•Güzel Örnek Olmak
•En birinci üstad ve tesirli muallim valide..
•Kendisine Hakaret Eden Bir Adama Hazreti Ebû Bekir’in Muamelesi
•Cennetlik Olmaya Vesile iki özellik..
•Hastalık Şifâ ve Duâlar..
GÜZEL ÖRNEK OLMAK
Her mü’min anne-baba, çocuklarını [..] Kur’ân-ı Kerim’e göre [..] en ideal toplumun sıhhatli ve mükemmel bir parçası şeklinde yetiştirmeyi düşünürler.
Ne var ki onların bu hisleri, pratik hayatlarına aksetmez ve namaz, hac, oruç, zekât… gibi ibadetlerle derinleştirilmez ya da daha doğrusu, ağızlarıyla söyledikleri güzel sözler sonradan güzel davranışlarla pekiştirilmezse; pekiştirilip davranışları sözlerinden daha doğru görülmezse; söyledikleri sözlerin tesiri şöyle dursun, bazen aksü’l-amel yapması bile söz konusudur.
Sözlerinin çocukların üzerinde nüfuzunu arzu eden bütün babalar ve anneler, söylemek istedikleri şeyleri evvelâ kendileri kemal-i hassasiyetle yaşamalı, sonra onu başkalarından istemelidirler.
İmam-ı A’zam’a atfedilen bir menkıbeyi, konumuza ışık tutması bakımından zikredip geçeceğim:
O dönemde bir çocuğa bal dokunuyordur; çocuğa onca “yeme” tavsiyelerine rağmen, o yine bal yemeye devam eder.
Derken bir gün elinden tutup Hz. İmam’ın huzuruna getirir ve “Bu çocuk bal yiyor; biz yememesini istememize rağmen o yemeye devam ediyor.” derler.
Hz. İmam: “Götürün, bu çocuğu 40 gün sonra bana getirin.” der. Kırk gün sonra yeniden getirilir. İmam çocuğu karşısına alır ve bal yememesini tavsiye eder. Çocuk kalkarken babasının elini öper ve “Babacığım, bir daha bal yemeyeceğim.” der.
Oradakiler: “Ya İmam, ilk getirdiğimiz zaman niçin nasihat etmeyip de, bizi kırk gün beklettiniz?” diye sorduklarında, İmam onlara şöyle cevap verir: “Siz, çocuğu bana getirdiğiniz gün ben bal yemiştim. Eğer kendi yaptığım bir şeyden onu vazgeçirmeye çalışsaydım ihtimal nasihatim mâkes bulmayacaktı. Bu kırk gün içinde, ben onu vücudumdan atıp da öyle nasihat etmek istedim.”
- Doğru sözün yanında doğru hareket çok mühimdir. Çünkü çocuğun nazarında, davranışlarımızla sözlerimiz arasındaki tezat, onun bize olan güvenini sarsar.
- Hayatta, bir kez olsun yalanınızı ya da davranış ve söz çelişkinizi yakalayan çocuk, bunu zihninde taşıdığı sürece, siz onun nazarında güvenilmez biri olarak kalırsınız.
- İleride küçük bir hoşnutsuzluk hâsıl eden davranışınızda o husus, şuurüstüne çıkar ve siz evladınızın nazarında tiksinti duyulan biri gibi algılanırsınız. Dolayısıyla da sözleriniz onda hiç mi hiç mâkes bulmaz.
- Öyleyse, davranışlarımızı öyle ayarlamalıyız ki, onlar bizi evlerinin içinde baba, anne değil de birer melek farz etmeliler.
- Bizde ciddiyet, bizde vakar, bizde hassasiyet görmeli ve sonuna kadar bize güvenmelidirler.
- İşte duygu ve düşüncelerin böylesi bir yolla intikalini başaran anne ve babalar en başarılı muallim sayılırlar. (Çekirdekten Çınara)
***
EN BİRİNCİ ÜSTAD ve TESİRLİ MUALLİM VALİDE..
Üstad Hazretleri,
“İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. (…) Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zattan ders aldığım hâlde yemin ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinler ve mânevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Diğer derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. DEMEK bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinlerini, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde esaslı birer çekirdek müşâhede ediyorum.” buyuruyor.
- Almanya’da yetişen bir kızımız liseyi bitirdikten sonra üniversite okumak için Amerika’ya gidiyor.
Sonra orada bir Amerikalı ile evleniyor. Bu hususta bilgisi ve İslâmî hassasiyeti olmadığından böyle bir evlilik için bir beis görmüyor. Sonra eşinin işi dolayısıyla tekrar Almanya’ya Amerikan askerî üslerden birisine geliyor. Kızımız yirmi sekiz yaşına girince göğüs kanseri olduğunu öğreniyor. Dünyası başına yıkılıyor. Ne yapacağını şaşırıyor. Bir gece Allah’a yalvarmak istiyor. Zihnini zorluyor, annesinin küçükken öğrettiği bir sûre aklına geliyor. Bilebildiği kadarı ile bir dua olarak onu okuyup okuyup niyaz ediyor.
Sonra da, “Yâ Rabbi, yarın beni, bu hususta bana yol gösterebilecek kişilerle karşılaştır!” diyor. Öbür gün karşısına bir Türk bakkalı çıkıyor. Dükkandan içeri girip “Amca, acaba buralarda Türk hanımların sohbet ettikleri bir yerler var mı?” diye soruyor. Tam o sırada dükkana yaşlı bir teyze giriyor. Ona “Gel kızım, bizim gelinlerin devam ettiği bir yer var.” diyor ve onu alıp ablalarla tanıştırıyor. Sonra bu kızımız onlara “Kafamda bazı sorular var, hiç çekinmeden sorabilir miyim, bana kızmazsınız değil mi?” diyor. Onlar da istediği herşeyi korkmadan, çekinmeden sormasını söylüyorlar. Hastalıklar ve hikmetleri ile ilgili pek çok sorusuna tatmin edici cevaplar alıyor. Morali düzeliyor, tedavi de yoluna giriyor. Ama dikkat edelim, burada onu bize bağlayan küçük yaşta öğrendiği kısa bir Kur’ân sûresi…
Üstad Hazretleri, “İslâmî terbiyede ve âhiret amellerinde en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî İhlâs bulunuyor.” diyerek hanımlardaki bu fıtrî kahramanlık potansiyeline işaret ediyor.
- Bir ağabeyimizin kızkardeşi çocuklarını tehlikede görünce seneler önce Almanya’dan İzmir’e ailesiyle beraber dönmüştü.
Fakat içi yanmasına rağmen belli bir yaşa gelmiş olan çocuklarına bir türlü sahip çıkamıyordu. Dualar etti, yandı yakıldı… Ve bir gün herkes sofrada iken ağlayarak elini sofraya öyle bir vurdu ve arkasından da ciğerpârelerine gözyaşları ile dertlerini öyle bir döktü ki, bu ihlâslı sözler âdeta yüreklerini deldi. Sonra hepsinin kısa zamanda kıvama geldiklerine ve başkaları için onların da Allah yolunda koşturduklarına şâhit olduk.
- Tam tersi bir durum ise 1400’lü yıllarda İspanya’da cereyan etti.
Kastilya Kraliçesi Elizabet, müslümanları kendileri için kötü ve tehlikeli buluyordu. Ne yapıp edip onları atmalı idi. O sıralarda da müslümanlar meylürrahatın, yani rahat düşkünlüğünün pençeleri altında asıl hedeflerini şaşırmış vaziyette idiler. Elizabet “Bu müslümanları Endülüs’ten atmadıkça asla yıkanmayacağım!” dedi. Gerçekten davası için on üç sene hiç yıkanmadı. Ondan dolayı da ismi “Kirli Elizabet” olarak kaldı. Ama sözünü de yerine getirmiş oldu.
Eğer Hicret’ten 48 sene sonra tâ İspanya’nın Valencia şehrine kadar giden ve orada vefat eden sahabenin.. ve Miladî 711’de Cebel-i Târık’tan İspanya’ya giren Târık bin Ziyad ve arkadaşlarının sahip olduğu hizmet ruhu ile hareket edilerek Elizabet’e İslâmiyet’in güzellikleri tanıtılabilseydi, onun sıfatı bugün “Kirli Elizabet” değil; “Nurlu Elizabet” olabilirdi. [HANIMLAR REHBERİ ÜZERİNE (A.A) Şahdamar Yayınları]
***
KENDİSİNE HAKARET EDEN BİR ADAMA HAZRETİ EBÛ BEKİR’İN MUAMELESİ
Ebû Hureyre anlatıyor: Allah Resûlü otururken, adamın biri geldi ve Hazreti Ebû Bekir’e hakaret etti. Efendimiz, olayı hayretle izliyor ve tebessüm ediyordu. Adam hakaretleri çoğaltınca, Hazreti Ebû Bekir hakaretlerin bir kısmına karşılık vermek zorunda kaldı. Resûlü Ekrem ise, bu duruma öfkelendi ve oradan kalkıp gitti.
- Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah’ın arkasından koşarak yetişti ve:
“Ey Allah’ın Resûlü! Gördün ki, sen otururken, senin gözlerinin önünde adam bana hakaret ediyordu. Ama, adamın bazı laflarına karşılık verince de bana kızarak kalkıp gittin?” dedi.
- Allah Resûlü:
“Aslında, bir melek senin yerine o adama sürekli cevap veriyordu. Sen, adamın bazı laflarına karşılık verince araya şeytan girdi. Ben de, şeytanın bulunduğu yerden kalkıp ayrıldım.” buyurdu. Sonra, Allah Resûlü dedi ki:
- “Ey Ebû Bekir! Üç şey vardır ki, onların hepsi de haktır:
1- Bir insan kendisine reva görülen haksızlığa Allah için katlanırsa, Allah da o kulunu mutlaka yardımıyla destekler.
2- Bir insan sıla-i rahim amacıyla birisine yardım kapısını açarsa, bu iyiliğine mukabil Allah da onun malını arttırır.
3- Herhangi bir kimse çok mal kazanma arzusu ile dilenmeye kalkışırsa, Allah da onun yoksulluğunu ziyadeleştirir. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/346)
***
CENNETLİK OLMAYA VESİLE İKİ ÖZELLİK..
Allah Resûlünün ve Abdullah b. Amr’ın Cennetle Müjdelediği Bir Müslümanın Hikâyesi..
- Enes b. Mâlik anlatıyor: Allah Resûlü ile oturuyorduk. Resûlullah şöyle buyurdu: “Şimdi, yanımıza cennetlik bir adam gelecek.”
Ensâr’dan bir adam; yeni abdest almış, sol elinde ayakkabısı olduğu ve sakalından su damladığı hâlde yanımıza çıkageldi.
Ertesi gün oldu, Efendimiz yine aynı şeyi söyledi. Aynı adam yine geldi. Üçüncü gün, Allah Resûlü sözlerini tekrar etti. Aynı zat, ilk gördüğümüz hâliyle geliverdi.
Allah Resûlü kalktığında, Abdullah b. Amr b. Âs adamı evinin kapısına kadar takip etti ve şöyle dedi: “Babamla münakaşa ettim ve üç gün onun yanına varmayacağıma dair yemin ettim. Beni, üç günlüğüne misafir edersen sevinirim.” Adam da “Olur.” dedi ve teklifi kabul etti.
- Hazreti Enes der ki:
Abdullah, bu olayı bize şöyle anlatmıştı: Adamın evinde, üç gece misafir oldum. Geceleyin, onun namaza kalktığına şahit olmadım. Yatağında, kendini bir taraftan diğer tarafa çevirirken Allah’ı zikreder ve tekbir getirirdi. Dikkatimi çeken bir şey, adamın bu üç gün içinde ağzından iyilikten başka bir söz çıkmamış olmasıydı. Üç gün geçti; ama adamda olağan dışı bir durum görmedim.
- En sonunda:
“Ey Allah’ın kulu! Benimle babam arasında hiçbir kin ve nefret söz konusu olmadı. Ama ben, Allah Resûlünün senin hakkında üç kere, ‘Yanımıza cennetlik bir adam gelecek.’ dediğini duydum ve üçünde de sen çıktın, geldin. Ben de merak ettim ‘Acaba bu cennetlik adamın yaşayışı nasıldır, göreyim de ben de onun gibi olayım.’ dedim. Yani, benim senin evinde üç gün misafir kalmamın asıl nedeni budur. Fakat, sende beklediğim şeyi göremedim. Peki, senin Allah Resûlünün cennetle müjdelemesine vesile olan amelin nedir?’ dedim.” Bana dedi ki: “Bende ne gördüysen odur, onun haricinde bir amelim yoktur.”
- Adamın yanından ayrıldım. Adam giderken, arkamdan yüksek sesle şunları söylüyordu:
“Tekrar ediyorum; bende ne gördüysen hayatım ve amelim ondan ibarettir. Fakat şu var ki, kalbimde hiç kimseye karşı bir kötülük ve haset duygusu barındırmam. Şayet Resûlü Ekrem Efendimiz bunun için söylemişse, orasını bilemem.”
- Ben de, ona şöyle dedim:
‘Asıl seni o makama eriştiren, sendeki bu güzellik olmalıdır. [Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/150 (HayatüsSahabe)]
***
HASTALIK ŞİFA VE DUALAR
Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), felç ve kanser gibi hastalıklara yakalanan müminler ile rüyalarla bile olsa ciddî alakadar olduğunu biliyoruz.
Merhum Tuzcu Cahit Erdoğan Bey, rüyasında Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisini kucaklayıp bağrına bastığını görmüş ve sonra PIRLANTA MÜELLİFİNE anlatmıştı.
- Cahit Bey’in vefatından sonra PIRLANTA MÜELLİFİ dedi ki:
“Rüyayı anlatınca anladım ki, Cahit Efendi’ye gelecek büyük ve ağır bir imtihana karşı ta baştan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisini teselli ediyordu. Ben kendi kendime ‘Acaba bu ağır imtihan ne ola ki?’ demeye başladım. Sonradan anladık ki, kansermiş.”
- –Meşhur İmam Bûsîrî (Busayrî)’nin Kaside-i Bürde’sinin yazılış sebebi de bilindiği gibi şöyledir:
İmam Bûsîrî felç olduğunda, rüyasında Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüp ona bu meşhur kasideyi yazması üzerine bu hastalıktan kurtulmuştur.
- -Ufuk Aktunalı kardeşimiz
felçli olduğu halde günde bazen beş bin, bazen on bin defa Cenâb-ı Hakk’ın el-Muhyî ismini, “Yâ Muhyî!..” diye zikrederek yeniden ihya edilmesini niyaz ediyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmasına rağmen diyor ki: “Rahatsızlığımın önceki evrelerinde ‘trakestomi’ denen bir hastalığım vardı, yani boğazım delikti. Mideden besleniyordum ve solunum cihazına bağlıydım. Şimdi üzerimde hiçbir cihaz yok ve ağızdan normal olarak besleniyorum. Eskiden boş bir çuval gibiydim, dizlerim kilitleniyor ve yığılıyordum. Şimdi ise 12 dakika ayakta durabiliyorum. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Sabreden, zafere ulaşır.’ buyurmuş. Gerçek sabır, musibetin en şiddetli anında gösterilendir. Elbette bu gecenin bir sabahı vardır, diyorum. (…) Ama sizin huzurunuzda söz veriyorum, Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) ömür verirse kısa zamanda inşaallah bu hastalıktan kurtulacağım.” (Hastalar Risalesi ve İhtiyarlar Risalesi üzerine adlı eserden alınmıştır.)