Pırlanta İkliminde Seyahat-31

□İhanetin Mazereti Olmaz

□Ayaklarımızı Kaydırma Allahım!..

□Musibetler Karşısında Mü’min ve Münafık

□Korkusuzluk ve Kararlılık, Kötü Niyetlilerin Oyununu Bozar

□Kirlenen Sadece Senin Adın Olmaz ve Konuşmada İffet

□Metafizik Âlemlere Açılmanın Sırlı Anahtarı: Dua

***

İHANETİN MAZERETİ OLMAZ

°°°Önsöz°°°

 İnsan, sürekli olarak gelişmeye açık bir varlıktır. Fakat bunun ilk şartı kendi eksikliğini kabul etmesidir. Kendisini eksik kabul etmiyorsa, hâliyle olmayan! eksikliği tamamlama diye birşey söz konusu olamaz. Hele bir de eksiğini kusurunu kapatmak için sıkıştıkça mazeret uyduruyorsa, o her kötülüğü yapmaya açık hâle gelmiş demektir. Arkadaşlarına, milletine, inanç değerlerine, insanlığa vs. İşte ihanet de bu ruh halinin sonuçlarından birisidir. Sebebi ve sonuçlarıyla bu konu şöyle ele alınıyor Kırık Testide:

* “Şeytanın önemli hilelerinden biri de, insana hatalarını kabul ettirmemesi, onu hata ve kusurlarına mazeret aramaya itmesi ve yaptığı yanlışları içtihâdî bir kısım görüş farkılılıklarının neticesiymiş gibi göstermek suretiyle, meseleye bir mazeret bulma yoluna sevk etmesidir.

Eğer bir insan, yaptığı hataların kendi hatası olduğunu kabul etmiyor, onlara dışarıdan sebepler arıyor, “şundan dolayı yaptım, bundan dolayı yaptım” diyerek mazeretler arkasına sığınmaya çalışıyorsa, o hiçbir zaman hatalarını telafi edemez, günahtan uzaklaşma ve ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma kurnası olan tevbe ile temizlenemez, makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla, O’nda fâni olma mânâsına gelen inabe kapısına kat’iyen yönelemez ve O’ndan başka her şeye kapanma da diyebileceğimiz evbe serasına asla giremez.

İşlediği kabahat küfür çerçevesinde ise, küfür karanlığındaki karalığı devam eder; suçu bir dalâlet çerçevesinde ise, yolunu yitirmişliği sürer gider; büyük bir günah işlemişse, o kebire arkasına başka büyük günahları da katar ve o insanı sonunda küfür bataklığına kadar iter. Dolayısıyla, bir kabahate mazeret aramak, daha büyük bir kabahattir. Hata bir hatadır; o hâliyle kalsa ve telafi yolları aransa basit bir hata sayılır. Fakat, o hataya bahaneler ileri sürmek ve başkaları nezdinde onu mazur göstermeye çalışmak mürekkep ve katlanmış bir hatadır. Hatayı hata olarak görmeme, onu bir kabahat kabul etmeme ve onun bir suç olduğuna inanmamaya gelince, o da mük’ab bir hatadır. “Bana şunu ettiler, şöyle yaptılar; beni anlamadılar” türünden sözler şeytanın ve nefsin hırıltılarından başka bir şey değildir. Allah Resûlü’nden kopup giden kim olursa olsun, onun mazeret adına bir şey söylemeye hakkı yoktur. Ne sebeple olursa olsun, iman ve Kur’ân yolundan sapan bir kimsenin bahaneleri geçersizdir. Düşmanca tavırlara girenlerin, “Bunlar, dünyanın dört bir yanına Pan-Türkizmi, Pan-İslâmizmi götürüyorlar. Ayrıca, bunlar hiç kimsenin kontrolünde de değiller, bağımsız hareket ediyorlar; öyleyse endişe duymak lazım” diyerek; insaflı insanların da, “Bunlar, millî ve mânevî değerlerimizin temsilciliğini yapıyorlar, dünyanın her yerinde bizim eşsiz kültür mirasımızı tanıtıyorlar; öyleyse hiç olmazsa kalben destek vermeliyiz.” şeklinde duygularını seslendirerek hakkaniyetine şehadet ettikleri bir gönüllüler hareketine karşı yıkıcı ve tahrip edici davranışlarda bulunan kimsenin “Kıymetimi bilemediler, sözlerimi dinlemediler, yüksek fikirlerimden istifade etmediler.” türünden sözleri de sadece nefsin mırmırları ve şeytanın hırıltılarıdır ama bunlar kat’iyen işlenen büyük hatayı mazur kılamaz.

Bildiğiniz gibi; Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), Mekke’nin fethi esnasında, “Kim Beytullah’a girerse korkudan emin olur.”(Al-i İmrân sûresi, 3/97.) mealindeki âyeti de hatırlatarak, Mescid-i Haram’da bulunanlara, Ebû Süfyan’ın evine sığınanlara ve evlerinden çıkmayanlara dokunulmamasını emir buyurmuşlardı. (Ebû Dâvûd, harâc 24; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/292.) 

Mekke’ye girip başındaki miğferini çıkardığı sırada, bir adam gelerek: “İbn Hatal, Kâbe’nin örtüsüne sarılmış vaziyette yakalandı, affedelim mi?” deyince o Şefkat Peygamberi, “Onu öldürün!” emri vermişti. (Buhârî, cezâ 18; Müslim, hac 450.) Karıncanın canına kıyamayan, akreplerin ve yılanların hayat hakkını dahi gözeten öyle merhametli bir peygamber nasıl olmuştu da İbn Hatal’ın ölüm fermanını vermişti? İbn Hatal, Peygamberimiz’in huzunda bulunmuş, onun nurefşân beyanlarını dinlemiş, huzurunun insibağını belli ölçüde tatmış, fakat cahiliye hislerinden geriye kalan bir şeyden dolayı rencide olmuş ve nur halkasından biraz uzaklaşmıştı. Başlangıçtaki o hatasını pek küçük bir inhiraf gibi görmüştü. Oysa, merkezdeki çok küçük bir açı muhit hattında kapanamaz bir boşluğa dönüşmüş ve farkına varamadan o kadar uzaklaşmıştı ki, Allah Resûlü’nün, kanlarını heder kıldığı birkaç kişiden biri de o olmuştu. Çünkü, duymuş, gelmiş, tatmış, harem odasına kadar girmiş ve sonra da o haremgâh-ı nebevîyi telvis etmiş, âdeta oraya bevletmişti. Onun Efendimiz’e ve dine karşı tavrı ihanetti. Böyle bir insan affedilemez; sadece kapının dışına konmak suretiyle cezalandırılmış sayılamazdı. Artık o, salona alınmamalı, koridora girdirilmemeli, hatta o saadet dairesine de yaklaştırılmamalı, yedi sokak öteye itilmeliydi.

Evet, Efendimiz gibi bir şefkat abidesi daha gelmemişti dünyaya; O kendi hakkıyla alâkalı her hususu affederdi. Fakat, İbn Hatal’ın günahı hem küfür, hem şirk, hem ihanet ve hem de bütün Müslümanların hakkına tecavüzdü. Zaten, Peygamber Efendimiz’in o kararı da –hâşâ– kendi nefsi için ve kendi içtihadıyla verdiği bir karar değil, vahiy kaynaklı bir hükümdü. Yanlış anlaşılmaması ve suistimale açık kapı bırakılmaması için –istidradî olarak– belirtmeliyim ki, bugün şahıslar, hiç kimsenin ölümüne karar veremez ve günahı ne olursa olsun, kimseyi idama mahkûm edemez. O bazı ülkeler itibarıyla, devletin yetkili kurumlarına ait bir iştir. Efendimiz’in konumu ve O’nun yaşadığı devir bugünle ve başka insanlarla kıyaslanamaz.

Hâsılı,

-“Rabbin seni kat’iyen terk etmedi ve sana darılmadı.” (Duhâ sûresi, 93/3.) hitabı, hakiki mânâsıyla Peygamber Efendimiz’e mahsus olsa bile, zıllî keyfiyetiyle O’nun yolunda olan insanlar için de geçerlidir. Allah Teâlâ, bir adımla dahi olsa Kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmadığı gibi, Peygamber Efendimiz de, kendisine “Efendim” diyenlere daima “Ümmetim” cevabı verecek ve sahip çıkacaktır.

 

  • Üstad Hazretleri gibi hak dostları, kendi hizmet dairelerinde olan insanlara hiç darılmayacak ve asla küsmeyeceklerdir.
  • Fakat, unutulmamalıdır ki, Kur’ân’a ihanet affedilemez; Resûlullah’ın davasına hıyânet bağışlanamaz; binlerce insanın sa’y u gayretleriyle ortaya konan bir hareket hakkındaki hainlik, mazeret olarak ne denirse densin, mazur görülemez.
  • Siz ve biz o büyük cinayetleri işleyenler hakkında “Allahım onları affet” diye duada da bulunamayız, onlar hakkında af dileme, Allah’a, Efendimize ve dine karşı saygısızlıktır, günahtır.
  • Onlar için söyleyebileceğimiz tek söz; “Allah hidayet eylesin!” cümlesidir. Bu hususta her insan kendi gönlünden fetva istemeli ve vicdanının hükmüne kulak vermelidir.

Nitekim, Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), “Müftüler fetva verse de sen kalbine sor.” (Dârimî, büyû 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/161.) buyurmuşlardır. Bu konuda, bin tane müftü size rahatlatıcı bazı şeyler söylese de, siz kendi vicdanınıza bakıp onun hükmünü esas saymalısınız.

  • Nerede duruyorsunuz? Durduğunuz yerin hakkını veriyor musunuz?
  • Verdiğiniz söze vefalı ve yaptığınız mukaveleye sadık mısınız?
  • Vaadlerinizi yerine getirmeye âmâde bulunuyor musunuz?

İşte bütün bu soruların cevabı vicdanınızda saklıdır. Terk edilip edilmediğiniz, size küsülüp küsülmediği hususu da onun vereceği cevaplarla netlik kazanacaktır. Öyleyse, kendi vicdanınıza, hâlihâzırdaki tavır, davranış ve faaliyetlerinize bakın; çünkü, Allah’la münasebetinizin seviyesini, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla alâkanızın derinliğini, Hazreti Bediüzzaman gibi dava adamlarıyla olan bağınızın kuvvetini, iman ve Kur’ân hizmetine karşı vefa ve sadakatinizin derecesini belirleyecek olan mercî sizin kendi vicdanınızdır.” [O Size Küsmedi, Darılmadı!.. ÜMİT BURCU]

***

AYAKLARIMIZI KAYDIRMA ALLAH’IM!..

°°°Önsöz°°°

 Hasta olmamak için gerekli tedbirleri almak, hasta olduktan sonra iyileşmekten daha kolaydır. Kaza yapmamak için tedbir almak, Kaza yaptıktan sonra zararını telâfi etmekten çok daha kolaydır. Günahlara düşmemek için tedbirli olmak da böyledir. Dinde, ‘sedd-i zerâyi – günaha götüren vesilelerin önünü kapatma’ tabiriyle ifade edilen bu husus, buzlu bir zeminde yolculuk yapmamak için o yola hiç girmemeye, ya da kış lastiği takarak çıkmaya benzetilebilir. Kur’an ve sünnette bu meselenin nasıl ifade edildiğini şöyle açıklanıyor Ümit Burcunda:

* “Kayma noktalarına ve inhiraflara karşı çok önemli bir tedbir de usûl-i fıkıhtaki sedd-i zerâyi düsturuna göre hareket etmektir.

  • Sedd, menetme ve engelleme demektir;
  • zerâyi ise, vesile ve yol mânâsına gelen zerîa’nın çoğuludur.
  • Sedd-i zerâyi’, vesileleri kaldırmak, yolu tıkamak demektir.
  • Istılah itibarıyla, tehlike mahallerinden ve fenalık dürtülerine sebebiyet verebilecek yerlerden uzak durmak; haramlardan olduğu gibi harama ve mesâvi-i ahlâka sürükleyebilecek faktörlerden de kaçınmak demektir.

Nitekim, Kur’ân-ı Kerim,

-“Sakın zinaya yaklaşmayın; çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayasızlık ve çok kötü bir yoldur..” (İsrâ sûresi, 17/32.) buyurarak hem zinanın apaçık bir çirkinlik ve yoldan çıkma olduğunu belirtmiş hem de kişiyi o çirkin günaha götürecek olan yol ve ortamları da yasaklamıştır. İşte, kelam-ı ilâhî’nin “Zina etmeyin” demek yerine “Zinaya yaklaşmayın!” şeklinde ferman buyurması ve bir hadisi şerifte Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) dil, ağız, el, ayak ve göz gibi organların zinasından da söz ederek o günaha götüren sebeplerden de uzak durmamızı isteyişi (Buhârî, isti’zân 12; Müslim, kader 20) sedd-i zerâi zaviyesinden değerlendirilmelidir.

Bu ilâhî ve nebevî fermanlar,

-“Aman, günahın semtine bile sokulmayın, ondan fersah fersah uzak durun! Kulaklarınız ya da gözleriniz yoluyla içinize girecek ve olumsuz şeyler hakkında hayallerinizi tetikleyebilecek, sonra da tahayyüllerinizi, tasavvurlarınızı, taakkullerinizi ve hatta tasdik, iz’an, iltizam ve itikadınızı yaralayabilecek şeytanî oklara karşı teyakkuzda olun.” mânâsına gelmektedir.

اِتَّقُوا مَوَاضِعَ التُّهَمِ

–“Sizi zan altında bırakacak yerlerden, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının” mealindeki hadis-i şerifi de bu açıdan yorumlamak mümkündür.  Yani, töhmet ve suizanna sebep olacak pespaye davranışlardan uzak durmak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekanlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle sizi sizden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak bulunmaya çalışmak lazımdır. Allah’la münasebetiniz, sizin kimliğiniz adına çok önemli bir madde teşkil eder. Öyleyse, kimliğinizi zedeleyebilecek ve Allah’a kulluğunuza gölge düşürebilecek şeylerden tevakki etmelisiniz. Bunlar, iman, İslâm ve ihsanın yanı başında yer alan, düşmeme, kapaklanmama ve batmama için çok önemli seralardır. İnsan, kalbî ve ruhî hayatını korumak için bu seralara sığınmalı ve bu hususta iradesinin hakkını vermeye gayret etmelidir.

Bu mevzuda son bir husus da muktezâ-yı beşeriyeti göz önünde bulundurmak ve onun gereğine göre hareket etmektir. Yani, insan olarak yaratılmamız yönüyle bizim cismanî ve bedenî yanlarımız da vardır. İnsanî ruh ve nefha-yı ilâhî taşımamızın yanı başında, biyolojik ruh da diyebileceğimiz bir nefis sistemi de konulmuştur mahiyetimize.

 Hazreti Üstad, Mesnevî-i Nuriye’sinde bu mevzuya da bir yönüyle işaret ederek bize bir tenbihte bulunmakta ve,

– “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir!” buyurmaktadır. Demek ki, bizim bir hayvaniyet ve cismaniyet yanımız var; ama ayrıca kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselme gibi bir hedefimiz de var. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde temâşâ etmeye çalıştığımız, şimdiye kadar seleflerimizden binlercesinin altın ve yakut tepelerde resmettiği kalb hayatına ulaşma hedefi var önümüzde.

 İşte, o hedefe yürüyen bir insanın yer yer tökezlemesi, ayağının kayması ve düşmesi de muhtemeldir. Fakat, eğer, bir insan düşerse, onun yapması gerekli olan şey, asla şeytan gibi demagojiye girmemek; Hazreti Adem gibi sadakat, samimiyet ve vefa ruhuyla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip, günahlarını O’nun huzurunda sayıp dökmek ve tevbe, inabe ya da evbe ile arınarak yeniden Cenâb-ı Hakk’a yönelmektir. Tabir-i diğerle, kapaklandığı zaman düştüğü yerde kalmamak, hemen doğrulmak ve yeniden Allah’a yürümeye devam etmektir. Şeytan kibir, diyalektik ve demagoji ile hareket ederek kaybetmiş; Hazreti Adem ise, tevazu, hacâlet ve evbe ile kazanmıştır. Şeytan gibi demagojiye girmek bir felaket sebebidir; fakat, o kendisiyle iftihar ettiğimiz yüce atamız, “Safiyyullah” ilâhî hitabına mazhar dem efendimiz gibi davranmak da tekrar doğrulup yola devam etmek için çok önemli bir vesiledir.

 Hâsılı, haram bir lokma, yalan bir kelime ve gayr-i meşrû bir bakıştan tenperverlik ve enaniyete kadar pek çok mezelle-i akdâm vardır. Fakat bir insan, arz etmeye çalıştığım bu disiplinler zaviyesinden meseleye yaklaşacak olursa, inşaallah muvakkaten düşse bile yolda kalmayacaktır. Ayrıca, kaymama hususunda da, Allah’a sığınma çok önemli bir teminattır. Abdest sırasında sağ ayağımızı yıkarken,

أَللّٰهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ الْأَقْدَامُ 

-“Allahım, Sırat köprüsünde ayakların kaydığı o günde ayaklarımı kaydırma, sabit eyle…” diyerek, ötede Sırat denen o cisr-i müthişte ayaklarımızı kaydırmamasını Cenâb-ı Allah’tan dilendiğimiz gibi burada da sırat-ı mustakimde sabit kadem olmamız için yalvarmamız bir emniyet vesilesi olacaktır. Evet, burada kayanların çoğu orada da kayarlar; burada en kaygan zeminleri Allah’ın izniyle aşanlar ise, orada da kaymazlar. Fakat burada kayan herkesin orada da kayacağı söylenemez. Çünkü bir insan, bir yerde kaymış olsa bile, o kaymanın endişesini ruhunda yaşadı ve hemen bir tevbe kurnasına koştu, arındı, Allah’a döndü ise, Allah Teâlâ onu hiç günah işlememiş gibi tertemiz bir hâle getirebilir.” [Ayaklarımızı Kaydırma Allahım!.. ÜMİT BURCU]

***

MUSÎBETLER KARŞISINDA MÜ’MİN VE MÜNAFIK

°°°Önsöz°°°

Düşe kalka büyüyenler sadece çocuklar değildir. İnsan her yaşta düşer. Önemli olan tekrar kalkmasını bilmektir. Hattâ bazıları için düşmek, kalktıktan sonra onu daha dikkatli olmaya yönlendirmiş ise bir kazanç demek olabilir.

* “Söz konusu hadis-i şerif mânâsıyla rivayet edildiği için, rivayetler arasında bazı lafız farklılıkları bulunmaktadır. Hadisin Müslim’de geçen lafzı şu şekildedir:

مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الزَّرْعِ لَا تَزَالُ الرِّيحُ تُمِيلُهُ وَلَا يَزَالُ الْمُؤْمِنُ يُصِيبُهُ الْبَلَاءُ وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ شَجَرَةِ الْأَرْزِ لَا تَهْتَزُّ حَتَّى تَسْتَحْصِدَ

 “Mü’minin misali ekin gibidir. Ekini rüzgâr sallar durur. Mü’min de sürekli bela ve musibetlere maruz kalır. Münafık ise sarsılmaz (gibi duran) ‘erze’ ağacı gibidir. O, bir kere sarsıldığında kökünden sökülür, (bir daha da doğrulamaz).” (Müslim, sıfatü’l-münâfikîn 58.) Burada ilk olarak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’mini ekine benzetmesinden mü’minin bela ve musibetler karşısındaki hâlini anlatabilmek için verilebilecek en güzel misalin ekin olabileceğini anlıyoruz. Bildiğiniz gibi rüzgâr, ekini bir o yana, bir bu yana sallar durur. Bu durum karşısında ekin yere doğru yatar ama rüzgâr, fırtına dindiğinde tekrar ayağa kalkar. İşte mü’min de bela ve musibetlerle sürekli ırgalanır, hayat boyu çeşit çeşit imtihanlara maruz kalır ama o, bütün bunlar karşısında, sarsılsa bile Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle, asla devrilmez.

Evet, mü’min mânen yülselmesi, saflaşıp özüne ermesi, kötülüklerle mücadelede metafizik gerilimini sürekli canlı tutması ve daha bildiğimiz/bilemediğimiz nice hikmetlere binaen bu dünyada sürekli imtihanlara maruz kalır. Arapçaya uydurulan bir sözde de “el-Mü’minü beleviyyun.” denilerek bu hakikate dikkat çekilmiştir ki, bunun mânâsı; “Mü’min, sürekli belaya maruz kalan ve her zaman başına bela yağan insandır.” demektir. Arapça dil yapısı itibarıyla bu cümle yanlış olsa da mânâsı doğrudur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Belanın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67.)

Bu hadis zaviyesinden meseleye baktığımızda mesela Ehl-i Beyt’in maruz kaldıkları bela ve musibetlerin başkalarına göre çok daha fazla olduğunu görürüz. Onlar türlü türlü işkencelere maruz bırakılmış; değişik iktidar ve güç odakları tarafından âdeta kolları kanatları koparılmış, hatta kimileri asılmış, kesilmiş ve şehadet şerbetini içerek Hakk’a yürümüştür. Fakat bununla beraber onların başına gelenler, sâbikûn-u evvelûn dediğimiz İslam davasına omuz veren ilklerin başına gelenlerin yanında çok küçük kalır. Sâbikûn-u evvelûnun başına gelenler de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelenlerin yanında çok küçük kalır. Çünkü herkes seviyesine ve kâmet-i kıymetine göre belalara maruz kalmıştır.

  • Kar, Bora, Fırtına Zirvelerde Olur!

°°°Önsöz°°°

‘Yolun Kaderi’ deyimini, küçük büyük hepimiz artık yaşayarak öğrenmiş bulunuyoruz. Yolun kaderi ne ise, tabiî ki yolcunun kaderi de odur. Şu farkla ki, o yolda maruz kalınan sıkıntılar, önce ve bütün dehşetiyle o yolculara rehberlik eden kişilere çarpar. Tıpkı Üstad Hazretlerine çarptığı gibi, tıpkı onun sâdık mirasçısına çarptığı gibi. İşte o sâdık çilekeş, başka örnekler de vererek bu değişmez kaderi şöyle anlatıyor:

* “Yüksek ruhlar hep zirvelerde olduklarından dolayı, kar çarpacaksa ilk defa onlara çarpar, dolu vuracaksa ilk defa onları vurur ve aynı şekilde öncelikle onların tepesi buz bağlar. Bir yönüyle her şey ilk soluğunu onların tepesinde alır. Mesela bir Hazreti Gazzâlî’yi düşünecek olursanız o, içinde bulunduğu toplum açısından belli bir dönem anlaşılmadığından, tehcire maruz bırakılmış, o da başını alıp gitmiş, ıssız yerlere çekilmiş, mezarlarda tek başına dolaşmak zorunda kalmıştır. Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin münacatlarındaki serzeniş ve şikâyetlerine bakacak olursanız, nelere maruz kaldığını çok daha iyi anlarsınız. Aynı şekilde Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî Hazretleri’nin maruz kaldıkları da diğerlerinden farklı değildir.

Günümüze gelip Çağın Fikir Mimarı’nın çektiği sıkıntılara baktığınızda da, hayatında âdeta ona gülmenin hiç nasip olmadığını görürsünüz. O, çok genç yaşta bugün bile rüyasının görülemediği çok önemli projelerle İstanbul’a gelmiş; fakat bugün özel kalem de denen mabeyn-i hümâyûn, bu yüksek projelere aklı ermediği için, onu, delice konuştuğu gerekçesiyle tımarhaneye attırmışlardır. O güzel proje ve teklifler gelip mabeyn-i hümâyûna takıldığından dolayı, o günün basiretli insanları bile onun sözlerini anlayamamışlardır. Esasında bir mü’mine imanından dolayı ‘deli’ denilmedikçe, o kişi imanda kemale ermiş sayılmaz. (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/68, 71; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.289.) İşte o kâmet-i bâlâya da imanda kemale erdiğinden dolayı “deli” denilmiştir. Arkasından harbe iştirak etmiş, çok ağır şartlar altında günlerini geçirmiş, esir düşmüş ve esarette yine cefa görmüştür. Sonra sefa bulacağım diye kendi memleketine dönmüş fakat bu defa da ayrı bir cefayla karşılaşmıştır. Van’da mağaraya çekildiğinde bile rahat bırakılmamış, orada tek başına yaşarken derdest edilerek batıya sürülmüştür. Bundan sonraki otuz beş senelik hayatında da kimi din düşmanlığından, kimi de kıskançlık ve hasedinden hep onun üzerine gitmiş; gitmiş ve sürgünler, zindanlar, tecritler, zehirlemeler, hapisler, idam hükümleriyle yargılamalar hep birbirini takip edip durmuştur.

– “İnsanlar neler çekmiş! Bizimkine de çekmek mi denir?”

Hâsılı, bela ve musibetlerin en ağırı peygamberlere ve ardından da derecelerine göre diğer insanlara isabet etmiştir. Bunun en önemli hikmetlerinden birisi ise şudur: Şayet bir davayı omuzlayan ve önde yürüyen insanlar bu tür büyük musibetlere maruz kalmazlarsa, arkadan gelen ve onları takip edenler başlarına gelen çok küçük sıkıntılardan bile şikâyet ederler. Bir sinek ısırması, bir arı sokması bile onlara ağır gelir. Akrep veya yılan gördüklerinde ise daha ısırılmadan feryat etmeye başlarlar. Fakat böyle durumlarda öndekilere bakar ve onların çok daha büyük sıkıntılara katlandıklarını görürlerse, bununla teselli olur ve,

-“Yahu o insanlar neler çekmişler. Bizimkine de çekmek mi denir? Onların çektiklerine bakınca bizimkinin sözünü etmek bile ayıp olur!” derler. Bu itibarladır ki, temsil konumunda bulunan insanların hâlleri, arkadan gelenler için çok şey ifade eder. Onlara bakan insanlar, hayatlarını zehir zemberek hâle getirecek hâdiseleri farklı görmeye, farklı duymaya, farklı okumaya başlar ve netice itibarıyla yaşadıkları acıların bile tatlılaştığını görürler.

Münafığa gelince o;

 وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ شَجَرَةِ الْأَرْزِ

ifadeleriyle erze ağacına benzetiliyor. Söz konusu ağaç, ister selvi, ister çam, ister sedir, isterse çınar ağacı olsun, önemli değildir. Önemli olan, hadis-i şerifte münafığın لَا تَهْتَزُّ حَتَّى تَسْتَحْصِدَ vasfıyla anlatılmasıdır. Yani sarsılmaz gibi görünen o ağaç bir kere şiddetli bir fırtınaya maruz kalınca kökünden sökülür, devrilir ve bir daha doğrulamaz hâle gelir. Evet, münafık, çalımlı çalımlı salınıp hiç devrilmez zannedildiği anda şiddetli bir rüzgâra maruz kalınca öyle bir devrilir ki, bir daha ayağa kalkamaz. Ekin ise rüzgâr ne kadar şiddetli eserse essin, yattıktan sonra tekrar doğrulur, ayağa kalkar.

İşarî olarak hadis-i şerifle ilgili şöyle bir mülâhaza da akla gelmektedir: Bazen tek bir fert olarak mü’mini sarsan, onun başını döndüren, bakışını bulandıran hâdiseler olabilir. Mesela böyle bir fert kendini günaha salmış ya da muvakkat bir sarsıntıya maruz kalmıştır. Siz de bu şahsın elinden tutar, ona nasihat eder, doğru yolu gösterir ve böylece onu düştüğü yerden kaldırırsınız. Fert için bunu yapmak kolaydır. Fakat bir de umumi bir bela olarak bir toplumun kendini günaha salması, içten içe karbonlaşması ve devrilmesi vardır ki, işte bu, o koca çınarların devrilmesi gibi bir devrilmedir. Dolayısıyla onu tutup kaldırmanız, ona yeniden hayatiyet kazandırmanız ferde nispetle çok daha zordur.

 Fakat günümüzde kendilerini din-i mübin-i İslâm’ı ikame etmeye adamış ruhların gayesi işte bu yüce ve yüksek ufuk olmalıdır. Yani onlar toplumun her kesimine kucak açmalı, her yerde bir nabız gibi atmalı ve içinde bulundukları topluma yeniden diriliş yollarını göstermelidir. Zira asıl büyük vazife, adanmışlara düşen asıl sorumluluk, devrilmiş olan böyle bir çınarı yeniden ayağa kaldırma ve bir kere daha ona canlılık kazandırmadır.” [Musibetler Karşısında Mü’min ve Münafık / BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

KORKUSUZLUK VE KARARLILIK, KÖTÜ NİYETLİLERİN OYUNUNU BOZAR

°°°Önsöz°°°

  Üzülmek başka şeydir, ümitsizlik başka şey. Aşağıdaki satırların, bu süreç başlamadan senelerce önce yazıldığı düşünülürse, biraz önce ifade etmeye çalıştığımız gibi bu yolun da, onun yolcularının da kaderlerini bu olduğu iyice anlaşılmış olur. Madem gerçek budur, yolun cilvelerine maruz kalanların ne yapacaklarını önceden bilip kabullenmeleri de çok önemlidir. İşte hiç unutmamamız gereken o değişmez gerçeklerden bazıları:

*”..Ümit kırıcı, şevk söndürücü ve iç bulandırıcı ne tür hâdiselere maruz kalınırsa kalınsın, ne paniklemeli ne de her kemale mâni olan ye’se düşülmelidir. Bilakis, dikleşmeden ve diş göstermeden her zaman dimdik durmaya çalışılmalıdır. İnanan gönüllerin bu korkusuzluk ve kararlılığı, kötü niyetli bir kısım cephelerin de sesini kesecektir. Zira ölüm tehditlerini gülerek karşılamak, “öldürürüz” dediklerinde, “Kurban olayım, ben de biri eliyle şehadet şerbetini içip bir an evvel Rabbime kavuşmayı bekliyordum.” demek, karşı tarafı şaşırtır, onları çaresizliğe mahkûm kılar. Evet, mü’minlerin kararlı duruşları ve sarsılmamaları onların Allah’a (celle celâluhu) itimat ve güveninin önemli bir ifadesi olduğu gibi karşı tarafın oyunlarını alt üst edip onları paniğe sevk edecek bir dinamiktir.

 Öte yandan sabır, necata ermenin biricik sırlı ve sihirli anah­tarıdır. Cennet saadetine ulaşmak, Cemalullah’ı müşahe­de­ye kavuşmak, rıdvana ermek ve ebediyetle serfiraz olmak sabırla elde edildiği gibi, bunların aşağısında yer alan dünyevî sıkıntılardan kurtulmanın ve dünyevî zaferler elde etmenin en önemli vesilelerinden biri de sabırdır. İbadet ü taatı aksatmama, günahlara karşı koyma, musibetlere katlanma, zulümler karşısında eğilmeme, zamana bağlı hususlarda acele etmeme, dünyanın cazibedâr güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeme ve Cemalullah aşk u iştiyakını hizmet mülâhazalarıyla tadil etme gibi hususların tamamı sabır kategorisi içinde mütalâa edilebilir. Sabrın türleri diyebileceğimiz bu hususların hiçbirisi ihmal edilmezse şayet, bu sırlı anahtarla nice kapılar açılabilir. Fakat sabırla hareket edilmeyip acele edildiği zaman ise tökezleme mukadderdir.

 

Zira,

 “Tîz reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır,

   Erişir menzil-i maksuda aheste giden.”

Acele edenin eteği ayağına dolaşır; fakat temkinli hareket eden insan maksadına erişir. Bu açıdan mü’minlerin hesaplı yürümeleri gerekir. Hesaplı yürüme veya sabırlı hareket, âtıl durmakla karıştırılmamalıdır. Bilakis insan, sürekli aktif olmalı, hedefine yürümeli fakat yürürken de tedebbür, tezekkür, teemmül ve temkinle yol almalıdır. İşin önü ve sonunu düşünmeli, hazımsızlık ve çekememezlikleri hesaba katmalı, karşı tarafın kin ve nefretini asla göz ardı etmemelidir.”

Kurbağa Ötmesi Temiz Suya Zarar Vermez

°°°Önsöz°°°

Aşağıdaki satırlar günümüze ışık tuttuğu gibi, sürecin sona ermesinden sonra içine düşebileceğimiz muhtemel hataları da nazara vererek bizi uyarıyor. Buradan da tekrar anlaşılıyor ki bizler, sadece kendi başımıza gelmiş sıkıntıları yaşamadığımız gibi, ilk ve son olarak da bu sıkıntıları yaşamıyoruz. Birgün bunlar bitse bile, artık bir daha olmayacak anlamına gelmiyor. Hem içinde bulunduğumuz an, hem de bu davanın geleceği için şu Pırlanta tavsiye ve değerlendirmelere de iyi kulak vermek gerekiyor:

* “Bu arada zalim ve mütecaviz bir kısım kimselerin aleyhinizde yürüttükleri bir kısım komplolara, iftira ve tezvirlere de takılmamak gerekir. Bir Türk atasözünde geçtiği üzere,

– “ Âb-ı pâke ne zarar vakvaka-i kurbağadan!” Yani kurbağa ötmesinin temiz suya hiçbir zararı olmaz. Önemli olan suyun, pak ve temiz olmasıdır. Siz doğru bir yolda, iyi bir güzergâhta yürüdükten sonra, fitne ve fesada kilitlenmiş bir kısım kirli ağızların aleyhinizde söyleyeceği lafların hiçbir önemi yoktur. Burada Hazreti Üstad’ın, Kur’ân-ı Kerim’e dil uzatanlar hakkında naklettiği şu mısraı hatırlatmakta fayda mülâhaza ediyoruz:

– “Her üren (havlayan) kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.” (İşârâtü’l-İ’câz s.127) Bu açıdan da, havlayan, havlayıp dursun. Fakat salya atanlara takılıp kalmamalı asla. Bu arada şunu ifade edeyim ki, genel tavrımız itibarıyla bu tür ifadeler bizim karakter ve üslubumuz olmasa da unutulmamalı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bile bazı hakikatleri anlatma adına, merkep ve köpekten misaller verilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’in mukaddeslerden mukaddes nezih üslubu göz önünde bulundurulduğunda, demek ki hakikate saygının gereği, o mesele, o şekilde ifade edilmelidir.

Evet, kendinizi milletinizin kendi ruhuyla, kendi aklıyla ve kendi kalbiyle bütünleşmesi, vesayetten sıyrılması, devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini alması için programlamışsanız eğer, sağdan soldan gelen çirkin ve nahoş söz ve tavırlara aldırmamalısınız. Şayet siz yürüdüğünüz yolun doğruluğundan, bu yolda Hakk’ın rızasını tahsilden başka bir hedef peşinde olmadığınızdan eminseniz, aleyhinizde yürütülen faaliyetleri kâle almamalı, bunlar üzerinde durmamalı, bunlara takılmamalısınız.

 

Asıl endişeye kapılması, paniklemesi, ne yapacağını şaşırması ve paranoyalar yaşaması gereken birileri varsa onlar da yanlış yolda yürüyenlerdir. Nitekim bu şekilde hareket eden insanlar, tamire göre çok kolay olan tahribatı temsil ettikleri hâlde yine de zikzaklar çizmekten kurtulamıyor, bir arpa boyu yol alamıyorlar. Sindirme, tepeye binme, değerleri yıkma, sizin değerler sisteminize hücum etme gibi her türlü menfi ve yıkıcı yöntemi kullanmalarına rağmen bu tür insanların bugüne kadar bir çuvaldız boyu yol aldıkları söylenemez.

Evet, bu onulmaz gibi görünen dertler, onarılmaz zannedilen harabeler, insanın içinde ümitsizlik hâsıl etmemeli, onu panikletmemelidir. Fakat bu demek değildir ki, yaşanan tahribata karşı gözlerimizi kapatalım. Bilakis bu müthiş tahribatın görülmesi çok önemlidir. Zira tahribatı görme, insana sorumluğunu ve yapması gerekli olan vazifeleri hatırlatacaktır. Böylece sorumluluk şuuruna sahip mefkûre insanı, bu tablo karşısında Allah’ın, sadık kullarından ne isteyeceğini düşünecek, “Acaba bir peygamber olsaydı, böyle bir tablo karşısında nasıl hareket ederdi?” diyecek, yapılması gerekenlere odaklanacaktır. Fakat tablo tam olarak görülemez de yaşananlar bütün derinliğiyle hissedilemezse, ne yapılması gerektiği de tam olarak bilinemez. Ve bunun sonucunda, Allah korusun, yaşanan bunca felâkete rağmen bazıları kendini rahata salabilir; toplumun yaşadığı alt üst oluşlara, harabelere, yıkılmış hanlara, hânumânlara, kimsesiz çöllere aldırmadan kendi işleriyle meşgul olmayı yeterli görebilir. Bu da bir yönüyle bencilliktir, vurdumduymazlıktır, hissizliktir.

 Bu açıdan tevekkül ve ümitle dopdolu olup çirkin söz ve çirkin tavırlara aldırmamayı, “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar.” anlayışıyla ızdırapla inleyip, yapılması gerekenleri yapmayı birbirine zıt görmemelidir. O hâlde bir taraftan mevcut tablo genel çizgileriyle çok iyi görülüp analiz edilirken diğer yandan da sarsılmaz bir iman, ümit ve azimle hâlihazırdaki tahribatın, geçmişten tevarüs ettiğimiz statiğe göre yeniden restore edilmesi adına ölesiye bir gayret sergilenmelidir.” [Kine Doymayan Nifak Şebekesi Karşısında Mü’mince Duruş/BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

KİRLENEN SADECE SENİN ADIN OLMAZ VE KONUŞMADA İFFET

°°°Önsöz°°°

 Bir şahs-ı mânevînin, kolektif bir yapının içinde yer alıyor olmak, o şahs-ı manevinin bütün iyilik ve sevaplarına ortak olmayı sağlayacağına inanıyoruz. Fakat bu işin bir de menfi yönü var. Bu durumdaki insanın, tıpkı iyilikleri, güzellikleri ve sevapları gibi, hataları ve günahları da şahsî olmaktan çıkar ve aid olduğu gruba fatura edilir. Bu da o ölçüde bir vebale girmek demektir. Bu hususun daha detaylı açıklaması şöyle yapılıyor Pırlantada:

* “İrşad yolunda koşturanlar, bilhassa âli bir heyet içinde yer alıyorlarsa, işledikleri günahlar, hatta iffet ve sadakatlerine dokunacak küçük hatalar bile içinde bulundukları heyetin bütününü mahcup duruma düşürebilir. Çünkü böyle bir heyet, tıpkı bir vücut gibidir. Onun herhangi bir uzvuna çamur sıçradığında, netice itibarıyla bütün bünye bundan rahatsızlık duyar. Do­la­yı­sıyla, paçasına çamur sıçrayan bir insan, “Yüzüme, elime, gözüme sıçramadığı için bir mahzuru yok.” diyemez.

Aynı şekilde her­hangi bir camiaya mensup olup gözünü, kulağını, elini, ayağını, dilini kontrol edemeyen, meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek, kenarından köşesinden bile olsa, gayri meşru daire etrafında gezen bir kişinin, “Ben, topuktum, ayaktım, dizdim… Bana sıçrayan levsiyattan başkalarına bir zarar gelmez sandım.” demesi kabul edilemez.

 Bu açıdan hakka hizmet yolunda koşturanlara düşen vazife, üzerlerine çamur sıçratmama konusunda fevkalâde hassas yaşamak, hep tertemiz kalmaya dikkat etmek; yerken içerken, otururken kalkarken, el, ayak, dil ve göz gibi uzuvlarını kullanırken hep iffet dairesi içinde kalmaktır. Hak ve hakikate tercüman olmaya çalışan hakiki bir mürşid, iffet mevzuunda ellerini kaldırıp çok rahat, “Allah’ım! Eğer Senin sevmediğin bir şeye göz dikecek, kulak kabartacaksam, canımı al!” diyecek kadar mefkûresine sadık kalmalı, kararlı durmalı, yiğitçe davranmalı ve asla İslâm’ın çehresini kirletmemeli, üzerine bir şey bulaştırmamalıdır. Zira irşad yolunun gerçek temsilcileri olan peygamberler ismet ve iffetlerini muhafaza konusunda o kadar hassas hareket etmişlerdir ki, belvâ-i âmm (herkesin karşı karşıya kaldığı, kaçınılması pek mümkün olmayan sıkıntı ve zorluk) nevinden dahi olsa eteklerine zerre kadar çamur sıçratmamış, namuslarına zerre kadar toz kondurmamışlardır.

 Bu konuda gerekli hassasiyeti göstermeyen bir insan umumun hukukuna tecavüz ediyor ve onlara tıpkı bir şeytan gibi zarar veriyor demektir. Dolayısıyla da, camianın bütün fertleri, “Hakkımı helâl ettim” demedikten sonra böyle bir kişinin Cen­net’e girmesi şüphelidir. Bu sebeple biz dualarımızda sürekli, “Allah’ım, benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni ve arkadaşlarımı mahcup etme!” diye yalvarıp yakarmalıyız. Maalesef günümüz dünyasında Müslüman geçinen öyle insanlar öyle günahlara girdiler ki, bunlar karşısında bir asâ gibi iki büklüm oluyor ve, “Keşke nefislerine uyup bunu yapmasalardı! Keşke iffet ve sadakat mevzuunda ölüp ölüp dirilselerdi ama bu türden pisliklerin içine girmeselerdi!” diye kıvrım kıvrım kıvranıyorsunuz.

Öte yandan bizim gibi sıradan insanlar için geçerli olmasa da, belirli konumda bulunan insanların, konuşacağı şeyleri gözlerinin içine bakan insanların hatırına on defa düşündükten sonra konuşmaları gerekir. Onlar, konumlarının gereği, ağızlarından çıkmadan önce her bir sözü on defa düşünmeli, hecelemeli ve daha sonrasında bir şiir mısraı gibi halka sunmalıdır. Çünkü muhataplar tarafından nasıl algılanacağı, ne türlü tepkilere sebebiyet vereceği hesaba katılmadan söylenen sözler, bazen sinelerde bir mızrak gibi yara açar ve çoğu zaman bu yaraların tedavisi çok zor olur. Hatta bazen düşünülmeden söylenilen sözler ihtilaf ve iftiraklara da sebebiyet verebilir. Zira kimi zaman tek bir söz iki topluluğu karşı karşıya getirir ve vuruşturur; kimi zaman bir cümle bir milleti batırabilir.”

  • Emaneti Muhafaza

°°°Önsöz°°°

  Malûm olduğu gibi dinde bir fetva bir de takva kavramları var. Biraz farklı bir ifadeyle fetva, kişinin kendisini kurtaracağı kadarını yaşaması demektir. Fakat bu şahs-ı manevî mensupları için yeterli olmayabilir. Çünkü onların, temsil ediyor göründükleri hizmetlerine bir zarar gelmemesi için değil yanlış yapmak, yanlış anlaşılabilecek doğrulardan bile uzak durmaları gerekir. O sorumluluğun böyle bir titizlik ve dikkat gerektirdiğini de şöyle anlatıyor Pırlanta Müellifi:

* “O hâlde gelin Allah aşkına, bütün bir heyeti mahcup edecek bu türlü densizliklere girmemek için sur üstüne surlar, kale üstüne kaleler oluşturalım. Bununla yetinmeyip üst üste kapılar koyalım. Şeytanın aveneleri geldiği zaman da, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyelim. Böylece bulunduğumuz konumda, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle, emn ü eman içinde irşad ve tebliğ vazifesini yerine getirelim.

 Allah’ın (celle celâluhu) bize lütfetmiş olduğu dünyayı ve onun içindeki bir kısım güzellikleri nefsimize uyarak yıkmayalım. Hakikaten Cenab-ı Hak, bugün birbirini bile tanımayan inanan gönüllere, süper güçlerin bile elde edemediği, Devlet-i âliye-i Osmaniye’ye bile müyesser olmayan nice inkişaflar lütfetti. Mazhar olduğumuz bu kadar nimet için başka hiçbir şey söylemeden oturup kalkıp “Elhamdülillâh” desek, yine de bunların karşılığını vermiş olmayız. Kaldı ki Sadi, her nefeste iki şükrün vacip olduğunu söylüyor. Bahsettiğimiz lütuf ise, bir nefesin çok ötesinde bir mazhariyettir.

 

Hâsılı yük ağır, emanet çok muhterem. Bu emaneti elli koruma ekibiyle götürseniz, yine de yeterli olmaz. Zira bu emanet, Allah’ın emaneti, Resûlullah’ın emaneti, mücedditlerin ve selef-i salihînin emaneti. 

O hâlde gelin, Allah aşkına, insanımızı mahcup etmeyelim bu mevzuda! İffetimizle yaşayalım, geçici arzularımızı gömelim, gömmekle de yetinmeyelim, üzerine kayalar koyalım. Böylece imanımızı muhafaza altına alalım, ahiretimizi mahvetmeyelim. Fırsat doğunca –meşru-gayri meşru demeden– keselerini, cüzdanlarını, çantalarını doldurmak suretiyle ahiretlerini mahvedenler gibi olmayalım. Dünyayı her şey sananların aldandığı gibi biz de aldanmayalım. Karunlaşanlar gibi karunlaşmayalım; firavunlaşanlar gibi firavunlaşmayalım. Bilakis Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radıyallâhu anhüm ecmaîn) gibi hareket edelim!” [İrşad Mesleği ve İffet Surları/BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

METAFİZİK ALEMLERE AÇILMANIN SIRLI ANAHTARI: DUA

°°°Önsöz°°°

Bir çocuğa ne istediği sorulsa genellikle oyuncak ister. Bir delikanlı güzel bir araba ister. Herkes yaşına, ihtiyaç ve konumuna göre farklı şeyler ister. İstenilen bu şeylerin değeri, kişinin seviyesiyle de ilgili bir durumdur. Allah’tan istemede de buna benzer bir durum söz konusudur. Allah’tan asıl istenilmesi gerekenlerin ne olması gerektiği konusunda, kendi seviyesi hakkında da bize bir fikir verebilecek şu değerlendirmeyi yapıyor Pırlanta Adam:

* “Varlığın metafizik buudunu görebilmek için ikinci olarak insanın, ibadet ü taat yoluyla nazarî olan bilgilerini derinleştirmeye çalışması gerekir. Hiç şüphesiz en önemli ibadetlerin başında dua gelir. Çünkü o, Allah’a (celle celâluhu) karşı hâlis bir ubûdiyetin ad ve unvanıdır. Dua, sebepler üstü bir ibadet olduğu için, insanı sebepler üstü ufka ulaştırmada en önemli merdivendir. Peki, insanın duada Allah’tan isteyeceği en önemli ve en bü­yük talebi ne olmalıdır?

Mesela biz, sabah akşam dualarımızda,

 اَلَّلهُمَّ اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ

diyor ve Cehennem’den âzât olma, Cennet’e kavuşma arzumuzu dile getiriyoruz. Cehennem’den uzak kalma ve Cennet’e girme hakikaten bir insan için çok önemli hâdiselerdir.

Fakat işin doğrusu, insanın bunlardan daha öte, istemesi gereken bir talebi olmalıdır: O da, Allah’ı doğru bilmeyi ve hiçbir zaman O’ndan gafil olmamayı taleptir. Evet, insanın derin bir konsantrasyon ve şuurla dualarında elde etmek istediği en yüksek gaye bu olmalıdır. Öyle ki insan ellerini kaldırdığında her defasında öncelikle O’nun mârifet ve rızasını istemeli ve bu isteğinde öyle ısrarcı olmalıdır ki, O’ndan gelen letaifin, ellerinin içinde karıncalanma meydana getirdiğini duymalı ve âdeta yukarıdan bir şeylerin yağdığını hissetmelidir. Tepeden tırnağa böyle bir gerilimi yakaladığında insan gönlünü yırtarcasına, şakaklarını zonklatırcasına, “Allah’ım, imanımı, mârifetimi, muhabbetimi arttır. İştiyakınla beni mest et. İçimi aşkınla doldur. Beni yolunun delisi eyle.” demelidir.

Siz hele geceleri bir kalkın ve samimi bir kalble bin defa Allah’tan (celle celâluhu) bunları isteyin. Bakın o zaman Allah (celle celâluhu) nasıl fizik perdelerini yırtıyor, size yeni metafizik ufuklar açıyor ve siz de Allah’ın izni ve inayetiyle ruh ötesi âlemlere muttali oluyorsunuz. Unutmamak gerekir ki, kim bir şeyin arkasına düşer ve bu mevzuda ciddiyet gösterirse, arzuladığı şey kendisine lütfedilir.

Ellerini arkasına bağlayıp müstağni bir tavırla 

– “Veriyor musun, vermiyor musun!” diyen bir dilenciye kimse iltifat etmez ve bir şey vermez. Aynen öyle de insanın duasının kabul edilmesi; Allah’a (celle celâluhu) tam bir teveccühle yönelmesine, başını O’nun eşiğine koymasına, ısrarla kapının tokmağına dokunmasına ve dualarına icabet edileceğine inanmasına bağlıdır. Fakat dua, mü’min için bu kadar önemli olmasına rağmen, üzülerek ifade etmek gerekir ki, günümüzde millet-i İslâmiyede en az alâka gören ibadet duadır. Maalesef o, çoktan şekil ve formatlara feda edilmiş durumdadır. Hatta camilerdeki dualar bile, ülfet ve gaflet ağında, şekle kurban edilmiştir. Bu ifadelerimizden, camileri ağzına kadar dolduran insanların yaptıkları ibadetlerin, ettikleri duaların kabul edilmediği mânâsı çıkarılmamalıdır. Hâşâ ve kellâ! Allah (celle celâluhu) en küçük ameli bile bir mü’minin lehinde değerlendirir ve zerre miktar dahi olsa onu mükâfatlandırır. Fakat unutmamak gerekir ki, bir insan değer verdiği şeyin kıymetiyle doğru orantılı olarak bir değer ifade eder.

Siz dünyalık bir mala, bir köşke, bir villaya değer veriyorsanız, kendi değerinizi ona bağlamış olursunuz. Cen­net’e değer veriyorsanız, Cennet kadar bir değeriniz olur. Fa­kat siz kulluğunuzu ve isteklerinizi, Allah’ın (celle celâluhu) aşk u iştiyakına bağlamışsanız, O, nâmütenâhî olduğu için, siz de nâmütenâhî bir enginliğe ulaşırsınız. Şayet siz, tesbih, tahmid ve tekbirlerinizle O’nu yüceltiyor, “Allah’ım, kâinatın zerreleri adedince Sana hamd ü senalar olsun.” diyerek bunu içinizde duyabiliyor ve O’nu her anışınızda ürperiyorsanız, Allah (celle celâluhu) nezdinde de yeriniz odur. Zira hadis-i şerifin ifadesiyle, nezdinizde Allah’ın yeri ne ise, Allah nezdindeki yeriniz de odur. (Bkz.: el-Hâkim, el-Müstedrek 1/671; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/130; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 11/43.)

 

Bu açıdan, sizin O’na ne kadar kıymet atfettiğiniz, O’nu ne kadar düşündüğünüz, O’nunla ne kadar oturup kalktığınız, O’nu ne kadar hecelediğiniz ve Onunla ne kadar alâkadar olduğunuz çok önemlidir.”

  • Metafiziğe Kapalı Değil, Kendini Metafiziğe Kapatan İnsan Vardır

°°°Önsöz°°°

 İman da dahil olmak üzere, insanın fizik ötesi gerçeklere, âlemlere açılabilmesinin birinci şartı bunu istemesidir. Cenâb-ı Hak isterse, kul bunu istemeden de verir fakat sebepler dünyasında geçerli olan şartlar büyük ölçüde burada da geçerli. Aşağıdaki sözler de, ancak böyle bir ruhî tecrübeden sonra söylenebilecek sözlerdir. Şöyle ki:

* “Bir insan, bu ölçüde bir cehd ü gayret göstermeden de Al­lah ona ekstradan değişik mazhariyetlerde bulunabilir. Bu ayrı bir meseledir. Fakat objektif ve esas olan ölçü, insanın iradesinin hakkını vermesidir. Zira Cenab-ı Hak;

 وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعٰى

“İnsan için ancak sa’y u gayreti vardır.” (Necm sûresi, 53/39.) buyurmuştur. Mef­hum-u muhalifiyle ifade edecek olursak âyetin mânâsı, “İn­sa­na çalışmasının, iradesinin hakkını vermesinin ve Allah yolunda koşmasının karşılığından başka bir şey yoktur.” demektir.

Bu açıdan,

-“Ben, metafizik mülâhazalara açılamıyorum. Mi­sal âlemini bilmiyorum. Hâdiseleri bütüncül bir nazarla göremiyor, onlar arasında bir irtibat kuramıyor ve bir senteze ulaşamıyorum.” diyen bir insan öncelikle, bu konuda yapılması gerekli olan şeyleri yapıp yapmadığına bakmalıdır. Acaba böyle bir insan, farzları edadaki dikkatinin yanında peşi peşine hiç aksatmadan kırk gün teheccüd namazına kalkmış ve ardından alnını yere koyarak istenilmesi gereken hususları O’ndan istemiş midir? Bunu yapmayan bir insanın, mâneviyata verdiği değer de o kadar demektir. Dolayısıyla bu şahsın mâneviyat ufku da ona göre olacaktır. Öyleyse bazı kimselerin mâneviyata kapalı oldukları doğru olsa bile, onları bu kapalılığa Allah (celle celâluhu) mahkûm etmemiştir. Bilakis onlar kendi kendilerini mâneviyata kapamışlardır. Daha doğrusu, metafizik âlemlere açılma adına yapılması gerekenleri yapmadıklarından, bu mevzuda iradelerinin hakkını vermediklerinden ötürü mâneviyata kapalı kalmışlardır. Soruda yer almasa da, son olarak, konuyla alâkalı bir hususu ifade etmek istiyorum:

Başlamış olan ve şu an itibarıyla bütün yeryüzüne ümit vaat eden bu diriliş bezminin devam etmesi ve oturtulacağı zemine oturtulması, maddî ve şer’î ilimlerle beraber mâneviyata ve metafiziğe açık yetkin insanların eliyle gerçekleşecektir. Evet, fizik ve metafiziğin birleşik noktasında, bu âlemlerin gereklerini de yerine getirebilecek donanımda irade insanları yetiştirebildiğiniz takdirde, Allah dostu olan ve O’nu her şeye tercih eden o mâneviyat kahramanlarının eliyle insanlık yeni bir bahara uyanacak, dünyanın çehresi bir kez daha gülecek ve yeryüzü bir baştan bir başa yeni bir dirilişe şahitlik edecektir.” [Metafizik Alemin Üveykleri ve Beklenen Diriliş/BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

Bu yazı 103 kez okundu