- Beslenme
- Her Kanaldan Beslenme
- Beslenme Kaynaklarımız
1. Kur’an ve Hadisler
2. Risale-i Nurlar
3. Pırlanta
4. İlmihal Bilgileri:
- Doymak ve Beslenmek
- İrâdî ve Izdırârî Beslenme
- Besleyebilmek İçin!
- Hep Canlı Kalabilmek
1* Yeni hedefler peşinde koşmak
2* Evrâd-ı Ezkâr
3* İradesini Kullanmak
4* Günahlardan uzak durmak
5* Okumak
6* Tefekkür Etmek
7* Şekilcilikten Kaçınmak:
• Yol yorgunluğuna düşmemenin yolları;
•İki önemli tavsiye:
•Ölene kadar koşmak için
***
BESLENME
Beslenmek bu hayatın bir kanunudur. Yeterince beslenmeyen hayati fonksiyonlarını tam eda edemez. Hiç beslenmeyen veya beslenemeyen ise ölür. İnsan yaşamak için devamlı beslenmek zorunda olduğu gibi, manevi hayatının devamı ve güçlenmesi adına da beslenmeye muhtaç ve mecburdur. Onun için günde beş defa namaz emredilmiştir. Üstelik sadece beslenmek yetmez. Bir taraftan gerekli ve faydalı gıdalar alınırken, diğer taraftan da bunların etkisini boşa çıkaracak olan zararlılardan uzak durmak gerekiyor. Bu manada tıptaki hıfzıssıhha kavramının, dindeki takva kavramıyla örtüştüğü söylenebilir. Üstelik Kur’an takvayı bize bir azık, bir gıda olarak tavsiye ediyor:
ﻭَﺗَﺰَﻭَّﺩُﻭﺍ ﻓَﺎِﻥَّ ﺧَﻴْﺮَ ﺍﻟﺰَّﺍﺩِ ﺍﻟﺘَّﻘْﻮَﻯ ﻭَﺍﺗَّﻘُﻮﻥِ ﻳَٓﺎ ﺍُﻭ ﻟِﻰ ﺍﻟْﺎَﻟْﺒَﺎﺏِ
“…(Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.”( Bakara: 197)
Her Kanaldan Beslenme
Tek çeşit beslenme tam bir beslenme sayılmaz. İnsanın değişik gıda, vitamin ve minarellere ihtiyacı olduğu gibi, toplumun da değişik kanallardan beslenmesi gerekiyor. Bu yapılmazsa, bir insanın başına gelebilecek şey toplumun başına da gelir ve daha büyük bir zaafiyet ortaya çıkmış olur. İşte bu konudaki tavsiyelerden birisi:
Pırlanta Müellifi:
“Hayatın her kesimine imana ait kanallar açılmalı,eğer iyi beslenme olmazsa aynen kalbe giden damarlarda tıkanma olduğu gibi kalp beslenemezse, o kalpte enfarktüs olur, kalp felce uğramış olur.Kalpte ihtisaslar dediğimiz iç duyuş olmazsa,kalp duyarlılığını yitirmişse, artık ulu orta sinemalara gidilir, film seyredilir ve hayat ciddiyetten uzak, laubalice yaşanmaya başlar. Bu tiplerin önlerine imkânlar sunulduğunda Paris, Roma ve Newyork’takilerin yaşadığı rezaletin katmerlisini yaşarlar. Onun için Allah’a çok sığınmak lazım. Müslümanlarda çok ciddi iman problemi var. Sanki imani esinti hiç semtlerine uğramamış gibi, bizim evlerimizi, evlerimizde kalan genç sürgünlerin ve müesseselerde kendini adamış arkadaşlarımızın dışında imani esintiden bir eser göremiyoruz…”
Beslenme Kaynaklarımız
Beslenmede çok önemli bir başka husus, doğru beslenmedir. Vücudumuz, yaşamak için ihtiyacı olan besinleri almak zorunda olduğu gibi, manevi hayatımızın da çok hayati ve olmazsa olmaz bazı gıdalara ihtiyacı vardır. Ayrıca bunları alabileceğimiz beslenme kaynaklarımız mevcuttur. Hiç şüphesiz bu kaynakların başında Kur’an ve onun pratiği olan sünnet ve hadisler gelir.
İşte Cenab-ı Hak, şu âyetle bizi bu iki kaynağa davet ediyor:
ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻣَﻨُﻮﺍ ﺍﺳْﺘَﺠِﻴﺒُﻮﺍ ﻟِﻠَّﻪِ ﻭَﻟِﻠﺮَّﺳُﻮﻝِ ﺍِﺫَﺍ ﺩَﻋَﺎﻛُﻢْ ﻟِﻤَﺎ ﻳُﺤْﻴِﻴﻜُﻢْ ﻭَﺍﻋْﻠَﻤُٓﻮﺍ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﻠَّﻪَ ﻳَﺤُﻮﻝُ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟْﻤَﺮْﺀِ ﻭَﻗَﻠْﺒِﻪِ ﻭَﺍَﻧَّﻪُٓ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺗُﺤْﺸَﺮُﻭﻥَ
“Ey inananlar! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfal: 24.)
Bu konuda istifade edilebilecek pek çok kaynak olmakla beraber, hem hepsinden faydalanmanın zorluğu, hatta imkansızlığı, hem de onların da kaynağı olması bakımından en önemli bulduklarımızı şöyle ele alabiliriz:
1. Kur’an ve Hadisler:
Kur’anın, kalbler, akıllar ve ruhlar için nasıl bir gıda ve beslenme kaynağı, manevi hastalıklarımıza nasıl bir şifa unsuru olduğu, aşağıdaki şu ifadelerde çok veciz anlatılıyor:
Üstad Bediüzzaman hazretleri:
“Kur’an, kulûbe kut ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınadır ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek Kur’an, hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi taravetini, halâvetini de muhafaza ediyor.” (25. Söz.)
Pırlanta Müellifi:
“Okuduğumuz Kur’ân-ı Kerim ve yaptığımız evrâd u ezkârın şuursuzca yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza hitap eder ve bu itibarla istifade etmiş oluruz. Ümit ederiz ki; o kadarcık bir gayret bile tıpkı yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile olur. İnsana düşen ise daha derince istifade edebilmesidir. Daha derin mülâhazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde, bir cehd ile kalbin derinliklerine indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar. “Şuurluca okuyamıyorum” diyerek terk etmek de hata olur. Her zaman aynı yüksek ruh enginliğini yaşayamama, kabz hâlinden kaynaklanıyor olabilir. Aslında bu durum da müspet yolda değerlendirilebilir.Zira, kabz hâli, basta açılmanın yoludur. Kabz, bast kapısının tokmağıdır…”
Kur’anın birinci derecedeki tefsiri hadisler, onun pratiğe dökülmüş şekli ise sünnet tabir ettiğimiz Efendimizin uygulamalarıdır. Biz Onun kendisini görmediğimize göre, Kur’andan sonra Onun bize bıraktığı en büyük miras hadisleridir. Onunla sohbet etmek isteyenin hadislere de ilgisiz kalması düşünülemez. İşte Nebevî reçete: “Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.” (Hâkim,1/93)
2. Risale-i Nurlar:
Risaleler, sistematik ve klasik anlamda olmasa da, Kur’an hakikatlerinin orijinal ve fıtri bir tefsiridir. Özellikle çağımızda üretilen, kalb ve kafaları karıştıran pek çok sorunun cevabı yanında, akla hitap ettiği kadar kalbe, ruha ve duygulara da hitap eden Kur’an tefsirleridir. Onun için Kur’anın ruhunu anlamak isteyenlerin bu eserlere bîgâne kalması büyük kayıp demektir. İşte Risalelerin bu hususiyetlerini anlatan bir değerlendirme örneği:
Pırlanta Müellifi:
“Nurları tanımazdan önce Rabbimi, Kitabımı, dinimi hissen seviyordum. Nurlarla tanıştıktan sonra bunları aklımla, bütün letâifimle sevmeye başladım…”
“Evleriniz, Risalelerin her gün mütalaa edileceği okullar olmalıdır. Nurlar, Kur’an’ın evrensel yorumudur. Her gün kemal-i hassasiyetle okumak ve müzakere etmek lazım. Bir gün ara verseniz kararmaya muhatap olursunuz. Risaleler doğrudan ruhlara, gönüllere Kur’anî aydınlığı verir…”
3. Pırlanta:
Pırlanta eserler ise, ihtiva ettikleri pek çok hayati, dinî, imanî, insanî ve ahlâkî meselenin yanında, özellikle risale-i nurların nasıl anlaşılması gerektiği konusunda da rehberdirler. Yaşadığımız bu sıkıntılı dönemde, devamlı risale okudukları halde olmayacak yerlere savrulan kardeşlerimiz, farkında olmadan bu pırlanta mantığının önemini ortaya koymuş oldular.
4. İlmihal Bilgileri:
Zarûriyât-ı diniye tabir edilen ve her müslümanın bilmesi farz olan bilgileri öğrenmenin en kısa yolu ilmihal okumaktır. Farzı, vacibi, sünneti, haramı helali vs bilmeden din yaşanamayacağına göre, ilmihalsiz bir hayat da olmaması gerekiyor. Kültürümüzde, burada söz konusu edilen kaynakların dışında da istifade edilebilecek pek çok kaynak vardır.Fakat çağımızın öne çıkardığı ihtiyaçlar ve bunların hepsini okumanın imkansızlığı düşünülürse, böyle bir seçim yapmanın zarureti ortaya çıkmış olur.
DOYMAK VE BESLENMEK
Doymakla beslenmek aynı şeyler değildir. İnsan herhangi bir yiyecekle karnının duyurabilir ama beslenmiş olmaz. Beslenmenin, özellikle doğru beslenmenin şartları vardır. Kısaca söylemek gerekirse:
a) Sindirme:
Yenilen besinleri sindirmek için, yemekten sonra belli bir süre geçmesi gerekir. Bir kaç dakikada karın doyurulabilir fakat sindirim saatler alır. Alınan besinler, ancak sindirildikten sonra beslenme gerçekleşir ve enerjiye dönüşürler. Sindirilmemiş gıdaların insana bir faydası olmadığı gibi, bir de vücutta ağırlık yaparlar ve iyice hantallaştırırlar. Dini bilgiler ve ibadetler de böyledir.İnsan bildiğini ve yaşadığını tabiatı haline getirdiği zaman bu manada beslenmiş sayılır. Yoksa, tamamen faydasız olduğu söylenemese de, ruhsuz şekillerden ve kalıptan öte bir şey elde edilmiş olmaz. Ahlâkımız düzelmez, hal dili ve temsil durumu meydana gelmez, dinin gülen ve güzel yüzü asık bir çehreye bürünmüş olur.
b) Doğru ve gerekli gıda:
Beslenmek vücutta yağ depolamak da değildir. Cismâni beslenmede, biraz yapılan işe, hattâ yaşa göre vücudun ihtiyacı olan besinler alınmalı ve onlar sindirilmelidir. Çok çalışanın daha çok besine ihtiyacı vardır kanunu, manevi hayatımız için de geçerlidir. Daha çok günaha maruz kalanların, bu konuda insanlara faydalı olmak isteyenlerin, din ve maneviyat adına başkalarına verici durumunda olanların, dirençlerini kaybetmeme adına daha fazla manevi gıdaya ve beslenmeye ihtiyaçları vardır çünkü, bunlar normal insanlara göre çok daha fazla enerji harcamak durumundadırlar.
İRÂDÎ VE IZDIRÂRÎ BESLENME
Cismani beslenme, Rabbimizin içimize koyduğu bir mekanizma ile otomatik olarak gerçekleşir. Vücud ihtiyaç duyunca acıkır, acıkınca yer ve beslenmiş olur. Maneviyatta durum bunun tam tersinedir. Ne kadar beslenmeye ihtiyaç varsa o kadar duyarsız ve müstağni davranır. Onun için, yerine göre bunun irâdi ve biraz zorlamayla olması lazımdır. Bu manadaki beslenmenin önemini Pırlanta Müellifi şöyle ifade ediyor: “Cismaniyet adına sabah-öğlen-akşam yemeklerinden taviz verip unutan var mı? Halbuki yemesen de olur, ama tabiata mal olmuş bir alışkanlık var. Aynen ruhi beslenmemiz de tabiatımıza mal edilerek bizde iç istek ve arzu olmalıdır…”
Hatta bu duygu o kadar güçlüdür ki, insanı ihtiyacından fazlasını yemeye zorlar, beslenme yaşamak için bir ihtiyaçken, onun ölümüne yol açacak kadar fazla yemesine sebep olabilir. İşte o zaman, Allahın büyük bir lütfu olarak başka bir beslenme şekli devreye girebilir ki buna “ızdırârî beslenme” diyoruz.
Pırlanta Müellifinin şu sözleri de, bu günler için söylenmiş ve çok önemli olan bu hususa işaret ediyor: “Bence hadiseler bizi “ızdırârî beslenme”ye sevk etmeli. “İhtiyarî beslenme” biraz “Acaba olmasa da olur mu?!” duygu ve düşüncesi uyarır.Şimdi o zaman biz, dua duygumuzu, teveccüh duygumuzu, tazarru duygumuzu daha da güçlendirerek, topyekûn bir koro teşkil ederek, O’na yönelmeliyiz. Hazreti Pîr ifadesiyle, “nasıl ki sadaka, belayı defeder, ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder.” Öyle ise biz, dua, tazarru ve niyaz koroları oluşturmalıyız. Ve sonra bu badireden, bu gâileden akıllıca, mantıklıca sıyrılma yollarını araştırmalıyız. Bunlar, müzakere edilmeli…”
BESLEYEBİLMEK İÇİN!
Her müslümanın, kendi beslenmesini temin etmenin yanında başkalarını da besleme sorumluluğu vardır. Özellikle bu işi hayatının gayesi edinmiş insanların, bu konuda hiç unutmaması gereken bir kural şudur:
“Beslenmeyen besleyemez” Besleyebilmek için en önemli bir şart, kişinin önce kendisinin beslenmesidir. Yavru yavruyu besleyemediği gibi, aç bir anne de yavrusunu besleyemez. Üstadımızın; “Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lüab-âlûd kayyını” sözünün bir derinliği olarak da, “koyun kendisi için yer ve süt olur. Kuş başkası için ağzına alır kayy olur” şeklinde anlamak mümkündür.
Demek ki başkalarına süt ikram etmenin yolu, önce kendimizi beslemekten geçiyor.Akşam sohbetim var deyip başkaları için kitap karıştırmak faydadan hâlî olmasa bile, koyuna değil kuşa benzemek olur ki tam bir besleme sayılmaz. Aynı konuyla ilgili olarak iki pırlanta tavsiye de şöyle:
*“Beslenmeyenler besleyemezler.Beslemekle sorumlu olduklarımızı ancak beslenme ile besleyebiliriz. Beslenme koyun gibi olursa, besleme süt ile olur. Beslenme kuş gibi olursa, besleme kay ile olur. Köksüz bir ağacın, meyvesi ile arz-ı endâm etmesi mümkün değildir. Solmuş bir ağaçtan taze meyveler sâdır olmaz…”
*“Başkaları için okumak suretiyle eserlerin canına okuyacağınıza, nefsinizi muhatap edip kitaplarla can bulmalısınız…”
HEP CANLI KALABİLMEK
İnsan ne kadar iyi beslenmiş olursa olsun, hayati görevlerini yaparken bir süre sonra yorulması, hatta usanması kaçınılmaz olabilir. Böyle bir yorgunluğa düşmemek için de alınması gereken tedbirler vardır.
Pırlanta Müellifi, onlardan en önemlilerini şöyle ifade ediyor:
* Yeni hedefler peşinde koşmak:
—“İnsanın, dinî vecibelerini şuurlu bir şekilde edâ edebilmesi kendi ısrarına, kendi gayretine bağlıdır. İbadet ü tâat, tabiatının bir yanı haline gelince insan biraz rahatlar; ama yine de dinî hayat açısından solmama, renk atmama ve zinde kalma irade ister, niyet ve azim ister. Mesela, sürekli başkalarının uhrevî hayatı adına projeler ortaya koymak, aynı zamanda bizim canlı kalmamızın da şartıdır. Başkalarının ebedî kurtuluşuyla uğraşmayan insanın burada canlı kalması ve ötede de kurtulması çok zordur…”
—“Öyleyse, acaba biz her fırsatta birkaç arkadaşımızla müzakereye girip kalb hayatımız için hava ve su kadar ehemmiyetli meseleleri mütalâa ediyor muyuz? İslâm’ın hayat bahşeden mesajına muhtaç birkaç insana bir şeyler anlatma gayreti var mı içimizde ve bu uğurda her gün bir şeyler ortaya koyuyor muyuz? Oysa, “Ne yapsam da şu insanların ruhuna girip Rabb’imi onlara duyursam?” duygusunda olmayan bir mü’minin pörsüyüp solması mukadderdir.
* Evrâd-ı Ezkâr:
Dinî şevk ve heyecanımızın devamı için evrâd u ezkâr çok önemlidir.
—“Ey bizim Kerîm Rabb’imiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma” (Âl-i İmran: 8) şeklindeki, Kur’ân-ı Kerim’den, Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) ve selef-i salihînden öğrendiğimiz duaları devamlı tekrar etme ve ayaklarımızın kaymaması hususunda Cenâb-ı Hakk’a sığınma diğer bir önemli faktördür. Kalbin istikameti için kavlî, fiilî ve hâlî ciddî bir gayret içinde olmak; inhiraflara, sürçüp düşmelere karşı daima temkin ve teyakkuzda bulunmak lâzımdır…”
* İradesini Kullanmak:
—“Cenâb-ı Allah’ın küllî iradesinin bitki ve hayvanlardaki bir tür tecellîsi olan tabiî insiyaklara (sevklere) mukâbil, âdemoğluna cüz’î irade verilmiştir. Onun yönelişleri hep iradî olmalıdır. İnsanın dinî hayat adına canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi de her şeyden önce iradesine bağlıdır. Yani onun, iradesini kullanarak “Şu kadar evrâd u ezkâr okumalıyım; benim canlılığım başkalarını hayata kavuşturmaya bağlı olduğuna göre, sürekli Hızır gibi koşup dört bir tarafa hayat üflemeliyim” demesi ve bu istikamette yaşaması lâzımdır. İnsan kendi nefsiyle baş başa kalır, iradesinin hakkını vermezse, hiç olmayacak hobiler içine girer ve dini, bir kültür olarak yaşamaya başlar. Atalarından tevarüs ettiği (miras yoluyla aldığı) bir kültür gibi “bizim namaz, bizim zekat” deyip, onları hafife alma gibi bir lâubalîliğe düşer; ibadetleri vicdanında derinlemesine duyarak edâ edemez…”
* Günahlardan uzak durmak:
—“…Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-i meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen, riyakârca bir kelime onu manen öldürür. Riyakârca ağlama, “desinler”e gülme, “görsünler” düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felakete sürükler. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını düşürebilir. Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir. Bu kadar dikkatli davranmayan bir insan, İslâm adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli; yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır. Kur’ân’ın ifadesiyle, şeytan bile, “Beni ayıplamayın, kendi nefsinizi kınayın” (İbrahim:22) diyor. Yani, “Her şeyi bana atfederek beni suçlayacağınıza, kendi nefsinizi levmedin. Benim, istediklerimi size yaptıracak bir gücüm yoktu. Ben sizi sadece çağırdım, siz de hemen çağrıma icabet ettiniz. Siz kendinizi ayıplayın” diyor.”
* Okumak:
Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm’a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O’nun aşkıyla yaşayacaktır. Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir. Büyüklere ait menkıbeleri okumak da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir. Mesela, bu konuda ashab-ı kirama dair yazılmış kitaplar okunabilir. Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalbler ihya olur. O büyük örnekler karşısında vicdanlar ürperir ve titrer. Onları tanıyan biri, büyüklükleri karşısında “Onlar nerde biz nerdeyiz?” diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır. Önden çekici, arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belanın badiresinden kurtulmak çok zordur…”
* Tefekkür Etmek:
Önünde seni hesaba çağıran Rabbin, ayaklarının altında sırat köprüsü, dağ cesametinde alevlerin kıvılcımlarının seni tehdit ettiğini düşüneceksin. Sırtında bütün bir hayatın mesuliyet ve vebaliyle beraber o köprüyü geçmekle mükellefsin. Düşün ki, defterler sağda solda uçuşup duruyor. Defterini kimi sağdan, kimisi soldan alıyor… Bunları düşününce endişeyle ciğerlerin parçalanır, yüreğin ağzına gelir gibi olacaktır.
* Şekilcilikten Kaçınmak:
Ülfet perdesini yırtmak için şekil ve şekilcilikten kaçınmak lâzımdır. Namaz, mü’min için bir vecibe ve vazifedir. Evrâd ü ezkâr, dua gibi şeyler de insanın mânevi hayatı adına çok mühimdir. Bunlar, askeri talim ve terbiye gibi sadece şekli olarak yerine getirilecek şeyler değildir. Bunların her biri Hak’la ayrı bir münasebet ifade eder. Binaenaleyh gerek evrâd ü ezkâr okurken gerekse Rabbe namaz ve sair ibadetlerle teveccüh ederken bunları şekil olarak yapmaktan daha ziyade vazife şuuru içinde bulunmalı, muhatap olarak karşında O’nu görmelisin…
* Yol yorgunluğuna düşmemenin yolları;
Birinci yolu: O’nu (cc) bulmak,
İkinci yolu: Onun’la (cc) olmak,
Üçüncü yolu ise hep Onun’la (cc) kalabilmektir…
İki önemli tavsiye:
- 1. Şahsi veya umumi hizmetlerinizde bir duraksama, kilitlenme, kıtlık, kısırlık ve kuraklık varsa “istiğfar seferberliği” başlatabilirsiniz. (İnayet kesintisi)
- 2. Yok her şey yolunda gidiyor fakat netice istediğiniz gibi olmuyorsa “salavat seferberliği” başlatabilirsiniz. (Bereket kesintisi)
* Ölene kadar koşmak için; “hizmet” dendiği zaman coşmak lazım. kendinden motorlu olanlar, yelkenine başkasının rüzgar taşımasına ihtiyaç duymazlar. Negatifi izâle etmeden, pozitif îfâ edemezsiniz. Olumsuz nazarla meseleleri mütalâa edenler, olumlu sonuç elde edemezler. Ümidi olmadan yola çıkanlar, yola çıkmadan yorulurlar.
***
Bir Kıssa ile Dersimizi bitirelim
“Zamanın birinde sohbete uzun süredir gelmeyen dervişi ziyarete giden bir mürşidin hikayesi… Bir kış günü talebenin kapısını çalar hocası. Talebe bakar ki hocası ayağına kadar gelmiştir. Utanır, mahcup bir edayla içeri davet eder hocasını..Hocası selam verir, yanmakta olan ocağın başına oturur, alır eline maşayı karıştırır ateşi. Sükût sohbeti bir müddet sürer. Dervis daha sonra mutfağa gider ikram için bir tas dolusu hoşaf getirir, hocasına ikram eder.
Hocası yine ateşi karıştırmaktadır sessizce.. Bir kor alır,..ateşten ayırır bir kenara. Bir müddet bekledikten sonra korun ateşi söner. Der ki hoca: “Evladım bak! Ateşten ayrılan kor nasıl da söndü, ateşini yitirdi. Bunun tekrar yanması için tekrar ateşe girmesi gerek. Aynen bunun gibi derviş de Allah aşkı ve muhabbetini murad ediyorsa sohbetten ayrı kalmaması gerek. Eğer ayrı kalırsa, bu kor gibi söner; soğuk, işe yaramaz bir odun gibi olur, kimseye de faydası olmaz. Sen sen ol bir daha sohbetten uzaklaşma!” der ve geldiği gibi çıkar gider.” (twitter.com/rapolatcom adlı hesaptan alınmıştır)