Hikmetli Kıssalar-39

[Bedîüzzaman Hazretlerinin Talebeleri ve Onu ziyaret edenlerin hatıralarının yazıldığı “Şahitlerin Dilinden” adlı eserden alınmıştır]

•Mustafa Sabri Efendinin Üstadı anlatışı

•Üstaddan vaizlik icazeti alıyorum

•Üstadın tasarrufta titizliği

•Üstad çingenelere ne dedi?

•Ben o koca Sultan için ayağa kalkıyorum

“Mustafa Sabri Efendinin Üstadı anlatışı”

HACI ALİ KILIÇALP :

Osmanlı İmparatorluğunun son şeyhülislâmlarından Tokatlı Mustafa Sabri Hazretlerini (mısırda) ziyaret ettim. Evini buldum, izin istedim. Kendisi kabul ettiler. Bir odasındayız. Yalnız olarak ikimiz bir odada kaldıktan sonra kendimi tanıttım. ‘Ben Afyon vilayetinin eski ismiyle Aziziye kazasındanım. İsmim Hacı Ali.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Emirdağ’da ikamete memur olarak bulunuyor. Şimdi Afyon Hapishanesindedir. Zat-ı âlilerinize selamları var. Benden size selam söylememi tensip ettiler’ demem üzerine ayağa kalktı ve ‘Aleykümselam, demek sen onu gördün. Demek hayattadır’ dedi. Evinin içerisinde seni kabul etmiş olduğu salon gibi bir odada ayağa kalktı, başladı gezinmeye ve konuşmaya devam etti. ‘Yâ Said!’ Demek yaşıyorsun. Sen yurdumuzda kaldın, cihada devam ettin ve ediyorsun. Biz hata ettik, bundan mahrum kaldık. Ya Said! Ya Said!’ diyerek hem konuşuyor, hem birlikte geçirdikleri günleri hatırlayıp sanki aynen yaşıyordu. Bir ara duraklayıp bana bakarak anlatmaya başladı.

O zamanlar Şeyhülislâm olarak tayin olmuştum.

Aradan üç ay geçtiği halde ortada bizim Said görünmez olmuştu. Bir ara tevafuk ettik. ‘Yâ kardeşim Said! Ya Hazret! Sen neredesin? Görünmez oldun kardeşim’ demem üzerine kaşlarını çattı. O meşhur keskin bakışlarıyla, ‘Kardeşim, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm’ demesi üzerin, ‘Hayır ola, nedir bu hâl?’ dedim. ‘Evet, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm. Nefsim bana, ‘Sen mutlaka şeyhülislâm olmalıydın. Senin olman lazımdı’ diye bana eziyet ediyordu. O nefsimi terbiye etmekle meşguldüm’ demişti’ diye geçmiş günlerinden bir hatırasını sanki o anı yaşıyormuşçasına anlattı. Hâlâ ayak üstünde ‘Ya Said! Ya Said!’ diyerek konuşuyordu. [Şahitlerin Dilinden-1]

“Üstaddan vaizlik icazeti alıyorum”

HACI ALİ KILIÇALP :

Hacı Ali Kılıçalp şöyle bir hatırasını anlatıyor ; İlçemiz ileri gelenlerinden merhum Hacı Osman Çalışkan ve merhum Bolvadinli Ömer Taktak ile birlikte evimize bir heyet geldiler. Kendileriyle hoş amedi yaptıktan sonra sebeb-i ziyaretlerini açıkladılar. ‘Hacı Ali Efendi, elçiye zeval olmaz. Halkımız senden vaaz ve nasihat etmeni isterler. Siz de kabul buyurun, istifade edelim’ dediler. Ben de cevaben, ‘Haklısınız. Bana biraz müsaade buyurun. İnşaallah bu isteklerinizin yerine getirilmesine çalışacağım’ diye kendilerini münasip lisanla uğurladım.

Pek tabii ki, bir beldede büyük bir âlim bulunursa onun iznini, rızasını almak insanî bir vecibedir. Kaldı ki, Üstadımızın müsaadesini almak bizim için önde gelen bir vazifedir. Bu düşünce ve edep gereğince Üstad Hazretlerini ziyaret etmek istedim. Kalmış olduğu evinin önüne doğru yaklaştığımda kapı önünde merhum Ceylan Çalışkan’ı gördüm. İşaret ettim, yanıma geldi. ‘Ceylan Efendi, Üstad hazretlerini ziyaret etmek istiyorum, müsait ise lütfen söyleyin, ben sizi burada bekleyeyim’ dedim. Hemen gitti. Çabucak geri döndü. ‘Sizi bekliyor, buyuracaksın’ dedi.

Hazret-i Üstad, ‘Bir kürsü getirin’ diye emretti. Bir sandalye getirdiler koydular. ‘Hacı Ali otur’ dedi. Oturdum. Bir kaç hoş sohbetten sonra, ‘Üstadım müsaade buyurursanız sebeb-i ziyaretimi size arz edeyim’ dedim.

‘Hacı Ali konuş’ dedi. Söze başladım.

Malum-u âliniz Mısır’da tahsilde bulundum. Şu anda Emirdağ’dayım. Halkımızın ileri gelen cami cemaatinden evimize bir heyet geldiler. Halkımızın benden vaaz ve nasihatte bulunmamı istediklerini açıkladılar. Ben de kendilerinden bana biraz süre vermelerini isteyerek kendilerini münasip bir lisanla uğurladım. Siz Üstadımıza durumu anlatmak için geldim. Halkımız isteklerinde haklıdır. Ancak mazeretimi siz değerlendireceksiniz. Vaaz ve nasihatte bulunabilmem için siz Üstadımıza müracaat ediyorum. Eğer durumum müsait ise icazetimi veriniz, müsaade ediniz. Yok değilse, noksanımı ikmal etmek üzere derhal derse başlatmanızı sizden istirham ediyorum’ dedim.

Üstadın sana izin veriyor. Vaaz ve nasihatta bulunmana müsaade ediyor’ demesi üzerine ellerine kapandım. Dua buyurdular. Evden müsaade isteyerek ayrıldım. Bu merasim bir Perşembe günü idi. Ertesi gün Cuma namazında Çarşı Camiinde vaaz verecektim. Üstad Hazretlerini görmek üzere Cuma günü saat 11’de evine yöneldim. Yine kapının önündü Ceylan Çalışkan (Rahmetullahi Aleyh)’i gördüm. Kendisine yaklaşması için işaret ettim. ‘Gel Kardeşim Ceylan Efendi, sana zahmet, Üstada benim için iki kelime söyle ve cevabı getir’ dedim. ‘Ben Çarşı Camiinde vaaz vermek üzere gidiyorum. Lütfen teşrif buyursunlar’ dedim. Gittikten biraz sonra geldi. Cevabı şu olmuştu, ‘Hacı Ali’ye selam söyle. Üstadı buradan dinliyor, buradan iştirak ediyor, dersine başlasın’ buyurmuşlardı.

Üstad Hazretlerinin icazetli talebelerinden bir tanesi de ben olmuştum. (Lillahil hamd) Camiye girdim. Kürsüye çıktım ve vaazda bulundum. Müftülüğün iznini beklemeden vaaz ve nasihata başlamıştım. İleride herhangi bir kimsenin başı ağrımasın diye o zamanın Diyanet İşleri Reisi Eyüp Sabri Hayıroğlu’ndan, Ankara’dan vesika aldım. [Şahitlerin Dilinden-1]

Üstadın tasarrufta titizliği

ABDULLAH GAYRETLİOĞLU:

Bir gün Zübeyir, ortasından kırılmış bir kaşık getirdi. Bu kaşığı tamir etmem için Üstad göndermişti. Kaşık alüminyum olduğu için kaynak tutmuyordu. Kolayından gidip, on kuruşa bir çay kaşığı aldım, bunu Üstada götürdüm. Üstad bana, ‘Kardaşım sen bilmiyor musun? Bu kaşık beni kırk yıllık arkadaşımdır’ dedi. Bu defa çaresiz tekrar dükkâna gelip, küçük bir saç keserek kıvırdım ve kaşığın içine geçirip iyice sıkıştırdım. Sağlamlaşınca götürüp Üstada verdim. Çok memnun oldu ve bu tamirat için bana yirmi beş kuruş verdi. [Şahitlerin Dilinden-1]

“Üstad çingenelere ne dedi?”

OSMAN AYDIN:

Bir gün Üstadla birlikte kıra gezmeye çıkmıştık. Yolda çingeneleri gördük. Üstad onlara nasihat etti ve buyurdu ki:

‘Siz dünyanın fâni olduğunu anladığınızdan basit yerlerde oturuyorsunuz. Sizler de göçebe olduğunuzdan dolayı benim meslektaşım sayılırsınız.’

Bu hadiseden sonra onlar, Üstadı nerede görseler hürmet eder, kimseye Üstadın aleyhinde söz söyletmezlerdi. Üstad herkese durumuna göre muamele ederdi.

Yine bir gün Üstad beni akşamdan sonra Gençlik Rehberi’nin basımı için İstanbul’a göndermek istemiş, ‘Şimdi yola çık’ demişti. Aşağıya indiğimde dış kapı kilitliydi. Çok uğraştım, bir türlü açamadım. Sonra Üstad geldi, o da açmak için çok uğraştı. Kapı bir türlü açılmıyordu. Sonra Üstad yan tarafa çekildi. Âniden kapı şak diye açıldı. Üstad mecbur kalmadan keramet göstermiyordu. Bu hal de bir keramet haliydi.

Emirdağ’da kardeşler birkaç defa hapse girmişlerdi. Ben de iman, Kur’ân yolunda hapse girmeyi çok istiyordum. Hattâ İçişleri Bakanına dilekçe dahi yazmıştım. Beni götürmediler. Bunu da sonradan anlamıştım. Üstad bana zaman zaman, ‘Ben Osman’ı vermeyeceğim’ diye buyurmuştu. [Şahitlerin Dilinden-1]

“Ben o koca Sultan için ayağa kalkıyorum”

OSMAN AYDIN

Mustafa Kırıkçı’yla birlikte Konya’nın Lâdik kazasına giderek, büyük velilerden Hacı Ahmed Efendiyi ziyaret etmiştik. Bu zatın devamlı Hızır (A.S.) ile gezdiği ifade edilir. Bizim Üstaddan geldiğimizi öğrenince, Üstaddan çok sitayişle bahsetmişti. Kendisi için, ‘Ben Hızır’la yüz sene hizmet etsem, yine Üstad Bediüzzaman’ın mertebesine yetişemem’ demişti. Konya’ya İmam Hatibe ders vermeye gidince, Hacı Veyiszâde Mustafa Efendiyi ziyaret ederdim. Her ziyarete gidişte bu zat ayağa kalkar, çok hürmet ederdi. Ben bu durumdan çok mahçup olurdum. Bana, ‘Ben sana ayağa kalkmıyorum. O Koca Sultana ayağa kalkıyorum. Sen o Sultanın yanından geliyorsun ya, işte onun için ayağa kalkıyorum’ derdi. [Şahitlerin Dilinden-1]

Bu yazı 99 kez okundu