Pırlanta İkliminde Seyahat-32

□Dua: İbadetin Omuriliği

□Kınanan ve Sakınılması Gereken Miskinlik

□Yüksek Karakterli Sabır Kahramanları

□Düşmanlık Duygularını Tetikleyen Vehim ve Endişeler

□Güzellikler O’ndan, Eksik ve Kusurlar Bizden

□Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları

***

DUA: İBADETİN OMURİLİĞİ

°°°Önsöz°°°

Duanın, hem kalbin sesi olup olmaması, hem de kimin için edildiği açısından çok farklı mertebeleri vardır. Kalbin sesi olsa bile, kişinin kendisi için dua etmesi daha kolay, kendisi ile beraber başkaları, hele hele kendinden önce başkaları için dua edebilmesi bir aşkınlığın ifadesidir. Aşağıda, bu her iki türlü duanın ne olduğu, nasıl olması gerektiği şöyle anlatılıyor:

* “Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Resûlü (ﷺ) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ

Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” (Tirmizî, daavât 65; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1/670.) buyurmak suretiyle, gaflet hâ­lin­de ve şuursuzca yapılan duaların Cenab-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. Bu açıdan ülfet ve ünsiyetin duanın taravet ve halâvetini alıp götürmemesi ve ağızdan çıkan kelimelerin partal bir söz hâline gelmemesi için öncelikle duanın dindeki yeri ve öneminin iyi bilinmesi gerekir.

İnsanlığın İftihar Tablosu (ﷺ),

 اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ

Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür.” (Tirmizî, daavât 2; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/293.) buyuruyor. Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür. Aynen öyle de dua, Allah’la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir. İnsan, Allah’a (celle celâluhu) hakiki kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar.

Dua, aynı zamanda Cenab-ı Hak’tan sebepler üstü talepte bulunma demektir. Bu da hakiki tevhid şuuruna erme adına çok önemlidir. Zira bir insan ellerini kaldırıp Allah’a teveccüh ettiği zaman, artık onunla Allah arasında herhangi bir sebep yoktur. Sebepler Cenab-ı Hakk’ın izzet ve azametine bir perdedir. Fakat dua eden bir insan, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Azîz ü Cebbâr’ın kapısının tokmağına dokunur, isteyeceğini yalnız O’ndan ister ve böylece hâlis tevhid ufkuna yelken açmış olur.

 İşte sebepleri arkada bırakıp Allah’ın (celle celâluhu) huzurunda bulunuyor olma şuuruyla dua eden bir mü’min, dilinden dökülen bütün sözlerin kalbinden de vize almış olmasına dikkat etmeli; ağzından çıkan her bir kelimeyi kalbin ifadesi hâline getirmelidir. Diğer bir tabirle o, gönlüyle dili arasında bir çelişkinin yaşanmasına meydan vermemelidir. Dili ne söylüyorsa, kalbi de aynı mânâyı tefekkür etmelidir. Mesela o, “Allah’ım, ne olur beni rıdvanına ulaştır ve rızanla serfiraz kıl!” dediği zaman, kalbin ritmi de bu sözlere ayak uydurmalı ve kalb ona göre atmaya başlamalıdır. Şayet bu ikisi arasında bir tenakuz meydana gelir de dil başka söyler, kalb de başka düşünürse, bunlardan hangisine cevap verileceği mevzuu muallakta kalır. Bu itibarla insan, Allah huzurunda dururken düalistçe hareket etmekten kaçınmalı ve dil ile kalbinin ikilem yaşamasına meydan vermemelidir. Aslında insan, sadece duada değil, diğer ibadetlerini eda ederken de hep şuurlu hareket etmelidir.

Mesela namaz kılan bir insan, kalbin kastı olan niyetiyle amelin içine girmeli ve elden geldiğince bu ibadetini kalbî amel hâline getirmelidir. Çünkü insanın ortaya koyduğu ameller, kalbindeki iz’an ile yakînin ve Allah’a (celle celâluhu) bağlılığın dışa vurması ölçüsünde O’nun nezdinde bir mânâ ifade eder. Esasında böyle bir şuur derinliği, her meselede olduğu gibi duada da, öncelikle Allah’a (celle celâluhu) sağlam inanmaya bağlıdır. Bir insan Allah’a ne ölçüde inanıyorsa, yapmış olduğu dua da o ölçüde derin ve keyfiyetlidir. İnanmada problemi olan ve yakîn zaafı yaşayan bir insan ise kalb ve dil bütünlüğüne asla ulaşamaz.

Bu açıdan diyebiliriz ki, eğer bir insan söylediklerini içten söyleyemiyor, duanın heyecanını dolu dolu gönlünde duyamıyorsa, ortada önce iman, yakîn ve mârifet problemi var demektir. Dahası bir insan, küfür seylaplarını umursamıyor; insanların dalâlet ve tuğyanı karşısında rahatsızlık duymuyor; onların iman etmesini, en az bir yuvaya kavuşma veya bir çocuk sahibi olma ölçüsünde önemsemiyor; ellerini kaldırıp, “Allah’ım! Ne olur yeryüzündeki bütün insanların kalblerini İslâmiyet’e karşı feth u neşr eyle! Bahtına düştüm Allah’ım! Gerekirse benim canımı al ama insanların kalbine imanı koy!” demiyorsa, bir açıdan o, iman problemi yaşıyor demektir. Böyle bir insanın evvela iman esasları hususunda ciddi bir rehabiliteye ihtiyacı vardır.” [Gaflet ve Ülfete Yenik Düşmemiş Dua/BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

KINANAN VE SAKINILMASI GEREKEN MİSKİNLİK

°°°Önsöz°°°

Biraz dikkatli bakılınca anlaşılıyor ki, hayatta atâlet olmadığı gibi cansızlarda da hareketsizlik yok. Maddenin en küçük parçası kabul edilen atomlarda hiç bitmeyen bir hareket cümbüşü mevcut. Dolayısıyla, akıl ve irade sahibi bulunan tek varlık insanın, iradî olarak hareketsizliğe, yani tembelliğe, miskinliğe düşmesi normal bir durum değildir. Ayrıca, dinimizce üstünlük kabul edilen veren el olabilmek için de çalışmak gerekiyor. İşte Pırlantada bu konu şöyle açıklanıyor:

* “Arapça bir kelime olan “MİSKİN”,سَ – كَ – نَ – se-ke-ne” kökünden gelir ve lügavî mânâsı itibarıyla kendisini durgunluğa salmış, aktivitesini yitirmiş, çalışmayan, üretmeyen insan anlamına gelir.

  • Şer’î ıstılahta ise “MİSKİN ” denildiğinde, hiçbir malı olmayan, bir yönüyle yatağı kum, yorganı da gök kubbe olan kimse demektir.
  • Bu açıdan miskinin maddî durumu, fakirin daha altındadır.
  • Zira fakir nisap miktarına (80 gram altın değeri) ulaşacak ölçüde malı olmayan kimse demektir. Yani fakirin az da olsa bir miktar malı vardır.
  • “MİSKİN ” ise buna dahi sahip değildir. Dolayısıyla miskin, zekât kabul eden, sadaka alan, ancak başkalarının yardımıyla geçinebilen insan demektir.

Öncelikle ifade etmek gerekir ki Efendimiz (ﷺ) , durağanlığı, pasif bir hayat yaşamayı, amelmanda olmayı ve elin-âlemin eline bakmayı asla istemez, böyle bir duruma rıza göstermez. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem), dilenciliğe savaş açmış, pek çok hadis-i şerifte onu zemmetmiş, ümmetini de dilencilik yapmaktan sakındırmıştır. Mesela bir gün fakir bir adam Allah Resûlü’ne (ﷺ)  gelerek bir şeyler istediğinde, o adama evindeki bazı eşyaları sattırmış, sonra bu parayla bir balta satın aldırarak onu ormana göndermiş, kesip topladığı odunları satmasını istemiştir. Adam, bir süre sonra alma durumundan verme durumuna yükselip kazandığı paralarla Efendimiz’in huzuruna geldiğinde, ona şöyle demiştir: “Bu, senin için kıyamet günü yüzünde bir dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır.”(Ebû Dâvûd, zekât 26; İbn Mâce, ticârât 25.)

Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (ﷺ) , 

اَلْيَدُ الْعُلْيَا خَيْرٌ مِنَ الْيَدِ السُّفْلَى

Yüksek el, aşağı elden daha hayırlıdır.” (Buhârî, zekât 18, vesâyâ 9; Müslim, zekât 94-97.) buyurmak suretiyle kinayeli bir tabir kullanmış, bununla veren elin alan elden daha hayırlı olduğuna işaret etmiş, “Başkalarına temennada bulunmak suretiyle insanî şeref ve haysiyetinizi aşağı düşürmeyin. Eliniz, ayağınız tuttuğu sürece çalışarak kendi maişetinizi kendiniz temin etmeye çalışın ve kimsenin eline bakmayın.” imasında bulunmuş, mü’minleri “üst el” olmaya teşvik etmiştir. Bununla birlikte insan hayatını tehlikeye atacak ölçüde açlık, susuzluk gibi bir zaruret durumunda ise dilenmeye cevaz verilmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerim, hayatî tehlikeye maruz kalan kimsenin, hayatını devam ettirecek kadar domuz eti yemesine bile müsaade etmiştir.(Bkz.: Bakara sûresi, 2/173.)

Hadis-i şerifte anlatılan bu espriyi iyi kavrayan seleflerimiz, başkalarına zekât veya sadaka verirken ellerini aşağıda tutmak suretiyle, fakirin onurunu zedelememeye dikkat etmişlerdir. Os­man­lı devletinde ortaya çıkan sadaka taşları da fakirlerin izzet ve onurunu koruması açısından çok önemlidir. Zenginler, vereceği sadakayı bu taşlara koymuşlar, fakirler de sadece ihtiyacı olan miktarı buradan almışlardır. Bu uygulama aynı zamanda toplumun nasıl bir gönül saffetine sahip olduğunu, insanlar arasında ne ölçüde yardımlaşma ve dayanışma duygusunun hâkim bulunduğunu göstermektedir. Denilebilir ki, o dönemde âdeta gökteki meleklere eş bir toplum vücuda gelmiştir. Günümüzde onca polis, jandarma ve zabıta güçlerine rağmen bir yerde bile bu ölçüde bir asayiş temin edilemediğini acı acı müşahede ediyoruz. Çünkü kalblerde olması gereken yasakçı yok, ahiret nazarlardan silinmiş, hesap verme duygusu insanların içinde öldürülmüştür. Tabi bu arada asıl ölen de insanın kalbi ve vicdanı olmuştur.

 Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Efendimiz (ﷺ) başkalarına el açıp dilenme mânâsında bir miskinliği istememiştir. O hâlde burada miskinlikten kastedilen, mütevazi bir hayat yaşamak veya acz u fakr şuuruna sahip olmaktır.” [Miskinliğin Doğru Anlaşılması/BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

YÜKSEK KARAKTERLİ SABIR KAHRAMANLARI

°°°Önsöz°°°

Efendimiz, “insanlar madenler gibidir” buyuruyor. Bu maden onun karakteridir. Altına vurulan her nakış, herhangi bir maddeye de vurulabilir. Ama bu onu hiçbir zaman altın gibi değerli yapmaz. İnancı ne olursa olsun, insan önce karakteriyle insandır. Karakter sahipleriyle karakter zaafı yaşayanlar ise, en çok sıkıntılı zamanlarda ayrılır. İşte günümüzde yaşananlar tam da bu anlamda bir karakter testi yerine geçti. Aşağıdaki satırlar, bu süreçten çok önce yazılmış olsa da her devrin insanını tahlil ediyor. Şöyle ki:

* “..Kur’ân-ı Kerim,

 وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪

Ce­za verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle ce­za­lan­dırın.” (Nahl sûresi, 16/126.) âyet-i kerimesiyle mü’minlere, saldırılara misliyle karşılık vermeye ruhsat vermiştir. Bununla birlikte Cenab-ı Hak, âyet-i kerimenin devamında yüksek karakter sahiplerine şöyle seslenmiştir:

 وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ

Eğer sabrederseniz bilmelisiniz ki, hiç şüphesiz sabretme, dişini sıkıp katlanma, sizin için daha hayırlıdır.” Çünkü bir kere bile olsa karakter kırılması yaşayan bir insan, hem muhataplarına karşı güvenini sarsmış hem de daha başka yanlışlara kapı aralamış olur. Karakterinde böyle bir çatlak meydana gelen kişi ise, hiç olmayacak yerde falsolar yaşayabilir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun her yerde karakteri korumak ve onu hiç deldirmemek ve kırmamak gerekir.

Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren adanmış ruhlar, sevgi ve müsamaha ufuklarını her yerde korumalıdırlar. Maruz kaldıkları en alçakça saldırılar karşısında bile onlar yol ve yön değiştirmemelidirler. Yunus Emre, “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek.” diyor. Son kısmı biraz değiştirerek, isterseniz siz “Kur’ân talebeleri gönülsüz gerek.” diyebilirsiniz. Evet onlar, kırılsalar da kırmamalı, incinseler de incitmemelidirler. Çünkü netice itibarıyla, incitilen bir gönüldür. Gönül ise, realite plânında olmasa bile, potansiyel olarak arş-ı Rahman’dır. (Bkz.: İbn Kayyim, el-Fevâid s.27.)

Başka bir ifadeyle gönül, bir ağacı meydana getirecek çekirdek konumundadır. Vâkıa bazıları itibarıyla çekirdek konumundaki bu yüksek değer, kuvve-i inbâtiyesi (bitirme gücü) olan bir toprağa yerleşmediğinden, uygun atmosferi bulamadığından, nemle bütünleşemediğinden, güneş şualarıyla kucaklaşamadığından ötürü inkişaf edememiş olabilir. Ama siz, potansiyel olarak Arş-ı Rahman’ın izdüşümü olarak yaratılan yüce bir varlığa karşı saygısızlık yapamazsınız. Bu noktada zihne hemen, “Peki mü’min kötülükler karşısında sessiz mi kalmalı, onları engellemek için bir tavır sergilememeli mi?” sorusu gelebilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, mü’min, şahıslara değil kötü sıfatlara karşı tavır almalıdır. O, cehalet, ilhad, nifak ve temerrüt gibi sıfatlara karşı gösterdiği tavrı, insanın mânevî değerini öldürücü ve kahredici olan bu sıfatları gidermeye matuf kullanmalıdır.

Başka bir ifadeyle mü’min, ateşe doğru giden veya uçurumun kenarına doğru sürüklenen evladı karşısında nasıl bir korku ve ızdırapla çırpınıp duruyorsa, olumsuz sıfatlara sahip olan insanlar karşısında da aynı ızdırabı duymalı, tavsiye ve ikazlarıyla onlara yol göstermeye çalışmalıdır. Bu durumu, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir temsille tasvir etmektedir. O, şöyle buyuruyor: “Benimle sizin misaliniz ancak ve ancak ateş yakan ve o ateşe haşerat ve pervaneler düşmeye başlayınca da onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın misaline benzer. Ben sizin eteklerinizden tutup çekiyorum. Siz ise Benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.” (Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fezâil 17-19.)

Evet, hakiki mü’min, bir rahmet ve şefkat âbidesidir. Şimdi siz, şefkat ve merhametin yeryüzündeki temsilcileri olarak, Ce­hen­nem’e doğru sürüklenip giden bir insana,

– “Canın Ce­hen­nem’e! Madem oraya gitmek istiyorsun, hadi git o zaman!” mı dersiniz; yoksa Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi onu gittiği bu kötü yoldan geri çevirip, içinde bulunduğu atmosferden uzaklaştırmaya mı çalışırsınız? Bunlardan birincisi vicdanı kararmış insanın vasfı, diğeri ise gerçek mü’min sıfatıdır. Bu açıdan kötü evsafa karşı tavır almak Allah (celle celâluhu) hatırına çok önemli olduğu gibi, insanlık adına da çok yararlı bir davranıştır.

Rabbim, hepimizi en olumsuz hâdiseler karşısında bile yüksek karakterli bir insan tavrını sergileyen, İslâm’ı özümsemiş hakiki dindarlardan eylesin!..” [Gerçek Dindarlık ve Karakter Sahibi Olma /BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

DÜŞMANLIK DUYGULARINI TETİKLEYEN VEHİM VE ENDİŞELER

°°°Önsöz°°°

Bir dâvâya gönül vermiş insanların, bir taraftan yanlış yapmamaya, bir taraftan da yanlış anlaşılmamaya dikkat etmeleri gerekiyor. Çünkü bazen en doğru işler bile çok yanlış anlaşılabiliyor. Hele bir de işin içine haset ve kin girmişse, gerçek durumu anlatmak çok zor olabiliyor. Sözünü ettiğimiz konuda, bilerek veya bilmeyerek hasedin ve kinin her çeşidine maruz kalmış bulunan Pırlanta Adam, bir ömürlük tecrübesinin özeti olan şu değerlendirmeyi yapıyor:

* “Günümüzde basiretle hizmet etmeye çalışan adanmış bir ruh, sadece dost çevresine karşı değil, sırf aynı duygu ve düşünceyi paylaşmadığından dolayı ona karşı düşmanca tavır ve davranışlar içerisine giren insanlara karşı da onların vehim, korku ve endişelerini giderecek civanmertlikler sergileyebilmelidir. Hazreti Pîr, konuyla ilgili olarak Hafız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder: “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.” (Bediüzzaman, Mektubat s.390 (Yirmi İkinci Mektup, Birinci Mebhas, Dördüncü Vecih).)

Eğer biz, mü’min isek ve bizim temel disiplinlerimizden birisi de şefkat ise, bizim herkese karşı merhamet ve mülâyemetle davranmamız gerekir. Ayrıca geleceğe dair korku ve endişelere kapılan insanların vehimlerini izale için, ileriye matuf hiçbir hesabınızın olmadığını ve rıza-i ilâhîden başka hiçbir gayenizin bulunmadığını değişik vesilelerle ifade etmelisiniz. Öyle ki, yedi cihanın duyacağı şekilde gür bir sesle ve net bir dille şu hakikatler tekrar ber tekrar dile getirilmelidir:

– “Bizim, bırakın falan ülkenin filan beldenin idaresine talip olmayı, bir köyün muhtarlığına talip olma gibi bir mülâ­ha­za­mız bile yoktur.”

Bizim tek bir hesabımız var: “Nâm-ı celîl-i Mu­ham­medî’nin dünyanın dört bir yanında duyulması; eşref-i mah­lû­kat olarak yaratılan insanın, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) alabileceği bütün faziletleri alması ve Nâm-ı Ce­lîl-i İlâ­hî’nin gönüllere duyurulup o gönüllerde bir bayrak gibi dalgalanması. Biz, bunun dışındaki bütün düşünceleri kafamızdan yedi köy öteye kovarız. Ayağımızın ucuna kadar dünya saltanatı gelse, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), karşısında temessül eden dünyayı elinin tersiyle ittiği ve “Sen, bana ken­di­ni kabul ettiremezsin.” (Bezzâr, el-Müsned, 1/106, 196; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/344; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 7/343, 345.) dediği gibi, biz de Efendiler Efen­di­si’ni adım adım takip etmeye çalışan fertler olarak ayağımızın ucuyla o dünyevî saltanatı bir tarafa iteriz. Çünkü biz, bu yalancı ve fâni dünyanın cazibedâr güzelliklerinden çok daha büyük olan Allah’ın (celle celâluhu) rızasına talibiz. Zaten bugüne kadar çok farklı kültür ve farklı coğrafyalarda bazı kesimlerin endişe duydukları falan makama, filan konuma talip olma gibi hususlarda en küçük bir emare ve işaretin bulunmaması da bizim bu düşüncemizi teyit etmektedir. Fakat gerçek bu olmakla beraber, her fırsatta bu samimi mülâhazaların vurgulanması gerekir. Yoksa hiçbir şey söylemediğiniz ve bu konuda sessiz kaldığınız takdirde, kötü niyet taşımayan en samimi insanlar bile, eğitim ve diyalog hizmetlerinin inkişaf ve büyümesine bakarak kendilerine göre yanlış bir kısım kanaatlere sahip olabilir ve endişeye kapılabilirler. Bırakın uzaktaki insanları, namazda sizin sağ veya sol tarafınızda duran insanlar bile kendilerine göre yanlış bir kısım düşüncelere kapılabiliyorlarsa sizin iç dünyanızı, rıza-i ilâhî mülâhazasını bilmediğinden dolayı size cephe alan insanların ne ölçüde endişeye kapılacaklarını tahmin edebilirsiniz.

Bu açıdan yedi yaşındaki çocuğundan yetmiş yaşına gelmiş, yaşını başını almış büyüğüne varıncaya kadar adanmış gönüller, dünyevî saltanat ve onun sağlayacağı imkânlara dair ileriye matuf herhangi bir hesaplarının bulunmadığını sık sık, sesli olarak dile getirmeli; dünyayı her şey gören ve hayatlarını sırf dünyaya bağlamış bulunan kimselerin dünyevî imkânlarını kaybetme korkusunu tetikleyecek söz ve beyanlardan, tavır ve davranışlardan uzak durmalıdırlar.” [Üç Büyük Tehlike/BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

GÜZELLİKLER O’’NDAN, EKSİK VE KUSURLAR BİZDEN

°°°Önsöz°°°

Bir atasözümüzde, “kabahat gelin olmuş kimse kabul etmemiş” deniliyor. Çünkü insan, hata kabul etmemek konusunda otomatik bir refleks sahibidir. Halbuki, hata ister insanlara, ister Allaha karşı yapılmış olsun, ondan kurtulmanın tek yolu önce bunu kabullenmektir. Alt bölümleriyle beraber aşağıdaki satırlarda, hem hatanın mahiyeti, hem de en az hata yapmanın yolu şöyle özetleniyor:

* “Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki şu açık düsturu fazla söze ihtiyaç bırakmamaktadır:

وَمَۤا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Çoğunu da Allah affeder.” (Şûrâ sûresi, 42/30.) Meydana gelen hata ve gediklerin, yaratılış gayesine muhalif bir şekilde gözün bakmasından, kulağın duymasından, zihnin değerlendirmesinden, ağzın konuşmasından, elin tutmasından, ayağın adım atmasından, hislerin ortaya konulmasından vs. kaynaklandığı ve bunların pek çoğunu da Allah’ın (celle celâ­lu­hu) affettiği bizzat Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın nassıyla ifade edilmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

كُلُّ ابْنِ اٰدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ

Her âdemoğlu hata yapar. Hata edenlerin en hayırlıları ise çokça tev­be edenlerdir.” (Tirmizî, kıyâmet 49; İbn Mâce, zühd 30; Dârimî, rikak 18.) buyurmak suretiyle, insan tabiatında hata yap­ma his ve duygusunun, daha doğrusu donanımının bulunduğuna dikkat çekmiştir. İşte burada önemli olan, insanın, hatasının farkına varması ve onu telafi etmeye çalışmasıdır. Râşit Ha­li­feler bile yer yer “Keşke şu işi şöyle değil de böyle yapsaydım.” demek suretiyle kendilerini sorgulamış; bazı icraatlarında –ken­di ufukları açısından– yanıldıklarını ifade etmişlerdir.”

  • Hâdiselerin Dilini Doğru Okuma

“Hatta insan, başına gelen bela ve musibetleri, meydana gelmesi açısından kendi irade ve kastına bağlı olmasa bile, kendinden bilmelidir. Mesela ayağına batan iğneyi bile tesadüf eseri görmemeli, onun kendi kusurlarının bir sonucu olduğunu düşünmelidir. Bu duruma bir misal olması açısından şu hâdiseyi ifade edebilirim:

– “Bir arkadaşınız kendine günde bazen iki bazen de üç defa insülin iğnesi vuruyor. Eğer bu sırada iğnenin mahfazası elinden düşse bunu, ‘Bismillâh’ dememeye bağlıyor ve ‘Allah’ım! Eğer Senin adınla bunu taksaydım, elimden düşmeyecekti.’ diyor. Aynı şekilde bazen iğneyi vururken bir sinire veya kılcala rastlıyor ve kan çıkıyor. Bunu da iç inhiraflarına, düşüncede istikamete erememeye, O’nunla münasebeti tam sağlayamamaya vs. veriyor.” Bence bela ve musibetler karşısında ortaya konması gereken tavır işte bu şekilde olmalıdır. Zira insan, ortaya çıkan bir kusuru, bir eksiği, bir gediği kendinden bilmediği ve kendisini sorgulamadığı takdirde, ömür boyu suizanda bulunmaktan ve başkalarını suçlamaktan bir türlü kurtulamaz. Hatta o, sürekli çevresindeki insanların, kendi pozitif tavır ve davranışlarını negatif hâle getirdiğini ve işlerini riske attığını düşünür. Tabi, kendi kusurlarını göremediğinden ötürü de onları telafi etme adına herhangi bir teşebbüste bulunmaz.

Hâlbuki hatalarını gören ve bunların farkında olan insan, ortaya çıkan her bir olumsuz hâdise karşısında oturup düşünecek ve bir daha aynı hatayı yapmama adına alternatif çare arayışlarına girecektir. Evet, falso ve fiyaskoyu kendinden bilen insan bir daha aynı vartaya düşmemek için makuliyet ve mantıkıyet içinde hareket edecek ve gerekli olan bütün tedbirleri almaya çalışacaktır. Mesela insanları sevk ve idare konumunda bulunan bir yönetici, mesul olduğu insanların arasında uyuşmazlıklar ortaya çıktığında bundan ders ve ibret alacak, aynı huzursuzlukların bir daha tekrarlanmaması adına bütün ihtimalleri gözden geçirip her bir ihtimal için birkaç çözüm yolu üretecektir. Yani daha baştan ortaya koyduğu plân ve projelerde muhtemel problemlerin farklı farklı alternatif çözümleri olacaktır.”

  • Ortak Akla Müracaat

Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden kimsenin kayıp yaşamayacağını ifade buyuruyor. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/7.) Düşünün ki, Efendimiz vahiy ile müeyyet olduğu ve gökler ötesi âlemlerle irtibata geçtiği hâlde her meseleyi meşverete arz ediyor. Hem de dini, hak ve hakikati, meşveretin ne demek olduğunu kendilerine öğrettiği insanlarla istişarede bulunuyor. Evet, kendi mutlak üstünlüğünü bir mânâda bir kenara bırakıyor ve insanlardan bir insan olarak karşılaştığı problemler hakkında ashabıyla görüşüyor. Kaldı ki Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) için yanılma ihtimali söz konusu değildir. O hâlde yanılmaya, hem de pek çok yanılmaya açık bizim gibi insanlar için yanılma ihtimalini en aza düşürmenin yolu da meseleleri ortak akla havale etmek olacaktır.

Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.

Hâlbuki bir şairin ifadesiyle,

  “Kimseye bâki değil mülk ü devlet, sim ü zer;

   Bir harap olmuş gönül tamir etmektir hüner!”

Eğer altın ve gümüş birisi için bâki olsaydı, onlar Karun’un işine yarardı. Oysaki o, hazineleriyle birlikte yerin dibine batırıldı. Bununla da kalmadı, Kur’ân’da lanetlenmek suretiyle mânen de insanlar tarafından sürekli yerin dibine batırılmaya mahkûm edildi. (Bkz.: Kasas sûresi, 28/76-83.) Bu açıdan yıkılmış bir gönül varsa, asıl hüner onu tamir etmektir.

 Yunus Emre de

– “Biz, gönül yıkmaya değil, gönül yapmaya geldik.” diyor. Bizim de vazifemiz kalbleri tamir etmektir. Hâl böyleyken bir insanın, kendi yaptığı hataları kalkıp başkalarına mâl etmesi, onları suçlaması ve böylece pek çok gönlü yıkması olacak iş değildir.” [Mükemmel Dinin Mensupları Mükemmelliğe Talip Olmalı / BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

***

İŞTİRÂK-İ A’MÂL-İ UHREVİYE

°°°Önsöz°°°

Mü’min amelinin değil niyetinin karşılığını alacağına göre, tek başına yapılması mümkün olmayan büyük işlerde, onun olması için bir araya gelen herkese o hizmetin tamamına terettüp eden sevabın verilmesi, hem ilgili hadisin ruhuna hem de Allah’ın rahmetine uygundur. Bediüzzaman Hazretlerinin “iştirâk-i âmâl-i uhreviye” dediği bu mesele de şöyle açıklanıyor Pırlantada:

* “Hazreti Pîr, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde işti­rak-i a’mâl-i uhreviye meselesini net bir şekilde ortaya koymuş; hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içinde yer alan kişilerin her birinin, umumun kazandığı sevaplara ortak olacağını da ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur); Kasta­mo­nu Lâhikası, s.67.)

Hazreti Üstad’dan önce bu meselenin ne tasavvuf, ne tefsir ne de diğer İslâmî eserlerde bu ölçüde açık ve sarih şekilde ele alındığını hatırlamıyorum. Her ne kadar geçmişten bugüne bazı büyük zatlar bu hususa değişik ima ve işaretlerde bulunmuş olsalar da Üstad’ın konuyla ilgili yaklaşımları çok açık ve nettir. Esasında onun bu yaklaşımı nuranî olan metafizik âlemin letafetine de çok uygun düşmektedir. Çünkü nuranî şeyler, aynıyla akseder. Mesela, dört duvarında ayna olan bir odada bulunan lambanın sureti, aynı anda hepsinde aynıyla tezahür eder. Aynen onun gibi uhrevî ve nuranî işlerdeki sevaplar da bö­lün­mek­sizin o işe iştirak eden her bir şahsın amel defterine fazl-ı ilâ­hî olarak kaydedilir.

Kur’ân ve Sünnet Temelli Bakış Açısı

 Hazreti Pîr’in bu yaklaşımının Kur’ân ve Sünnet’in temel düsturlarından süzülmüş bir tespit olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’ya bakıldığı zaman pek çok yerde Cenab-ı Hakk’ın muvaffakiyet lütfetmesinin vifak ve ittifaka vâbeste olduğu; birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilen amellere apayrı bir bereket ve mükâfat vaat edildiği görülecektir.

Mesela Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَۤاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ۤ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

 “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, (yapışın, sonra da) ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.” ( Al-i İmrân sûresi, 3/103.) kavl-i kerimiyle;

وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Ve onların kalblerini birbiriyle te’lif edip uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine de onların kalblerinin arasını uzlaştıramazdın; ancak Allah’tır ki, onların arasını buldu ve uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahi­bi­dir.” (Enfâl sûresi, 8/63.) âyet-i kerimesi bu hususa işaret etmekte; bir yönüyle umu­mun menfaatine bakan zafer, hâkimiyet ve muvaffakiyetlerin Müslümanların vifak ve ittifakına bağlandığını göstermektedir.

Bir işte ortak hareket etme, dünyevî işlerde büyük başarılara vesile olmaktadır. Hazreti Üstad’ın verdiği misalle meseleye bakılacak olursa, on kişi ayrı ayrı dikiş iğnesi üretimi yapmaya çalıştıklarında günde ancak üç iğne yapabilirken, teşrik-i mesai ve taksim-i a’mâl (birlikte işbölümü yapma) düsturuyla hareket edip her birisi iğnenin imalatı adına gerekli olan ocak yakma, demir getirme, delik açma ve uç sivriltme gibi bir işi yaptığında her birine günlük üç yüz iğne düştüğü görülür. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206-207 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).)

Yine Üstad Hazretleri’nin verdiği bir misalle, dört beş kişiden birisi lamba, birisi gazyağı, birisi fitil, birisi şişe, bir diğeri de kibrit getirip lambayı yaksalar, onlardan her birisi ondan çıkan ışıktan tamamıyla istifade ederler. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).)

 İştirak-i a’mâlin maddî olan dünyevî işleri bu ölçüde kolaylaştırdığını ve ona bereket kazandırdığını gören bir insan, zannederim ortaklık düsturunun şeffaf ve nuranî olan uhrevî işlerde nasıl bir feyiz ve bereket kazandıracağını daha iyi anlar. Bu açıdan meseleye bakıldığında şunu söyleyebiliriz:

Günü­müzde Cenab-ı Hakk’ın inayet ve lütfuyla dünyanın dört bir yanında ve hayatın değişik katmanlarında gerçekleştirilen güzel hizmetlerden hâsıl olan sevabın bütünü, iştirak-i a’mâl-i uhreviye sırrıyla bu uğurda koşturan her bir ferdin amel defterine eksiksiz bir şekilde aksedecektir. Yani bu geniş daire içinde bulunan her bir fert, milyonların sa’y u gayretinin neticesinden istifade edecektir. Her birinin amel defterine yazılan sevaplar, diğerlerine de yazılacaktır.

Durum böyleyken bir insanın böyle küllî bir mükâfatı bırakarak, ferdî mülâhazalara takılıp kalması, bencilliğinin altında ezilip “Ben, kendi kendime bir şeyler yapabilirim.” demesi o engin mükâfattan mahrum kalması demektir. Çünkü insan ne kadar kabiliyetli ve istidatlı olursa olsun, isterse elli tane deha çapında kabiliyete sahip bulunsun, yine de tek başına ne dünyada insanlığa faydalı ve kalıcı bir hizmet ortaya koyabilir ne de ahirete müteveccih böyle büyük bir mükâfata nail olabilir.” [Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları /BUHRANLI GÜNLER VE ÜMİT ATLASIMIZ]

Bu yazı 63 kez okundu