Pırlanta İkliminde Seyahat-38

□Tevhid-i Kıble Etmek ve Çağın Problemlerini Tespit

□Hasta Bir Asrın Reçetesi ya da Kur’ân’ın Elmas Düsturları

□Aktif ve Canlı Hizmet Hayatı

□Fâni İmkânları Ebedî Güzelliğe Dönüştürmenin Yolu

□Eyvah Aldandık! Gösteriş ve Alkışa Kandık!

TEVHİD-İ KIBLE ETMEK VE ÇAĞIN PROBLEMLERİNİ TESPİT

°°°Önsöz°°°

  • Tevhid-i kıble tek kıbleye yönelmek demek. Malûm Yahudilerin kıblesi Kudüs, Hıristiyanların kıblesi bulundukları yere göre doğu tarafı, müslümanların ise Kâbedir.
  • Bu gerçek anlamının dışında tevhidi kıblenin bir de mecazî anlamı vardır. İnsanın bir hedefe yöneldikten sonra hiç zikzak yapmaksızın, sağa sola sapmadan yöneldiği bu istikamete doğru yürümesi ki bu başarının en önemli sebeplerinden birisidir.
  • Tabii ki hedefin doğru seçilmiş olması şartıyla.
  • Sebepler planında ve böyle bir tercih sonunda Nûr hizmetinin ortaya çıkmasının vesilesi olan muazzez Üstadımız üzerinden bu konuyu şöyle değerlendiriyor Pırlanta Müellifi :

°°°

Üstad Hazretleri, değişik tekke ve zaviyeleri gezmiş, farklı kişilerle karşılaşmış fakat bunlar içinde, kendi ufku açısından, çağın asıl üzerinde durulması gereken problemlerinin farkına varan, bunları dert edinen ve zamanın ruhuna uygun çözümler getiren kimseyle karşılaşmamıştır. İşte bu durum karşısında Hazreti Üstad, tahribatın farkına vardığından ve aynı zamanda Müslümanların karşı karşıya bulunduğu problemlerin farklı bir usûl ve üslupla ele alınması gerektiğini düşündüğünden, doğru yol ve yöntemi bulma adına tefe’ülde bulunmuş ve neticede tek mürşid olarak Kur’ân’a müracaat etmesi gerektiğini anlamıştır.

Hakikaten Hazreti Bediüzzaman’ın yaşadığı döneme bakacak olursanız, her şeyin gümbür gümbür yıkıldığını ve bütün değerlerin alt üst olduğunu görürsünüz.

Nitekim Mehmet Akif o günleri;

  “Harap eller, yıkılmış hânumanlar, kimsesiz çöller

 Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar.” ifadeleriyle resmetmiştir.

İşte Üstad Hazretleri bütün bunları gördüğünde derdin çok büyük olduğunu anlamış ve buna derman olabilecek bir çözüm arayışına girmiştir. Kendi döneminde görüştüğü bazı insanlara, tahribatın çok büyük olduğunu, meselenin yeniden dipten ele alınması ve bunun için de iman mevzuuna ehemmiyet verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışsa da maalesef derdini anlayan pek olmamıştır. Bunun üzerine o da yüzünü Kur’ân’a çevirmiştir. Fakat o, Kur’ân’a yönelirken, ne sadece İbn Cerîr et-Taberî Hazretleri gibi rivâyet açısından Kur’ân-ı Kerim’i ele alıp tefsirini yapmış ne de Fahreddin Râzî Hazretleri gibi bir dirayet tefsirine başlamıştır.

O, yine Kur’ân-ı Kerim’den almış olduğu farklı bir tefsir usûlüyle günümüzün dertlerine derman olacak Kur’ân’ın elmas düsturlarından reçeteler sunmuştur. Aslında farklı asırlarda farklı zatlar kendi dönemleri içinde yaşadıkları çağın ihtiyaç ve şartlarına göre çözüm arayışlarına girişmiş ve buna göre eserler ortaya koymuşlardır.

Mesela bir İmam Gazzâlî Hazretleri döneminde, Grek felsefesinin İslâm dünyasının içine girmesi, İtizâl ve Cebriye düşüncelerinin yayılması, Kar­ma­tîlik ve Bâtınîlik’in ortaya çıkması gibi farklı farklı problemler yaşanmıştır. Hususiyle Grek felsefesinin bâtınî yönünün Müslü­man­lara şırınga edilmesiyle birlikte çokları onun tesirinde kalmıştır. Mesela Fârâbî ve bidayetteki mülâhazaları itibarıyla İbn Sina, temeli Sokrat’a dayanan, daha sonra da Eflatun ve Aristo’nun eserlerinin tercümesiyle bize gelen felsefî bir düşüncenin içine girmişlerdir. İşte İmam Gazzâlî Hazretleri, bulunduğu dönem itibarıyla yeniden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabının (radıyallâhu anhüm) yolunu bulma cehd ü gayreti içine girmiş ve Allah’ın (celle celâluhu) izniyle de onu bulmuştur; bulmuş ve o dönem itibarıyla Grek felsefesinin dışında farklı bir yol ve yöntem tesis etmiş, İşrâkiye’ye farklı bir renk kazandırmıştır.

Aynı şekilde İmam Rabbânî Hazretleri de kendi döneminde ortaya çıkan problemlerle uğraşmıştır. Bildiğiniz gibi İmam Rabbânî Hazretleri’nin yaşadığı dönemde Hindistan’ın kaderine hâkim olan Ali Ekber Şah, günümüzdeki tarihselciler gibi, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın o dönem itibarıyla ma­hiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun yani özüne tatbik edilemeyeceği mülâ­ha­za­sına kapılarak Sanskritçe gibi bir din teklif etmiştir. Yani biraz Yahudilikten, biraz Hristiyanlıktan, biraz Budizm’den, biraz Hinduizm’den, biraz da İslâm’dan bir şeyler alarak yeni bir din oluşumuna gitmek istemiştir. İşte böyle bir dönemde neş’et eden İmam Rabbânî, bu inhiraf ve sapık düşünceye karşı İslâm etrafında surlar oluşturarak tecdit ruhuyla bir kere daha İslâm dünyasının ruh âbidesini ikame etmiştir.

Aslında Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyden altı ay kadar önce Hira Sultanlığı’na çekilmesinde de benzer bir gayreti görebilirsiniz. Hatta öyle muhteşem bir dimağın, hususi donanıma sahip bir insanın Hira Sultanlığı’na çekilmeden önce de cahiliyede yaşanan problemleri düşünmemesi mümkün değildir. Kim bilir o müstesna ruh, Hira’yı şereflendirmeden önce de kaç defa, -“Acaba ben ne yapsam da bu insanları Allah’a, tevhid yoluna yönlendirsem!” mülâhazalarıyla yatıp kalkmıştır.

Neticede Cenab-ı Hak, inzâl buyurduğu vahiy sağanaklarıyla O’nun yüzünü Kendisine çevirmiş ve O’na, o günün problemlerine çözüm olacak yeni bir din göndermiştir. [Tevhid-i Kıble Et, Himmetini Dağıtma! / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

HASTA BİR ASRIN REÇETESİ YA DA KUR’ÂN’IN ELMAS DÜSTURLARI

°°°Önsöz°°°

  • Bilimlerin ve sosyal hayatın bazı yönleriyle sürekli gelişen ve değişen bir karakterleri olmasına rağmen, hayatın temel değerleri hiçbir zaman değişmez.
  • Tıpkı insanların, binlerce sene önce yürüyerek ya da hayvan sırtında gittikleri yerlere bugün uçaklarla gitmelerine rağmen, hâlâ aynı havayı teneffüs etmeleri, aynı suyu içmeleri, temel gıda olarak ekmekle beslenmeleri gibi.
  • Tabiî ve sosyal bilimlerle ilgili bazı teoriler, hayatın bu temel değerlerine hiçbir zaman dokunmamalıdır.
  • Bilimin kendisi de hayatın temel gerçeklerinden birisi olduğu halde, bu konulara ideolojik açıdan yaklaşıldığında zaman zaman bunlar inanç gerçeğinin sabit değerleriyle çelişebiliyor, ya da öyle sanılıyor.
  • Bilim adına ortaya atılan bu sapmalara karşı, kendilerinde o konularda yeterli bilgi birikimi olmayan ve aynı dilden cevap veremeyen bazı din alimleri bile savrulabiliyor.
  • İşte orada bu eksen kaymasının önüne geçecek bir kritere ihtiyaç var.
  • İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin de işaretiyle Hazreti Bediüzzaman’ın, ilâhî kaynaklı bu temel kritere nasıl yöneldiğini, ve bunun ne olduğunu şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

°°°

Hazreti Pîr, İmam Rabbânî’nin Mektubat’ını açarak onunla tefe’ül ettiğinde, Kur’ân’ın nüzulünün üzerinden on üç asır geçtikten sonra yeniden bütünüyle Kur’ân’a teveccüh edilmesi, çağın dertlerine dermanın başka şeylerde değil Kur’ân’ın elmas hakikatleri içinde aranması gerektiği tavsiyesini almıştır.

Demek ki, Hazreti Bediüzzaman’ın içinde yer eden duygu ve düşüncelerle tefe’ülde karşısına çıkan netice aynı istikametteydi.

Bunun üzerine o, her şeyden alâkasını keserek tek bir noktaya konsantre olmuştur. Bütün himmetiyle bu konuya öylesine kilitlenmiştir ki, ne tazyikler, ne tecritler, ne hapishaneler ne de zindanlar onu asla sindirememiş ve bir adım geriye döndüreme­miş­tir. Zira o, çağın insanının kurtuluşunun Kur’ân’ın elmas düs­tur­larıyla gerçekleşeceğine ve bu kurtuluşun başkaları için de ümit kaynağı olacağına gönülden inanmaktaydı.

Günümüzden bakarak, o dönemde işlenen şenaat ve denaet ölçüsündeki çirkinlikleri bütün açıklığıyla göremez ve resmin bütün detaylarına vâkıf olamazsınız.

Öyle ki, o dönemde yaşamış büyük allâmelerden bazıları bile zikzak çizmişlerdir. Mesela sizin de saygı duyduğunuz büyük âlimlerden bazılarının eserlerine baktığınızda, evolüsyon ve transformizme mümâşat yaptıklarını (evrim teorisine olumlu yaklaştıklarını) görürsünüz. Hatta bazıları, evolüsyonun nazariye olduğunu, bir gün pozitif ilim tarafından bunun ortaya konulması durumunda Kur’ân âyetleriyle bunun telif edilebileceğini söylemişlerdir.

Evet, toplumun temel dinamikleriyle temelden sarsıldığı, kırılmaları kırılmaların, çatlamaları çatlamaların takip ettiği böyle bir dönemde, hâdiselere bütüncül bir nazarla bakmasını bilen, sebep ve sonuçları birden gören üstün bir dimağ, İmam Rabbânî’ye çok güveni olduğundan onun bu tavsiyesini dikkate alıyor. Farklı bir ifadeyle, onun bu tefe’ülü kendi iç tefe’üllerine denk geldiğinden, o da bu iktiranı değerlendiriyor ve bu yolda yürümeye devam ediyor.

Yeni Bir Bakış Açısıyla Yepyeni Ufuklar

Günümüzde de, Hazreti Bediüzzaman’ın açık bıraktığı uçlardan hareket ederek, onun ele aldığı meselelere yeni bir çehre vermek, insanlara yeni bir heyecan kazandırmak mümkündür. Siz, onun ele aldığı hakikatleri farklı bir üslup ve yöntemle öyle bir ortaya koymalısınız ki onu okuyanlar, -“Biz, bu meseleyi yıllardır okuyorduk fakat hiç böyle anlamamıştık.” desin ve ruhlarında yeni bir heyecan duysunlar.

Esasında onun sözlerinin pek çoğu, müstakil bir risale olacak ölçüde derin ve muhtevalıdır. Fakat o derinliği görebilmek için şekliliği aşan bir okuma gayretinin içinde olunması gerekir.

Bildiğiniz gibi Faslı âlim merhum Feridü’l-Ensarî, Risale-i Nur’un anahtar kavramlarıyla ilgili Mefâtihu’n-Nur isimli güzel bir çalışma ortaya koymuştu.

Peki, neden bizim ülkemizde Feridü’l-Ensarî Hoca’nın ufku ve seviyesi ölçüsünde o zatın eserleri üzerine bir çalışma yapılmadı?

Niye o devasa kâmetin âsâr-ı bergüzidesini/seçkin eserlerini farklı zaviyelerden değerlendiremedik? Doğrusu insan bütün bunları düşününce hayıflanmaktan kendini alamıyor. Ne var ki, hayıflanmaktan öte, kanaatimce, günümüzün aydınlık dimağlarına düşen vazife yeni bir bakış açısıyla o kıymetli eserleri yeniden mütalâaya almak olmalıdır.

Bilhassa ilim ufku itibarıyla engin, ilâhiyat sahasında uzmanlaşmış olan ulema, mukayeseli okuma şekliyle o eserleri ele alıp onları İmam Mâturîdî, İmam Gazzâlî, İzz İbn Abdüsselâm, İbn Sina ve Fahreddin Râzî gibi allâmelerin eserleriyle birlikte mütalâa ederek vicdanlarda onlara karşı yeni bir heyecan uyarabilirler. Hatta bununla da yetinmeyerek bu âsâr-ı bergüzideyi yeni bir okuma şekliyle tahlile tâbi tutup, Hazreti Pîr’in bıraktığı uçlardan hareketle geleceğin ilim düşüncesini inşa edecek, fıkıh metodolojisini ortaya koyacak, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimlere ait çalışmalar yapabilecek âlimler yetiştirebilirler. [Tevhid-i Kıble Et, Himmetini Dağıtma! / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

AKTİF VE CANLI HİZMET HAYATI

°°°Önsöz°°°

  • Bütün ünite ve varlıklarıyla hayat dinamiktir. Onda atâlete yer yoktur. En başta kâinatın yüce yaratıcısı Rabbimiz, كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ى شَاْنٍۚ‌ yani; – O, her an yaratma halindedir. (Rahmân/29)
  • Dolayısıyla inanmış bir insanın ruhunda atâlete, durgunluğa ve din ve hizmet meselelerinde mevcutla yetinmeye yer olmaması gerekir.
  • Ne var ki yüzyılların terâkümü olan bir ruh hâlinden kurtulmak kolay değil. Hattâ onun farkında olmak bile çok zor oluyor.
  • Geçen yüzyılda bu konuda en doğru tespiti yapan ve ona göre muazzam bir reçete sunan Üstad Hazretleri ile ilgili olarak, bu çağın büyük ‘farkında’sı da yine hem bir değerlendirme yapıyor hem de olması gerekenleri şöyle izah ediyor Pırlanta Müellifi :

°°°

İslâm’ın ortaya koyduğu dünya görüşü ve hayat anlayışında durağanlığa yer yoktur; insandan toprağa, eşyadan zamana her şey aktiftir. Mesela İslâm, ferdin salih amel yapma konusunda sürekli canlı ve aktif olması gerektiğini emir buyurduğu gibi, paranın, toprağın, zamanın vb. rantabl değerlendirilmelerini; onlardan en fazla verim alacak şekilde kullanılmalarını da emreder.

Bir Müslümanın canlı ve aktif olması gereken en önemli konular ise imana ait esaslardır. Bunun için biz, dualarımızda her zaman,

 رَبَّناَ زِدْنَا عِلْمًا وَإِيمَانًا وَيَقِينًا

“Rabbimiz! İlmimizi, imanımızı ve yakînimizi ziyadeleştir.” diyoruz. Bu itibarla bir mü’min, bazen kitaplara müracaat ederek, bazen selef-i salihînin bereketli hayatlarını mütalâa ederek, bazen tefekkürle, bazen sohbet-i cânanla, bazen de evrad ü ezkârla sürekli imanını canlı tutma ve yakînini arttırma peşinde olmalıdır. Mesela el-Kulûbu’d-dâria’daki dualara yoğunlaşma, onların derinliğine birazcık vâkıf olma bile insana çok farklı ufuklar açacaktır.

Esasında canlı, zinde ve aktif olma, İslâm âleminin son birkaç asırdan beri maruz kaldığı asırlık problemlerin çözülebilmesi, onlarla hesaplaşılması ve inanan gönüllerin ezilmeden, vesayete girmeden mevcudiyetlerini devam ettirebilmeleri adına çok önemlidir.

Maalesef Müslümanlar, birkaç asırdan beri bu heyecan ve canlılığı kaybettiğinden, daha önce sahip oldukları dünya muvazenesindeki denge unsuru olma konumunu koruyamamış, dolayısıyla önce zimamdarlığı yitirmiş, sonra da siyasî, kültürel, iktisadî vb. değişik vesayetler altına girmiştir.

Kürek Mahkûmu Bir Toplum

Hazreti Pîr, “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâ­miyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek (dalgalandıracak) olan nesl-i cedit gelsin!” (Tarihçe-i Hayat s.82. İlk Hayatı) sözleriyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Zira bu son ve evrensel din; partal insan, bayat düşünce ve dûn himmetle temsil edilemez. Bundan dolayıdır ki Hazreti Bediüzzaman, gelecek nesle kötü örnek olacak heyecan fakiri, uyuşuk ruhların kenara çekilmelerini istemiştir. Tâ ki onlardan sonra gelecek olan aktif ve canlı nesil, almaları gerekli olan şekli alsın ve yapmaları gerekli olan işleri yapsınlar.

Evet, kötü örnek olmama çok önemlidir. Ben, burada atalarımızı mesâvileriyle yâd etme günahına girmek istemem.

Fakat müsaadenizle bir hakikati dillendirme zaruretine binaen şu hususu ifade edeyim: 

Bizim bugünkü durağan ve pasif hâlimizin arkasında bir yönüyle babalarımız, analarımız, dedelerimiz ve ninelerimiz vardır. Onların hatalarının arkasında da onlardan önceki büyüklerin vebali vardır. Vâkıa onlar, Allah’a (celle celâluhu) inanmaları ve ibadetlerini eda etmeleri açısından üzerlerine düşeni yapmışlardır. Fakat hâdiseleri değerlendirmede basit düşünce kalıplarını aşamadıkları ve çağı yorumlamada asrın idrak ufkunu yakalayamadıklarından ötürü hem düşünce hem de aksiyon hayatımız adına kupkuru ve kurak bir dönemin yaşanmasına sebep olmuşlardır.

Bu açıdan biz, kendimize bir yönüyle zayi olmuş nesiller nazarıyla bakabiliriz. Zira kendi çağımızın idrak ufkuna göre yetiştirilmediğimizden, geleceğin emanetçileri olma vasfını kazanamadık, dümende olamadık. Dolayısıyla da bize hep kürek çektirdiler. Sosyolojik olarak meseleye bakıldığında, siz, devletler muvazenesinde ya dümende olursunuz ya da kürek mahkûmu olarak yaşarsınız. Ortası yoktur bu meselenin.

Evet, hâkim değilseniz, mahkûm olarak hayatınızı sürdürmek zorunda kalırsınız. Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, siz ya yeryüzünde muvazene unsuru olursunuz ya da başkalarının çizdiği sınırlar içinde hayatınızı sürdürürsünüz. Muvazeneyi belirleyen siz olursanız, belirleyici olursunuz; aksi hâlde ise “belirlenen” damgasını yersiniz. Belirlenmek ise esaret demektir; yani boynu tasmalı, ayağı prangalı bir köle durumuna düşmek demektir. Esasında bu hâlin, Afrika’da derdest edilip Batı’ya götürülen kölelerin hâlinden bir farkı yoktur. Maalesef birkaç asırdan beri biz Müslümanların hâli işte budur.

Yeterli temsil ortaya konulamadığından ötürü böyle bir duruma dûçâr olma ise, esasında İslâm’ın itibar ve şerefini koruyamama ve Müslümanlığın küçük görülmesine yol açma demektir.

Denilebilir ki, bu hâl-i pürmelâliniz yüzünden İslâm hor ve hakir görülüyorsa, böyle bir hakarete sebebiyet verdiğinizden dolayı siz de Allah (celle celâluhu) nezdinde o ölçüde hakir sayılırsınız.

Bu itibarladır ki, ne yapıp edip yeniden layık olduğunuz makamı elde etmeniz gerekir. Bunun için de insan hep şahikaları hedeflemeli, âlî himmet olmalı ve sürekli çıtayı yüksek tutmaya çalışmalıdır. [Aktif ve Canlı Hizmet Hayatı / Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

FÂNİ İMKANLARI EBEDÎ GÜZELLİĞE DÖNÜŞTÜRMENİN YOLU

°°°Önsöz°°°

  • Tabiri caizse, bizler dünyada yaşayan âhiretlileriz. Normal olarak bunun sonucu şu olmalı.
  • Bütün hesaplarını âhirete göre yapmak, ona göre adım atmak.
  • Çünkü oradaki hayat ebedi olup orada sahip olabileceğimiz herşey buradan gönderiliyor.
  • Fakat dünyada yaşadığımızı da unutmamak.
  • O zaman burası, gece gündüz keyfimize bakacağımız bir yuva değil, bakımını, görümünü ne kadar iyi yaparsak o kadar ürün elde edebileceğimiz çok verimli bir tarla, usûl, erkân ve şartlarına riayet ettiğimiz ölçüde sürekli kazancımızı artırabileceğimiz bol kazançlı bir ticarethane olur.
  • Dünyayı bu şekilde algılayabilmenin, bu iki dünya arasındaki doğru dengeyi kurabilmenin yolu ise imandan ve mârifetten geçiyor. Bu hususu da şöyle açıklıyor Hazret:

°°°

Ebed için yaratılan, ebede namzet bulunan ve sonsuz saadet hülyalarıyla oturup kalkan insanoğlu, dünyaya dünyanın fâniliği kadar, ahirete ise ahiretin sonsuzluğu ölçüsünde kıymet vermelidir. Şayet mukteza-i beşeriyet müsait olsa ve dinî hükümler de buna “evet” deseydi, zannediyorum öte dünyanın sonsuzluğunu düşündüğümüzde kendi kendimize şöyle diyecektik: -“Dünya ile bütün bağlarımızı koparıp yüzümüzü sadece ahirete döndürelim.” Ne var ki, insanın sahip olduğu fıtratı, cismanî arzuları, beşerî zaafları ve nefsanî boşlukları böyle bir söz söylemeye cevaz vermediği gibi, insan fıtratını nazar-ı itibara alarak hükümler vaz’ eden Kur’ân ve Sünnet de böyle bir yaşam tarzını tasvip etmemiştir. Bu açıdan insan, bir taraftan Sahib-i Şeriat’ın insan tabiatına yerleştirdiği kanunları görmezden gelmemeli, diğer yandan da neye namzet olduğunun ve ötede kendisini ne gibi sürprizlerin beklediğinin farkında olmalıdır. Yani o, Kur’ân’ın kendisine gösterdiği istikamette Allah’ın (celle celâluhu) ona verdiği her şeyle ahiretin arkasında olmalı, onu yakın takibe almalı; ama dünyadan da nasibini unutmamalıdır.

 İşte bu noktada insan dünyaya ait istek ve arzularını, –söyleyeceğim yakışıksız bir ifade olsa bile– nefsinin önüne atılan bir kemik veya bir lokma ekmek şeklinde görmeli ve böylece dünyanın cazibedâr güzelliklerine takılıp kalmadan yoluna devam etmesini bilmelidir. Ne var ki, insanoğlu için dünya ve ukbanın kendine has renk ve deseniyle tam olarak duyulup sezilmesi, çok ciddi bir mârifet duygusuna bağlıdır.

İmanını mârifetle bezeyemeyen bir insan, Müslüman da olsa, ebediyeti kazandıracak yolun zorluklarındaki güzellikleri duyamaz ve dolayısıyla yürüdüğü yolda yol yorgunluğundan kurtulamaz. Mârifet, kendi bağrında, engin deryaların birbirine çarpışan dalgaları gibi muhabbetler oluşturur. Muhabbet ise insanın nazarını Hazreti Mahbûb-u Hakiki’ye (Gerçek Sevgili) yönlendirir ki, işte bu sayede insan cismaniyetin dağdağasından sıyrılır, nefsin isteklerine ve dayatmalarına karşı bir kemik atar ve yoluna devam eder. Ne kadar cazibedâr görünse de o, dünyaya bel bağlamaz. Böyle bir insana göre dünyada önem verilecek tek şey, dünyanın dört bir yanında nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin şehbal açması, yitirilmiş ve pâyimâl olmuş İslâmî itibarın yeniden yüksek burçlarda bayraklar gibi dalgalanmasıdır.

Böyle yüce bir mefkûreye dilbeste olduktan sonra, dünyada kalmanın bir değeri olur.

Allah’ın (celle celâluhu) adını her yere duyurma, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlığa yeniden ruh olmasını sağlama ve O’nu bütün gönüllere duyurma istikametinde yürüdükten sonra, insan dünyada Hazreti Nuh (aleyhisselâm) gibi dokuz yüz elli sene yaşasa, değer. Çünkü bu takdirde dünya çok verimli bir şekilde değerlendirilmiş olur.

Böyle bir gaye-i hayal bulunmadan geçirilen bir hayat ise, iflasla burun buruna götürülen bir aldanmışlığın ifadesidir. [Fâni İmkânları Ebedî Güzelliğe Dönüştürmenin Yolu/Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

***

EYVAH ALDANDIK! GÖSTERİŞ VE ALKIŞA KANDIK!

°°°Önsöz°°°

  • Aldanmak bizim fıtratımızda var.
  • Genellikle bu aldanma, az ve değersiz olan peşini, çok ve değerli olan gelecektekine (veresiye) tercih noktasında kendisini gösteriyor.
  • Bu hayatın bizim için ne büyük bir fırsat olduğunu anlasak, kuyumcuların altın tozlarını bile biriktirip değerlendikleri gibi, yaşadığımız saniyeleri, sâliseleri bile heder etmez ahiretimiz adına değerlendirirdik.
  • Sadece ibadet ü taat anlamında da değil, Cenâb-ı Hakk’ın adının âfâk-ı âlemde duyurulması adına ortaya konulacak her işin, her gayretin, hattâ her niyetin, öbür âlemde karşımıza neler çıkaracağı, bu fırsatların değerendirilmemesi halinde ise bize neler kaybettireceği işte şöyle özetleniyor Pırlantada:

°°°

Maalesef çoklarının bu dünyada aldandığı bir gerçektir. Esa­sen neye ne kadar önem verileceği belirlenmediği takdirde isa­betli karar verilemez. Dolayısıyla insan son noktaya gelindiğin­de umduğunu bulamayabilir. 

O zaman Şeyh Galip gibi,

   “Vardık der-i saâdetine yâri görmedik

    Girdik behişte, hayfâ ki dîldârı görmedik.”

 (Saadet yurduna vardık, Cennet’e erdik ama heyhat ki sevgili yâri göremedik) der. Yani dünya ukba dengesini kuramamış bir insan bazen burada din adına bir şey yapıyorum zannederek bir ömür boyu didinir durur. Fakat öte tarafa gittiğinde insan orada yâri bulamaz, dildârla hemdem olamaz, gönüllerin etrafında pervaz ettiği Hazreti Mahbûb’u göremez.

Bazen de yapılan iyi işler riyaya, süm’aya, ucba, fahre, takdire ve alkışa bağlandığından aldanmalar olur.

Böylelikle insan ömür boyu ortaya koyduğu pozitif işlerini negatif hâle getirir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلَّا الْجُوعُ وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ

“Nice oruç tutanlar vardır ki, yanlarına kâr kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice namaz kılanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan sadece yorgunluk ve zahmettir.” (İbn Mâce, sıyâm 21; Dârimî, rikak 12; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/373.)

  Bu örnekleri çoğaltabilir, mesela şöyle diyebilirsiniz:

Hak yolunda koşan niceleri vardır ki; yolun öbür ucuna gittikleri zaman ne yâri ne de dildârı görebilirler. Çünkü onlar yolda yapmaları gerekli olan işleri kirletmişlerdir. Onlar yolda yürümenin adabına riayet etmemiş, istikameti bulamamış ve hep düşe kalka yürümüşlerdir. Burada düşe kalka yürüyenlerin, yani istikametsiz yaşayanların orada başlarına gelecek şey de, –hafizanallah– bütün bütün kapaklanmadır. 

Nitekim Yüce Allah,

 إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ ،يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَر 

“Mücrimler tam bir sapıklık ve çılgınlık içindedirler. O gün onlar yüz üstü Cehennem’e sürüklenir ve kendilerine, ‘Ta­dın Cehennem’in dokunmasını!’ denilir.” (Kamer sûresi, 54/47-48.) ferman-ı sübhanisiyle, burada heva ve heveslerine takılarak sürüm sürüm bir hayat yaşayanların, öbür tarafta yüzleri üstüne sürüm sürüm Ce­hen­nem’e gireceklerini haber vermiştir. Evet, burada heva ve heveslerine esir olmuş, nefsin tasmalı köleleri hâline gelmiş kimseler öbür tarafta öyle bir kapaklanırlar ki, hiçbir şefaat onlara kâr etmez.  Nitekim Cenab-ı Hakk’ın, 

فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ

“Artık onlara, şefaat edenin şefaati fayda vermez.” (Müddessir sûresi, 74/48.) kavl-i kerimi de böyleleri içindir.

İşte böyle bir kötü âkıbete maruz kalmamak için, Allah’a (celle celâluhu) müteveccih yaşamak gerekir. İnsandan Allah’a giden bir şey olması lazım ki, O’ndan da insana bir şey gelsin. Eğer burada Al­lah’a karşı saygı, tazim ve tebcil duygularıyla dopdolu bir hayat yaşanırsa, orada da insana Allah’tan inayet adına uzanan bir el olur ve en muhtaç olduğu bir zamanda onu sürüm sürüm olmaktan kurtarır. Bu açıdan elden geldiğince hayat dolu dolu yaşanmalı, boş bırakılan yerler de niyetin enginlik ve duruluğuyla doldurulmalıdır. Zira niyetin boşlukları doldurmada öyle bir sırlı genişliği vardır ki, onun bir damlası deryaları doldurabilir. Bundan dolayı insan, niyetlerini çok geniş ve engin tutmalıdır. Mesela demelidir ki, -“Allah’ım, bana öyle bir fırsat ve imkân ver ki, şu küre-i arzın yörüngesini değiştireyim; değiştireyim de nâm-ı celîl-i Muhammedî bütün yeryüzünde dalgalansın.”

İşte insanın bu mevzudaki bir damla niyeti ona deryalara denk sevap kazandırabilir.

Yani insan bir taraftan yapması gereken işleri şakakları zonklayasıya, göbeği çatlayasıya yapacak, takatini aşan bir yere geldiğinde de, -“Allah’ım! Ben bu işi yapmaya kararlıydım. Fakat gücüm buraya kadar yetti. Bundan fazlasını götüremiyorum.” deyip niyetini şefaatçi kılacaktır. İşte o zaman Sonsuz Kudret, Sonsuz Meşiet ve Sonsuz İrade, -“Kulum! Senin götüremediğini Ben götürürüm.” diyecektir.

Meseleyi Alvar İmamı’nın sözlerine bağlayarak şöyle diyebiliriz:

   “Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?

    Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?

    Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,

    Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?

…………

    Sular gibi çağlasan, Eyyub gibi ağlasan,

    Ciğergâhı dağlasan, ahvalini sormaz mı?

  Derde dermandır bu dert, dertliyi sever Samed,

   Derde dermandır Ehad, fazlı seni bulmaz mı?” 

Evet, sözün özü budur.

[Fâni İmkânları Ebedî Güzelliğe Dönüştürmenin Yolu /Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız]

Bu yazı 77 kez okundu