Pırlanta İkliminde Seyahat-56

•Kulluğun Zirvesi: Secde

•Gübre Ol ki Güller Yetişsin!..

•Aksiyon İnsanları ve İlim Ehli

•Kültür Elçileri

•Hem Maddî Hem Mânevî İlimlere Açık Fakihler


KULLUĞUN ZİRVESİ: SECDE

°°°Önsöz°°°

  • İnsan, kendini küçük gördükçe büyüyen bir varlıktır. Küçük görmesi gerektiğinin gerekçesi ise, kendisinde kendisine ait hiçbir şeyin bulunmamasıdır.
  • Çünkü kendinin olmayan şeylerle büyüklük taslama haddini aşmaktır.  Hele bu aşma bir de Cenâb-ı Hakk’a karşı olursa. Zaten büyüklük duygusu her kime karşı ortaya konulmuş olursa olsun, neticede büyüklenme Allah’a karşı işlenmiş bir cürüm olur.
  • Çünkü kendini büyük göreni de, küçük gördüğü kişiyi de yaratan O’dur. Haddini bilmenin en güzel ifadesi ise en başta derin bir şuurla edâ edilebilen secdedir.
  • Secdenin bir kul için ne ifade ettiği, etmesi gerektiği şöyle açıklanıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

   Öteden beri toprak, hep tevazu ve mahviyetin misali olarak zikredilir. Çünkü o, ayaklar altında ezilmesine rağmen, insanlar ve diğer canlılar için –Allah’ın (celle celâluhu) izni ve inayetiyle– hep bir hayat kaynağı olmuştur. Dolayısıyla insan da yüzü yerde olduğu, hangi konumda bulunursa bulunsun kendisini hep sıfır gördüğü, Allah karşısında el pençe divan durduğu sürece yükselip meyve verecektir. Ancak o, büyüklük taslayıp havada uçmaya kalkıştığında ise er yada geç tepetaklak yuvarlanıp gidecektir. Bu açıdan insan, Allah’ın (celle celâluhu) kendisine olan ihsanları, nimetleri ve mazhariyetleri ölçüsünde tevazu ile eğilmelidir.

Bu hakikati, namazdaki rükünleri düşünerek zihninizde canlandırabilirsiniz. 

   Mesela “Allahu ekber” deyip, kemerbeste-i ubûdiyet içinde kıyama duran insan, Allah karşısındaki bu hâlini yetersiz görür; O’na doğru ayrı bir tâzim ifadesi olan rükûa gider, asâ gibi iki büklüm olur. Arkasından, “Allahım! Bana böyle bir ibadet imkânı verdiğin için Sana şükürler olsun. Sen, ne büyüksün! Sen, ne yücesin! Tek büyük Sen olduğuna göre bana küçüklük düşer. Fakat ben, ayaktaki hâlimle bunu ifade edemem. İşte iki büklüm oluyor ve Senin karşında eğiliyorum.” duygularıyla secdeye kapanır. Daha sonra muradını arıyor gibi başını secdeden kaldırır, âdeta kendisine açılan kapı aralığından O’na bakıyor gibi yönelip, “Hayır, bu yetmedi!” der, tekrar secdeye kapanır. 

  • Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem),

 أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ

Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir.” (Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, mevâkît 35, tatbîk 78.) ifadeleriyle secdenin dışında insanın, Allah’a daha çok yakınlaşabileceği başka bir hâlin bulunmadığını ifade buyurmaktadır.

  • Secdenin ifade ettiği bu mânâ bir şiirde şöyle ifade edilmiştir:

  “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade,

   İşte, insanı yakınlığa taşıyan cadde..!”

(Kırık Mızrap s.382. Hülyalı Mavilikleriye Geceler).

Başarıları Kendinden Bilme Âfeti

Demek ki insan, ne kadar mütevazi, ne kadar başı yerde, ne kadar iki büklüm ise, o ölçüde Allah’a (celle celâluhu) yakın olacaktır. Esasında Allah’a gönülden inanmış bir insanın başından aşağı sağanak sağanak dökülen nimetler karşısındaki genel mülâhazası budur. O, Rabb-i Kerim’inin sonsuz nimetleri karşısında tevazu ile eğildikçe eğilir, ayağını bastığı yere başını koyar, Sonsuz karşısında sıfır olduğunu ilan ve itiraf eder. Bu açıdan kendisini dinine, ülkesine ve milletine hizmet etmeye adamış insanlar, hangi başarıları elde ederlerse etsinler, hangi konuma yükselirlerse yükselsinler hiçbir zaman elde edilen başarıları kendilerinden bilmemelidirler. Hep yüzleri yerde olmalı ve O’nun (celle celâluhu) rızasından başka hiçbir beklentiye girmemelidirler; dünyevî veya uhrevî bir geri dönüşe gönül bağlamamalıdırlar. Kendilerini hak yoluna adamış insanların, yaptıkları hizmetler karşılığında, “Dünyaya ait şu işim hallolsun; rahat yaşayabileceğim bir evim olsun; çocuğum bir yere gelsin.” gibi mülâhazalara girmemeleri gerekir. Dahası onlar, yapılan hizmetleri Cennet’e girmeye veya Cehennem’den sakınmaya bile bağlamamalı, bunları Allah’ın lütfundan, inayetinden, riayetinden ve kilâetinden beklemelidirler. Yoksa dinine, milletine hizmet etme iddiasıyla ortaya çıktıkları hâlde keselerini dolduran, oluşturdukları havuzlara bir şeyler akıtan insanlar, hâl ve tavırlarıyla apaçık yalan söylüyorlar demektir. Yapılan hizmetleri popülizme, alkışa, takdire bağlama, müşarun bi’l-benân (parmakla gösterilen) olma maksadını takip etme, dünyevî bir kısım makamların arkasına düşme hem riyakârlık, hem bencillik ve hem de Allah’a karşı saygısızca pazarlığa girme demektir.

Bir lütf-u ilâhî olan başarıları ve nimetleri kendilerinden bilen, bunları kendi akıl, zekâ, fetanet ve dirayetlerine veren, bu istikamette Firavunca laflar edenlere bugün bir fırsat verilse bile yarın bu fırsat onların ellerinden alınır, burunları yere sürtülür, bugün şımarıp küstahlaştıkları ölçüde yarın mahcup duruma düşerler. âdet-i ilâhiye böyledir ve onun değiştiği hiç görülmemiştir. [Toprak ve Gül/ Yolun Kaderi]


GÜBRE OL Kİ GÜLLER YETİŞSİN!..

°°°Önsöz°°°

  • Aşağıda, insanın hiçbir başarıyı kendisinden bilmemesi gerçeği gül ve gübre metaforuyla açıklanıyor.
  • Yani işin aslı şu ki; gülü de, gübreyi de yaratan, gübreden gül bitiren Allah olduğuna göre, ne gülün kendisini gübreden değerli, ne de gübrenin kendisini gülden değersiz görmesi gerekmez. 
  • Hz.Bediüzzaman’ın dediği gibi;”…Çünki mahlukat, mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.” (M. Nuriye/Zühre)
  • Herşey Allah öyle istediği için öyledir, tam tersini istemiş olsaydı aynen öyle olurdu.
  • Cenâb-ı Hak, imtihan dünyasında bulunmamız hasebiyle çoğu zaman bizim değersiz addettiğimiz şeyleri, çok değer verdiklerimizin sebebi kılıyor.
  • Bu demek oluyor ki, kendiniz değer kazanmak ve değerli sonuçlar elde etmek istiyorsanız önce zâtî bir değeriniz olmadığını anlayın. Şu Pırlanta açıklamada olduğu gibi:

°°°°°°°°°°°

    Hakiki bir mü’minin, nâil olduğu bir kısım muvaffakiyetleri kendi çıkarları istikametinde kullanması veya üzerinde bülbüller ötüşüyor diye şımarıp küstahlaşması söz konusu olamaz/olmamalı. O, mazhar olduğu ihsan ve ikramlar karşısında, “Acaba ben, gülümle, çiçeğimle, yapraklarımla, kökümle yeniden bir kere daha toprağa dönüp, yeni bir kısım güllerin neşv ü nema bulması için uygun bir ortam ve zemin teşkil edebilir miyim?” mülâhazalarıyla hareket eder/etmelidir.

Üstad Necip Fazıl (makamı Cennet olsun), kendisinden bahsederken, “Beni de bir gübre kabul edin.” derdi. Onun bu sözünü hiç unutmam. Aslında kendi büyüklüğünün farkında olmasına rağmen bu mülâhazalar içinde bulunması onun tevazu, mahviyet ve hacaletini ifade etme adına çok önemlidir. İşte bir mü’min kendisine böyle bakmalıdır. O, bir gül bahçesine dönse, her tarafa ser çekse, dört bir yandan bülbüller üşüşerek onun yapraklarına konsa, onun için şarkılar ve naatlar okusa, o, tekrar yeni güllerin bitmesi adına gül yaprakları hâlinde toprağa dökülmelidir. Zira Allah’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı nimetleri karşısında bize düşen vazife, mahviyet, tevazu ve hacaletimizi daha da derinleştirme olmalıdır. Hatta birileri, bizden bahsettiğinde biz, Allah Allah! Ne halt karıştırdık ki bu insanlar, bizim için sövme mânâsına gelen bu övgü dolu sözleri söylüyorlar!” demeliyiz. Ortaya konulan hizmetleri ille de esbab-ı âdiye içinde bir sebebe dayandırmak gerekirse, onu mü’minler arasındaki vifak ve ittifaka verilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu), vifak ve ittifakı kendisine yönelmiş bir teveccüh veya nazar kabul ettiği, teveccühe teveccühle, nazara da nazarla mukabelede bulunduğu düşünülmelidir. Çünkü vifak ve ittifak, tevfik-i ilâhînin en büyük vesilesidir.

Enfâl Sûresi’nde geçen,

 وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“(Allah), mü’minlerin kalblerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi. Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir.” (Enfâl sûresi, 8/63.) âyet-i kerimesinin de işaret ettiği üzere asıl mesele Allah’ın (celle celâluhu) inayeti, riayeti ve kilâetidir. Biz, O’nunla münasebetimizi ne kadar sıkı tutarsak, O da birlerimizi bin yapar. O, bir damlaya koskocaman deryanın, bir zerreye güneşin, bir karıncaya da gergedanların işini gördürmek suretiyle büyüklüğünü ifade eder. Çünkü Allah’ın, büyüklüğünü ifade etme hususlarından birisi de çok küçük unsurları kullanmak suretiyle büyük işler yapmasıdır.

    Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğünde sayıları otuz-kırk bini geçmeyen sahabe-i kiram efendilerimiz, o dönemin iki süper gücü olan Bizans ve Sasani’nin hakkından gelmiş, devletler muvazenesinde önemli bir yere oturmuş ve dünyaya yeni bir nizam vermişlerdi. Üstelik onlar, her birisi bugünkü terör hadiselerinin üç-dört katı büyüklüğündeki on bir tane irtidat hâdisesinin üstesinden gelmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), iki buçuk seneye varmayan hilâfeti döneminde, bütün bu fitneleri bastırmış ve asayişi temin etmişti. Bugün onca mekanize birliğe rağmen bir terör hâdisesinin önüne geçemeyenler hicapla iki büklüm olmalıdırlar.

Toprakla Öyle Bütünleş ki Mezarın Dahi Bilinmesin!..

 Allah bes, bâkî heves (Allah yeter, kalanı heves). Alkışa, takdire, alâyiş ifade eden sözlere ihtiyacımız yok. Kemal-i mahviyet ve tevazu içinde Cenâb-ı Hakk’a karşı hizmet etmeli, O’nun rızasına kilitlenmeli, sonra da yeniden bir güle çekirdek olmak üzere toprağa gömülmeliyiz. Değil hayatta iken takdir edilme, gömülürken bile, “Cenazeme çok insan iştirak etsin.” şeklinde bir arzu ve beklentimiz olmamalıdır. Hatta bir yerde, “Mevtâyı nasıl bilirsiniz? Haklarınızı helâl eder misiniz?” şeklindeki sözleri güft ü gû saymalı, asıl olanın Allah’la münasebeti kavi tutmak olduğunu da asla unutmamalıyız.

 Silik bir insan gibi yaşamalı ve ruhumuzun ufkuna yürümeliyiz. Mümkünse, çağın devâsâ kâmetinin dediği gibi mezarımızın bile saklı kalmasını istemeliyiz. O, “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor, bunu vasiyet ediyorum.” demiştir. (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.189.) Allah aşkına, bu nasıl bir tevhid telâkkisidir; Allah’la ne müthiş bir irtibattır! Nitekim ruhunun ufkuna yürüdüğü günden bugüne birkaç kişinin dışında kimse onun mezarının yerini bilmemektedir. O, eserlerinde dile getirdiği fevkalâde tevazu, fevkalâde mahviyet ve fevkalâde hacalet ilkesini bir hayat düsturu hâline getirmiş ve hayatını hep nefye bağlı götürmüştür. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s. 470 (Emirdağ Hayatı); Emirdağ Lâhikası-1 s.57.) [Toprak ve Gül/ Yolun Kaderi]


AKSİYON İNSANLARI VE İLİM EHLİ

°°°Önsöz°°°  

  • “Oku” emriyle başlayan tek kitap olan Kur’ân-ı Kerim, aşağıda açıklaması yapılan başka bir âyet-i kerimesinde ise, savaş hallerinde bile ilmin, öğrenmenin ihmal edilmemesi gerektiğini çok net ifadelerle ortaya koyuyor.
  • İnsan bunları okuyunca, savaş halinde dahi ihmal edilmemesi gereken bir sorumluluğun, savaşın söz konusu olmadığı normal ve geniş zamanlarda bile bu kadar önemsenmiyor olması, ister istemez bugün içinde bulunduğumuz durumun en önemli sebebinin bu olabileceğini düşündürüyor.
  • Pırlanta Müellifinin, aksiyon ve ilim kategorilerinde ele aldığı bu konunun açıklaması şöyle:

°°°°°°°°°°°

   Tevbe Sûre-i Celîlesinde, “Mü’minler toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve geri döndüklerinde milletlerini uyarmak üzere geri kalmaları gerekmez mi ki, böylece, yanlışlıklara düşmekten sakınmış olsunlar.” (Tevbe sûresi, 9/122.) Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilk olarak, وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَۤافَّةً kelâmıyla mü’minlerin hepsinin aynı anda sefere çıkmalarının, cepheye koşmalarının ve savaşa iştirak etmelerinin doğru olmadığını beyan buyurmuştur.

Daha sonra فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَۤائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ ifadeleriyle onlardan bir grubun dinin ruhuna nüfuz etmek için arkada kalması gerektiğini ifade buyurmuş, وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُۤوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ kavl-i kerimiyle de bu ilim sahiplerinin değişik cephelerden dönen kavimlerini eğri yolun encamından sakındırmaları, din adına onları beslemeleri ve bilmeleri gerekli olan ilimleri onlara talim etmeleri gerektiğini beyan etmiştir. Çünkü harıl harıl bir cepheden diğerine koşan ve düşmanla yaka paça olan mücahitler bu konudaki ihtiyaçlarını tam karşılayamamış, çok önemli bir vazife yaparken ilim adına eksik kalmış, dinlerini öğrenememiş olabilirler.

İlmî Kıvam ve Başarı

 İslâm’ın ilk intişar ettiği dönemde, mü’minler, hak ve hakikati anlattıklarından, adaleti temsil ve ifade ettiklerinden dolayı din ve diyanet düşmanları tarafından hücum ve saldırıya maruz kalıyorlardı. Böyle bir durumda mü’minler, işlerini bitirmek için üzerlerine gelen düşmanlara, “Gelin hele bir camide oturup konuşalım.diyemezlerdi. Deseler bile kin ve tahribe kilitli o düşmanlar gelir o camiyi mü’minlerin başlarına yıkmaya çalışırlardı. İşte inananlar böyle bir yıkıma fırsat vermemek için, yani ırzlarını, namuslarını, din ve diyanetlerini, vatanlarını, bayraklarını korumak için, saldırıya geçen düşmanlara karşı koymuş ve kendilerini müdafaa etmişlerdi. Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra Hulefa-i Râşidin döneminde de benzer problemlerle karşılaşılmış ve Müslümanlar değişik yerlerde düşmanlarla yaka paça olmak zorunda kalmışlardı. Mesela Hazreti Ebû Bekir döneminde, ortaya çıkan irtidat hâdiselerini bastırmak için tam sekiz farklı cephede mücadele edilmişti. Bunların yanı sıra o dönemin süper güçleri olan Sasaniler ile Bizans İmparatorluğu’nun gözleri de Müslümanların üzerindeydi. Bunlar da her fırsatta bir problem hâlinde Müslümanların karşısına çıktığından Müslümanlar dünyanın değişik yerlerinde müdafaa savaşı yapmak zorunda kalmışlardı.

  Şimdi böyle bir durumda eğer herkes savaşa iştirak edecek olursa, eğitim alanında ciddi bir boşluk ortaya çıkacaktı. İşte yukarıda geçen âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, bir zümrenin geride kalarak ilimle meşgul olmasını ve savaşlardan dönen insanlardaki bu boşluğu doldurmalarını emretmiş ve böylece Müslümanların mutlaka ilmî kıvamlarını korumaları ve yaşadıkları çağın şartlarına göre ulaşılması lazım olan ufka ulaşmaları gerektiğine işaret etmiştir. Zaten böyle bir kıvam ve ufuk yakalanamadığı takdirde, farklı cephelerde hücumlara karşı koyup başarılı olmak da mümkün değildir. [Aksiyon İnsanları ve İlim Ehli/ Yolun Kaderi]


KÜLTÜR ELÇİLERİ

°°°Önsöz°°° 

  • Yukarıda açıklaması yapılan âyet-i kerimenin, elbette günümüze bakan yönü de olacaktır.
  • Çünkü bugün artık silahla savaşmıyor olmamız, cihad bitti anlamına gelmiyor.
  • Cihaddan esas maksat tebliğ olduğuna göre, tebliğin günün şartlarına göre yapılıyor olması onun olmazsa olmazıdır.
  • Bugünkü hizmet anlayışımızda, özellikle yurtdışındakiler, tabiri caizse cephede görev yapan arkadaşlarımız, o dönemin savaşan askerlerine tekâbül ediyorlar.
  • Buna mukabil hem onları, hem arkadan gelen nesilleri ilimle, irfanla besleyebilecek kadroların da yetiştirilmesi gerekiyor.
  • İşte Büyüğümüzün bir taraftan bu organizeyi yaparken, bir taraftan da sürekli tefsir, hadis, fıkıh vs. dersleri yapmasının hikmetlerinden birisi budur.
  • Kendi üslûbuyla bu konunun açıklaması şöyle:

°°°°°°°°°°°

  İlim ve beyan gücünün öne çıktığı günümüz şartlarında; bugün kendimiz olarak mevcudiyetimizi devam ettirebilmemiz ilmin, kalemin, beyanın gücüyle mümkün olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri’nin yaklaşımıyla, günümüzde medenilere galebe ikna iledir. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54, 64 (İlk Hayatı).) Dolayısıyla günümüzün kültür elçileri olan adanmış ruhlar, kendi değerlerini maddî kılıçla, tankla, topla, tüfekle, silahla ve kaba kuvvetle değil; ilimle, irfanla, sevgiyle, hoşgörüyle, esenlikle dünyanın değişik coğrafyalarına götürmelidirler. Çünkü sevgi ve sulh yolu gönüllere giden yolu açar; kaba kuvvet ise, kin ve nefretlerin hortlamasına sebebiyet verir. Bunun için, başka devletler gelip tepenize binmedikçe, mecbur kalınmadıkça maddî kuvvetle meseleleri çözme yoluna başvurulmamalıdır. Maddî gücün kullanımına gelince o, müdafaada bulunma veya vukuu muhakkak olan bir tehlikeyi bertaraf etme noktasında ele alınmalıdır. Bu itibarladır ki hem dinimiz, hem insanlık adına günümüzde yapılması gereken en önemli vazife, dünyanın dört bir yanına açılarak kendi kültür değerlerimizi oralara götürmek ve bu arada temel disiplinlerimize aykırı olmaması kaydıyla gidilen yerlerdeki farklı desen ve renkleri almaktır.

Evet, adanmış ruhlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla temasa geçerek hem kendi kültür değerlerimizin fahrî temsilciliğini yapacak hem de alınması gereken güzellikleri alıp kendi insanının istifadesine sunacak. Fakat onlar bu önemli vazifeyi yerine getirirken daha çok aksiyon ağırlıklı bir meşguliyet içinde olacaklarından ilmî ve mânevî açıdan gerektiği ölçüde beslenemeyebilirler.

Öyleyse mânâ köklerimizden süzülüp gelen değerlerimize vâkıf bulunan, temel kaynaklarımızı daha iyi bilen fertler yetiştirilmeli ve böylece onların eliyle aksiyon sahasında koşturup duran insanların gerektiği ölçüde beslenmesi sağlanmalıdır. İlim ve fıkıhta derinleşme için omuzları üzerine sorumluluk yüklenenler tıpkı bir “menhelü’l-azbi’l-mevrûd” (tatlı su kaynağı) gibi sürekli akmalı, sahada koşturan fedakâr ruhları beslemeli; onlar da o kaynaktan alacağını almalı, ilmî donanımlarını tamamlamalı ve böylece kendilerini sürekli yenileyebilmelidirler. [Aksiyon İnsanları ve İlim Ehli/ Yolun Kaderi]


HEM MADDÎ HEM MÂNEVÎ İLİMLERE AÇIK FAKİHLER

°°°Önsöz°°°  

  • Yine aynı konunun devamı ve gereği olarak, yukarıda sözü edilen dinî ilimlerin yanı sıra pozitif bilimlerin de asla ihmal edilmemesi gerekiyor.
  • Çünkü Kur’an okumak, onu anlamaya çalışmak ne ise, müsbet ilimlerle meşgul olmak da odur. Zîra kâinat da Allah’ın bir kitabıdır, onu mütalaa etmek ise tefekkürdür. Yeter ki Allah için olsun, Allah adına olsun.
  • İşte bu boşluğun doldurulması, Üstad Hazretlerinin “medresetüz-zehra”, dediği dinî ilimlerle pozitif bilimlerin beraber okutulacağı bir tedrisat anlayışıyla mümkün olacaktır.
  • Aynı âyet-i kerimenin mefhumundan hareketle bu konu şu şekilde açıklanmaya devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

   Âyet-i kerimede, لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ (Tevbe sûresi, 9/122.) ifadesiyle Allah yolunda seferden geride kalacak kişilerin ilk olarak imana, İslâm’a ve bir yönüyle bunların tabiata mâl edilmesinin bir ünvanı olan ihsana müteallik meseleleri öğrenmeleri gerektiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte bu değerlerin sağlam işlemesi, bir toplum tarafından rahat kabul edilmesi, dünyadaki farklı kültür ortamlarında yetişen insanların bunlara alâka göstermesi, sempati duyması ve değer atfetmesi şer’î ilimlerin yanında tekvînî emirlerin de doğru okunmasına bağlıdır. Dolayısıyla dinin yanında, fünûn-u medeniyenin menbaı, laboratuvarı ve aynı zamanda araştırma merkezi sayılabilecek olan tabiat ilimlerinin çok iyi öğrenilmesi, bu konuda araştırmaların yapılması, tabiat meşherinde teşhir edilen varlığın temaşa edilmesi çok önem arz etmektedir.

 Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, bir taraftan ulûm-u diniye öğrenilirken diğer yandan fünûn-u medeniye ihmal edilmemelidir. O, talebenin himmetinin ancak bu ikisinin bir araya gelmesiyle pervaz edeceğini ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Münazarat s.133.) Bunlardan birisini dışladığınız zaman, diğerini kolsuz ve kanatsız bırakmış olursunuz. Evet, ne kalbin ziyası olan dinî ilimlerden fedakârlıkta bulunmalı ne de akıl, mantık ve muhakemenin ziyası olan müspet ilimler ihmal edilmelidir.

  Ayrıca bu âyet-i kerime mü’minlere ilim ve araştırma aşkının önemini vurgulamaktadır.

Dolayısıyla insan gerek dinî ilimleri gerekse pozitif bilimleri elde etme istikametinde ciddi bir gayret sarf etmeli ve bu konuda hayatının sonuna kadar hep talebe kalmalıdır. Çünkü talebe, bir şeyin peşinde olan ve onu talep eden kişi demektir. İnsan, ister şer’î ilimleri talep etsin, isterse pozitif bilimleri, eğer o, araştırmalardan süzülüp gelen usareleri Allah’ı bilme ve aynı zamanda sağlam bir muvazene temin etme adına değerlendiriyorsa, talebe muamelesi görecektir. Peki, ne olur talebe muamelesi görünce? Allah Resûlü’nün beyanları içinde Allah (celle celâluhu), ilim talebiyle yola çıkan kimseye Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. (Müslim, zikr 38; Tirmizî, hudûd 3, birr 19, kıraat 3; Ebû Dâvûd, edeb 68.)

   İlim talep etmek bu kadar önemli ve âlimin topluma sağlayacağı faydalar bu kadar büyük olunca, toplum da ilim talebelerine sahip çıkma ve bakma adına elinden geleni yapmakla mükelleftir. Zira kendisini ilme adayan bir insanın başka bir işle meşgul olması çok zordur. Binaenaleyh fukahadan bazıları, atlastan elbiseler giyse ve kapısının eşiği altından olsa bile yine de talebe-i ulûma zekât ve sadaka düşeceğini ifade etmiştir. (Bkz.: İbn bidîn, Hâşiye 2/340.) Çünkü bir milletin hayatı, böyle bir ilim tahsiline bağlıdır. Bu yapılmadığı takdirde millet de çöker ve dağılır. Nitekim bu konudaki duraklamayla birlikte beşinci asırda çatlamalar olmuş; on üç ve on dördüncü asırlardaki gerilemeyle birlikte ise tam bir kırılma ve çözülme kendini göstermiştir. O günden bugüne bir daha da belimizi doğrultamadık.

İstiğna ve Diyet

  Halkın görüp gözetmesi karşısında ilim talebeleri de halkın bu hüsn-ü teveccühünü rantabl olarak değerlendirme adına ellerinden geleni yapmalı, zamanlarının saniyesini zayi etmemeli, çok ciddi bir mesai tanzimi, amel taksimi ve yardımlaşma disipliniyle himmetlerini tamamen bu işe yoğunlaştırmalıdırlar. Onlar milletin kendilerine olan teveccühünü hak etme adına bütün enerjilerini ortaya koymalı, icabında dört saat uyku uyumalı ve günün yirmi saatini çalışmaya tahsis etmelidirler. Kim bilir onlar böyle bir çalışma temposuyla hareket edince, Allah da (celle celâluhu) bir insanın on senede elde edeceği neticeyi, iki senede onlara lütfeder. [Aksiyon İnsanları ve İlim Ehli/ Yolun Kaderi]

Bu yazı 125 kez okundu