Pırlanta İkliminde Seyahat-52

•Bir Zulmü Daha Büyük Bir Zulümle Örtme Gayreti

•Hakta Sebat, Problemleri Çözmede Âlicenaplık

•İrşad Mesleği ve Mülâyemet

•Mülâyemetin Sınırı Hakkın Hatırı

•Gönül Köprüleri Kurabilmenin Biricik Yolu

***

BİR ZULMÜ DAHA BÜYÜK BİR ZULÜMLE ÖRTME GAYRETİ

°°°Önsöz°°°

  • Yalanı daha büyük bir yalanla, zulmü daha büyük bir zulümle örtme gayreti ve çaresizliği bütün zalimler arasında sık görülen katmerli bir cürümdür.
  • Bu iki günaha başka günahları da ekleyebiliriz.
  • Meselâ hırsızlık gibi. Çalmadan duramayan insanlar, çalmayandan rahatsız olurlar.
  • Bir vecizede ifade edildiği gibi, “Nasıl mîrî (devlet) malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarını birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir.” (30. Söz)
  • Mîrî malını çalanları yakalayan emniyet görevlilerinin ve kolluk güçlerinin, rüşvet almayan, yemeyen, yedirmeyen hukuk adamlarının ve bürokratların hapishanelerde çürütülmeye çalışıldığı, çalmayanın her çeşit ikbal kapılarından kovulduğu ve iş bulamadığı bir dönem yaşıyoruz.
  • İşte yine ‘Yolun Kaderi’nde resmedilen, herkesin her gün şahit olduğu, olabileceği bir tablo, sebepleri, müsebbipleri ve sonucu:

°°°°°°°°°°°

Bir mü’min şekle aldanmamalı, asıl olanın öz ve ruh olduğunu unutmamalı, ihlâs ve samimiyetten ayrılmamalı, bütün hareket ve hamlelerini Allah rızasıyla irtibatlandırmalı, attığı her adımda murad-ı ilâhîyi takip etmeye çalışmalıdır. Çünkü hayatını Allah’ın vaz’ ettiği disiplinlere uygun olarak tanzim etmeyen bir insan, nefsinin ve şeytanın yönlendirmelerine açık hâle gelecektir. Böyle birisi fırsatını bulduğunda kendi kesesini ve banka hesaplarını dolduracak, hatta kendi ülkesinin bankaları yeterli gelmeyince başka ülkelere para transferine başlayacaktır. Dahası akla-hayale gelmeyecek hilelerle milleti soyup soğana çevirecek, milletten gasp ettiği paralarla kendi saltanatını kurmaya çalışacaktır. Bu tür şeytanca mülâhazalarla hareket eden birisi ise mü’min görünse bile küfür yolunda yürüyor demektir.

  • Bir dönemde insanlar, hangi yol ve yöntemlerle belirli muvaffakiyetlere imza atmış, belirli zaferler elde etmişlerse, başka bir dönemde onun dışındaki yollarla aynı mazhariyetler elde edilemez. Bunun için öncekilerin gittikleri yolun takip edilmesi gerekir.

Evet, kat’iyen gayrimeşru yollarla meşru bir hedef yakalanamaz. Hedefin, makul, meşru ve ilâhî olması gerektiği gibi, o hedefe götüren yol ve yöntemin de aynı şekilde meşru olması gerekir. Meşru bir hedefe ulaşma adına gayrimeşru yolların kullanılabileceği şeklindeki makyavelistçe düşünce ise, başka değil sadece şeytanın bir dürtüsüdür. Böyle bir insan, mescide gitse, alnını yere koysa bile onun -maazallah- meyhanedeki, puthanedeki, demhanedeki birisinden farkı yoktur.

  • İdarenin hangi kademesinde bulunursa bulunsun, milletin malını hortumlama, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet alma, bohemce bir hayat yaşama veya kendi çevresini kayırma gibi büyük günahları işleyen insanlar, bu melanetlere başkalarının muttali olmasını istemezler.

Dolayısıyla kendilerinden olmayan ve işledikleri gayrimeşru işleri tasvip etmeyen temiz ve dürüst insanların, yaptıkları melanetlere muttali olabilecekleri konumlara gelmesinden rahatsızlık duyarlar. Kendilerine engel olunacağından, yaptıklarının deşifre edileceğinden, aldattıkları kitleler nezdinde kredi kaybedeceklerinden korkar, bütün bunları engelleyebilmek için dürüst ve temiz insanlara akla hayale gelmedik yollarla baskı uygularlar. Çünkü her suçlunun, cürmünü örtme ve içinde bulunduğu suçtan sıyrılma gibi bir gayreti vardır. Hatta onlar, kendilerini masum gösterme adına başkalarına değişik kusurlar isnat etmek suretiyle atf-ı cürümde bulunmaktan da kaçınmazlar. Bütün bunların yanı sıra onlar, konumlarını, makamlarını ve geleceklerini garanti altına alabilmek için kendilerine muhalif gördükleri insanları uydurdukları bir kısım ad ve unvanlarla karalamaya ve itibarsızlaştırmaya çalışırlar; bunun da ötesinde bütün kapıları onların yüzüne kapamaya ve bulundukları yerlerden tecrit etmeye gayret ederler.

Onlar başkalarının kendi günahlarına muttali olmasını istemedikleri gibi, daha rahat hareket edebilmek için çevrelerini de kendilerine benzetmeye çalışırlar. Çünkü aynı mesâvi ve suçları irtikâp eden insanlar birbirleriyle rahat anlaşırlar. Onlar, hem eleştiri almamış olur hem de yaptıkları işten vicdan rahatsızlıklarını susturmaya çalışırlar. Fakat asla unutulmamalı ki bütün bu fiil ve sıfatlar bir mü’minde bulunsa bile kâfirce muamele ve sıfatlardır. [Hakiki ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

BİR ZULMÜ DAHA BÜYÜK BİR ZULÜMLE ÖRTME GAYRETİ

°°°Önsöz°°°

  • Ne tarafından baksak imtihan dünyası. Bazen büyük bir imtihan, daha büyük bir imtihanın sebebi olabiliyor. Meselâ affetme imtihanı gibi.
  • Malûm iyilik yapana iyilik yapmak kolaydır. Kötülük yapana kötülük yapmak da kolaydır. Fakat Kötülük yapana, hem de bu kötülüğü yıllarca artırarak devam ettirene, kızdığı kişilerin yakınlarından bile intikam alan, hasta, yaşlı, kadın, çocuk vs kim olduğuna bakmayana, günün birisinde hakkını almak fırsatını kazandığında karşılık vermemek, afvetmek, hattâ affetmekten öte iyilik yapmak…
  • İşte Muhammedîlik bu olsa gerek ve işte âyet-i kerimeler perspektifinden bu ruhun vârislerinden o büyük zatın, gelecekte zalimlere karşı almamız gereken tavır ve tutum hakkında bize tavsiyeleri:

°°°°°°°°°°°

  Her şeye rağmen hakiki mü’minlere düşen vazife, bir taraftan tiranların güç ve baskılarına boyun eğmemek, hak bildiği yolda dimdik yürümeye devam etmek, diğer taraftan da

 وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O hâlde sen, kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak.” (Fussilet sûresi, 41/34.) âyet-i kerimesi gereğince kendilerine kötülük yapan insanlara bile bir iyilik yolu bularak onları kötülükten alıkoymaya çalışmaktır.

Hani Hazreti Mevlâna’nın,Bir ayağım dinin merkezinde, diğer ayağım yetmiş iki milletin içinde.” veya “Gel, gel, ne olursan ol yine gel; ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel! Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tevbeni bozmuş olsan da yine gel!” şeklinde sözlerinden rahatsız olan hoca kılığındaki bir adam onun karşısına dikilerek ağzına ne geliyorsa söyler.

-“Zındıksın, fasıksın, insanları baştan çıkarıyorsun. Herkese kucak açarak Yahudiye, Hıristiyana, Mecusiye yahşi çekiyorsun” gibi laflar söyler. İçindeki bütün karbondioksiti boşaltır. Bu arada Hazreti Mevlâna, onun söylediklerini kemal-i samimiyet ve kemal-i tevazu ile dinler. Söyleyecek bir sözü kalmayınca Hazret, “Söyleyeceklerin bitti mi?” der. “Evet.” cevabını alınca da, “Bu bağrım sana da açıktır. Sen de gel!” der.

Evet, birileri farklı gerekçeler uydurarak bütün kapıları sizin yüzünüze kapatabilir, asgari temel hak ve hürriyetleri bile size çok görebilirler. Hatta dünyanın ta öbür ucundaki hayırlı bir kısım hizmetlerinize dahi engel olmak isteyebilirler. Buna karşılık siz, size düşeni yapmalı, حَسْبُنَا اللهُ “Allah bize yeter!” deyip, doğru bildiğiniz yolda salih amel işlemeye devam etmelisiniz. Kötülüklerle mücadele ederken de asla mukabele-i bi’l-misil kaide-i zalimânesinde bulunmamalısınız. Evet, yapılan bir kötülüğe karşı aynıyla mukabelede bulunmak zalimce bir kaidedir.

Vâkıa Yüce Allah, وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.” (Nahl sûresi, 16/126.) beyan-ı sübhanisiyle buna müsaade etmiştir. Fakat aynı âyet-i kerimenin devamında,

وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ

“Şayet sabredecek olursanız bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.” buyurmak suretiyle âbide şahsiyetlerin sabır ve af yolunu tutması gerektiğine işaret etmiştir.

  Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca kendisine her türlü kötülüğü reva görenlere karşı hep afv u safh (af ve müsamaha) ile mukabelede bulunmuştur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke fethi sırasında, böyle bir imkânı kendisine bahşeden Allah’a karşı tevazuun bir gereği olarak mübarek başı bineğinin eğerinin kaşına değecek şekilde iki büklüm oraya girmiş; o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapmış insanların endişe ve korkuyla haklarında verilecek hükmü beklediği esnada, kendisinden birkaç bin sene önce Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi, “Bugün size ayıplama ve kınama yoktur. Gidin! Hepiniz serbestsiniz!” (Yûsuf sûresi, 12/92.) demiştir. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 5/74; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118.)

 İşte civanmertlik ve âlicenaplık budur! Günümüzdeki peygamber vârislerinin takip etmesi gereken yol da budur!.. [Hakiki ve Şeklî Müslümanlık/ Yolun Kaderi]

***

İRŞAD MESLEĞİ VE MÜLÂYEMET

°°°Önsöz°°°

  • Bütün Peygamberlerin hayatında her durum için en uygun bir tavır, her müşkül için bir çözüm yolu var. Özellikle Efendimiz’in hayatında bu tavır çok net.
  • Bu kadar “insan” bir Peygamberin ümmeti, nasıl bazen bu kadar insanlıktan uzaklaşabiliyor hayret etmemek mümkün değil.
  • Fakat sebebi belli. İnandığımız(ı söylediğimiz) değerleri şekle indirgenmiş ve içselleştirememiş olmak.
  • Durumumuz şu sözdeki mahlûkun durumuna çok benziyor: “Eş.. kırk çeşit yüzme bilirmiş fakat suya girince hepsini unuturmuş.” 
  • Cami kürsülerinde gürül gürül İslâmiyet anlatılıyor. Evlerimizde cilt cilt kitaplar her şeyi yazıyor, anlatıyor. Çoğumuz, sahabe-i kiramın çoğundan daha fazla hadis biliyoruz. Ama durum ortada.
  • İşte aşağıda, yine Kur’an ve Efendimiz üzerinden Pırlanta bir tahlil ve bir irşad daha:

°°°°°°°°°°°

“Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” ( Âl-i İmrân sûresi, 3/159.)

Söz konusu âyet, Uhud Muharebesi münasebetiyle nâzil olmuştur. Bildiğiniz gibi Uhud’da geçici bir mağlubiyet yaşanmış fakat başlangıçta yaşanan nispî ve kısmî hezimet daha sonra zaferle noktalanmış ve taçlanmıştır. Öncelikle âyet-i kerimenin kısa bir meal-i münifini verelim. İlk olarak Cenâb-ı Hak,

 فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ 

buyuruyor. فَبِمَا lafzındaki “bâ” harf-i cerinin “musâhabet” (yakınlık) ifade ettiği göz önünde bulundurulacak olursa şöyle denebilir: “Sen, Allah’ın rahmeti, inayeti, riayeti ve kilâeti sayesinde onlara karşı yumuşak davrandın.” Burada ilk olarak Yüce Allah (celle celâluhu), Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hususi bir ilâhî inayet ve riayet altında olduğunu bildirmiş, O’nun herhangi bir kusur yapmış olabileceği ihtimalini daha başta zihinlerde bertaraf etmiştir.

Bu konuda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) seçkin konum ve hususiyetini anlayabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın, irşad hususunda Hazreti Musa (aleyhisselâm) ve Hazreti Harun’a (aleyhisselâm) hitabını hatırlamak faydalı olabilir. Bilindiği üzere Allah (celle celâluhu), irşad için Hazreti Musa ve Harun’u, Firavun’a gönderirken فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا “Ona yumuşak söz söyleyin.” (Tâhâ sûresi, 20/44.) beyanıyla onlara mülâyemeti emretmesine mukabil, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, لِنْتَ لَهُمْ “Onlara yumuşak davrandın.” buyurmak suretiyle O’nun daha baştan böyle bir yüce ahlâk üzere olduğunu hatırlatmıştır.

Allah (celle celâluhu), Nebiler Sultanı’nın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Kur’ânî ahlâkını ortaya koyduktan sonra,

وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ

 “Eğer Sen, –hâşâ ve kellâ– haşin, hırçın ve katı kalbli olsaydın -ki değilsin- onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” buyurarak O’nun yüce ve yüksek vasfının vesile olduğu güzelliklere dikkatleri çekmiştir. Daha sonra

فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ

“Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış.” beyanıyla da affetme, onlar adına istiğfarda bulunma ve istişareden ayrılmama adına üst üste emirler indirmiştir.

Hezimeti Zafere Dönüştüren İksir

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud’a çıkmadan önce ashabıyla istişare yapmış, meşveret disiplininin yerleşmesi adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti. Ama neticede muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda ciddi kayıplar yaşanmıştır. İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resûlü’nün içinde bir burukluk olabileceği ihtimaline karşılık Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) afv u safh ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını, üçüncü olarak da ne yapılması gerektiğiyle ilgili onlarla bir kere daha meşveret yapmasını istemiştir.

Nitekim müşrikler, zaferyâb bir havayla caka yapa yapa Mekke’ye doğru ilerlerken Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashabını toplayarak onlara müşrikleri takip etme meselesini arz etmiş, onlar da Resûl-i Ekrem’in bu görüşüne ittiba etmişlerdir. Uhud’a katılan sahabe arasından bir tane bile geriye kalan olmamıştır. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/49.)

Bu tabloya bakınca meşveretin nasıl bereketli bir netice hâsıl ettiği anlaşılabilir. Zira ashab-ı kiram efendilerimiz, Allah Resûlü’nün Uhud öncesinde yapmış olduğu meşverette, küçük çapta bile olsa diretmelerinin başlarına nasıl bir felâket getirdiğini görmüşlerdi. Onlardan yürümeye mecali olmayanlar bile arkadaşlarının omuzları üstünde müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Neticede onlar –hezimet yaşamış bir birlik mahiyetindeyken–, Mekkelileri Hamrâu’l-Esed’e kadar kovalamış ve birden bire zaferyâb olan bir birlik hâline gelmişlerdi.

  Demek ki muhataplar nazarında bir cazibe merkezi hâline gelmek istiyorsak, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin ve kavl-i leyyinden (tavır, hâl ve söz yumuşaklığından) ayrılmamalıyız.Çünkü –âyet-i kerimede de işaret edildiği üzere– hoyratça tavırlar, haşince davranışlar, insanları etrafımızdan kaçıracaktır. [İrşad Mesleği ve Mülâyemet/ Yolun Kaderi]

***

MÜLÂYEMETİN SINIRI HAKKIN HATIRI

°°°Önsöz°°°

  • Bir Müslüman, genel tavırları itibarıyla elbette halim selim olmalı. Fakat yerine göre sert tavırlar koymasını gerektiren durumlar da olabilir. Hayatta sertliğin de bir yeri vardır. Meselâ savaş gibi.
  • Ayrıca İlâhî ahlâkın gereği budur. İnsan tabiatına bu duygu boşuna konulmamıştır. Fakat burada da ölçüyü tutturmak çok önemlidir.
  • Önce kime karşı, ne zaman, hangi ölçüde ve hangi tavır ortaya konulacak onu bilmek, sonra da kim olursa olsun, muhatabın hak ve hakikata dönüşünü tamamen ortadan kaldıracak şekilde kapıları bütün bütün kapatmamak gerekir.
  • Yeryüzünde, İlahî ahlâkın en büyük temsilcisi olan Efendimiz üzerinden bu konu da şöyle ele alınıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

Katılığın, gılzetin birçok çeşidi bulunabilir. Bir hatibin nâsezâ, nâbecâ sözler söylemesi, sesini akort etmeden insanlara hitap etmesi, endazesizce sesini yükseltmesi galiz olmanın bir ifadesi olduğu gibi; insanları yerden yere vuruyormuşçasına eleştiride bulunmak veya birisine sırtını dönüp gitmek de hep birer katılık misalidir. Bunların hepsi de insanları kaçırıcı ve dağıtıcı tavırlardır.

  • Bu konuda asıl olan ilâhî ahlâktır, enbiya-i izâmın temsilidir.

Şayet Cenâb-ı Hak, ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı bile, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a yumuşak bir üslup kullanmalarını emrediyorsa; Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak tavır ve yumuşak beyanından dolayı tebcil ve takdir ediyorsa, demek ki her dönemde geçerli olması gereken temel ilâhî disiplin budur. O hâlde mü’minler, her ne olursa olsun, çevrelerindeki insanlara karşı mülâyemetle muamelede bulunma mecburiyetindedirler.

Hakkın Hatırı

Bununla birlikte hicap duymaksızın sürekli aynı hata ve kusurlarında ısrar eden, nasihatten anlamayan mütemerritlere karşı tavır almak da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir. Biraz daha açacak olursak, helâl-haram demeden her şeye ellerini uzatan, bohemce bir hayat yaşayan, bu hâlleriyle de başkalarına zarar veren insanlar öncelikle yumuşak bir üslupla ikaz edilmelidir. Eğer bundan anlamıyorlarsa kendilerine karşı belli bir tavır alınmalıdır. Bilindiği üzere,

 وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ

“Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe sûresi, 9/118.) âyet-i kerimesi Tebük Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. (Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.) Çünkü orada yaşanan bir imtihan vardı. Gerçi Tebük Seferi’nde Allah’ın rahmetinin eseri olarak bir savaş olmamıştı. Bir de savaş olsaydı onlar harpten firar etmek suretiyle büyük günah işlemiş olacaklardı. Bu yüzden Allah, elli gün sonra merhametinin tecellisiyle onları affettiğini ifade buyurmuştu. Fakat bu elli gün içerisinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla görüşmemiş, sahabe-i kiramı da onlarla görüşmekten men etmişti. Zira onlar, Allah yolunda gerçekleştirilen bir sefere iştirak etmemişlerdi. O gün itibarıyla sefere münafıklar iştirak etmiyordu. Dolayısıyla da Tebük Seferi’ne katılmayan mü’minler de muvakkaten bu kategoride mütalâa edilmişlerdi. Onlar, yörüngelerini kirlettikleri için kendilerine karşı tavır alınmıştı. Artık kimse onlara selâm vermemiş ve onlarla konuşmamıştı. İşte bu da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir. Yoksa temelde mü’minin ahlâkı, mülâyemet ve yumuşaklıktır. Söz, tavır ve davranışlarında yumuşaklığı temsil eden kimseler, insanları kendilerine celb ederler. Herhangi bir insanın bulunduğu çerçeve itibarıyla ne kadar iltifata liyakati varsa, o kadar iltifatı ondan esirgememek gerekir. Elbette genel durumu itibarıyla herkesle kurulacak münasebet farklı olacaktır. Fakat herkesin bulunduğu çizginin hususiyetine göre sizin iltifatınızdan nasibini alması gerekir.

Himmeti milleti olan bir gönül eriyle de, sıradan bir mü’minle de, daha farklı çizgide hareket eden bir insanla da münasebet yolları bulunmalıdır. [İrşad Mesleği ve Mülâyemet/ Yolun Kaderi]

***

GÖNÜL KÖPRÜLERİ KURABİLMENİN BİRİCİK YOLU

°°°Önsöz°°°

  • Esas gaye insanlarla dövüşmek, didişmek değil onları kazanmak olmalıdır. Nereye kazanacağı ise kişinin ideallerine, insanlığına ve zihin yapısına bağlıdır.
  • Bir Müslüman için bu tabii ki dine ve imana kazanmak olmalıdır.
  • Hâlbuki insanlar, tabiatları icabi sevmediği insanların değerlerine de düşman olurlar.
  • O bakımdan, insanları kendisinden uzaklaştıracak, nefret ettirecek tavırlar aslında inandığını söylediği değerlere en büyük düşmanlıktır. Çünkü onlara en büyük zararı bu karakterde insanlar veriyor.
  • Konuyla ilgili olarak, Yolun Kaderi’nde yine Mücessem rahmet olan Efendimizin örnekliği ışığında şu değerlendirme yapılıyor:

°°°°°°°°°°°

Farklı farklı damarlar kullanmak suretiyle toplumdaki bütün insanlara ulaşılmalı, sineler herkese açık tutulmalıdır. Aslında diyaloğun temel esprisi de buna dayanmaktadır. İnsanlarla münasebete geçmenin yolu, onlara karşı yumuşak davranmaktan, hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyinle muamelede bulunmaktan geçmektedir. Siz, bunu gerçekleştirmeden, düşüncelerinizi ekmeliyet ve etemmiyet içinde anlatamazsınız. İnsanların, anlattıklarınızdan tamamen veya kısmen nasiptar olmasını, size karşı sempati duymasını ya da en azından aleyhinizde olmamasını ve aleyhinizde hareket eden insanlara engel olmasını istiyorsanız, rıfk ve mülâyemetle hareket ederek onlarla aranızda köprüler oluşturmalı ve sizi doğru tanımalarını sağlamalısınız.

Eğer ilâ-yı kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek), nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi herkese duyurmak, –birilerinin kirletmesine mukabil– İslâm’ın dırahşan çehresini ortaya çıkarmak, ruh ve mânâ köklerinizden süzülüp gelmiş olan usareyi başkalarının sinelerine boşaltmak istiyorsanız hiç kimseyi ayırt etmeden herkese bağrınızı açmalı, herkesi kucaklamalısınız. Duygu ve düşüncelerinizi insanların ruhuna boşaltma adına, gerektiğinde başınızı başkalarının ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koysanız yine de fazla bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü burada Allah’ın (celle celâluhu) hatırı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırı ve din-i mübin-i İslâm’ı yaşayan, yaşatan ve dünyanın dört bir yanına taşıyan insanların hatırları söz konusudur.

 […] Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca ortaya koyduğu söz, tavır ve davranışlarıyla mücessem bir rahmet olduğunu göstermiştir.

وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

“Biz Seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ sûresi, 21/107.) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir. O’nun hayatının pek çok karesinde bunun tezahürlerini görmek mümkündür. Mesela O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’ye girdiğinde, o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapan hatta Mekke’ye girişte bile mukavemet etmek isteyen insanlara Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kardeşlerine dediği gibi

لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf sûresi, 12/92.) demiş, bize mülâyemet, bağışlama, merhamet ve hoşgörünün zirve noktasını göstermiştir (en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/382; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118.)

Mücessem Rahmet

Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilediği bu mülâyemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuştur. Nasr Sûresi’nde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmişlerdir. (Bkz.: Nasr sûresi, 110/2.)

  • Meseleye tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz:

İnsanların İslâmiyet’e girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse bugün de, yarın da aynı faktörler müessir olmaya devam edecektir. Hazreti Pîr’in ifade ettiği üzere, eğer biz, İslâm’ın yüce ahlâkını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar edebilsek, sair dinlerin tâbileri cemaatler hâlinde İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edeceklerdir. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.80 (İlk Hayatı).)

Evet, hakikat plânında mücessem rahmet, Peygamber Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Zata ait hususiyetler açısından hiç kimsenin bu makamı ihraz etmeye gücü yetmez. Fakat gözler, sürekli bu ufukta olmalıdır. O’nun sahip olduğu bu sıfatlar zılliyet plânında elde edilmeye çalışılmalıdır. Bizi şefkatli ve merhametli kılması adına Allah’a dua edilmelidir. Çünkü bu, aynı zamanda Allah’ın da bize merhamet etmesi adına önemli bir vesiledir. Zira bir hadis-i şerifinde Allah Resûlü,

 مَنْ لَا يَرْحَمِ النَّاسَ لَا يَرْحَمْهُ اللهُ

 “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez!” (Buhârî, edeb 18; Müslim, fezâil 65.) buyururken, başka bir hadis-i şerifinde

اِرْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ

 “Siz yerde olanlara merhametli olun ki sema ehli de size merhamet etsin!” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58.) buyurmaktadır.

  • Bu açıdan günümüzün adanmışları gözlerini mücessem rahmet olma ufkuna dikmeli ve hep bu yolda yürümelidirler.

İstidatları onları nereye kadar götürürse götürsün, onlar böyle bir hedefin peşinde oldukları ölçüde, ötede, yürüdükleri yolun Ufuk İnsan’ıyla (sallallâhu aleyhi ve sellem) birlikte olacak ve O’nun maiyyetine ereceklerdir. [İrşad Mesleği ve Mülâyemet/ Yolun Kaderi]

Bu yazı 80 kez okundu