05-] Bakara Sûresi (62-105)

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـِٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (٦٢)

62. İster (Kur’ân’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun, (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet, ne yazık ki günümüzde bazıları tarafından siyak ve sibakından tecritle asıl manâsının dışına çıkarılmıştır. Bir defa, bu âyetle daha önce geçmiş bulunan (no: 38) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, artık onlar yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacaklar ve dolayısıyla) kendileri için (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de âyeti ve onunla da sûrenin ilk âyetleri arasında çok açık bir münasebet vardır. Kur’ân-ı Kerim, burada bir defa daha başa, asıl konuya dönmekte ve gerçek kurtuluş için “İman ettik, Hz. Muhammed ümmetindeniz; Yahudiyiz, Hıristiyanız, Sâbiîyiz, şu veya bu dindeniz” demenin yeterli olamayacağını, bilakis, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a geldiği şekilde gaybe (öncelikle Allah’a, sonra vahye ve hem beşerî, hem melekî risalete), Âhiret Günü’ne, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’ân’a ve önceki kitaplara kalben inanmanın ve şartlarına riayetle namaz kılıp, infakta bulunma, yani Allah için, O’nun verdiği her nimetten O’nun yolunda ve harcanmasını emrettiği yerlere harcama başta olmak üzere salih işler yapmanın şart olduğunu beyan buyurmaktadır.

Bu âyette Kur’ân’a ve Rasûlüllah’a imanın açıkça ifade edilmemiş olmasından hareketle, kurtuluş için onlara inanmanın ve Kur’ân’a göre ibadet edip yaşamanın şart olmadığını ileri sürmek, bundan önce geçen ve hemen yukarıda zikrettiğimiz âyetleri, ayrıca, yine önceden geçen ve İsrail Oğulları’na hitap eden, Size (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) elinizdeki (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’ân’a) iman edin ve (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir, bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından içinizde bunlardan tam haberdar âlimler −ahbâr− bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın (no. 41) âyetini görmemek demek olur. Eğer böyle bir görmeme bilerek ve başka maksatlara binaen yapılırsa, o zaman böyle bir tutum veya davranış, hemen bu (41.) âyetin devamında ve onu takiben gelen, Ve (siz, ey ahbâr! Mevkiinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılarak) âyetlerimi azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. Başka bir şeyden değil, sadece Ben’den korkup Bana sığının, (takva dairesine girin). (Ellerinizle Kitaba ilavelerde ve o Kitap’ta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mal etme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği gizleme, bile bile yanlış ve yalan şahitlikte bulunup yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtılla karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin İlâhî beyanlarının hüküm ve tehdidinin şümûlüne girer. 

Ayrıca bu âyet, “iman edenler, (Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlar” diyerek Müslümanları da içinde almaktadır ki, eğer kurtulmak için Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanmak ve salih amelde bulunmak yetseydi, diğer iman esaslarına inanmak gerekmezdi. Oysa, Ey iman edenler! Allah’a, Rasûlü (Muhammed)’e, Rasûlü’ne bölüm bölüm indirmekte olduğu Kitaba (Kur’ân’a) ve daha önce indirmiş bulunduğu kitaplara (hakkıyla ve gerçek manâda) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, rasûllerini ve Âhiret Günü’nü tanımayıp inkâr ederse, hiç şüphesiz haktan büsbütün sapıp gitmiş demektir. (Nisâ/4: 136) âyeti, zımnen Kader de dahil olmak üzere, kurtulmak için inanılması gereken iman esaslarını ortaya koymaktadır. Kısaca, bütün bunlara inanmadan, Rasûlüllah’a tâbi olmadan kurtulmak mümkün değildir. Esasen, bütün bu açıklamalara gerek duyurmayacak biçimde A’raf Sûresi/7: 157-158’inci âyetleri yeterince açıktır.

وَاِذْ اَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (٦٣)

63. Hatırlayın ki, (Tevrat’ı gerektiği gibi uygulayacağınıza dair) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve içindeki (kanun, irşad ve tavsiyeleri) iyi belleyin ki, bu yolla takvaya ulaşıp (dünyada da, Âhiret’te de başınıza gelebilecek azap ve cezalardan) Allah’ın koruması altına girebilesiniz.”

ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ (٦٤)

64. Bunun ardından yine yüz çevirdiniz; (sözünüzde durmadınız; Kitaba sarılıp, hükümlerini yerine getirmediniz). Eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasa, (Allah size hususî rahmetiyle muamele etmeyip, isyanlarınızdan geçivermese) idi, bütün bütün kaybedip gitmiştiniz.

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـِٔينَۚ (٦٥)

65. İçinizden Sebt’in hürmetine riayet etmeyerek, o gün haddi aşanları mutlaka biliyorsunuz. Onlara “Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik. (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyette özetlenen hadise, A’râf Sûresi, 163–166’ncı âyetlerde biraz daha tafsilatıyla anlatılmaktadır. Sebt, Cumartesi günüdür. İsrail Oğulları şeriatında o gün çalışmak yasaklanmış ve günün tamamen ibadete ayrılması hükmü konmuştur. Ahd-i Atik’te de bu konuda ayrıntılı bilgiler mevcuttur. Âyette geçen Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun! ifadesi, daha çok onların mânen meshi, yani karakterlerinin maymun karakteri haline getirilmesi şeklinde yorumlanmıştır. Bununla birlikte, gerek bunun bir nekâl, yani hem o zamankilere hem sonrakilere ders-i ibret teşkil edecek ağır bir ceza olması, hem de İsrail Oğulları tarihinde Kur’ân-ı Kerim’de de anlatıldığı üzere bu türden hadiselerin, yani olağanüstülüklerin çok görülmesi,

Sebt’in hürmetine riayet etmeyenlerin bizzat maymunlar haline getirildiği, insan dimağı taşımakla beraber, cismen, her vardıkları yerden kovulan ve aşağılanan maymunlar haline geldikleri fikrini de güçlendirmektedir. Dolayısıyla âyette her iki manâyı da bulmak mümkündür. İsrail Oğulları, tarih boyu başka milletlerin boyunduruğu altında kalmış, bir milletten diğerine sığınmış, sığındıkları yerlerden sürekli kovulmuşlardır. Ahd-i Atik’te Sebt günüyle alâkalı çok bölümler vardır (Çıkış, 16: 21–30; 20: 8–11; 31: 12–17; Tesniye, 5: 12–15). Tesniye kitabındaki ifadelerden, Sebt yasağındaki en önemli hikmetin Mısır’daki kölelik ve zillet günlerini hatırlayıp, Allah’ın nimetlerini idrak etmek ve köle, cariye ve hayvanları dinlendirmek olduğu anlaşılmaktadır.

“Aşağılık ve sefil bir şekilde oraya buraya sığınan, fakat sığındıkları her yerden kovulan maymunlar olun!” dedik cümlesi, bir işe hükmettiği zaman Allah’ın emrinin ve icraatının “Ol!” demekten ibaret bulunduğunu da (Yâ-Sîn Sûresi/36: 82) ortaya koymaktadır. Allah bir şeye “Ol” demişse o, hemen olmuştur.

فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ (٦٦)

66. Bunu, o anda yaşayanlara ve daha sonra geleceklere ağır bir ders-i ibret ve müttakîler için üzerinde düşünecekleri ve ikaz, irşad adına başkalarına da anlatacakları bir öğüt vesilesi kıldık.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ (٦٧)

67. Bir vakit de Musa, halkına, “Allah, size bir inek kesmenizi emrediyor!” demişti. “Bizimle alay mı ediyorsun?” diye mukabelede bulundular. (Musa), “(Öyle, insanlarla alay eden) cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım!” cevabını verdi. (*)

-Açıklama-

(*) Hz. Musa’nın (a.s.) rasûl olarak gönderilmesinin üzerinden geçen onca seneye, onca hadiseye ve şahit oldukları onca olağanüstülüklere ve Allah’ın onca âyetine rağmen, Hz. Musa Tevrat’ı almak için Tur’a çıktığında İsrail Oğulları içinde Hz. Harun’a (a.s.) rağmen baş gösteren buzağıdan ilâh edinme hadisesi, bu kavmin kalbinde, ineğe tapan Mısırlılardan etkilenmeyle nasıl bir sığır sevgisinin yerleştiğini ortaya koymaktadır. Hz. Musa’dan yiyecek olarak bakliyat, soğan, sarımsak, mercimek istemelerinin de gösterdiği üzere, Mısır’da daha çok çiftçilikle meşgul bulunmaları, kalblerinde kendisine ulûhiyet verecek ölçüde sığır sevgi ve saygısının yerleşmesinde ayrıca rol oynamış olabilir. Allah, kendilerine herhangi bir inek boğazlamayı emretmekle, sığıra tapınılamayacağını, sığırdan ilâh olamayacağını bizzat göstermek diliyordu. Fakat, bilhassa bâtıl inanışları ve şartlanmışlığı terk etmekte zorlanan insan tabiatı, burada da kendini gösteriyordu. İkinci bir açıklamaya gerek duymadan hemen bir inek bulup kesselerdi mesele kapanacaktı. Fakat peşpeşe sordukları, hem de Hz. Musaya (a.s.), “Rabbimiz” veya “Allah” değil de, “Rabbin” diyerek ortaya koydukları istihzaî tavırları, hattâ halâ Allah’a (c.c.) tam inanamadıklarını gösteren değişik sorular sormaları onları muhtemel bir helâkin eşiğine getirmişse de, Allah’ın rahmeti, hilmi ve sabrı bir defa daha imdatlarına yetişti de, emri yerine getirebildiler. Bu çok önemli kıssada, Müslüman mürşid ve bütün eğitimcilerin çıkarabilecekleri önemli dersler vardır.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ (٦٨)

68. Bu defa, “Bizim için Rabbine dua et de, nasıl bir inek, hususiyetleri nedir bize açıklasın!” dediler. Musa, “O buyuruyor ki, ‘Ne pek yaşlı bir inek, ne de pek taze, boğa görmemiş bir düvedir; ikisi ortası, dinç bir inektir;’ haydi, size emredileni yapın!” dedi.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرِينَ (٦٩)

69. (İşi yine yokuşa sürerek,) “Bizim için Rabbine dua et de, onun rengi nasıldır, bize açıklasın!” mukabelesinde bulundular. (Musa), “O buyuruyor ki, ‘Bakanların içini açan, parlak sarı renkte bir inektir.’” cevabını verdi.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ (٧٠)

70. (Emri yine yerine getirmeyip,) “Bizim için Rabbine dua et de, o nasıl bir şeydir bize açıklasın. İnekler hep birbirine benzediğinden biz ayırım yapamıyoruz. (Eğer Rabbin onun nasıl bir şey olduğunu açıklarsa,) Allah dilediği takdirde elbette onu bulur ve keseriz!” dediler.

قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُثِيرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ فِيهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟ (٧١)

71. Musa, “O buyuruyor ki,” dedi: ‘Ne boyunduruğa koşulur arazi sürer, ne de ekin sular. Salma bir inek, hiç alacası da yok’.” “İşte şimdi gerçeği tam ifade ettin!” dediler ve (tarif edilen türde bir inek bulup) kestiler. Neredeyse (akılları sıra savsaklayıp) kesmeyeceklerdi.

وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ (٧٢)

72. Hani, birini öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne yıkmaya çalışıyordunuz. Halbuki Allah, sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı.

فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٧٣)

73. Bu sebeple, “(Kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun!” diye emrettik. (Vurulunca ölü dirildi ve kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi.) Allah, o ölü insanı nasıl diriltmişse ölüleri de öyle diriltir ve size âyetlerini (kudretine, birliğine ve icraatına delil olan alâmet ve işaretleri) gösterir ki, gereğince akledip, (iman hakikatları konusunda hiç şüphe duymayasınız). (*)

-Açıklama-

(*) Daha önce de değişik vesilelerle arz edildiği gibi, Âhiret inancını zihinlere ve kalblere yerleştirme, Kur’ân’ın temel dört maksadından biridir. Bu bakımdan Kur’ân, herhangi bir hadise veya olgudan bir başka münasebetle bahsederken bile, eğer oradan ana maksadını teşkil eden inanç esaslarına bir kapı aralanacak olsa, hemen bu kapıyı açar ve o esasları nazara verir. Burada, inek kesme emrindeki hikmet, yukarıda arz olunduğu gibi, İsrail Oğulları’nın kalblerinde yer eden aşırı sığır sevgi ve saygısını yıkmaktı. Fakat, o arada öldürülmüş ve faili meçhul kalmış (bırakılmış) bir şahsın failini de ortaya çıkarmak için Cenab-ı Allah, bir mucize yarattı. Kesilmiş ineğin bir parçasıyla maktulün cesedine vurulmasını emretti. Vurulunca maktul dirildi ve katilini haber verdi. Aslında, ölünün dirilmesinde çok uzak bir sebep görülen böyle bir hadiseyle bile Cenab-ı Allah ölüleri diriltiyorsa, artık O ölüleri diriltebilir mi, diriltemez mi veya nasıl diriltir gibi sorular sormak, apaçık abesle iştigal demektir. Bu konudaki soru ve şüpheler, olsa olsa akıl kıtlığının birer göstergesi olabilir. Her mucizede olduğu gibi, bu mucizede de ilimlere bir kapı açılmaktadır. İhtimal ileride, ya beynin ölümden sonra belli bir süre sağ kalan hücrelerinden veya DNA gibi vücudun belli kısımlarından, meselâ öldürülmüş bir kişinin kâtilini ortaya çıkarmak mümkün olabilecek, ölünün en azından dünyadaki bazı maceraları tesbit edilebilecektir.

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٧٤)

74. Bu hadiseden sonra aradan biraz zaman geçince kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi oldu, hattâ daha da katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır, şak şak olur ve içinden su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah karşısındaki ürperti ve saygısından aşağılara yuvarlanır. (Ama sizin kalbiniz taştan da sert), fakat Allah yaptıklarınızdan asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir. (*)

-Açıklama-

(*) Sert taş ve topraklar içinde incecik kökler, “Bismillâh” diyerek rahatça yayılır; toprak altında çimlenen tohumların iplik gibi fidancıkları, yine “Bismillâh” diyerek sert taş, toprak ve kayayı kolayca yarar ve gün yüzüne çıkarlar. Zelzele gibi bazı yeryüzü hareketleri suretindeki ürpertici Celâlî tecelliler neticesinde taşlar yuvarlanır ve bir kısmı parçalanıp toprağı meydana getirir ve bitkilere yataklık eder. Bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılır ve bina yapımı gibi pek çok işlerde kullanılarak, Kudret-i İlâhîye’ye secde ve Hikmet-i Sübhaniye’ye itaatlerini ortaya koyarlar. Taşlar, Cenab-ı Allah’ın tekvinî, yani kâinatın yaratılışı ve hayatıyla alâkalı emirlerine o kadar itaatkârdırlar ki, bütün ırmakların, suların kaynağı yer altındaki taşlardır, kayalardır; taşlık, kayalık dağlardır.

Meselâ, bilhassa İslâm dünyasında çok meşhur olan Nil nehri, Ruanda ve Etiyopya’da dağlık alanlardan çıktığı gibi, Dicle’nin en önemli bir kolu, Van’ın Müküs nahiyesinde bir kaya mağarasından, Fırat’ın mühim bir kolu, Diyadin taraflarında bir dağın eteklerinden çıkar. Şu kadar ki, bu nehirlerin akıttıkları sularla kaynaklarındaki sular ve her yıl aldıkları yağış ölçülse görülecektir ki, aldıkları yağış ve kaynaklarındaki su, birkaç ay akmalarına kâfi gelmeyecek kadar azdır. Beşerin gözünden kaçan veya gözüne hiç girmeyen bu gerçek, bu nehirlerin asıl kaynağının İlâhî bereket ve lûtuf olduğunu ortaya koymaktadır.

  • Allah, taşları birtakım tekvinî emirlerinin icrasında sebep olarak kullanmak ve onları sulara kaynak ve Kendi’ne saygının misalleri olarak takdim buyurmakla şu önemli dersi vermektedir:

Ey İsrail Oğulları ve ey bütün insanlar! Hz. Musa’nın asâsıyla gösterdiği bir tek mucizeye karşı koca taşlar yumuşayıp parçalanıyor ve sel gibi yaş akıtıyor. Hangi insafsızlıkla, Allah’ın Hz. Musa ve bütün peygamberleri eliyle yarattığı onca mucize karşısında gözleriniz kupkuru ve kalblerinizde hiçbir yumuşama olmuyor? Kalb katılığınızla öyle bir Zât’ın emirlerine karşı itaatsizlikte bulunuyorsunuz ki, O, Nil, Dicle, Fırat gibi büyük ve mübarek nehirleri kaskatı taşların, kayaların ağızlarından akıtıyor ve onlarla ekinlerinizi, hayvanlarınızı suluyor ve sizin su ihtiyacınızı gideriyor. Taşlar, O’nun emirleri karşısında böylesine yumuşar ve kesintisiz, hem de ırmaklar dolusu ağlarken, sizin kalbleriniz neden bu kadar katı, gözleriniz neden bu kadar kuru? O kaskatı kayalar, taş tabakaları, Allah’a olan saygılarından, O’nun ismiyle hareket eden incecik bitki kök ve fidancıkları karşısında yarılıyor, onlara yol veriyor ve pek çoğu toprak olmak, binalar yapımında kullanılmak gibi yollarla İlâhî Hikmet’e hizmet için yerlere yuvarlanıyor. Buna karşılık, sizin kalbleriniz neden o kadar katı ki, O Zât’ın emirleri kalbinize yol bulmuyor ve yol bulup da, orada insanî donanımınızın gereği vermesi beklenen meyveleri veremiyor? (Sözler, “20. Söz”den, 325–330)

اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (٧٥)

75. (Ey mü’minler topluluğu! Allah’ın onca nimetlerine rağmen O’na karşı hep vefasızlıkta bulunmuş böyle bir kavmin) size (sizin inanıp onlara da anlattığınız İslâm’a, Kitaba ve Peygamber’e) hemen inanıvereceklerini mi umuyorsunuz? Hele içlerinde bir grup vardı ki, Allah’ın Kelâmı’nı dinlerler, onun gerçekten Allah Kelâmı olduğuna akılları yatar, fakat sonra bile bile onu tahrif ederler, kelimeleri başka manâlara çekip asıl manâlarından saptırırlar ve farklı farklı yorumlara tâbi tutarlardı. (*)

-Açıklama-

(*) Kur’ân-ı Kerim’in İsrail Oğulları tarihine bu ölçüde inmesinin sebeplerinden biri de, bu kavmi bütün özellikleriyle, Medine’de yeni oluşan Müslüman topluma, hem de gelecek bütün Müslüman nesillere tanıtmaktır. Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm Medine’ye hicret buyurmadan önce, burada bulunan Yahudi oymakları, Arap Evs ve Hazreç kabilelerine nisbetle daha zengin, dünya işlerine daha çok akılları erer ve daha bilgili, en azından Kitap sahibi semavî bir dine mensup bir topluluk halindeydiler. Ne zaman Evs ve Hazreç kabileleriyle anlaşmazlığa düşseler, “Bir Peygamber gelecek ve o zaman sizi yenecek, kökünüzü kazıyacağız!” diyorlardı. Gerçekten, Âhir Zaman Nebîsi’nin beklentisi içindeydiler. Efendimiz Medine’ye hicret buyurunca, kendi içlerinden çıkmadığı için O’na inanmadılar. O’nun Ensarı olma şerefine ermiş bulunan Medineli Müslümanlar ise, onları daha önceden tanıdıkları ve bir peygamber beklentisi içinde olduklarını bildikleri, hattâ kendilerine anlattıkları Peygamber’in bütün özelliklerini Efendimiz’de buldukları için onların inanacağı ümidi ve şevki içinde kendilerine tebliğde bulunuyorlardı. Buna karşılık Kur’ân-ı Kerim, onların karakterlerini ve önceki hallerini, ardından o andaki hâl, tutum ve davranışlarını nazara vererek, onların Hz. Muhammed’e inanmamalarının gerçek sebebini açıklamakta ve böylece Medineli Müslümanları kendi inançlarından asla şüpheye düşmemeleri konusunda uyarmaktadır.

وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِهِ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ (٧٦)

76. Şimdi de, iman edenlerle karşılaştıklarında “(Sizin iman ettiğinize biz de) iman ettik!” derler. Kendi mahfillerinde gizli gizli bir araya gelip halvet olduklarında ise (birbirlerine çıkışır ve) “Allah’ın size açıp malûm ettiği hakikatleri Rabbinizin huzurunda size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Sizde hiç akıl yok mu?” derler. (*)

-Açıklama-

(*) Yahudi uleması içinde samimiyetlerini kısmen koruyanlar vardı. Ayrıca, içlerinden bazıları, gelmesini bekledikleri Peygamber’in özelliklerini daha önceden Evs ve Hazreç kabileleri mensuplarına anlatmışlar ve bu özellikler de Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’da aynen çıkmıştı. Bu gibi sebeplerle, bir de içlerinde Abdullah ibn Selâm gibi en büyük bir âlim de iman ettiği için, en azından bazıları, kendilerini yalanlayamayarak, mü’minlerin yanında dilleriyle iman ikrarında bulunuyorlardı. Birbirleriyle halvet olduklarında ise, “Allah, Kitabınızda size Âhir Zaman Peygamberi’yle ilgili bazı sırları açıkladı. Şimdi siz bu sırları karşınızdaki insanlara anlatmakla, Rabbiniz katında aleyhinizde delil olsun mu istiyorsunuz?” diyerek, hem kendi kendilerini, hem de içlerinden bazılarını kritik ediyorlardı. Böyle yapmakla da, esasen Allah’ı gerektiği gibi tanımadıklarını, sanki O içlerinde gizlediklerini bilmiyormuş gibi bir inanç içinde bulunduklarını, bir yandan “Allah size bazı sırları açıkladı” sözüyle, bütün semavî dinlerin kabul ettiği Bir Allah’ı nazara verirken, “Rabbiniz karşısında delil olsun mu istiyorsunuz?” demekle, sanki kendilerine has bir Rab anlayış ve inancı taşıdıklarını açığa vurmuş oluyorlardı.

Bu âyet ile, sûrenin başında münafıklardan bahseden 14’üncü âyet arasında çok yakın bir münasebet vardır. Burada çizilen bir kısım Yahudi ileri gelenleri karakteriyle 14’üncü âyette çizilen münafık karakteri birbirine tıpatıp uymaktadır. Kullanılan kelimeler hemen hemen aynıdır. Bu âyet, 14’üncü ayette sözü edilen münafıkların “şeytanları”nı ve münafıkların kimlerle “halvet” olduklarını ortaya koymaktadır.

اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ (٧٧)

77. Bilmezler mi ki Allah, onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da!?

وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ (٧٨)

78. İçlerinde bir de okuması-yazması olmayanlar vardır: Kitap nedir, (neden bahseder, içinde neler vardır) bilmezler. Bildikleri sadece kendilerine söylenen kulaktan duyma kuruntu ve uydurmalardan ibaret olup, ancak zanlarıyla hareket ederler.

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًاۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ (٧٩)

79. Yazıklar olsun, (Allah’ın Kitabı’nda keyfî tasarrufta bulunan ve) bizzat elleriyle yazdıklarını Kitaba katıp, sonra da az bir kazanç elde etme uğruna “Bu, Allah katındandır!” diyenlere! Yazıklar olsun onlara elleriyle yazdıklarından dolayı; ve yazıklar olsun elde ettikleri kazanç ve yüklendikleri vebalden dolayı! (*)

-Açıklama-

(*) Yahudi uleması, dünya metaı uğruna Allah’ın Kelâmı’nı, Kitabı, diledikleri gibi yorumlamakla kalmıyor, onun içine kendi şahsî yorumlarını, tarihlerinde yaşanmış bazı hadiseleri, birtakım bâtıl ve efsanevî inanç ve hikâyeler, felsefî doktrinler ve kendi içtihadlarından kaynaklanan hukuk kaide ve hükümlerini katıyorlar, sonra da bunları Allah’a mal ederek, sanki Kitabın aslındanmış veya Allah kendilerine bildirmiş gibi takdim ediyorlardı. Bu şekilde İlâhî olanla beşerî olan, asılla tefsir birbirine karışıyordu. Bunun da ötesinde, Kitabın içinde ne varsa hepsine inanılmasını bekliyor ve inanmamayı küfür sayıyorlardı. Halk ise son derece cahildi. Kendilerine ne anlatılırsa ona inanıyor; zan, taklit ve hayal peşinde sürüklenip gidiyordu. Benzerlerinde olduğu gibi bu âyette de halk olsun, ulema olsun Müslümanlara da çok önemli ikazlar vardır. Bediüzzaman hazretlerinin tesbitiyle, yazılan kitaplar Kur’ân yerine geçmemeli, bilakis Kur’ân’a dürbün olmalı, yani onu göstermelidir. Bu âyet ve benzerleri, risaletinin ilk yıllarında Efendimiz’in hadislerin yazılmasına neden izin vermediğine de ışık tutmaktadır.

وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨٠)

80. Bir de, “Bize sayılı bir-kaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. (*) De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”

~Açıklama~

(*) Kur’ân-ı Kerim’in tarihleriyle birlikte kalblerini de açığa vurması üzerine herhangi bir itiraza yol bulamayan bazı Yahudi uleması, “Bize ancak, meselâ buzağıya taptığımız günler sayısınca Ateş dokunacak.” türünden savunmaya geçme ihtiyacı hissetti. Sanki şarta ve zamana bağlı değilmiş gibi seçilmiş millet, yani Yahudi olmayı Ateş’ten kurtulmaya gerekçe sayıyorlar, hattâ “Biz, Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz!” diyorlardı (Mâide Sûresi/5: 18). Halbuki, insanlar hakkında Allah’ın her zaman için geçerli ve değişmez ölçüsü tektir. Kurtuluşun yegâne yolu, daha önce geçen 62’nci âyette de açıklandığı üzere, hiçbir zaman ismen Yahudi, Hıristiyan, Müslüman veya bir başka din mensubu olmak değil, iman ve salih amelde yatmaktadır.

بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِهِ خَطِٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (٨١)

81. Evet, öyle yapıyorsunuz. Oysa gerçek şudur: Her kim, günah olduğu apaçık bir fenalığı iradesiyle işler ve bu şekilde (niyetiyle de, ameliyle de) kazandığı günahlar çepeçevre kendisini kuşatırsa, öyleleri Ateş’in yârânı ve yoldaşlarıdırlar; (*) orada sonsuzca kalacaklardır.

-Açıklama-

(*) Bu âyet ve bundan sonraki âyetle, 28 ve 29’uncu âyetler arasında çok yakın münasebet vardır. Bu âyetle, ayrıca, Kur’ân’a inanmayanları tehdit eden 24’üncü ayet arasında da münasebet vardır. Bu âyette geçen seyyie, kesb, hatîe, hatîenin kuşatması gibi ifadeler, gerçek iman yokluğu ve serapa günahlar içinde tipik bir Cehennem ehlini tasvir etmektedir. Ayrıca bu âyet, o tür Yahudilerin, Ateş’in kendilerine sayılı günlerde (sadece) dokunacağı iddialarına mukabil, tarihlerinde işledikleri ve Medine’de de işlemekte oldukları cürümlerin onları çepeçevre kuşatan, bizzat bilerek ve iradeleriyle işlenmiş günahlar olduğunu ve dolayısıyla onları sonsuzluk yolunda Ateş’in tam içinde Ateş’in yoldaşları yapacağı ihtar ve ikazında bulunmaktadır.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ۟ (٨٢)

82. İman edip, imanlarının gerektirdiği istikamette sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar ise, onlar Cennet’in yârânı ve yoldaşlarıdır.Onlar da orada sonsuzca kalacaklardır.

وَاِذْ اَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِٓي اِسْرَٓاءِيلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَلِيلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ (٨٣)

83. Hatırlayın, yine bir zaman İsrail Oğulları’ndan “(İlâh, Rab ve Melik olarak) sadece Allah’a ibadet edecek ve anne–babaya Allah’ın sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde ve mümkün olan en iyi şekilde davranıp, onlara daima iyilikte bulunacaksınız; akrabaya, yetimlere ve yeterli geçimlikten gerçekten mahrum düşkünlere de!” diye söz almış, ayrıca şöyle emretmiştik: İnsanlara güzel söz söyleyin (incitici ve kırıcı olmayın), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılın ve zekâtı eksiksiz verin! Fakat az bir zaman sonra pek azınız müstesna sözünüzden döndünüz; zaten siz, bağlandığınız ahidlerden, verdiğiniz sözlerden sürekli yüz çeviren bir topluluksunuz. (*)

-Açıklama-

(*) Rasûl-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Medine’ye hicret buyurduklarında, burada Kaynuka Oğulları, Nadir Oğulları ve Kureyza Oğulları adında üç Yahudi kabilesi yaşıyordu. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Medine’de temelleri atılmaya başlanan devletin vatandaşları olarak bunlarla yazılı bir anlaşma yapmıştı. Fakat bu kabilelerin hiçbiri, geçen zaman içinde anlaşmalarına sadık kalmadılar. Sadakatsizliklerini, Rasûlüllah’ı öldürmek için tuzak kurmaya ve Hendek Savaşı’nda Medine’yi kuşatan müşrik ordularıyla anlaşıp Müslümanları arkadan vurma teşebbüsünde bulunmaya kadar götürdüler. İşte bu sûrede, İsrail Oğulları’yla ilgili olarak yukarıdan beri devam edegelen âyetler, topluca ve aynı anda değil, gelişen hadiseler üzerine 5–6 yılı kapsayan bir süre içinde inmiştir.

Bir yandan bu âyetler, Medine’de yeni oluşan İslâm toplumunu, dinleri konusunda Yahudilerin ortaya atabilecekleri şüphelere ve bu toplumla birlikte, gelecek asırlardaki İslâm toplumlarını da muhtemel Yahudi fitnelerine karşı uyarırken, öte yandan ve bunun çok daha ötesinde, Yahudiler için aslî çizgilerine dönme adına yeni ve kaçırılmaması gereken bir fırsatın doğduğunu ilan ederek, onları Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’a inanıp İslâm toplumuna katılmaya teşvik gayesi gütmektedir. Bunu yaparken de, Allah’ın asırlardan beri üzerlerindeki nimetlerini hatırlatma, buna karşılık ortaya koydukları vefasızlıklara dikkat çekme ve dolayısıyla başlarına gelen musibetleri nazara verme gibi yollarla, insan vicdanındaki iyiliğe iyilikle mukabelede bulunma, başa gelenlerden ders alma, yapılan hatalardan pişmanlık duyup, ıslah-ı hâl etme gibi mekanizmaları harekete geçirmektedir.

وَاِذْ اَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ (٨٤)

84. Öyle ya, yine bir vakit sizden bir söz daha almıştık: Birbirinizin kanını dökmeyecek; kendinizden olan insanları (memleketiniz halkını) memleketinizden çıkarmayacaktınız. Bu konuda kesin taahhütte bulunmuş, ikrar vermiştiniz, hem de birbirinize şahit olarak; nitekim bugün de aynı şahadette bulunursunuz.

ثُمَّ اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْۘ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۜ وَاِنْ يَأْتُوكُمْ اُسَارٰى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْۜ اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍۚ فَمَا جَزَٓاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (٨٥)

85. Sonra ne yaptınız? Siz o kimselersiniz ki, birbirinizi (kendi memleketiniz halkını) öldürüyor, içinizden bir kısmını öz diyarlarından çıkarıyor, hem de insaf sınırlarını çok aşan ve günah olduğu apaçık bir fenalık ve düşmanlıkla aleyhlerinde birbirinize arka çıkıyorsunuz. Elinize esir düştüklerinde salıverilmeleri için kendilerinden fidye almaya kalkıyor, (düşman elinde) size esir olarak geldiklerinde ise, bu defa fidye ile onları kurtarıyorsunuz; halbuki onları öz diyarlarından çıkarmak size baştan haram kılınmıştı. (*) (Bu şekilde ne yaptığını bilmez bir topluluk olarak) Kitabın bir kısmına inanır, bir kısmını inkâr mı edersiniz? İçinizde böyle davrananların görecekleri mukabele, dünya hayatında rüsvaylık, Kıyamet Günü de azabın en şiddetlisine itilmekten başka ne olabilir? Allah, yapıp ettiklerinizden asla habersiz ve onlara karşı kayıtsız değildir.

-Açıklama-

(*) Âyetlerin takip ettiği üslûp, gerçek bir tarihçiye tam anlamıyla yol gösterici mahiyettedir. Geçmişle hâl iç içe sunulmakta, böylece geçmiş hadiseler âdeta (şimdiki) hale getirilmekte ve hâl geçmişe girmekte, böylece tarih, manâsız bir hadiseler yığını olmaktan çıkıp, devam eden tesirleriyle halâ yaşanan ve ibret veren bir hayat olmaktadır. Ayrıca, burada anlatılan geçmiş hadiselerin kahramanları ile, âyetlerin indiği anda yaşanan hadiselerin kahramanları aynı karakterde birleşmekte ve dolayısıyla geçmişten hale bütün hadiseler aynı kişiler etrafında dönmektedir. Böylece hadiselerden çok şahıslar, niyetler, karakterler ve sıfatlar öne çıkmakta, hadiseler bu aslî unsurların tezahürleri olarak görünmektedir. İslâm henüz Medine’ye girmeden önce Medine’deki Yahudi kabileleri, Arap olan Evs ve Hazreç kabileleriyle pakt imzalamıştı. Evs ve Hazreç kabileleri arasında herhangi bir çatışma patlak verdiğinde Yahudi kabilelerinden her biri müttefikleri yanında yer alıyor ve bu şekilde birbirlerinin kanına giriyorlardı. Halbuki bu, Tevrat’ta yasaklanmıştı. Savaş bitip de esirleri kurtarmaya sıra gelince, bu defa da karşı taraftaki kendi esirlerinin fidye karşılığı serbest bırakılmasını sağlıyorlar, bunu da Kitabın bir hükmü olarak yaptıklarını söylüyorlardı. Bu şekilde, bir yandan Kitabın hükmünü uygulama iddiasında bulunurken, buna sebep olan kardeş savaşından ve kardeş kanı dökmekten ise Kitaba rağmen geri durmuyorlardı.

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟ (٨٦)

86. Öyleleri, Âhiret’i verip, karşılığında (insanî hayatın en alt derecesi ve sadece maddî, süflî arzu ve emelleri tatmine çalışma hayatı olarak) dünya hayatını satın almış kimselerdir. (Bu alışverişlerinin karşılığında) üzerlerinden azap hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine (azaptan kurtulma adına) herhangi bir yardımda da bulunulmayacaktır.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَرِيقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَرِيقًا تَقْتُلُونَ (٨٧)

87. (Bu azap onların tam hakkıdır. Çünkü) şurası bir gerçek ki, Musa’ya o (hidayet kaynağı, kendisinde nur ve her meselenin çözümü bulunan) Kitabı verdik ve arkasından (Musa’nın izinde ve aynı Kitabı esas alıp uygulamakla birlikte, zamana ve şartlara göre içtihadlarda bulunan, ayrıca kendilerine dua ve münacat mahiyetinde sahifeler verilen) daha başka rasûller gönderdik (ve böylece onları ışıksız, rehbersiz bırakmadık). Bilhassa en son olarak Meryem oğlu İsa’ya, (risaletini gün gibi gösteren ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede ispat eden) o apaçık delilleri verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le (*) destekledik. Hal böyle iken, ne zaman size nefislerinizin hoşlanmayacağı, heva ve hevesinize hizmet etmeyecek mesaj ve hükümlerle bir rasûl gelse, hep böyle büyüklük taslayıp kafa tutacak, kibrinize dokunuyor diye kimisini yalanlayıp kimisini öldürecek misiniz?

-Açıklama-

(*) Hz. İsa’ya destek olan, yaygın anılış şekliyle Ruhü’l-Kudüs, daha doğru bir tercüme ile Kudsiyet Ruhu konusunda farklı mülâhazalar ortaya atılmıştır. Kelime manâsı itibariyle fevkalâde temizlik, taharet ve nezahet yahut bereket ruhu veya mukaddes ruh demek olan Ruhü’l-Kudüs, bazılarına göre “ruhullah” gibi, Allah’tan bir ruh, bazılarına göre Allah’ın bir ism-i a’zamı, bazılarına göre İncil, bazılarına göre ise Hz. Cebrail’dir. Hz. Cebrail (a.s.), Kur’ân-ı Kerim’de emîn sıfatıyla da anılır (Tekvîr Sûresi/81: 21). Bununla birlikte, Hz. İsa’ya destek olan bu ruhun, Kur’ân-ı Kerim’de meleklerden başka Ruh’un da anıldığını nazara aldığımızda, Hz. İsa’ya destek veren bir kudsiyet ruhu olduğunu veya Ruh adlı varlığın (bkn: Meâric Sûresi/70, not 1; Kadr Sûresi/97, not 1) Hz. İsa ile olan münasebeti açısından kendisine Ruhu’l-Kudüs dendiğini söyleyebiliriz. Onun Hz. İsa için bilhassa bir destekçi olarak Kudüs kelimesine izafeten anılması, Hz. İsa’da ve misyonunda ruhaniyetin öne çıkmasından ve bu misyon için ifade ettiği önemden dolayı olsa gerektir.

وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَلِيلًا مَا يُؤْمِنُونَ (٨٨)

88. (Bu kadar nimet, af, mağfiret, şefkat, nasihat ve gerçek karşısında yine de inanmamakta diretiyor ve mazeret olarak da alayvarî, “Bunlara bizim ne ihtiyacımız var ki! Bunları bu kadar sayıp döktüğüne göre, demek) bizim kalblerimiz kılıflı, kabuk bağlamış, kaşarlanmış; (imana kabiliyetimiz kalmamış!)” diyorlar. Hayır, gerçeklerin üzerini bilerek örtmeleri ve inanmamakta direnmeleri sebebiyle Allah onları lânetledi (rahmetinden uzaklaştırdı; kalblerini ve kulaklarını mühürledi, gözlerine perde çekti). Bu bakımdan, imanla, iman hakikatleriyle münasebet ve alâkaları pek azdır.

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِهِْ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِرِينَ (٨٩)

89. Öyle ya, Allah katından kendilerine yanlarında bulunan (Tevrat’ı, aslî haliyle onun İlâhî bir kitap olduğunu ve içinde bulunan Âhir Zaman Nebîsinin sıfatlarını) tasdik eden bir Kitap geldi; daha önce de, o sıralar kâfir bulunan (Evs ve Hazreç gibi topluluk)lara karşı, (“Âhir Zaman Nebîsi gelecek ve o zaman sizi mağlûp ve perişan edeceğiz!” diye) galibiyet ve fetih dileyip duruyorlardı. (Öz çocuklarını tanıdıkları gibi) tanıdıkları (Âhir Zaman Nebisi) gelince, bu defa da O’nu ret ve inkâr ettiler. Allah’ın lâneti boynuna olsun o kâfirlerin!

بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِهِٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ (٩٠)

90. Ne kötü bir şey karşılığında kendilerini satıp feda ettiler: Allah’ın, kullarından dilediğine tamamen fazl ve kereminden Kitap indirip risalet vermesini (sırf o kul kendilerinden değil diye bencillik ve) kıskançlıkla hoş görmeyip haddi aşarak, Allah’ın indirdiği Kitabın, o Kitap’taki gerçeklerin üzerini bile bile örtmeğe, onları bile bile inkâra gittiler. Böyle yaptılar ve gazap üzerine gazaba (şiddetli cezaya) uğradılar. (Küfür varlıklarını kaplayıp tabiatları haline gelmiş bütün kâfirler gibi o) kâfirler için de (dünyada benzerini görüp tanımadıkları) alçaltıcı bir azap vardır.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٩١)

91. Kendilerine, “(Mü’minin şiarı, Allah’ın bütün indirdiklerine inanmaktır.) Allah her ne indirmişse ona, (dolayısıyla Kur’ân’a) iman edin!” denildiği zaman, “Hayır, biz ancak bize indirilene iman ederiz!” diye karşılık verirler ve hak olduğu, hem de ellerindeki Kitabı (aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynaklı olması itibariyle) tasdik ettiği halde, kendilerine indirilenden başkasını bile bile ret ve inkâr ederler. (*) Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minlerdiniz, Allah’ın size indirdiğine gerçekten inanıyordunuz da, neden daha önceden Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?”

-Açıklama-

(*) Hakperest olamayan her fert ve cemaat, aynı tavrı sergilemekten geri durmayacaktır.  Böyleleri için iman, bir iddiadan ibarettir. İmanlarında bile kendilerini görmek isterler. Kendilerinden olmayan peygambere peygamber, âlime âlim demezler. Bir milleti tefrikaya atan, insanlığı şirk ve kavgaya çeken, hakka karşı kuvvet ile, safsata ile, türlü türlü hilelerle karşı çıkılmasına sebebiyet veren, hep bu nefsaniyet, bu kibir ve bu bencillik olduğu gibi, İblis’i Allah’ın rahmetinden ebediyen uzaklaştıran da yine bu tavır olmuştur.

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهِ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ (٩٢)

92. (Celâlim hakkı için,) Musa size apaçık delillerle gelmişti. Böyle iken, (O kısa bir süreliğine aranızdan ayrılır ayrılmaz, pek çoğunuz itibariyle) tuttunuz, o buzağıyı ilâh edindiniz. Siz, böyle yanlış yapıp yanlış davranan, (Allah’ı bırakıp başka ma’budlara yönelme zulmünü işleyen ve böylece) kendi öz canlarına zulmeden kimselersiniz.

وَاِذْ اَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهِٓ اِيمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ (٩٣)

93. Yine bir zaman (ahdimize riayet edeceğiniz konusunda) sizden sağlam söz almış (ve hem bu maksatla, hem de sözünüzde durmak gerektiğinin önemine dikkat çekmek ve sözünüzden dönmenin başınıza neler getireceği hususunda sizi ikaz etmek için) Tur’u yerinden söküp kaldırmış ve üzerinize düşüverecek gibi o vaziyette tutmuştuk: “Size verdiğimiz (Kitaba) kuvvetle tutunun ve dinleyip itaat edin!” “Dinledik, (ama hiç dinlememiş, duymamış gibi, denilenin tersini yaparak, sanki) isyan ettik!” dediler. Gerçek karşısında sürekli direnip (isyan etmeleri ve en son buzağıya tapınarak) küfre girmeleri sebebiyle buzağı (sevdası) kalblerine içirilmiş, (kalblerinde imana ve başka bir sevgiye artık hiç yer kalmamıştı). Onlara de ki: “İddia ettiğiniz gibi gerçekten mü’minseniz, size indirilene gerçekten inanmışsanız, bu imanınız size ne kötü şeyler emrediyor?” (*)

-Açıklama-

(*) Amel, imandan bir parça, aslî bir unsur değilse de, iman, kendini kendine has amelle ortaya koyar. Amel, imanın da, imansızlığın da aynasıdır.

قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٩٤)

94. De ki: “Eğer iddia ettiğiniz gibi (Allah’ın sevgilileri ve Sırat-ı Müstakîm’in tek yolcuları iseniz ve dolayısıyla) Âhiret yurdu (olan Cennet) Allah katında, O’nun hükmü ve iznince başka kimseye değil de yalnızca size âitse, bu iddianızda ve iman davasında sadık, samimî ve sözünüzün doğruluğuna kani iseniz, haydi ölümü cana minnet bilin ve hemen isteyin.”

وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْۜ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ (٩٥)

95. Ama işleyip durdukları ve bizzat kendi elleriyle Âhiret’e gönderdikleri (cinayetler, zulümler ve cürümler onlarda ölüp Allah’a kavuşma aşk ve arzusunu yok ettiği, her halükârda vicdanları da yaptıklarının kötülüğüne hükmedip cezasız kalmayacağını sezdiği için) ölümü asla, hem de ebediyen arzu etmezler. Allah, (şirk ve daha başka büyük günahlar içinde yüzmekle kendilerine zulmeden) o zalimleri çok iyi bilmektedir.

وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذِينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِهِ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟ (٩٦)

96. Hiç şüphesiz onları insanların yaşamaya en hırslısı bulursun; öyle ki, (Allah’ı tanımayan ve çeşit çeşit putları O’na) ortak koşanlardan daha da hırslı. Her biri arzu eder ki bin sene yaşasın. (*) Halbuki ne kadar çok yaşarsa yaşasınlar, (böyle günahlar içinde yüzdükçe) bu ömür onları azaptan uzaklaştıracak, azapla aralarına girecek, Âhiret’in gelmesine mani olacak değildir. Neler yapıyorlar, hangi işlerle meşguller, Allah, hepsini çok iyi görmektedir.

-Açıklama-

(*) “Dünya sevgisi, bütün hataların, bütün yanlış ve günahların başıdır.” (Beyhakî, 7: 338)

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِنِينَ (٩٧)

97. (Bir de, Kur’ân’ı kendi içlerinden birine değil de sana getiriyor diye Cebrail’e düşman olurlar. Onlara) de: “(Âlemlerin Rabbi, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah şöyle buyuruyor:) ‘Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine, kendinden önceki bütün İlâhî kitapları (aslî halleri, halâ ihtiva ettikleri gerçekler ve İlâhî kaynakları itibariyle) tasdik edici ve mü’minler için hem baştan sona bir hidayet kaynağı, hem de (dünya ve Âhiret hayatları adına bir) müjde olarak indirmekte, (böylece o kalb, âdeta mücessem vahiy haline gelmekte)dir’.” (*)

-Açıklama-

(*) Bu âyet ile sûrenin başında mü’minleri tavsif eden âyetler arasındaki münasebet açıktır. Her sûrenin başlangıç âyetleri, o sûrenin bir bakıma mihveridir. Cebrail, (Kur’ân’daki şekliyle Cibrîl,) karşısında hiçbir maddî kuvvetin duramayacağı ve eserlerinde zaruret, kesinlik, bağlayıcılık sabit olan, hasılı her meleğin, her kuvvetin, her satvetin, her ruhun üstünde bir melek mefhumunu ifade etmektedir. Vahiy de bu şekilde bir kesinlik, mutlak ve zaruri bir ilim ihtiva edip, şek ve şüpheye, beşer iradesinin müdahalesine imkân bırakmadığından, vahye vasıtalık yapan meleğin Cibril ismiyle anılması, onun bir bakıma tarifi de olmaktadır. O’na, ayrıca ruh, ruhullah, ruhu’l-emin, ruhu’l-kudüs de denilmesi ve O’nun kerim, çok şerefli bir elçi, son derece kuvvetli, Arş’ın Sahibi’nin katında mertebe ve itibarı çok yüksek, (yardımcılarının kendisine) itaat ettiği, ayrıca (Allah’ın emirlerini yerine getirmede) bütünüyle güvenilir ve akıbeti de emniyet altında (Tevkîr Sûresi/81: 19–21) âyetleriyle tavsif olunması da, bu tarif ve manâyı kuvvetlendirmektedir. (Yazır, 1: 432)

مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَجِبْرِيلَ وَمِيكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرِينَ (٩٨)

98. (Allah’ın emrettiğinden başkasını yapmayan Cebrail’e düşmanlık, Allah’ın takdirine ve dolayısıyla Allah’a düşmanlıktır. Bu sebeple,) kim Allah’a, meleklerine, rasûllerine ve (bu arada melekler içinde) Cebrail’e ve Mikâil’e düşmansa bilsin ki, hiç şüphesiz Allah kâfirlere düşmandır. (Onlara mühlet vermesi, onları ihmal ettiği için değildir; sadece haset, inat ve heva-heveslerine bağlılıklarından vazgeçip, gerçeğe yönelirler ve imanla mü’minler cemaatine dahil olurlar mı diyedir).

وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ (٩٩)

99. (Onların küfr ü inkârlarına üzülme!) Şurası bir gerçek ki sana, (senin risaletini, Kur’ân’ın Allah katından bir kitap olduğunu güneş gibi gösteren, güneş gibi kendi kendilerine delil olan) apaçık âyetler, parlak deliller indirdik. Bütün bu âyet ve delilleri, ancak fasıklar (hâl, düşünce, bakış açısı ve yaşayışlarıyla Sırat-ı Müstakîm’den sapmış ve apaçık günah işlemekten çekinmeyenler) görmezlikten, duymazlıktan gelir ve inkâr eder.

اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَرِيقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (١٠٠)

100. (O fasıklar) ne zaman bir ahidde bulunsalar, her defasında mutlaka içlerinden bir güruh onu bozup atıverecek öyle mi? (Evet, hep böyle yapıyorlar; hem küçük bir güruh da değil,) onların çoğu, ahd tanır, iman eder değillerdir.

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (١٠١)

101. Hem, nihayet kendilerine Allah katından ellerinde bulunan (Tevrat’ı aslî hali, halâ ihtiva ettiği gerçekler ve İlâhî kaynağı itibariyle) tasdik eden bir rasûl gelince önceden kendilerine Kitap verilmiş olanların bir bölümü, sanki (onun Allah tarafından gönderilmiş hak bir Kitap ve onu getiren Rasûl’ün de bekledikleri son Peygamber olduğunu) bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitabı’nı omuzlarının arkasına, çok geriye attılar (ne Tevrat’ın O’nunla ilgili haberlerine itibar ettiler, ne de Kur’ân’a gereken saygı ve alâkayı gösterdiler).

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهٌِ وَمَا هُمْ بِضَٓارِّينَ بِهِ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهِٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ (١٠٢)

102. Tuttular, Süleyman’ın devlet ve idaresi aleyhinde şeytanların uydurup etrafa yaydıkları yalanların peşine düştüler (ve O’nun, şeytanları, cinleri, kuşları pek çok işlerde istihdam eden ve çeşitli harikalarla müeyyet idaresini büyüye verdiler). Halbuki (Allah’ın her zaman O’na göz yaşları içinde dua dua yalvaran has bir peygamberi olup, büyü yapmanın da, büyüye hakikî ve yaratıcı tesir vermenin de küfür olduğunu bilen) Süleyman, asla küfre düşmedi; (O’nun mülkü aleyhinde iftira yayan) şeytanlar küfre düştü: insanlara büyüyü ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen ilmi (çarpıtarak ve yanlış yolda kullanılacak tarzda) öğretiyorlardı. (İnsanlara büyü bozma ve büyüye karşı korunma gibi birtakım gizli ilimleri öğreten Harut ve Marut), “Biz, oldukça hassasiyet isteyen bir iş için gönderildik. Bize verilen bu bilgide de fitne ve imtihan vardır. Bu bakımdan, (onu iyi yolda kullanın; kötü yolda kullanarak) küfre düşmeyin!” diye uyarmadıkça kimseye bir şey öğretmiyordu. Fakat şeytanların hile ve iftiralarının peşine düşenler, gerek büyüden, gerekse Harut ve Marut’a indirilen bilgiden sadece kişi ile eşinin arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. O öğrendikleriyle, Allah’ın izin ve dilemesi olmadıkça kimseye zarar verebilecek de değillerdi. Onlar, neticede zararı kendilerine dokunacak, ama asla fayda vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı. Ne kötüdür karşılığında öz canlarını sattıkları bu iş! Keşke, (ömürlerini nasıl çirkin bir şeyle geçirdiklerini ve Âhiret’teki nasipsizliklerinin dehşetini idrak edip), gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı! (*)

-Açıklama-

(*) Hz. Süleyman, mazhar kılındığı pek çok harikanın yanısıra, şeytanları ve cinleri de emri altına almış, değişik işlerde kullanıyordu. Bunlar bir ara, O’na isyana yeltendiler, fakat muvaffak olamadılar. O’nun vefatından sonra ise, dostlarına, kendileri gibi şeytanlaşmış ve kendileriyle doğrudan temasa geçebilen insanlara (En’âm Sûresi/6: 121)

Hz. Süleyman’ın o harika idaresinin esasen büyüye dayandığını telkin etmeye başladılar. Hz. Süleyman’ın daha vefatından önce içten parçalanmaya ve dağılmaya yüz tutan, git gide zayıflayan, çöken İsrail Oğulları devletinde halk, artık güç kaynağı olarak da büyüye ve şeytanlara yöneliyordu. Neticede büyü son derece yaygın bir hâl aldı. Babil sürgününde, büyünün yol açtığı felâketleri önlemek, bunun için de birtakım gizli ilimleri kendilerine öğretmek için Cenab-ı Allah, İsrail Oğulları’na Harut ve Marut adlı iki melek gönderdi. Nasıl Hz. Lût’a (a.s.) gönderilen melekler delikanlı suretinde gelmişlerse, ihtimal bunlar da, iki insan suretinde gelmişlerdi. Bunlar, gizli ilimleri insanlara öğretirken, öğrettiklerinin kötüye kullanılması durumunda bir fitneye, hattâ neticede küfre varacak günahlara da yol açabileceği ikazında bulunuyorlardı. Buna rağmen, nasıl temelde faydalı her ilim, hattâ su ve ateş gibi en faydalı maddeler bile, birtakım şerli ellerde kötüye ve insanın zararına kullanılabiliyorsa, Yahudiler de, bu iki meleğin öğrettiklerini ailelerde ve toplumda fesat çıkarıcı yolda kullandılar. Onu, özellikle eşlerin arasını açmada kullanmaları, ahlâken ne ölçüde tefessüh ettiklerini göstermektedir. Şeytanların bu konudaki iğvası ile İsrail Oğullarının yaptıklarını, “Şeytan, elemanlarını dünyanın her tarafına gönderir. Dönüşlerinde onlardan yaptıkları hakkında rapor alır. Ama, hiçbirinin anlattığından tatmin olmaz. Nihayet içlerinden bir tanesi bir hanımı kocasından ayırmaya muvaffak olduğunu söyleyince içi sevinçle dolar ve onu kucaklar.” (Buharî, “Talâk”, 25) hadisi ışığında değerlendiğimizde, konu daha bir aydınlığa kavuşacaktır. Yine, Kabala öğretisini, masonik öğreti ve ritüelleri gibi benzeri öğreti ve uygulamaları da bu âyetin ışığı altında ele alabiliriz.

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟ (١٠٣)

103. Keşke gerektiği şekilde iman edip, Allah’a içten saygı ve hükümlerine ittiba ile takva dairesine girmiş olsalardı, (şimdi olsun böyle yapsalar!) Bu takdirde, elbette Allah katından kendilerine verilecek sevap ve mükâfat her bakımdan hayırlı olurdu. Keşke bunu idrakle, gerçekten bilen ve anlayan insanlar gibi davransalardı! (*)

-Açıklama-

(*) Son iki âyet, en kısa ve kelime manâlarıyla, Keşke bilselerdi! şeklinde bitmektedir. Oysa 102. âyette, Kasem ederim ki, (o büyüyle meşgul bulunanlar, Allah’ın Kitabı’nı bırakıp da yerine büyüyü) satın alan her kim olursa olsun Âhiret’te hiçbir nasibinin, orada işine yarayacak hiçbir gelirinin olmayacağını muhakkak biliyorlardı cümlesi yer almaktadır. Demek oluyor ki, insanı kendisi istikametinde davranmaya sevk etmeyen, insana faydası olmayan bilgiyi Kur’ân-ı Kerim ilim olarak kabul etmemektedir. Burada bir diğer önemli nokta da, Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde ilimle Allah’tan gelen Kitap veya vahyin kastedildiğidir (3: 19). Dolayısıyla, bu ilme dayanmayanlar, başka her türlü bilgiyi yutmuş da olsalar cahildirler. Kulları içinde Allah karşısında ancak âlimler saygıyla ürperir (35: 28) âyeti, izahına çalıştığımız gerçeğin tamamını ifade etmektedir. İslâm öncesi çağın Cahiliye çağı olarak anılmasının sebebi de, o dönemde yaşayan halkın hiçbir şey bilmiyor olması değil, hayatlarını Allah’tan gelen ilmin yerine tamamen zan, heva ve heveslerinden kaynaklanan bilgilerine veya “bilgi veya fikir sureti giymiş heva ve hevesleri”ne göre tanzim etmiş olmalarıdır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ اَلِيمٌ (١٠٤)

104. Ey iman edenler! (*) (Allah Rasûlü’yle olan muamele ve konuşmalarınızda, bir kısım Yahudilerin kasten “Bizi de gözet çobanımız!” manâsına gelecek şekilde kullandıkları) “râinâ!” sözünü söylemeyin; bunun yerine, “ünzurnâ (Lütfen bize nezaret buyurup, dikkatinizi lütfeder misiniz)!” deyin (**) ve (O size ne söylüyorsa) dinleyip belleyin (ve itaat edin). (Bilin ki, Allah Rasûlü’ne inanmayan, itaat etmeyen ve O’na karşı saygısızlık yapan) o kâfirler için çok acı bir azap vardır.

-Açıklama-

(*) Kur’ân-ı Kerim’de, bu şekilde 88 yerde Ey iman edenler! hitabı vardır. Bu hitap, genellikle imanı dille ikrar etmiş ve mü’minlerin mescidine gelen, kestiklerini yiyen ve bilhassa ekin ve hayvanlar gibi, açıkta olup, başkalarının da gördüğü malların (emvâl-i zahire) zekâtını veren bütün insanlaradır. Böyle bir hitapla gelen âyetlerde ortaya konan hükümler, iman etmiş olmanın bir gereği ve bir şiarıdır. Ancak bu hükümleri içten ve sadece Allah rızası için, dini O’na has kılarak, yani ihlâsla yerine getirmekle gerçek mü’min olunur.

(**) Rasûl-ü Ekrem’le konuşurken Ashab-ı Kiram, zaman zaman “lütfen bizi bir gözetin, mühlet tanıyın, izin ver anlayalım!” manâsında râ’ınâ diyordu. Fakat bazı Yahudiler bunu çarpıtır, bazen “bizim çobanımız” manâsında râînâ, bazen İbranice’de “Dinle, sağır olası!” manâsındaki bir başka yakın kelime şeklinde telaffuz eder, bazen bu sözün arkasından başka sözler de fısıldarlar, kısaca Rasûl-ü Ekrem’e hakarette bulunurlardı. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere, daha çok saygı ifade eden ve çarpıtılmaya müsait olmayan ünzurnâ kelimesini kullanmalarını emretmektedir. Âyette, Rasûlüllah’la münasebetin şekline ve O’na azamî hürmet göstermeye işaret ve aksi bir tavır için de büyük bir tehdit vardır.

مَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ (١٠٥)

105. Ehl-i Kitap’tan, (Rasûllerden ve İlâhî kitaplardan birini veya birkaçını inkâr etmek, Allah’a değişik şekillerde şirk koşmak veya O’nun meleklerine düşmanlık beslemek gibi yollarla) kâfir olanlar, ayrıca (Mekke ve civar kabilelerdeki müşrikler gibi bütün) müşrikler, size Rabbinizden bir hayır indirilmesinden hiç hoşlanmazlar. Fakat (onlar nasıl karşılarlarsa karşılasınlar) Allah, dilediği kulunu rahmetiyle seçkin ve vazifeli kılar. Allah, çok büyük fazl sahibidir, karşılıksız lütf u ihsanda bulunmada pek cömerttir.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli
Ali Ünal

Bu yazı 83 kez okundu