yaşarsanız, sizi de kötüler ve şirretler idare eder. Şirretlik, sizin içinizde neşv ü nemâ buluyor mu? Atmosferinizde fenalıklar yeşeriyor mu? O zaman Allah (celle celâluhu), sizin başınıza, aynı mayadan insanlar getirir, sizi size benzeyen o insanlar idare ederler.
Bilirsiniz; ilk meclis milletvekillerinden TAHİR EFENDİ ADINDA BİR ZAT vardır. Bu zat, ulemadan, fuzelâdandır. Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih eder.
Bir gün taraftarları ısrarla, “Efendi, sen de bir şeyler söylesen; herkesin vekili konuşuyor, herkes kendi vekiliyle iftihar ediyor; sen de bir konuşsan da bizim de göğsümüz kabarsa!..” derler.
Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir insandır.
Onlara şöyle cevap verir:
– “Muhterem cemaat, şunu biliniz ki, siz; “müntehib” (seçen)siniz.
Ben ise; “müntehab”ım (seçilen). Gideceğimiz yer ise; “müntehabün ileyh” (kendisi için seçim yapılmış yer, Millet Meclisi)dir. Sizin yaptığınız işe de “intihab” (seçmek) denir. İntihab ise “nuhbe” kelimesinden gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur; tabanında ne varsa tavanına da o vurur. Yoğurdun üstünde, yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur...”
Şimdi eğer biz yoğurt gibiysek niye kaymağımıza sövelim ki! O benim bir parçam değil mi?. Devleti kınamak kendimizi kınamak; ona karşı olmak kendi kimliğimize karşı olmak demektir. Peki, devleti hiç sorgulamayacak mıyız? Tabiî ki sorgularız; fakat biz önce kendimizi sorgulamak suretiyle devletimizi sorgulamalıyız.
– “Ne kusurumuz var ki böyle oldu?” demeliyiz.
– “Fert fert neleri ihmal ettik ki bu hale geldik” diyerek sorgulamalıyız.
Birisi gelip Haccac-ı Zâlim’e, Hazreti Ömer’in adaletinden bahsedince, Haccac’ın verdiği cevap, meselemize vüzuh kazandırması bakımından mühimdir. Haccac, cevabında şöyle demektedir:
– “Siz Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, hiç şüphesiz ben de Ömer olurdum…”
Ebû Nuaym’ın Hilyetü’l-Evliya’sında ve Taberânî’nin Mu’cemu’l-Evsat’ında zikredilen Ebu’d-Derdâ Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i kudsîde Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
– “Aziz ve Celil Allah ferman buyurdu: Ben Allahım, Benden başka ilâh yoktur. Kâinatın yegâne sahibi ve hükümdarların efendisi Benim. Hükümdarların, idarecilerin kalbleri Benim elimdedir. Eğer kullarım Bana itaat ederler, dinin gereğini yerine getirirlerse idarecilerinin kalblerini onlara karşı merhamet ve şefkat duygularıyla doldururum. Fakat, eğer kullar Bana isyan eder, dinden yüz çevirirlerse hükümdarlarının kalblerini onlar hakkında öfke, hiddet, hınç ve kine sevk ederim de onlara azabın en acılarını tattırırlar. Öyleyse, idarecilerinize beddualar ederek kendinizi oyalamayın; zikir, dua ve yakarışlarla mamur ettiğiniz gönüllerinizle Bana yönelin ki ben de zalim idarecilerinizin haklarından geleyim.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 9/9; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/63.)
Evet, her problem akabinde başkalarını suçlar, kabahatleri ona-buna yükler durursak, vazifemizin dışında işlere girmiş oluruz. Zaten, Kur’ân-ı Kerim de şöyle buyurmuyor mu?:
– “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide sûresi, 5/105.)
Evet, bu âyetin mânâsı, “Başkalarına hiç karışmayın, siz sadece kendinize bakın” demek değildir. Aksine âyetten anlaşılması gereken mânâ, başkalarının dalâlet ve sapıklıklarını gidermeye çalışırken, yanlışlıklarını görüp konuşurken insanın kendisini unutmamasıdır; yani, şahsî muhasebeyi asla ihmal etmemesidir.
Bu âyeti sırf ferdî bir mânâda da almamalı, âyette geçen أَنْفُسَكُمْ ifadesinden hem ferdi hem nefsi hem de toplumun tamamını içine alan bir mânâ çıkarmalı. Yani fert, fert olarak, Müslüman toplum da toplum olarak, iyilik ve dürüstlüğünü korumalıdır. Kurtuluş ve toplumun hidâyeti fertlerden başlar. Fertler düzelirse toplum da düzelir.
Meselenin bir diğer yanı da şudur: Bu mevzuda bir sorgulamaya kalkarsak çoğu zaman dengeyi koruyamayız. Farkında olmadan, devletine karşı milletin güvenini sarsarız. Devlete karşı güveni sarsmak da anarşiye, teröre ve başı bozukluğa vize vermek demektir. İslâm Tarihi’ne şöyle bir baktığımızda görürüz ki selef-i salihîn başlarına kim geçerse geçsin devlet otoritesini sarsacak tavırlara girmemeye çok dikkat etmişlerdir. Meselâ; Yezid’e çok kimse, hatta büyük insanlar bile lanet etmişlerdir. Fakat Müslümanlar onun arkasında da namaz kılmıştır; fâsık, fâcir bildikleri kimselerin arkasında bile namaz kılmışlardır. Urve b. Zübeyr, Abdulmelik’in ardında saf tutmuştur. Oysa, Emeviler Abdulmelik döneminde onun ağabeyini asmışlardır; fakat o problem çıkarmamış, Abdulmelik’in misafiri olmuş, hakka tercümanlık etmekle yetinmiştir.
Evet, Yezid ve Haccac gibi idarecilerin yaptıkları birer zulümdür, ama selef-i salihîn zulme maruz kalmalarına rağmen halkın kendi devletine karşı düşmanca hisler beslemesine razı olmamış; aksi halde, devlet otoritesinin sarsılmasından ve bütün toplumun yara almasından korkmuşlardır.
Dolayısıyla benim tavrımı, bana mahsus bir tavır olarak görür, benim kendi hassasiyetim ya da hoşgörü ve tolerans anlayışımla izah etmeye kalkarsanız yanlış yapmış olursunuz. Aslını ve temel dinamiklerini dinimin esaslarından almadığım ve seleflerimde görmediğim şeyleri ihdas etmeye benim hakkım yoktur, haddim de değildir. Benim başım öyle bir yere bağlıdır ki, başımı oradan ayırmayı asla istemem. Din yeryüzüne indiği andan itibaren ne ise odur. Efendimiz onu nasıl yorumlamışsa, Râşid Halifeler onu nasıl anlamış ve yaşamışlarsa ben ona öyle inanır, öyle uygularım. Müslümanlar dünden bugüne devleti kutsamamışlardır fakat ona hep saygılı kalmış; devletin itibarının yükselmesine çalışmışlardır.” [Devlet Kutsanmamalı, Ama… ÜMİT BURCU]
***
DİLİN AFETLERİ
°°°Önsöz°°°
En çok günah işleyen organlarımızdan birisi hiç şüphesiz dilimizdir. Dil aynı zamanda kalbin ve dimağın tercümanı gibidir. Oradaki hisler, düşünceler dil ile ifade edilir. Bu kadar maharetli bir uzvun elbette kontrollü ve dikkatli kullanılması icab eder. Zamanımızda, her anlamda dilini en iyi kullananlardan birisi olan ‘Hitap Sultanı‘, Efendimiz’in ve Üstadımızın ifadeleri ışığında onu şöyle anlatıyor bize:
* “Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, en eşref mahluk olan insanda hitap çiçeği açmıştır. O, hem kendisine konuşulan, muhatap alınan bir varlıktır, hem de kendisi konuşur, duygu ve düşüncelerini ifade eder. İnsanın dili hem Allah’ın en büyük nimetlerindendir, hem de potansiyel olarak insana verilen en büyük bir nıkmettir; evet dil, bazen bir rahmettir, bazen de bela ve musibettir. (20. Mektup, 2. Makam, 4. Kelime, 4. Fıkra)
Rivayete göre; bir gün Davud Peygamber, Lokman’dan (aleyhisselâm) bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça et getirmesini istemiş; Hazreti Lokman da, ona kestiği hayvanın dilini ve yüreğini getirmiş. Birkaç gün geçince Davud (aleyhisselâm) bu defa hayvanın en kötü yerinden iki parça et getirmesini istemiş. O yine dilini ve yüreğini getirmiş. Hazreti Davud, bunun sebebini sorunca Hazreti Lokman şöyle demiş: “Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi, kötü olursa da bunlardan daha kötüsü olmaz.”
Evet, dil hayırda kullanılırsa, insanı kaldıran, yükselten, âlâ-yı illîyyîn-i kemâlâta çıkaran bir uzuvdur; şerde istimal edilirse de, onu batıran, alçaltan ve esfel-i sâfilîne düşüren bir organdır. Dil, bazen insanı alır Cennet’e götürür; bazen de onu başaşağı Cehenneme sürükler.
Hazreti Enes (radıyallâhu anh) şu sözleriyle dilin bir hüsran sebebi olabileceğini ifade etmektedir: Bir adam, vefat eden bir şahıs hakkında, Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) da işiteceği şekilde ‘Cennet mübarek olsun!’ demişti. O söz üzerine Allah Resûlü buyurdular ki: “Nereden biliyorsun? Belki de o mâlâyânî konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!” ( Tirmizî, zühd 11; er-Rûyânî, el-Müsned 2/385.)
Evet, insanı, Allah’tan, Cennetten ve insanlardan uzaklaştıran ama Cehenneme yaklaştıran cimrilik gibi, mâlâyânî, çok ve gereksiz konuşmalar da bir uzaklık ve hüsran sebebi olabilmektedir. Ümmetini böyle bir akıbete karşı ikaz eden Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) buyururlar ki: “Kul (bazen), Allah’ın rızasına uygun olan bir kelamı, ehemmiyet vermeksizin sarfeder de Allah o söz sebebiyle kulun Cennetteki derecesini yükseltir. Yine kul (bazen) Allah’ın hoşnutsuzluğuna sebep olan bir kelimeyi ehemmiyet vermeksizin sarfeder de Allah, o sözden dolayı onu Cehennem’de yetmiş yıllık aşağıya atar.” (Buhâri, rikak 23; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/334.)
Az, öz, yerinde ve bir lüzuma binaen konuşmanın bir fazilet, boş ve çok konuşmanın da bir zaaf ve felaket sebebi olduğu ile alâkalı hadis-i şeriflere bakılırsa, en büyük söz sultanı olan Peygamberimizin beyana çok önem verdiği görülecektir. Hatta Efendimiz, dile sahip olmayı Cennet alışverişinde bir pazarlık şartı olarak ifade etmekte ve “Kim bana, iki çene ve apış arası mevzuunda söz verir, kefil olursa, ben de ona Cennet için kefil olurum.” (Buhârî, rikak 23; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 13/549; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 8/166.) buyurmaktadır. Çünkü dil, bütün tesbihât, tahmîdât ve tekbirâtı seslendiren bir enstrümandır.
Minarelerde Ulûhiyet hakikatini bir bayrak gibi dalgalandıran ve nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi dört bir yanda ilan eden dildir. Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getiren dildir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ı diliyle tesbih ve takdis eder; onunla, kâinat kitabını ve onun ezeli tercümesi olan Kur’ân’ı, âyât-ı beyyinâtı okur ve başkalarına anlatır. Bazen, ifade ve beyanı vasıtasıyla inanmayan bir insanın hidayetine vesilelik eder, eder de üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı bir iş yapmış olur.. ve insan, diliyle a’lây-ı illîyîne çıkar, sıddîkiyet zirvesine taht kurar.
Ancak aynı dil, insanın felaketini de hazırlayabilir. Bütün küfür ve küfrana vasıta sözlerin menşei dildir. Allah’a ve O’nun şânı yüce Nebisine ağız dolusu sövenler, bu çirkin günahı dilleriyle işlerler. Fesat çıkarma, İslâmî oluşumlara zarar verme, bozgunculuk yapma, yalan, gıybet, iftira hep dille yapılır ve insan dili yüzünden kezzâblar sırasına düşer. Bundan dolayı, İmam-ı Gazzâlî Hazretleri İhya-i Ulûmi’d-Din adlı eserinde “Kitab-u fâti’l-Lisan” adı altında dilin âfetlerine de geniş yer ayırmış ve yalan, iftira, gıybet, kovuculuk, fuzulî konuşmak, çirkin sözler söylemek, alay ve istihzada bulunmak, övünmek, cedel yapmak gibi kötü şeyleri dilin âfetleri olarak saymıştır.
İşte, dil iki yanı da keskin bir bıçak gibidir; sahibini de kesebilir, sahibine kötülük düşünenin sözünü de; imanın tercümanı bir alet olarak küfrün kökünü de kesebilir, küfre sebep bir afet olarak insanla iman arasındaki bağı da; yani onu hayırlı bir alet hâline getirmek de, insanı batıran şerli bir uzuv durumuna düşürmek de –bir mânâda– insan iradesine bırakılmıştır. İradenin müessiriyeti ne ölçüde ise, işte o ölçüde insana tevdî edilmiş bir emanettir dil. Öyleyse, insan onu iyi korumalı, kötülüklerden muhafaza etmeli, çirkinliklerle onu kirletmemeli ve hayırda kullanmalıdır. Unutmamalıdır ki; Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “ Ademoğlu sabaha erdimi, bütün azaları, dile ricada bulunup: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tâbiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikâmette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!’ derler.” (Tirmizî, zühd 61; el-Humeydî, el-Müsned s.302) [Hitap Çiçeği ya da Dil Zakkumu. ÜMİT BURCU]