Hikmetli Kıssalar-55

•Mü’minin Teslimiyet Anlayışı

•Tahiri Mutlu

•Sahabenin İman Kuvveti

•Abdullah b. Hüzâfe es-Sehmî’nin Eziyetlere Tahammülü 

•‘ÂH’ın Açmadığı Kilit Yoktur.


MÜ’MİNİN TESLİMİYET ANLAYIŞI

   Kader, mü’mini yürüyeceği yoldan alıkoyan bir husus olmaktan daha çok hakkımızda yapılan ilâhî takdirden ibarettir. Bu çerçevede bize düşen, ona inanmak ve teslim olmaktır.

Bu inanç ve teslimiyet içinde, meselâ, Hz. Osman, Hz. Ali ve İskilipli Atıf Hoca, başlarına geleceği bilmelerine rağmen, varacakları hedefe tam bir tevekkülle ve fütursuzca yürümüşlerdir. Hz. Osman, âsîler tarafından muhasara altına alındığında, Asiler kendisine su bile vermediler. Sinesinden yediği hançerle kanının, okumakta olduğu Kurân’ın ‘Onlara karşı Allah sana yeter’ ayetinin üzerine damlayacağı günün sabahında o hulasa olarak şöyle diyordu: ‘Bu gece rüyamda Efendimiz’i (sav) gördüm. Bana, ‘Osman, seni susuz mu bıraktılar?’, ‘Evet yâ Rasûlallah’ dedim. Bana bir kova su getirdi; kanıncaya kadar içtim ve şu anda kanımda, hala içtiğim suyun dolaştığını hissediyor gibiyim. Sonra bana, ‘Osman, seni muhasara mı ettiler?’ dedi. ‘Evet, yâ Rasûlallah’ cevabını verdim. Allah Rasûlü (sav), o arada turfanda hurma istedi. Yanında Ebû Bekir ve Ömer vardı. Bana, ‘Yâ Osman, bizimle mi iftar etmek istersin, yoksa aile efradınla mı?’ diye sordu. ‘Sizinle, yâ Rasûlallah’ dedim.’ Akşama çıkmadan şehit olacağını bilen Hz. Osman, hiç bir zaaf eseri göstermeden, tam bir teslimiyet ve tevekkül içinde başına gelecekleri inşirah içinde karşılayıvermişti.

  • Hz. Ali, mihrapta yiyeceği hançerle şehâdet şerbetini içeceği sabah namazına çıkarken, etrafında dolaşan tavukları kovalayan çocuklarına, ‘Bırakın, onlar babanızın yasını tutuyorlar’ dediği nakledilir.

Ve Atıf Hoca. Tahirü’l-Mevlevî anlatıyor:

‘Hoca, sabah namazını kıldı ve yastığının altından müdafaanamesini çıkartıp, parça parça etti. ‘Hoca, müdafaa yapmaktan vaz mı geçtin?’ dedim. ‘Efendimiz’i (sav) rüyamda gördüm. Bana, ‘Atıf, ne oluyor? Nedir bu müdafaa sevdan? Bize gelmek istemiyor musun?’ dedi. Artık, bu müdafaaya gerek yok’ cevabını verdi. Hz. Osman, Hz. Ali ve Atıf Hoca Efendi’nin durumu, binlerce misalden sadece birkaçı.. Evet, sonunda ölüm de olsa, mü’minin kadere olan inanç ve teslimiyeti işte budur. Bu inanç, tevekkül ve teslimiyet değil midir ki, kuvvet dengesi her bakımdan aleyhimize olmasına rağmen, Çanakkale önlerinde İngilizleri Allah’ın izniyle yüz geri etmişizdir. Hâsılı, bu seviyede bir inanç ve teslimiyete ulaşmak hülyâmızdır, rüyamızdır. İnşâallah, en kâmil manada onu elde ederiz. [Fasıldan Fasıla-1


TAHİRİ MUTLU

    Hazreti Bediüzzaman’ın anlayışına göre, eğer bir beldede iman dolu bir sîne varsa, orada, bütün gönüllere imanın güzellikleri duyrulabilir. Evet, “Himmetim milletimdir.” (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat (İlk Hayatı).) diyen insanların yapacağı hizmetler hem Allah’ın hem de Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beklediği hizmetlerdir.

Bu anlayışa göre Allah’a yürekten inanan her bir mü’min gönül, bir beldeye gittiğinde orada tam merci olmalı ve bütün karanlıkları aydınlatacak bir performans sergilemeli.. duygu ve düşünceleri ışığa garkedecek bir misyon ortaya koymalı ve çevresinde hemen yüzler, binler hâlelenmelidir –ve inşâallah öyle olur–. Bu ise ancak, sahabenin ilkleri gibi, davayı hayatının gayesi bilmekle gerçekleşecek bir husustur.

  • Konuyla alâkalı bir hatıra nakledeyim size: 

Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50-100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu –makamı Cennet olsun– bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstadına teslim ediyor. Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül ve diğerleri hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimî ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı. Gün geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken,

 حَسْبِي رَبِّي جَلَّ اللّٰهُ

مَا فِي قَلْبِي غَيْرُ اللّٰهِ

نُورُ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ

diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor, “Devam edin, bizler sizinle beraberiz.” diyorlar.

Zaten, İslâmî esaslar çerçevesinde meseleye baktığımızda, dava şuuruna uyanan herkesin böyle davranması gerekmez mi? Meselâ Allah (celle celâluhu) bana:

“Ben seni mütedeyyin bir aile ocağında yetiştirmedim mi?

Senin gözünü tekyede, medresede dünyaya açmadım mı?

O hâlde niye böyle miskin bir hayat yaşıyorsun?” derse ben ne cevap veririm?

  • Hadis-i şerifte Allah Resûlü buyuruyor ki:

“Kul dört şeyin hesabını vermeden kıyamet günü bir adım dahi atamaz; evet, ömrünü nerede geçirdiğinin, ilmiyle ne yaptığının, malını nereden kazanıp nereye harcadığının, vücudunu nerede yıprattığının hesabını.” (Tirmizî, kıyâmet 1; Dârimî, mukaddime 45)

Hâsılı, bizlerin, yakın ve uzak çevresinde hâlâ İslâm’ı tanımayan insanlar varsa, durumumuzu yeniden gözden geçirmemiz icap edecektir. [Fasıldan Fasıla-3]


SAHABENİN İMAN KUVVETİ

Sahabenin, “Siz, içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.” Âyeti Karşındaki Tutumu

Ebû Hureyre anlatıyor:“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker. Sonra dilediğini affeder, dilediğini azaba uğratır. Doğrusu, Allah her şeye kâdirdir.” (Bakara, 2/284) âyeti nazil olduğu zaman, bu âyet Ashâb-ı Kirâm’a pek dokunmuştu. Hemen, Allah Resûlüne gelerek onun önünde diz çöküp şöyle dediler: “Ey Allah’ın Resûlü! Namaz, oruç, cihat ve zekat gibi gücümüzün yeteceği amellerle mükellef kılındık. Fakat, sana inen bu âyetin gereğini yerine getirmeye gücümüz yetmiyor.”

  • Allah Resûlü:

“Siz de mi sizden önceki ehl-i kitabın dediği gibi, ‘İşittik ve isyan ettik.’ demek istiyorsunuz! Öyle demeyin de, ‘İşittik, itaat ettik; bizi affet ey Rabbimiz; dönüşümüz Sanadır.’ deyiniz.” buyurdu. Müslümanlar bu âyeti tasdik edip rahatlayınca, Allah şu âyetleri indirdi: “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. ‘O’nun resûllerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.’ dediler ve eklediler: İşittik ve itaat ettik ya Rabbenâ, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.” (Bakara, 2/285)

  • Daha sonra da Cenâb-ı Hak, Müslümanlara ağır gelen önceki âyeti neshederek şöyle buyurdu:

“Allah, hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Yâ Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorumlu tutma. Yâ Rabbenâ! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Yâ Rabbenâ! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma. Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!” (Bakara, 2/286) [Müslim, Sahîh, 1/115 (199)]


ABDULLAH b. HÜZÂFE ES-SEHMÎ’nin EZİYETLERE TAHAMMÜLÜ 

Ebû Râfi’ naklediyor: Hazreti Ömer (radıyallahu anh) Rumlar üzerine bir ordu göndermişti. Gönderilen orduda ashâb-ı kirâmdan Abdullah b. Hüzâfe adında bir zat da vardı. Rumlar onu esir edip krallarının huzuruna götürdüler ve: “Bu adam Muhammed’in ashâbındandır!” dediler.

Zâlim kral ona: “Seni mülküme ve saltanatıma ortak etsem Hristiyan olur musun?” teklifinde bulundu.

Abdullah: “Gözümü açıp kapayacak bir süre kadar dahi olsa, Muhammed’in dininden dönmem için bana kendi saltanatınla birlikte bütün Arapların saltanatlarını da bahşetsen, bu dediğini yapmam!” dedi.

Kral: “Madem öyle diyorsun, o zaman seni öldüreceğim!” dedi. Abdullah: “Bu senin vereceğin bir karardır.” dedi.

Kralın emri üzerine, Abdullah çarmıha gerildi. Kral, okçulara: “Ellerinin ve ayaklarının yakınlarına atınız!” dedi. Abdullah’a bu işkenceler altında sürekli Hristiyanlığı teklif ediyordu ama o kabul etmiyordu. Sonunda emir verdi ve Abdullah çarmıhtan indirildi. Sonra, bir kazan getirilmesini istedi. Getirilen kazan, su ile doldurulup su kaynatıldıktan sonra Müslümanlardan iki esir çağırdı. Getirilen esire de Hristiyanlığı teklif etti. Kabul etmeyince, onu kaynar suyun içine attılar. Bu kez kral, suyun içine Abdullah’ın atılmasını emretti. 

  • Abdullah getirilince ağladı.

Krala: “Efendim, bu esir ağlıyor.” dediler.

Kral, Abdullah’ın korktuğunu düşünerek: “Onu yanıma getiriniz!” dedi.

Abdullah, kralın huzuruna getirilince kral, ona yine Hristiyan olmasını teklif etti. Abdullah yine kabul etmedi.

Kral: “O hâlde niçin ağladın?” diye sordu.

Abdullah: “İçimden şöyle dedim: Abdullah, şimdi bu kazana atılacaksın, biraz sonra da öleceksin. İstedim ki, vücudumdaki kıllar sayısınca canım olsaydı da hepsini Allah yolunda böyle kazana atılarak feda etseydim!” dedi.

Kral bu kez şu teklite bulundu:

“Eğer başımı öpersen seni serbest bırakırım.”

Abdullah: “Şayet bütün Müslüman esirleri de bırakırsan başını öpmeyi kabul ederim!” dedi.

Kral: “Peki kabul. Onları da bırakacağım seninle birlikte!” dedi.

Abdullah der ki: “Kendi kendime dedim ki: ‘Bu adam Allah düşmanlarından biridir. İyisi mi başını öpeyim de, hem beni hem de öteki esir Müslümanları serbest bıraksın; bundan ne zararım olabilir ki!”

Abdullah yaklaştı ve kralın başını öptü. O da diğer esirleri kendisine verdi. Abdullah esirleri alıp Medine’ye getirdi. Durumu Hazreti Ömer’e haber verdi. Hazreti Ömer: “Şimdi, her Müslümanın Abdullah b. Huzafe’nin başını öpmesi bir görevdir: İşte ilk önce ben başlıyorum!” dedi, kalktı ve Abdullah’ın başını öptü.” [İbn Hacer, el-İsâbe, 2/297]


‘ÂH!’IN AÇMADIĞI KİLİT YOKTUR. 

  Prof. Dr. Saffet Solak, Hz. Mevlânâ ile ilgili Konya’da verdiği bir konferansında şöyle demişti:

“Aşkın lisânı, ‘Âh!’tır. Avâmın nazarında, Hakk’ın adı Allah’tır. Ama âşıkların nazarında ise Cenâb-ı Hakk’ın adı ‘Âh!’tır.

‘Âh!’ın açmadığı kilit yoktur.

‘Âh!’ bütün kapıları açan tek anahtardır…

  • İzmir’de bir Hâtuniye Câmii vardır. Onun enteresan bir hikayesi anlatılır.

Adamın birisi kendi hayrına bir câmi yaptırmış. Bunun üzerine hanımı demiş ki: ‘Efendi sen, kendine bir câmi yaptırdın. Müslümanlar ibadet ettikçe hep sana sevap yazılacak, sana Fâtiha gönderecekler. Ama benim için hiçbir şey yaptırmadın. Bu vefa mı?’

Adam ‘Peki hanım, senin hayrına da yaptırırız.’ demiş ve para biriktirmeye başlamış. Fakat o zamanın belâlılarından meşhur eşkıyâ Kâtipoğlu haber göndermiş: ‘Hazırladığın parayı, filân gün filân yere koymazsan kendini yok bil!’ demiş. Adam akşam gelmiş bunu hanımına söylemiş ve ‘Ne yapacağız?’ diye sormuş. Hanımı o akşam yemek yememiş; odasına girmiş ve kocasına ‘Bu gece sen başka odada kal.’ demiş. Kapıyı kilitleyip alnını ‘Âh!’ diyerek yere bir koymuş, tâ sabah ezanlarına kadar ‘Âh!’ etmiş. Sabah namazını kılmış, ondan sonra yatmış. Kocası uyanınca bir dellâl sesi duymuş. Meğer o gece yukarıdan gelen bir emirle, eşkıya Kâtipoğlu sabah idam edilmiş. Görüyor musunuz ‘Âh!’ın kıymetini!” [GENÇLİK REHBERİ (Bediüzzaman Said Nursî)Açıklamalar/ Şahdamar Yayınları ]

Bu yazı 85 kez okundu