Hikmetli Kıssalar-61

  • ️Rububiyet Tesellisi
  • Teslimiyet ve Kurtuluş
  • ️ŞÜKRETMEK
  • ️ALLAH RIZASI İÇİN YARIM EKMEK VERMEDİ
  • ️Kepçe Kadar

️RUBUBİYET TESELLİSİ

Efendimizle (sav) birlikte bir grup muhacir, Kuba mescidine geldiler.

Ensar topluluğundan insanlar mescitte oturuyorlardı. Efendimiz orada bulunanlara; “Siz mümin misiniz?” diye sordu, cemaat sustu, kimse ses çıkarmadı, sonra aynı soruyu tekrar sordu.

Hz. Ömer (ra) araya girip “Ya Resulullah! Şüphesiz ki, onlar mümindirler, ben de onlarla beraberim” dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) oradakilere; ”Kazaya razı olur musunuz?” diye sordu. Onlar “Evet” dediler.

”Belaya sabreder misiniz?” diye sordu. Onlar yine “Evet” dediler.

“Bollukta şük reder misiniz?” diye sordu. Onlar tekrar ”Evet” dediler.

Bunun üzerine Efendimiz (sav) ”Kabe’nin Rabbinin hakkı için sizler müminlersiniz”buyurdu ve sonra aralarına oturdu.

Bu rivayetten anlaşılıyor ki, musibetler karşısında rıza ve tevekkül, iman sahibi olmanın alametidir. Tevekkül makamını elde etmiş ve rıza duygusunu kazanmış insanlar, başlarından geçen hadiselere iman penceresinden bakabildikleri için, Rabbimizin her olaydaki rahmetini, her yaşanan hadisede tecelli eden hikmetini yakalayabilir ve gönül huzuru içinde en büyük belaların ortasından geçip gidebilirler. Bela da, afiyet de Allah’tandır. Rabbimiz bizim için hangisini münasip görürse onu gönül hoşluğu ile karşılamalı ve hakkımızda hayırlısının o olduğuna inanmalı; cefada da, sefada da rıza halinden ayrılmamalıyız.

Cüneyd-i Bağdadi’ye göre bela, ariflerin yolunu aydınlatan bir meşaledir; ona göre müridler musibetle uyanır, gafiller onunla helak olurlar. Aşık maşuku için her türlü acıya ve sıkıntıya severek katlanır, hatta bundan manevi bir haz duyar.

Ebu Derda ”İmanın zirvesi, hüküm karşısında sabır ve kadere rızadır” der (Gazali, İhya).

Efendimizin (sav) sabah namazlarından sonra düzenli olarak yaptığı dualar arasında, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, peygamber olarak Rasulullah’tan razı olduk” ifadeleri geçmektedir. Rab olarak Allah’tan razı olmak ne demektir? Rab isminin öğretmenlik ve terbiye edicilik manalarını düşündüğümüzde, Cenab-ı Hakk’ın insana öğretmenlik yaptığını, yani Rububiyetiyle onu yetiştirdiğini anlarız. Bu açıdan baktığımızda Rabbimizin önümüze koyduğu ve karşımıza çıkardığı bütün faktörler öğretici malzemeler durumundadır.

Yani, “Rab olarak Allah’tan razı oldum” demek; başıma her ne gelirse gelsin, bu durumun ilahi eğitimin bir parçası olduğunu idrak ediyorum ve bu eğitimden memnunum, anlamına gelir. İlahi eğitim bazen okullarla, bazen verilen nimetler aracılığıyla olduğu gibi, bazen de hapse düşmekle, hastalıklarla, bela ve musibetlerle olabilmektedir. İnsan başındaki musibetleri rıza ve memnuniyetle karşılayabiliyorsa Cenab-ı Hakk’tan ve O’nun rububiyetinden; yani O’nun tercih ettiği eğitimin şeklinden razı oluyor demektir. Okulu sevmek, öğretmeni sevmek için yeterli koşul değilse de, öğretmeni sevmek, okulu sevmek için kafidir. Kainat bir okulsa, Rab esması onun muallimi gibidir.

Gözlerimizin biçimini, yerleşeceği yeri, sayısını, büyüklüğünü ve işlevlerini Rabbimiz takdir etmiştir. Bunlardan memnun olmayan var mıdır? Dünyamızın büyüklüğünü, deniz ve kara olarak ayrımını, eğimini, kendi etrafında ve güneş etrafındaki dönüş hızlarını Allah takdir etmiştir? Buna itiraz eden duydunuz mu? Peki, başımıza gelen olayları yaratanla bedenimizin organlarını ve galaksileri yaratan varlığın aynı olduğunu bildiğimize göre, her icraatında ‘Alim, Hakim, Rahim ve Adil’ olduğunu gördüğümüz Rabbimizin, başımızdaki musibetleri yaratırken bu vasıfları yitirdiğini mi düşünüyoruz ?

Rab esmasıyla terbiye edilmiştir bütün organlarımız. Rab ismiyle şekillendirilmiş ve vasıflandırılmıştır etrafımızda fayda gördüğümüz ve lezzet aldığımız bütün bu kainat…Gözümüzü göz çukurlarımıza yerleştiren, onu görmeye yetenekli hale getiren, güneşi dünyaya belli bir mesafede tutarak bize faydalı hale getiren Rab ismidir. Bedenimizdeki organların varlığından; kainatın şimdiki dizilim ve fonksiyonlarından nasıl razı ve memnunsak, aynı esmanın yani Rab isminin tecellisi olarak; asıl gayesi olgunlaştırmak ve yetiştirmek olan musibet ve zorlukları aynı memnuniyetle karşılamalı değil miyiz?

Nefsin mertebelerinden ‘Nefs-i Radıye‘, Allah’tan gelen her şeye razı olmuş nefs, demektir. ‘Nefs-i mardiyye‘ ise, Allah’ın kendisinden razı ve hoşnut olduğu makbul nefis, anlamına gelir. Kulun Rabbinden razı oluşu ile Rabbinin kulundan rızası arasında mühim bir ilişki vardır. Kur’an bu mertebelerden bahis sadedinde şöyle buyurur: “Dön Rabbine O senden razı sen de O’ndan razı olarak (râdıyeten mardiyye) dön de gir kullarımın arasına ve ardından cennetime” (Fecr, 89/27-30). “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan . . . İşte bu, Rab/erinden korkan kimselere ait bir mazhariyettir” (Beyyine, 98/8).

  • Anadolu’da yaşanmış manzaralardan:

Bir hak dostu, oğlu vefat ettiği gün yemyeşil bayramlıklarını giyer ve huzur içe risinde talebelerine her günkü sohbetini icra eder. Bu halini şaşırtıcı bulanlaraysa şöyle der: “Allah dün gece benimle muamelede bulundu . . . “

Bir başkası evinin bahçesinde talebelerine ders vermektedir. Talebeler ders esnasında bahçede kaynayan kazana dikkat kesilirler. Hak dostu her günkü gibi dersini takrir etmektedir. Tavırlarında, neşesinde hiçbir değişiklik yoktur. Ders bitince der ki: “Şimdi sıra cenazemizi defnetmekte. Bizim kız dün gece vefat etti. “Bu hale hayret edenlere, “Şaşılacak ne var. Rabbim benimle dün gece alışverişte bulundu” diye cevap verır. –Dervişin Teselli Koleksiyonu adlı eserden alınmıştır–


️TESLİMİYET VE KURTULUŞ!

Geceleri sabahlara kadar namaz kılıp gündüzleri de akşama kadar oruç tutan bir zat varmış. Herkes onun bu hâlini ibretle seyreder, hayretle yâd edermiş. Hattâ gökte melekler bile bu iyi insanın durumuna gıpta ile bakmaya başlamışlar. Bir gün Cebrail Aleyhisselâm demiş ki:

—Yâ Rab, ben bu iyi kulunu ziyaret edip sohbetinde bulunmak istiyorum, bana izin ver. Rabbimizden cevap gelmiş:

— Sen o kulumu ziyaret et, ama iyi kulların listesine bir bak da ondan sonra ziyaretine git. Cebrail Aleyhisselâm, iyi kullar listesine bir bakmış, bir türlü o zâtın adını bulamamış. Bir de kötü kullar listesine bakmış ki, adı listenin baş tarafında yazılı. Buna çok üzülen Cebrail Aleyhisselâm, ziyarete vannca durumu aynen anlatmış:

— Sen, demiş, bunca ibâdet ve kulluğuna rağmen kötü insanlar listesinde yazılısın. Yazık olmuş bunca gayretine. Adam boynunu bükmüş, omuzlarım silkmiş:

— Ben demiş, ona karışmam. Orasını Rabbim bilir. İsterse beni iyi kullar listesine yazar, isterse kötü kullar defterine. Ben O’nun hükmüne teslim olmuşum.

İslâm’ın bir mânâsı da teslim olmak değil midir? Bu sözlerden sonra, yine abdestini almış, namazına başlamış, eskisi gibi ibadetine devam etmiş. Durumu hayretle seyreden Cebrail Aleyhisselâm dönüp Rabbimize sormuş:

— Yâ Rab, bu ne hâldir? Kötü kullar listesinde yazmana rağmen, o yine ibâdetine devam ediyor,

Rabbimizden bir hitap gelmiş:

— Yâ Cebrail, bir de şimdi bak sen o listeye. Cebrail Aleyhisselâm bir de bakmış ki, ne görsün. Bu defa da iyi kullar listesinin baş kısmında yazılı. Demiş ki:

— Yâ Rabbi, elbette böyle çok ibâdet eden bir kulunun lâyık olduğu yer burasıdır. Bu zatın İbâdeti bunu gerektirirdi.

Rabbimizden şöyle hitap gelmiş:

— Onu kötü kullar listesinin başından alıp iyi kullar listesinin başına yazdırışımın sebebi, ibâdeti değil, çok teslimiyetidir. Sen ona kötü kullar listesindesin dediğin halde o teslimiyetini hiç bozmadı, “Onu Rabbim bilir,” deyip yine ibâdetine devam etti. Onun bu derece benim takdirime teslim oluşu, benim rızamı kazanmasına kâfi geldi. Kötü kullar listesinden alıp iyi kullar listesinin baş kısmına yazdırdım.

Rabbimiz bundan sonra şöyle hitap etmiş:

— Yâ Cebrail, benim rızamı kazanmak isteyen kullar, benim takdirime teslim olsunlar. Onlar takdirime razı oldukları nisbette, ben de onlardan razı olur, haklarında hayırlar yazarım…


️ŞÜKRETMEK

Padişah, daha önce hiç deniz yolculuğu yapmamış bir köle ile aynı gemide yolculuk yapıyordu. Köle korkudan titriyor, bir türlü sakinleşmiyor, vaveylası ile herkesi huzursuz ediyordu. Padişahın keyfi kaçmıştı. Bir adam öne atıldı:

-İzin verirseniz onu sakinleştireyim, dedi. Padişah:

-Ne yaparsan yap, yeter ki şu adamı sustur, dedi adama…

Adam, kölenin denize atılmasını istedi. Bağırıp çağıran köleyi suya attılar. Birkaç defa batıp çıkan köle:

-Boğuluyorum, imdat! diye bağırmaya başladı. Köleyi yakalayıp, gemiye çıkardılar. Bir köşeye bıraktılar. Köle artık sessizce oturuyordu. Padişah, adama, niçin öyle yaptığını sordu. Adam:

-Gemideki huzur ve güvenin farkında değildi, dedi. Suya düşünce değerini anladı. Nimeti artıran, lezzeti lezzet yapan şükürdür. Şükretmek yerine şikayet edenler sahip olduklarından da mahrum kalırlar. İnsanlar, maddi durumları itibari ile kendilerinin altındakilere, manevî yönleri ile de üstündekilere bakmalıdır. Birincilere baktıkça şükredecek, ikincilere baktıkça daha güzel hâle gelebilmek için gayretini artıracaktır. Hakikî saadet bundadır. (Mesel Denizi, s:140)


️ALLAH RIZASI İÇİN YARIM EKMEK VERMEDİ

Ebu Bekir Şibli, dördüncü asır zahidlerindendir. Tasavvufla fıkhı birleştiren eşsiz bir maneviyat büyüğüdür. Bağdat’lı fırıncı ününü duyduğu İmam-ı Şibli’ye hayrandır. O’nu bir defa olsun görmeyi çok arzu etmektedir. Ancak, işini bırakıp da ayağına gidemez, fırının tezgâhından ayrılmayı göze alamaz. Ne var ki ağzı kalabalıktır. Hayranları Şibli den söz edince, O da feryad eder:

-Ah, O büyük zatı bir görsem!

Büyükler hep böyledirler. Çok arzu edilirler. Ancak kendileri pek görünmek istemezler. Çünkü görmek isteyenler, hayallerinde bir büyük tasavvur ederler. O büyüğün hayranıdırlar. Halbuki gerçek büyük, onların hayallerindeki gibi müşekkel ve mükemmel görünüşte değildir. Bu yüzden büyükler görünmeyi arzu etmezler, hayallerdeki rnüşekkel ve mükemmelin yıkılmasını istemezler… Nitekim bir gün fırıncının tezgâhı önünde ak sakallı bir ihtiyar görünür. Kılık kıyafeti pek cazip olmayan zavallı adam elini uzatır:

-Allah rızası için yarım ekmek!..

Fırıncı hışımla karışık perişan adama: Çekil oradan be! Bıktık sizden. Öğrenmişsiniz bir Allah rızası., gelip geçip onu söylüyorsunuz? İstediğiniz adam verecek durumda mı değil mi, onu hiç düşünmüyorsunuz.

İhtiyar bu çıkıştan suspus olup hemen çekilir. Bağdat’ın dışına doğru yoluna devam eder. Arkadan gelenler fırıncıyı uyarırlar:

—Ne yaptın sen? Çıkıştığın bu ihtiyar, hayranı olduğun Şibli Hazretleriydi.

—Şu perişan giyimli adam mı?

—Evet.

Şaşkına dönen fırıncı, koşar, yolda arkasından eriştiği Şibli Hazretleri’nin elini öper, yalvarmaya başlar:

—Beni affet! Allah rızası için yarım ekmeği vermeyen hayranına gereken dersi verme zamanı geldiğini düşünen Şibli, teklifini şöyle yapar:

— Seni affederim ama, Bağdat Meydanında yüz altınlık bir ziyafet verirsen.

— Hay hay, başım üstüne. Yüz altının kıymeti mi olur Senin için.

Hemen bahsedilen yerde herkesin katılacağı büyük bir ziyafet hazırlanır. Herkes iştirak eder. Sofradan çekilenler Hazret-i Şibli’den nasihat beklemeye başlarlar. Biri, bu isteği duyurur:

— Cemaat, cennet, cehennemden bahseden bir nasihat istemekteler. Lütfen bizleri irşad buyurun. Hem müjdeleyin, hem korkutun.

Şöyle cevap verir Şibli Hazretleri:

— Cennetlikleri bilmiyorum kimlerdir. Ama cehennemlikleri sorarsanız, hemen haber verebilirim. Cemaat birbirlerine bakışırlar. İçlerinden biri atılır:

—Buyurun efendim, cennetlikleri anlatmıyorsanız, hiç olmazsa cehennemlikleri anlatın.

—Cehennemlik bir adam görmek istiyorsanız size ziyafet veren bu fırıncıya bakın!

Ortalıkta bir sessizlik… Hemen herkes, şaşkın. Şaşmayan sadece Şibli. Şöyle açıklar durumu:

— Bu fırıncı, Allah rızası için yarım ekmek vermedi, ama Şibli için yüz altınlık ziyafetten kaçınmadı. Bu nasıl ihlas, nasıl dindarlık, siz izah edin durumu?

Toplulukta bir sessizlik ve tefekkür. Az sonra kulaktan kulağa fısıldaşmalar:

— Şibli Hazretleri hepimize büyük bir ders verdi, ikaz olup ibret almamız lâzımdır bundan… Sahi bir çoğumuz böyle miyiz yoksa?..

—Allah rızası için yarım ekmek vermeyiz, ama dostları memnun etmek için büyük çapta masrafları göze almaktan çekinmez miyiz? Ne dersiniz?

(“Olaylar Konuşuyor” s:55)


️KEPÇE KADAR

Molla Cami anlatıyor: Cömert birisine sormuşlar:

– Fakirlere ve muhtaçlara verdiğin, dağıttığın şeylerden ötürü gönlüne kibir geliyor, onları kendine minnettar görüyor musun?

– Kesinlikle hayır. Ben kendimi aşçının elindeki kepçe gibi görüyorum. Verilen kepçeden geçse de veren aşçıdır. Kepçe, “Rızkı veren benim.” gibi bir hisse kapılabilir mi? demiş.

* *

Keşke insanlar, yaptığı hayırlı icraatlarda aşçının elindeki kepçe kadar dahi pay sahibi olmadıklarını idrak edebilse ve gizli şirk gibi büyük bir çirkinliğe düşmeseler…

Bu yazı 83 kez okundu