Pırlanta İkliminde Seyahat-47

•“Izdırap, Gece Yarısında Vuran Gong Gibi”

•“Ağlamazsan, Bari Gülmekten Utan!”

•İnsanlığın Sonunu Getirebilecek Savaş Çığırtkanlığı

•İdeal Devletin Gayesi

•Kargaşadan Nizama Yürünmez

***

“IZDIRAP, GECE YARISINDA VURAN GONG GİBİ”

°°°Önsöz°°°

  • İnsan dışındaki varlıklar, geçici olan ana ve yavru ilişkisi dışında sadece kendi derdini çeker, kendi acısını yaşarlar.
  • Başkalarının derdini, dertlerini dert edinmek insanın insanlığıyla orantılıdır.
  • Bir de bu dert insanın ebedî hayatıyla ilgili ise, inanmış insanlar için dert en büyük dert büyük olur.
  • Üstelik bu dert bir veya birkaç şahsı değil de koskoca bir milleti ilgilendiriyorsa daha da büyür.
  • İşte asrın dertlisinin ifadeleriyle dertlerimiz ve sebepleri:

°°°°°°°°°°°

   İslâm dünyasının günümüzdeki durumuna vâkıf bulunan ve Müslümanlar üzerinde oynanan oyunların farkında olan insanların yaşanan bütün bu hâdiseler karşısında uykularının kaçmaması, ızdırapla iki büklüm olup gece-gündüz inlememesi mümkün değildir. Evet, belli bir dönemde birlik ve beraberlik içinde yaşamış olan, özellikle Devlet-i Âliye döneminde dört-beş asır boyunca hiçbir problem yaşamadan birbiriyle iyi ilişkiler kurmuş bulunan Müslüman coğrafyasındaki farklı topluluklar, maalesef birbirinin düşmanı hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Onların arasına başkaları tarafından ihtilaf ve iftirak tohumları saçılmakta ve böylece onları birbirlerine düşürmek için elli türlü oyun oynanmaktadır. Evet, devletler muvazenesindeki güçlü konumunu muhafaza edebilmek için her yolu meşru görenler, rahat idare etme mülâhazasıyla bölme ve parçalama oyunlarını hız kesmeden devam ettirmektedirler.

  Müslümanlar, kendi içlerinde birbirleriyle yaka paça olurken başkaları hakem rolünde onların içine girmekte ve servet kaynaklarının üzerine konmaktadırlar. Bir dönem, koskocaman bir cihan devletinin değişik unsurlarını birbiriyle vuruşturdukları, böylece onu paramparça edip değişik yerlerde onun yeraltı ve yerüstü zenginlikleri üzerine kondukları gibi, günümüzde de aynı emel ve arzularla aynı oyunlar oynanmaktadır. Evet, bir dönem Müslüman topluluklar arasında ihtilaf ve iftirak ateşleri yakanlar, bugün de hem de daha sinsice aynı kötülükleri yapmaya devam etmektedirler. Üstelik birbiriyle yaka paça olan Müslümanların, kurt gövdenin içinde bulunduğundan dolayı İslâmî değerleri, İslâmî kriterleri koruma mevzuunda bağışıklık sistemi daha bir zayıflamış durumdadır. Birbiriyle didişip duran insanların dengeli bir düşünce, sağlam bir muhakeme ortaya koyması ise imkânsız denecek ölçüde zordur. Zira birbiriyle boğuşan fert ve kitleler, mantıkilikten uzaklaşır ve hissiliğe girerler. Hatta Kur’ân’ın da işaret ettiği üzere, bazıları bir kısım behâim (hayvanat) gibi içgüdülerine göre hareket etmeye başlarlar. (A’râf sûresi, 7/179; Furkan sûresi, 25/44.)

Bir an olsun,

-“Bütün bu vuruşmalar, boğuşmalar İslâm dünyasına ne kazandırır?” düşünmezler.

-“Neden İslâm dünyası birbiriyle boğuşurken başkaları hakem konumuna geçerek gelip tepemize biniyorlar?” diye bir nefis muhasebesi içine girmezler. Şimdi bütün bu hâdiseleri düşünen, analiz edebilen ve olayların perde arkasını görebilen birisi buna rağmen üzülmüyorsa insanlık adına bazı duygularını kaybetmiş demektir. [Zaman Dertlenme Zamanı / Yolun Kaderi]

***

“AĞLAMAZSAN, BARİ GÜLMEKTEN UTAN!”

°°°Önsöz°°°

  • Üstad Hazretlerinin, sonbaharda kavak ağaçlarının yapraklarının dökülmesi karşısında ağladığını biliyoruz.
  • Yine onun ifadesiyle, “kışın şedâidine (şiddetine)” dayanamayacak oldukları için gerçekleşen bu dökülmenin, Allah’ın rahmetinin ve hikmetinin bir gereği olduğunu da biliyoruz.
  • Bu demek oluyor ki, bazen bizim duygularımızla hikmet ve adalet gibi gerçekler zahiren örtüşmeyebilir.
  • Bu durumda olaylara hislerimizle değil, aklımız ve mantığımızla bakmamız, bu konularda gerekli hassasiyete sahip olmadıklarını düşündüğümüz bazı insanlar hakkında da sû-i zan etmememiz gerektiğini şöyle açıklıyor Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°

Vicdanî hassasiyetini muhafaza edebilenler, insanlar âleminin ötesinde hayvanlar âlemi, nebâtât âlemi ve hatta cemâdât âleminde gördükleri şeylerden bile müteessir olurlar. Hem âlemlerdeki her bir şeyin âlemlerin Sultanı’na bir alâmet ihtiva etmesi ve hem insanın, mahlûkatın efendisi kılınması itibarıyla vicdan sahibi insanların her bir varlıkla ilgili olması ve hepsinin elemiyle elem duyması insanlığın gereğidir. Senelerce evvel belgesellerde izlediğim bazı manzaralar karşısında çok etkilenmişimdir. Mesela birkaç tane aslan bir tane bizonun etrafını sarmış, birisi sırtına sıçramış, birisi ayağını tutmuş, diğeri de boğazına sarılmış ve onu yemişlerdir. Bu tablo benim gözümün önünden gitmez. O masum hayvanın boynuzları olsa da aslanların keskin dişleri ve kuvvetli pençeleri karşısında yapabileceği bir şey yoktur. Bazen yatağa girdiğim ve yorganı başıma çektiğim zaman belki yirmi sene önce seyrettiğim görüntülerde haksız yere bizonu parçalayan bu aslanlara hayalen kendi kendime tuzaklar kuruyor; yayımı geriyor, okumu yerleştiriyor ve “Niye böyle bir masum hayvanı parçaladınız? Alın bu da sizin hakkınız!” deyip okumu onlara atıyorum. Kaldı ki hayvanlar âleminde bir besin zinciri vardır. Allah’ın etobur olarak yarattığı bir hayvan, diğer hayvanları yiyerek varlığını devam ettirir. Otobur olanlar, dünyaya gelir gelmez hemen otlara yöneldiği gibi, etobur olanlar da kendilerine göre bir et aramaya yöneleceklerdir. Çünkü onların fıtratları bunu gerektirmektedir. Biz bile yeri geldiğinde bıçağı elimize alıyor ve yemek istediğimiz hayvanı boğazlıyoruz. Ne var ki, bu tabiî durumu aklen kabul etmemize rağmen, hissen tesir altında kalıyor, masum bir hayvanın üç beş tane yırtıcı tarafından parçalanmasından canımız sıkılıyor, rahatsızlık duyuyor ve rencide oluyoruz. Zannediyorum vicdanının sesini dinleyen herkes bu konuda aynı duyguları hissedecektir.

Şimdi bir insan, hayvanlar için bile bu tür manzaralardan rahatsızlık duyuyorsa, beri tarafta öldürülen insanlar karşısında onun rahatsız olmaması, kıvranıp durmaması mümkün değildir. Bu açıdan gerek ülkemizde gerekse diğer İslâm ülkelerinde mevcut olan yangınlar karşısında müteessir olmamak, insanın insanlığını yitirdiğine delâlet eder. İnsanlığını yitirmemiş insanlar ise, günümüzde dünyada olup biten bu olumsuzluklar karşısında mutlaka müteessir olurlar.

Mehmet Âkif, Müslümanların maruz kaldığı durumu anlatırken

  “Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan! Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!” der. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ

“Müslümanların dert ve ızdırabını içinde duymayan, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356.)

Yani bir insanın Müslümanlıktan azıcık nasibi varsa, Müslümanların maruz kaldıkları ızdırapları en azından bir dert hâlinde içinde duyması gerekir. Zaten bunu içinde bir dert olarak duymayan birisi, söz konusu problemleri giderici alternatif bir kısım çözümler geliştirmeyi de düşünmez. Fakat bu konuda öncelikle herkes kendisine bakmalı ve başkaları hakkında suizanda bulunmaktan kaçınmalıdır. Bilemeyiz belki de çevremizdekilerin duyarsız gibi görünmeleri, çok sabırlı ve mukavemetli olmalarından kaynaklanabilir. Aslında onlar da bizim duyduğumuz aynı acıyı içlerinde duyuyor olabilirler. Onların içine de Müslümanların maruz kaldığı problemler karşısında sürekli kan damlıyordur. Fakat onların mukavemet sistemleri çok güçlü olduğundan, bela-yı dertten âh etmemekte, âh edip ağyarı âhlarından agâh eylememektedirler. [Zaman Dertlenme Zamanı / Yolun Kaderi]

***

İNSANLIĞIN SONUNU GETİREBİLECEK SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞI

°°°Önsöz°°°

  • Bazı duygulara sahip bulunmanın insanlıktan kaynaklandığı söylenmişti.
  • Hamiyet duygusu dediğimiz, kendi şahsından önce inandığı mânevi değerleri, dinini, dindaşlarını, milletini, vatanını, vatandaşlarını vb. düşünme ve onlar için büyük fedakarlıklar ortaya koymak hissi böyle duygulardandır.
  • Fakat, her meselede olduğu gibi bunlarda da ölçüsüzlük hem insanı insanlıktan çıkarır, hem de genellikle tam tersi neticeler verebilir.
  • Bundan en büyük zararı da uğruna savaşılan! değerler görür.
  • İnsanlık tarihinde pek çok örneği bulunan bu hatanın, dünyamızın globalleştiği bir çağda nelere yol açabileceği ve bunun önüne nasıl geçileceği de şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

 İnsanların yaşadığı bela ve musibetler karşısında ızdırap duyma hususunda işin önemli bir tarafı da şudur: Duyarsız kalmak doğru olmadığı gibi, bağırıp çağırmak, etrafı yakıp yıkmak veya şiddete başvurmak gibi eylemler de kesinlikle doğru değildir. Zira çözüm diye ortaya konan böyle bir tepkiyi, ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla telif etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu tür taşkınlıklara asla fırsat verilmemeli; bilakis insanî değerler ön plâna çıkarılmak suretiyle her türlü canavarlığın önü alınmaya çalışılmalıdır. Bunun için, yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı bir tepki de olsa, çoluk, çocuk, kadın, yaşlı demeden masum insanların katline sebebiyet verecek şiddet ve terör hâdiselerinin dinimizden fersah fersah uzak olduğu her fırsatta vurgulanmalıdır. O türlü cinayetlere girenler açıkça kınanmalı ve kaba kuvvet fikrine karşı setler konulmalıdır.

  • Bu konuda düşünce inhirafı yaşayan kimseler mümkünse tadil edilip girdikleri bu dalâlet yolundan kurtarılmaya çalışılmalıdır.

Bir taraftan bu yapılırken, diğer taraftan da günümüzün aklı başındaki siyasileri, sosyologları, felsefecileri, pedagogları, terbiyecileri bir araya gelmeli, farklı medeniyetler arasında, şiddet ve savaş dili yerine barış dilini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Kimi devletlerin kendi çıkar ve menfaatleri için alevlendirecekleri savaş dili ve çığırtkanlığına karşı da, ortak akılla barış dili ve ortamı oluşturulmalıdır. Bir baştan bir başa bütün dünyayı kasıp kavurabilecek muhtemel 3. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek her türlü kışkırtma ve teşebbüse karşı alternatif projeler geliştirilmeli, plânlar yapılmalı; bunlardan realize edilmesi mümkün olanlar da hemen hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde, günümüzde üretilen korkunç silahlar ve onların kullanılacağı bir dünya savaşı insanlığın sonunu getirecektir. [Zaman Dertlenme Zamanı / Yolun Kaderi]

***

İDEAL DEVLETİN GAYESİ

°°°Önsöz°°°

  • Devlet, bir milletin kendi çıkarlarını korumak ve gelmesi muhtemel zararlardan korunmak için o milletin organize olmasıdır.
  • Yani devlet insan eliyle kurulur, insan için vardır ve öyle olmalıdır.
  • Devletin kutsanarak insanın önüne geçmiş olması, tarihte ve günümüzde pek çok örneği olduğu üzere oldukça vahim sonuçlar doğurabilir.
  • Kısaca, devletin mutlaka bir gayesi olması, fakat kendisinin bir gaye değil vasıta olduğunun da unutulmaması gerektiği konusundaki Pırlanta açıklama şu şekilde devam ediyor:

°°°°°°°°°°°

İnsanlık tarihinde bazı dönemlerde devletler açıkça kutsanmış, mukaddes kabul edilmiştir. Mesela, “Roma İmparatorluğu”nun “Kutsal Roma İmparatorluğu”na dönüştürülmesi saray otorite ve baskısı altındaki bazı din adamları eliyle gerçekleştirilmiş, tarihe teokratik sistemin bir misali olarak geçmiştir. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun idare sistemi, ilâhî metinlere, ilâhî kaynaklara dayanarak tesis edilen bir sistem değil; daha ziyade o dönemin şartlarına göre bazı din adamlarının ortaya koydukları içtihatlardan doğan kanunlar mecmuasına dayalı bir sistemdir. Bu sistemde devlet, ruhban sınıfının siyasî hâkimiyetine bağlı olup bir kısım kilise babalarının otoritesinin üstünlüğü esasına dayanır ki bu tam olarak bir “teokratik rejim”i hatırlatır. Daha sonraki dönemlerde de devletin kutsandığı vâkidir. Hatta farklı coğrafyalarda ve Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bazı ülkelerde de devlete ve hükümete yapılan saldırılara karşı bir tepki olarak bir kısım çevrelerce devlet âdeta kutsanmış, takdis edilmiştir. Hâlbuki Müslümanlıkta ruhban sınıfı yoktur. Din adamlarının ağızlarından çıkan, “nass” olmadığı gibi onların kendi hevâ ve heveslerine göre çıkarttıkları kanunların da hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Yine İslâm’da ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya çıkan “kutsal devlet”in de İslâm’da bir yeri yoktur.

Hem İslâm düşünce sisteminde devlet bir gaye değildir; o, insanların saadet-i dareyne ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır. Görevi ise, insanların hem dünyada hem de ahirette huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır. Ayrıca “devlet” dediğimiz şey, netice itibarıyla insanların bir araya gelerek oluşturdukları mekanizmanın adıdır. Dolayısıyla o mekanizmayı oluşturan insanlar hak ve hakikate ne kadar yakın ise o ölçüde o devlet hak ve hakikate yakın; insanlar ne kadar hak ve hukuktan uzaksa devlet de o ölçüde hak ve hukuktan uzaktır.

  • Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur.

Emevilerin de kusurları olmuştur, Abbasilerin de. İlhanlılar, Karahanlılar, Zengiler, Eyyubiler ve Selçuklular devlet vazifesinde yanlışlıklar yaptığı gibi, dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur. [Toplum-Devlet İlişkisi Üzerine Bazı Mülâhazalar / Yolun Kaderi]

***

KARGAŞADAN NİZAMA YÜRÜNMEZ

°°°Önsöz°°°

  • Genellikle en kötü devletin dahi devletsizlikten daha iyi olduğu kabul edilir. Çünkü doğru veya yanlış da olsa, ortada bir sistem ve kanunlar var demektir.
  • İnsan bunların doğruluğuna inanmasa bile, onlara uygun davranarak kendisini koruyabilir.
  • Ayrıca, devletin yanlış yapıyor, ya da devlet adına büyük yanlışlıklar yapılıyor olması, insanlara devlete karşı yanlışlıklar yapma hakkı vermez.
  • Çünkü o zaman kaos olur ve kimin kime ne yapacağını hiç kimse bilemez.
  • Kendisini tanıdığımız günden beri devletle fiilen savaşmanın bir yol, bir strateji olmaması gerektiğini söyleyen, bir zamanlar böyle düşündüğü için, şimdi ise tam tersi ile itham edilen Büyük Mazlum normal olanın ne olduğunu bakın nasıl açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Meseleye ifrat ve tefritten uzak, umumi prensipler ve küllî bir nazarla bakmak gerekir. Nasıl ki İslâm, ferdi değerlendirirken iyiliklerini alkışlar ve mükâfatlandırır; kötülüklerden sakındırır ve kötülüklerden uzak durmadığı takdirde ötede cezalandırılacağını ifade eder. O, aynı zamanda bir kısım yanlışlıkları var diye de bir insanı tamamen ademe mahkûm etmez. Mesela, İslâm nazarında insan, iman ettiği hâlde bazen hatalar yapabilir, günahlara girmiş, çirkinlikler irtikâp etmiş olabilir; ama bu çirkinliklere girdi diye o kişi iman dairesinin dışına atılmaz. O inanan insan, yaptığı çirkinlikleri helâl itikat etmediği sürece mü’mindir. Ama işlediği günahlardan dolayı da fasık mü’mindir, fâcir mü’mindir ya da zalim mü’mindir. İşte millet de, devlet de sevapları, hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir. Dolayısıyla fertler gibi devletlerin de alkışlanacak çok güzel icraatları olabileceği gibi, tasvip edilmeyecek hata ve kusurları da olabilir.

 Bir devlet, hakka, hukuka, adalete riayet ettiği sürece ona saygı duyulur, icraatları alkışlanır, desteklenir. Ancak apaçık zulme girdiği, adaletsizlik yaptığı durumlarda, “Devlet kutsaldır, ona saygı duyulmalıdır” denilip zulüm ve adaletsizlik karşısında sessiz kalınmaz. Aksine hukuk ve kanunların çizdiği çerçevede zulüm ve adaletsizliğe engel olma adına gayret sarf edilir. Fakat bu noktada âzamî derecede hassas olunması gerekir. Zira bütün toplumu ilgilendiren meselelerde bir yanlışlığı düzeltmeye çalışırken başka yanlışlıklara yol açılmamalı, yanlışlıklar fâsit dairesi oluşturulmamalıdır. İdareye ait hata ve yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılırken asla asayişi bozacak bir yola başvurulamaz, gayr-i meşru bir yola tevessül edilemez. Mü’min, emniyet ve güven insanıdır; asayiş ve huzurun temsilcisidir. O, her zaman kanun ve kurallar çerçevesinde hareket eder. O, bilir ki kargaşadan nizama yürünmez. Ancak nizamdan nizama yürünür. Tertip, düzen ve asayiş istiyorsanız, nizamî olmalı, nizamî hareket etmeli ve nizamın yanında bulunmalısınız.

 Bu açıdan bakıldığında inanan bir gönül, şartlar ne olursa olsun her zaman nizama, intizama yardımcı olmalı; huzur ve asayişin sağlanması konusunda mensup olduğu devlete elinden gelen her türlü desteği vermelidir. Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen anarşist ruhlara kat’iyen fırsat verilmemelidir. Ülkede anarşi çıkarsa, çarşı-pazara başıboşluk ve kargaşa hâkim olursa, o kargaşa içinde hiç kimse iflah olmaz; anarşi seylapları herkesi önüne katar sürükler, millet de, devlet de sürüklenir gider. Sonra o tahribatı bir daha da önleyemezsiniz. Aynı zamanda, sizin daha aydın fikirleriniz, devlet adına daha parlak projeleriniz olsa bile o yıkıntı üzerinde onları hayata geçirmeniz de mümkün değildir. Daha mükemmele yürümek istiyorsanız yine mükemmele yakından başlamanız iktiza eder.

Meseleyi kargaşada boğduktan sonra mükemmele ulaşamazsınız. Kemale ulaşmak, en iyiyi yakalamak da tedricidir, en kâmil olana doğru adım adım ilerlenir; bir adım mükemmel, bir adım daha mükemmel, bir adım daha mükemmel… İşte bu zaviyeden de, yanlışlıkların düzeltilmesi konusunda devlete arka çıkmak, devletin yanında olmak, gelecek vaat eden bir projesi varsa onu rical-i devletle paylaşmak mü’minin şiarı olmalıdır. [Toplum-Devlet İlişkisi Üzerine Bazı Mülâhazalar / Yolun Kaderi]

Bu yazı 83 kez okundu