•Hadîs-i Şerifler Perspektifinden Hadiselere bakış-1

□DİL BELÂSI

□GÖRÜLEBİLEN ŞEYTANLAR!.. MÜNÂFIKLAR

□YERÇEKİMİ

□Bir DUÂ..!

***

DİL BELÂSI

“Saf fıtratın tezahürü, temiz yaratılışın gün yüzüne çıkması ve ruhun dış aynada yansıması” [Bkz.İnancın Gölgesinde II, s.38.] şeklinde tarif olunan güzel ahlâk; insanlık tarihi boyunca kaynağı semavî olsun olmasın bütün dinlerin kendi müntesiplerinin, dolayısıyla da faziletli bir toplum rüyasını tahakkuk ettirebilmeleri adına insanların özüne katmayı hedefledikleri son derece önemli bir mayadır.

İnsanoğlu, kendisini bu temel hedefe ulaştıracak iyi ve güzel olanı tercihe meyyal bir fıtratta yaratılmış olmasına karşın, yine kendisini bu temel hedefin çok uzağına düşürecek şeytan, nefis, heva ve heves gibi birtakım beşeri zaaflarla da kuşatılmıştır. “Ona hem kötülük hem de ondan sakınma yolu ilham eden hakkı için! Nefsini maddi manevi kirlerden arındıran, felâha erer. Onu günahlarla örten ise ziyana uğrar.”[Şems sûresi, 91\8,9,10.] beyanı bu hakikatin bir ifadesidir.

İnsan vardır, Cenâb-ı Hakk’ın -tabiri caizse- ruhuna saçmış olduğu bu güzel ahlâk tohumlarını sular ve neşv-ü nema bulması için emek sarf eder ve kazanır. İnsan da vardır, melekleri aşkın yüksek faziletleri elde edebilme potansiyeliyle donatılmış pak ruhunu, ahireti adına hiçbir hayat emaresi taşımayan boş emel ve amellerle heder eder ve neticede kaybeder. [Bkz. İşarâtü-l İ’câz, s.173]

Gerçek mümin; hâl, ruh, söz ve tavırlarıyla bir nezaket, nezahet ve incelik abidesi örnek bir insandır.

Dil ise -iyi olsun kötü olsun- insanın ruhunda yeşerttiği, besleyip büyüttüğü bu erdemleri yahut karakter bozukluklarını dışa aksettirmede bir vasıtadır.

Ne var ki, bu aksettirmenin zararı sadece seslendirmekten ibaret değildir. Zira dilden sürekli sadır olan incitici, kırıcı, yaralayıcı, rencide edici, onur zedeleyici her söz, toplumun tepki mekanizmasının duyarlılığını da zedeleyeceği için, böyle bir zarar, zamanla bu türden ahlak bozukluklarının toplum bünyesinde daha kolay zemin bulmasını netice vermektedir. Bu ise ahlaki çöküntüden kurtulma adına, artık yapılacak pek bir şeyin kalmadığı son merhaledir.

Toplumsal bünyeyi temelinden sarsan bu türden seviyesizliklerin önünü almak adına, bütün güzel ahlâkın mecmaı ve mahzeni olan Efendimiz (sallâlahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

 عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «سِبَابُ الْمُسْلِمِ فُسُوقٌ وَقِتَالُهُ كُفْرٌ»

“Müslümana sebbetmek (şerefine, namusuna, dinine, imanına, hâsılı insanlık ve Müslümanlık değerlerine söz etmek, saldırıda bulunmak) fasıklıktır. Müslümanı öldürmek ise küfürdür.” [ Müslim, İman, 116.]

Bu hadis-i şerif, inanan insanların dinine, imanına, şeref, haysiyet ve namusuna yönelik her türden incitici, yaralayıcı ve rencide edici sözün en üst perdeden yasaklanmasının ifadesidir.

Hadis-i şerifte geçen “fısk” ifadesi, Kur’an ve sünnet ölçüleriyle tespit edilmiş olan hak yoldan inhiraf (sapmak) demektir. “Şeytan, Rabbinin emrinden çıktı”[Kehf sûresi,18\50.] ayetindeki “فَفَسَقَ” fiilinin ifade ettiği mana da hadis-i şerifteki bu manaya mutabıktır.

İşte, bir Müslümana sövüp saymak, onu incitici, yaralayıcı, onuruna dokundurucu sözlerle üzmek, tam da böyle bir fasıklıktır.

Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in, bir mümine eziyet veren kimselere fasık hükmünü vermesinin yanı sıra bir zimmiye eziyet edenin hasmı olacağını buyurmaları [El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: VI /19, hadis no: 8270] halâ kulak verebilecekleri bir vicdanları bulunanlara ne de çok şey fısıldar.

Ya Bu Türden Haysiyet Cellatlığını Yayma Günahını İrtikâp Edenler?

“Çirkin laf edenle onu yayan, günah işlemekte eşittir.” [Beyhakî, Şuabu-l İman] buyuran Hz. Ali efendimiz (radıyallâhu anh) ise, tepeden tırnağa mezmum bir haslet olan fasıklığın farklı bir yönüne işaret etmektedir.

Evet, inananlar aleyhine -güncel ifadesiyle- şahsiyet cellatlığı yapmak nasıl çirkin bir haslet ve günah ise, bunu yaymak da en az bu türden denaetleri irtikâp edenlerin yaptıkları kadar çirkin ve bedeli ağır bir ameldir.

Asr-ı saadette bu türden yaralayıcı ve tezyif edici denaet ve şenaetleri ortaya atma ve yayma vazifesini irtikâp edenler, Kur’an’ın “karaktersizlikleriyle” [Bkz. A’raf sûresi. 7\129,131,134,135,138,148,162,163,] sık sık nazara verdiği İbn-i Selül ve o karakterin mümessili insanlardı. Fakat hususiyle “ahir zamanda” yaşanan birtakım hadiseler bize gösterdi ki, bu türden cinayetler, âdil-i mutlak olan bir Allah’a (cc), menba-ı nezâket olan bir Resul’e (sallâlahu aleyhi ve sellem), inandığı iddiasında bulunan Müslümanlardan da sadır olabilir.

Aynı hedefe, benimsedikleri farklı yöntemlerle gitmeyi tercih etmiş ümmetin farklı hareketleri arasında meydana gelen kundaklamaların odununun da benzininin de kibritinin de temin edicisi bu sözde Müslümanlar olabilir.

Ele geçirdikleri kitle iletişim vasıtalarını, bir kitle imha silahıymışçasına kullananların arkasından da yine bu İbn-i Selül karakterini taşıyan Müslüman görünümlüler çıkabilir. Bunlar ele geçirdikleri iletişim araçları vasıtasıyla samimi müminler aleyhinde haysiyet cellatlığı yaparlar. Bu karakterde olan sözüm ona insanlar, menfaat ibreleri neyi işaret ediyorsa ona göre bir strateji güder, birilerinin toplum nazarındaki itibarları kendi aleyhlerine ise çamur atmaya koyulur, dürüstlük ve samimiyetleri kendi ihanetlerini gizlemenin önündeki en büyük engelse, gider karalama, iftira ve tezvire başvururlar. Oysa bilmezler ki, zaten çamura bulanmış olan ellerini, daha da çamura bulamadan temiz insanlara çamur atmaları mümkün değildir. Daha trajik olanı ise, bütün bu irtikâplarını dine hizmet kisvesi altında işlemeleridir. Bu da, karakter fukarası bu insanların toplum bünyesinde fark edilmesi güç, ne denli sinsi bir ur olduklarının üzücü bir örneğidir.

Bir örnekle meseleyi biraz daha vuzuha kavuşturabiliriz:

Denilir ki; yavrusunu yemeyi kafaya koyan bir kedi, önce onu zihninde fareye benzetirmiş. Aynen öyle de, günümüzün kedi karakterli “sultanları!” da yemeyi gözüne kestirdikleri bir takım insanları, önce yiyebilecekleri bir şeye benzetiyorlar. İlk olarak itibar ve saygınlıklarını yok edip, biçtikleri deli gömleğini onlara giydirmek suretiyle yok etmenin toplumsal zeminini oluşturuyorlar. Onları “millete ihanet eden, falan ülkenin emellerine hizmet eden vatan ve millet düşmanı insanlar vs.” olarak lanse ediyorlar. Zira yemeyi meşrulaştırmanın yolu, zulüm ve haksızlığa karşı toplumu harekete geçiren sinir uçlarını törpülemek ve bu suretle de insanlardan gelebilecek muhtemel tepkilerin önünü almaktan geçmektedir.

Bu Türden Sistemli Karalama Çalışmalarına Karşı Mümin Duruşu!

İnananlar, bu tür hakaretlerle söven ve hücum eden fasıklara karşı kendilerini asla cevap pozisyonunda konuşlandırmamalı ve bundan da asla müteessir olmamalıdırlar. Zira Fahri Kâinat Efendimiz “Biri sana dil uzatır ve sende olmayan bir kusurla seni ayıplarsa, sen onu sahip olduğu kusurla dahi ayıplama. Onu, günahı kendine, sevabı sana olduğu halde terk et. Kimseye asla sövme.” [Câmiü’s-Sağîr, 1/66] buyurmak suretiyle, güzel ahlâkla muttasıf bir müminin asil duruşunun böyle olması gerektiğinin altını çizmektedirler. Gadrin her türlüsüne maruz bırakılan bu insanlar, güçleri yettiğince mukabele-i bil-misili [Onikinci Şua, s. 292.] dahi düşünmemeli ve asla haddi aşıp işi zulme vardırmamalıdırlar. Zira üslûb-u beyan aynıyla insandır.

Öte yandan; “hak ve hakikati tebliğ ve temsilde üslûbun ne denli ehemmiyet arz ettiği açıktır, ancak bu mevzuda asıl önemli olan onun temadi ve sürekliliğidir.

Zira siz bir yerde saygılı davranır, yumuşak söz ve yumuşak tavırlarla muhatabınızın gönlüne girersiniz, ancak beklenmedik çirkin bir söz ve tavır karşısında hemen harekete geçer, aynıyla mukabelede bulunur, taviz verip üslûbunuzdan vazgeçerseniz bu durum muhatabınızda itimat ve güven erozyonuna sebep olur, kredinizi alır götürür. Böyle bir duruma düşmemek için doğru bilip doğru kabul ettiğimiz disiplin ve esaslara kendimizi alıştırmalı ve her türlü durumda onlara bağlı kalma azminde olmalıyız ki, falso yapmayalım, bir yerde yaptığımızı başka bir yerde kendi elimizle yıkmayalım. Evet, biz, temelde dövene elsiz, sövene dilsiz ve kırsalar da kalbimizi gönülsüz yaşama üslûbunu tercih etmiş, düstur edinmiş, “yol bu” deyip onda karar kılmışsak, artık hiç taviz vermeden bu kararın arkasında durmalı, her hâlükârda onun gereklerini yerine getirmeye çalışmalıyız.” [Bkz.Kalp İbresi, Üslupta İstikamet] Zira üslubumuzu kurban verdiğimiz bir mücadeleden muzaffer olarak çıkmamızın bir önemi olmadığı gibi böyle bir zaferin kalıcılığı da söz konusu değildir.

Cenâb-ı Hak biz inananları, hal ve kelâmıyla hayatının bütününü Hak rızasına endeksli olarak yaşamış olan Habib-i Edip’ine lâyık ümmet eylesin!

***

GÖRÜLEBİLEN ŞEYTANLAR!.. MÜNÂFIKLAR

NİFAK; kişinin kalbindeki küfrü gizleyip, dili ile iman iddiasında bulunması, inancında münkir olduğu halde, inananlar arasında bulunup mümin gibi hal ve tavır sergilemek suretiyle, ikiyüzlü davranması demektir. Bu hem ferdî hem içtimaî bir vebadır. Bu vebanın mübtelası olan insana “münafık” denir.

MÜNÂFIK; zaman, zemin ve menfaatleri değiştikçe konum ve taraf değiştiren insan demektir.

Başka bir yaklaşımla MÜNÂFIK; hakkın ve doğrunun yanında yer alması gerekirken, kendi pes menfaatlerinin gereğince hareket etmeyi akıllılık vehmeden basit insandır. O, bulunduğu ortamın renkleriyle hemen uyum sağlayıp, o ortamın aslî bir unsuruymuş gibi görünmekte son derece mâhirdir. Bu yönü itibariyle münâfık için “bukalemun karakterli insan” da denilebilir. Bu tür insanlar, ictimaî bünye adına sürekli fesat ve bozgunculuk peşinde koşup durdukları halde kendilerini sürekli ıslahçılar ve erdemliler tezgâhında pazarlar dururlar.

Bakara sûresi 11. ve 12. âyet-i kerîmeler bu hususa şu şekilde temas eder:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُوا فِي الأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ أَلاَ إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لاَ يَشْعُرُون 

“Ne zaman onlara: ‘Yeryüzüne fesat saçmayın!’denilse, ‘biz sadece barışçıyız, ortalığı düzeltmekten başka işimiz yok!’ derler. Gözünüzü açın! Bunlar bozguncuların ta kendileridir. Lâkin şuurları yok, farkında değiller.”

Bu tıynette olan insanlar, din ve dindarlar aleyhine kurup durdukları planlarını öyle ustaca gizlerler ki; irfan ufkunu yakalayamamış insanların toplumsal bünyedeki bu urları fark etmesi oldukça zordur. Bu nevi hasta ruhlar, Allah’a (c. c.) imanın, O’na kulluğun ve güzel ahlâk sahibi olmanın saygın hasletler olarak kabul edildiği ortam ve toplumlarda, zikredilen bütün bu güzel hasletleri, sadece kendi pes hedeflerine ulaştıracak bir binek olarak görür ve öyle kabul ederler.

Münâfığın karakterini resmetme adına muhterem Pırlanta Müellifinden nakledeceğimiz şu ifadeler son derece önemlidir:

“Bazen münâfık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir edilmiştir: “Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibariyle) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler.Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.” (Münâfikûn sûresi, 63/4.)

Münâfıklık ile alâkalı, Ebû Hureyre’den (ra) rivayet olunan bir hadîs-i şerifte, Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktalar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ: إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ، وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ، وَإِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ

(Sahih-i Müslim–İman–106–107)

***

Münâfığın alâmeti üçtür:

1-) Konuştuğunda yalan söyler.

2-) Söz verdiğinde sözünde durmaz.

3-) Kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyanet eder.

Münâfık Yalancıdır

Münâfık; kendi menfaatleri söz konusu olduğunda, yalan iftira ve tezvîre başvurmaktan asla geri durmaz. Bu bir şahsı karalamak, ona iftira atmak suretinde tezâhür edebileceği gibi, bazen de bir topluluğu, yahut bir cemaati topyekün hedef tahtasına koymak şeklinde de tezâhür edebilir.

Pırlanta Müellifi’nin mevzumuzla alakalı şu tespitleri konuyu daha bir vuzuha kavuşturucu mahiyettedir:

“Yalan, ilk nazarda ferdî bir günâh gibi görünebilir. Sathî bakıldığında bu, bir bakıma doğrudur da. Ama yalanın bir de topluma yansıyan yanı vardır ki, bu durumda umumun hukuku devreye girer ve dolayısıyla yalan, topluma karşı işlenmiş bir cürüm hâline gelir. Diğer taraftan yalana açık bir insan, başkalarını aldatma ve kandırma gibi zaaflara da açık demektir. Bu yönüyle de yalana sadece ferdî bir günah nazarıyla bakmak doğru değildir. Hele uydurulan bir yalan, topluma mâl edilmişse, elbette böyle bir cürmün ferdî bir günah olarak düşünülmesi kat’iyen doğru değildir. Nitekim günümüzde kitleler böyle yalanlarla yönlendirilmekte ve bu da, yalanın revaç bulmasına sebebiyet vermektedir. Hatta bugün, kitleler yalanla o kadar içli dışlı hâle gelmişlerdir ki, bir sözün yalan olduğu bilindiği zamanlarda bile, kitlelerden gerektiği kadar tepki almamaktadır.”

Münâfık Sözünün Eri Değildir

Bu ifadeyi de, ferdî planda ele alıp, bir şahsın başka bir şahsa bir söz verip, sözünü yerine getirmemesi şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi, ictimaî açıdan, “bir şahsın topyekün bir millete karşı sözündeki sadakatsizliği” şeklinde de anlamak mümkündür. Hiç şüphesiz, zararın derinliği açısından kıyas edilecek olursa, ikincinin zararı birinciye oranla daha yıkıcı, daha tahripkârdır. O kimi zaman “bizim dönemimizde hiçbir müslüman zarar görmeyecek” der; der ama bu sözler dilinden döküldüğü aynı anda, inananlarla alakalı imha planlarını kafasında şekillendirir durur. Sözde sadakatsizliğin bu seviyede olanı, bazen topyekün bir milletin on onbeş yılının, bazen yarım asrının, bazen de -hafizanallah- bütün bir istikbâlinin hebâ olmasına sebebiyet verebilir. O yüzden inananlar olarak bizler, öncelikle kendi adımıza bu hasletler ve bu haslet sahibi diğer insanlara karşı müteyakkız olmalıyız. Zira heder olan yılların telâfisi yoktur.

Münâfık Haindir

Münâfık; civanmertlik, mürüvvet gibi erdemli insanların vasıflarından fersah fersah uzaktır. O hiyânetle oturur, hiyânetle kalkar. Hâinlikle geceler, hâinlikle sabahlar. Buna rağmen o kendisini, erdem ve fazilet sahibi, âbide bir şahsiyet olarak sunmaktan da sıkılmaz.

Pırlanta Müellifi’nin bu hususla alakalı şu cümleleri son derece ehemmiyetlidir:

“Münâfık, sizin itimat ve güveninize hiyanetle karşılık verir ve hemen her zaman en hâince düşmanlık duygularını, dostâne tavırlar içinde icrâ eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.”

Müslim-i Şerif’te geçen başka bir rivâyette ise “وَإِذَا خَاصَمَ فَجَرَ” kaydı yer almaktadır ki bunun manası da: “Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, işi düşmanlığa dönüştürür.” demektir.

Bu hasta ruhların, farklı seslere asla tahammülü yoktur. Ayet-i kerimenin de beyânıyla “Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.” (Münâfikûn sûresi, 63/4.) Hal böyle olunca, onlar düşman cepheler oluşturmak istediklerinde bunun bahanesini üretmek hususunda asla sıkıntı çekmezler.

Pırlanta Müellifi bu hususu izah sadedinde şu hususlar temas etmektedir:

“Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman ikiyüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: ‘Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler arasında mütemâdî gelgitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.” (Nisâ sûresi, 4/142.)

Müslim-i Şerifteki bir başka hadiste ise; “bu hasletlerden biri kendisinde bulunan kimse onu bırakıncaya kadar nifâka dâir bir haslet taşıyor demektir. Kimde de bu hasletlerin hepsi mevcut ise; o hâlis münâfıktır” kaydı yer almaktadır.

Son olarak; bu tür hasta ruhları farketmek, Cenab-ı Hakk’ın bildirmesi ve kendilerine vermiş olduğu Fetânet-i A’zam ile Peygamberlerin ve verâset-i nübüvvete mazhar insan-ı kâmillerin yapabilecekleri bir iştir.

Fakat bu mevzuda bize düşen:

Öncelikle, kendimizi bu ölçüler çerçevesinde sürekli murâkabe ve muhâsebeye tabi tutmak. İkinci olarak da inanan insanlara sürekli komplo peşinde koşan bu insanlara karşı müteyakkız olmak, kalp ehli insanların nasihat ve yönlendirmeleri çerçevesinde hareket etmek ve bunların şerrinden emin olmak için inananlar ve kendimiz adına daima Cenab-ı Hakk’a sığınmaktır.

Cenâb-ı Hakk, hakkı hak olarak görüp ona ittiba etmeye, bâtılı da bâtıl olarak görüp ondan ictinâb etmeye bizleri muvaffak kılsın!..

***

YERÇEKİMİ

“Başınıza geçmiş olmam, içinizde benden iyisi yoktur demek değildir. Fakat Kur’an-ı Kerim nazil olmuş, Allah Resulü dinin hükümlerini açıklamış ve bize aklın en üstününün takva olduğunu, akılsızlığın en koyusunun da fısk olduğunu bildirmiştir. Şunu bilin ki, en kuvvetliniz; benim yanımda mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıfınızdır. En zayıfınız da, yanımda hakkını zalimden alıncaya kadar en kuvvetlinizdir. Ey insanlar! Ben ancak Resulûllah’ın yoluna tâbiyim. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben, eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Ve eğer doğru yoldan çıkarsam beni doğru yola çağırınız. Bu sözümü söyler, kendim ve sizler için Allah’tan mağfiret dilerim.“ [Yusuf Kandehlevî, III/427. Sıfatüs’ Safve, 1/108]

Bu sözler, sadakatin alemdarı Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ümmeti idare vazifesini henüz üstlendiğinde, yer yer kendi muhasebesini, yer yer halkından beklediklerini, yer yer de bu vazifenin nasıl da bel çatırdatacak bir sıklette olduğunu ifade eden icmali beyanlarındandır.

Evet, ruhu, kalbi ve bütün azaları ile Kur’an’ı kendisine karine ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in sünnet-i seniyyelerini de rehber edinmiş yüce kametlerin, idareciliğe bakışları ve bu noktadaki mülahazaları da kendi kamet-ü kıymetlerine mutabıktır her zaman. Aslında insanı değerli kılan da, kendisini hedeflediği şeye ulaştıracak olan vasıtaların albenisi değil, o vasıtaların ulaştıracağı hedef ve o vasıtalarla elde edilmek istenilen faziletlerin Hak mizanındaki ağırlığıdır. Bizler kimi zaman ruhen takatten düşmekle, kimi zaman dünyanın dantelalarla bezeli yüzüne aldanmakla, kimi zaman da insanı avucunun içine alan o şey her ne ise, onun musallat olmasıyla yörüngemizin dışına çıkar, bir karganın kafesten kaçan bir muhabbet kuşunu peşine takıp sürüklemesi gibi bir meçhule belki de bir yokluğu sürüklenir gideriz. Oysaki kendisine verilen donanımı itibariyle insan sürüklenen değil sürükleyen, yön çizilen değil yön tayin eden, şekillendirilen değil imar eden bir makamın sahibi olarak var edilmiştir.[Bakara Sûresi, 2/30]

Bu yaklaşım; içinde bulunduğumuz dar-ı imtihanda hangi çeldiricinin bizi yanılttığının bir önemi olmadığının da bir ifadesidir aynı zamanda. Zira insan bütün bu tuzakları fark edebilecek ve önüne çıkan aşılmazları aşabilecek hatta ve hatta kendisine tuzaklar kuranı tuzağa düşürebilecek bir donanım ve istidatla mücehhezdir. Bu çeldiriciler kimi zaman şeytan, kimi zaman nefis, kimi zaman bu ikisinin çeldirici olarak kullandığı; makam mansıp, şöhret-ü şan, nam-u nişan, servet-ü saman, şehvet ve kulun karşısında kendisini aciz hissettiği her şeydir. Hal bu ise şayet; Hakk’a kullukta gerçek hürriyeti bulan bir insanın, Hakk’ın muradından uzaklaştıran şeylerin hayatına yön tayin edebiliyor olmasının izahı adına ileri süreceği hangi gerekçe makul ve makbul olarak kabul edilebilir?

Adımlarının rotasını semalardan değil de fenaya mahkûm fanilerden alan insanların gideceği yer de, peşinden sürüklediği insanların akıbeti de fenadır.

Bu açıdan da “insanın iki konumu vardır” denilebilir. Karga ve muhabbet kuşu örneğinden hareketle; insan ya muhabbet kuşudur ki ölümünün peşinden sürüklenir gider ya da bir kargadır ki tehlikeleri sezme irfanından yoksun kitleleri peşine takıp, hürriyete kanat çırptığını zannetmesini sağlayıp götürür ölüm girdabında yok eder. Verdiği zararın boyutları kendi akıbetini aşıp bütün bir halkın akıbetini ilgilendiriyor olması hasebiyle mevzumuza yönetme pozisyonunda olanlar üzerinden devam edelim:

Yönetenlerle alakalı Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

 عَادَ عُبَيْدُ اللهِ بْنُ زِيَادٍ مَعْقِلَ بْنَ يَسَارٍ الْمُزَنِيَّ فِي مَرَضِهِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ، قَالَ مَعْقِلٌ:

إِنِّي مُحَدِّثُكَ حَدِيثًا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، لَوْ عَلِمْتُ أَنَّ لِي حَيَاةً مَا حَدَّثْتُكَ،

إِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْتَرْعِيهِ اللهُ رَعِيَّةً، يَمُوتُ يَوْمَ يَمُوتُ وَهُوَ غَاشٌّ لِرَعِيَّتِهِ، إِلَّا حَرَّمَ اللهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

Ubeydullah b. Ziyâd, Ma’kıl b. Yesâr el-Müzeni’yi ölüm döşeğinde iken ziyaret etmiş. Ma’kıl: «Sana Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’den dinlediğim bir hadisi rivayet edeceğim. Şayet daha yaşayacağımı bilseydim onu sana söylemezdim. Gerçekten ben Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken işittim “Allah tarafından bir halk kitlesinin başına getirilip de öldüğü gün halkını aldatmış olarak ölen hiç bir kul yoktur ki Allah ona cenneti haram etmesin (o, cennetten o mahrum olmasın).”[ Sahih-i Müslim, İman, 227.]

***

“Hadisin bazı rivayetlerinde:

‘Allah bir kulu bir halk kitlesinin başına geçirirse…’ denilmiş; bazılarında bunun yerine: ‘bir âmiri geçirirse…’ diğer bazılarında: ‘bir valiyi geçirirse…’ tabirleri kullanılmıştır. Bütün bunlardan maksat; her seviyedeki idarecilerdir. Bu zevat milletin hukukunu korumaz; hudud-u şer’iyyeyi tatbik etmez yahut adil olmazlarsa vazifelerini sû-i isti’mal etmiş olurlar. İşte hadisteki ‘gâşş’ tabirinden yani ‘aldatan’dan murat bunlardır.

Böyleleri için cennetin haram olmasından murat —birçok emsalinde de gördüğümüz vecihle— ya zulmü mubah itikat ederek dinden çıktıkları için ebediyen cennet yüzü görememeleridir yahut zulmün haram olduğuna itikat ettikleri halde onu yine mazlumlara reva görmeleridir.

Bazı rivayetlerde “Allah ona cenneti haram kılar…” ifadesinin yerine, “Cennetin kokusunu bile alamaz.” buyurulmuştur. Hâlbuki “cennetin nefis kokularının yetmiş yıllık mesafeden duyulacağı” [Taberani, Mu’cemu-s Sağir] sahih hadislerde vârid olmuştur. [Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi]

Evet, idarecilik idareciliğin aslında ne demek olduğuna vakıf, liyakat sahibi insanların korka korka, ürpere ürpere, kerhen kabul edeceği, liyakatsizlerin ise o makamı elinde bulundurabilme adına fenalıkların ağına düşmeyi dahi göze alabilecekleri kadar cazibesi yüksek bir imtihanlar arenasıdır.

Seleften idarecilik yapmak durumunda kalmış öyle yiğitler vardır ki, vazifeyi bir başkasına teslim ettiğinde maddi ve manevi olarak ne eksi ne de artı bir pozisyonda olmadan kurtulmuş olmayı, gözyaşları içinde Rabb’e şükür secdesi yapmaya önemli bir vesile addetmişlerdir.

Hele de Hulefay-ı Raşidin’den bir yiğit vardır ki; kendisinden sonra oğlunu hilafet makamına tayin etmesini talep edenlere şu baki sözle mukabelede bulunacaktır:“Hayır, ben ailemden birinin bu göreve gelmesini istemiyorum. Eğer bu iş hayırlı ise biz ondan nasibimizi aldık, şayet bu iş kötü bir iş ise bu iş için bir aileden bir kurban yeter” [İmadüddin Halil, İslam’da Liderlik, s.41]

Evet, o saadet asrının en güzide cevherlerinin ilk ikisi olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimiz’in (radıyallâhu anhüma) riyaset mevzuundaki hassasiyetleri bu olmasına rağmen, dindar nesiller iddiasıyla yola çıkanların savruldukları noktayı nasıl izah etmeli? Bütün ümmetin hilafet vazifesini deruhte ettiği anda bile iaşesini temin adına zenginlerin koyunlarını sağan Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i bildikten sonra hazine-i âmme ve mestureden kendi kasalarına tüneller kazan lağımcıları nasıl paklamalı?

“Bir evden bir kurban yeter!” diyen o temkin insanı Hz. Ömer Efendimiz ile babadan oğula saltanat hülyalarıyla meyhur olanların idareciliğe yaklaşımları arasındaki uçurumları nasıl ve hangi köprü ile bağlamalı?

Allah’ın bereketi ile hadd-ü hesabı olmayan zenginliğe sahip olduğu halde mescidde kumlar üzerinde yatan Hz. Osman Efendimiz’in hayatına muttali olduktan sonra gecekondularda yaşarken idareciliğe başladıktan sonra saraylar, yatlar ve katlar sahibi olanları sokaklarda yatmakla ömrü geçen insana nasıl izah etmeli?

Kendisine hediye edilmek üzere doru bir at gösterildiğinde “Riyasetten kaçmak için ne güzel bir at!” diyen Hz. Ali Efendimiz’in meseleye yaklaşımı ortada iken yedisinden yetmişine bab-ı devlette bir tabure kapmak için inananlara iftira ve tezvir yarışına girenleri hangi insani ve dini kıstasla meşrulaştırmalı?

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa ona hadd-i şer’iyi tatbik ederdim” [Sahih-i Müslim, Hudud, 2] diyen İki Cihan Serveri (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in adaleti ortadayken kendi sigarasını yakmak için bütün ülkeyi ateşe veren zalimleri hangi statüde değerlendirmeli?!. Sair örneklerle mevzu detaylandırılabilir; fakat konunun vuzuhu adına bu örnekler kâfidir kanaatindeyiz. Ne ki, son olarak şu hususa da temas etmek de fayda mülahaza ediyoruz. Konumuza temel aldığımız hadis-i şerifte, mesuliyetini üstlendiği kimseleri aldatan insanları tarif adına genel bir ifadenin tercih edilmiş olması, yani belirli bir kamusal makamın yahut mesuliyet alanının doğrudan isminin geçmemesi, zikri geçen akıbetin sadece ülkeyi yönetenlere has bir akıbet olmadığının bir ifadesidir denilebilir.

Bu açıdan; bu hazin akıbetin muhataplarından evvel emirde akla gelen en genel çerçevede devlet başkanıdır denilse de mesela, dinin sahasına giren mevzularda söz sahibi makam yahut merci olarak kabul görmüş kurumların başındakiler de bu çerçeveye dâhildirler. Zira o kimseler de dine dair hususlarda yöneten konumunda oldukları için mesuliyetleri yönetenlerden geri değildir. Hal böyle olunca; dinin bir sömürü malzemesi gibi kullanılmaya başlandığını, itibarının hâk ile yeksan edildiğini gördüğü halde görmezden gelenlerin de ahirette ne itibarları ne de görülmeye değer yüzleri olacaktır. “Aynı şekilde en küçük bir muhtarlıktan tutun da kaymakamı, valisi, bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı, savcı ve hâkimine kadar bütün idari kurumların riyasetini üstlenen herkes bu kategoriye dâhildir.” [Pırlanta Müellifi, Hadis Müzakere Notları] denilebilir. Zira bu idari birimlerin her birisinin kendi görev alanlarının hitap ettiği bir halk kitlesi vardır. Hadis-i şerifteki umum ifadeler, hadisi bu şekilde de anlamamızda bir beis, bir mahzur olmadığı noktasında kâfi delilimizdir.

  • Bu açıdan nicelik bakımından sayıya takılmaksızın yöneten konumunda olan her insanın yer çekimine maruz kalmadan, mutlak surette kendisini çek etmesi, ukba saadetinin suubete (zorluk, meşakkat) inkılap etmemesi adına son derece önemlidir.

Ya Rab! Bedeli Sen’i kaybetmek olan hiçbir başarıya bizleri muvaffak eyleme!..

***

VE Bir DUÂ..!

Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla

Büyük Allah’tır. Sabah-akşam tesbihlerle anılmaya layık yegâne Zât O’dur. Bütün hamd ü senalar O’na mahsus ve O’nun hakkıdır. Gerçek güç ve kuvvet de Yüceler Yücesi Allah’a aittir. Bütün hamd ü senalar Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ve bütün âl ü ashâbına olsun.

ALLAH’IM!

Senin hak kelimen olan yüce dinin İslâm’ı, dünyanın her bir köşesinde ve hayatın bütün ünitelerinde bugün de bir kez daha yücelt.

Bizim ve dünyanın değişik yerlerindeki, hayatın muhtelif ünitelerindeki bütün kullarının sinelerini imana, İslâm’a, ihsana, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç.

Bizleri bu kudsî iman hizmetinde istihdam eyle.

Yerde ve gökte, bütün kulların arasında bizim için vüdd/sevgi vaz’et.

Bizi âlim, ârif, halîm, çok tevbe, evbe ve inâbede bulunan, âh u enînlerle hep kapının tokmağına dokunan, mütevazi, huşû ile iki büklüm, Kur’ân ahlakıyla ahlaklanmış, vakûr, ciddi, heybet sahibi, salih, ihlasın özüne ermiş ve erdirilmiş muhlis ve muhlas, Senden razı ve Senin hoşnutluğuna mazhar, Seni seven ve nezdinde muhabbetle serfiraz kılınan ve huzurunda sürekli el açıp dua eden bahtiyar kullarından eyle.

ALLAH’IM!

Biz ümmet-i Muhammed’in (aleyhi ekmelüssalavât ve etemmütteslîmât) dağınıklığını gider. Özellikle erkeği ve kadınıyla bütün kardeşlerimizi, bütün arkadaşlarımızı her zaman ittifak ve ittihat içinde tut.

ALLAH’IM!

Sana, biz kullarına, Senin dinin olan İslâm’a, yüce kitabın Kur’ân-ı Azîmüşşân’a ve hizmet-i imaniyeye ısrar ve inatla düşmanlık yapanları Sana havale ediyoruz.

ALLAH’IM!

Sen şayet onların hidayetlerini ve Senin yoluna, istikamet, adalet, insaf ve iz’ana hidayetlerini murad buyuruyorsan, en yakın, en yakın bir zamanda onları sırat-ı müstakîme hidayet eyle. Yok muradın böyle değil de başka türlü ise, onların ağızlarına gem vur, ellerine zincir, ayaklarına da prangalar tak. Karşı konulamaz gücünle onları ez. Kalemleriyle düşmanlık yapanların kalemlerini, dilleriyle haklarımıza tecavüz edenlerin dillerini, kaba kuvvetle iş yapmaya çalışanların güç kaynaklarını daha kullanılamaz hâle getir ve hepsinin ama hepsinin kuvvetlerini, aşırılıklarını, dalâletlerini, güçlerini, birliklerini, şer ve zulüm istikametinde kullandıkları malzemelerini, ittihat ve ittifaklarını paramparça et; zîr ü zeber eyle!

ALLAH’IM!

Hayatlarını adavete bağlamış o din düşmanlarını bütün teşebbüslerinde hezimete uğrat. Onları sarsıntı üstüne sarsıntıya maruz bırak. Birlik ve düzenlerini boz. Cemiyetlerini paramparça hâle getir. Hepsini bölük pörçük et. Birbirlerine düşür. Kirli emellerine ulaşmalarına müsaade etme ve onlara karşı biz kullarını her zaman nusretinle te’yîd buyur.

ALLAH’IM!

Yüce Zâtın, ulvî sıfatların, güzel isimlerin hakkı için, ism-i a’zamın hürmetine, Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaatine ve kardeşleri olan bütün nebî ve resûller hürmetine dualarımızı kabul buyur. Âmîn! [Yakaran Gönüller_Bir Kırık Dilekçe Duası]

Bu yazı 88 kez okundu