- ️Mehdi Enflasyonu
- ️Sığ Görün Derin Ol!
- ️Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı: Muhatabı Tanıma
- ️İnsanı Tanımada Bazı Ölçüler
- ️Âzami Gayret ve Merdiven Basamakları
***
️MEHDÎ ENFLASYONU
°°°Önsöz°°°
Peygamberlik dışında hiçbir pâye inanç açısından bağlayıcı değildir. Peygamberler ise, kendileri bile Peygamberliklerine inanmak, iman etmek zorundadırlar. Fakat bunun dışındaki manevî makamlar birer iman konusu olmadığı gibi, şahıslara böyle pâyeler takdir etmek de kimsenin haddine değildir. Hele hele insan bu takdiri kendisi yapıyor, ya da yapılanlara ses çıkarmıyor ve bunu kabulleniyorsa, büyük çoğunluğu itibariyle ya şeytanın sağdan gelmesine aldanmış bir safderûn, ya da bir sahtekârdır. Bu konuda en sağlam ölçü şudur: “Kendisi öyle olan söylemez, hattâ bilmez, öyle bilen ise öyle olmaz.” Günümüzde gavslık, kutupluk, hattâ mehdilik o kadar sıradanlaştı ki, sıradan seviyesinde bile olmayan bazı insanlar kendilerinin öyle olduklarını sanabiliyorlar. Kendisine, ancak “Kıtmîr“ adını uygun gören Pırlanta yazarının ise, enflasyonundan bahsettiği bu mesele hakkındaki görüşleri şöyle:
°°°°°°°°°°°
Aslında taklit adına söylenen hususlar bizim neslimizi resmetmektedir. Çünkü hiçbirimiz bugün inandığımız hakikatlere, “öz beynimizi burnumuzdan kusarak” ulaşmadık. Hiçbirimiz geceleyin yataklarımızı terk edip delice koridorlarda dolaşıp Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) amcası Zeyd İbn Amr gibi, “Allahım seni istiyorum.” (Bkz.: Buhârî, menâkıb 24; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 5/54.) demedik. O’nu bulma adına delice bir takibe koyulmadık ve hep taklitle avunduk.
Hele bir de bazıları kalkıp bizim Müslümanlığımızı alkışladı ve biz de kendimizi bir şey zannettiysek işte o zaman bütün bütün aldandık. Hatta bir kısım zavallılar alkış ve takdirler karşısında kendilerini popülizme saldı ve bunun sonucunda her yerde bir sürü mehdi zuhur etti. Asrımızda o kadar çok mehdi zuhur etti ki, “mehdi enflasyonu”nun yaşandığını söylesek mübalâğa etmiş olmayız. Evet kimileri, kendilerinin sıradan bir mü’min olup olmadığının dahi muhasebesini yaparken, bazıları da kendilerini bir hamlede insanlığı kurtaracak, bir nefhada Kayserleri, Kisraları yere serecek kahramanlar olarak gördüler. Gerçekte ise bunların her birisi Allah’ı hakkıyla tanımayan, Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilmeyen, Râşid Halifelerden ve sahabe efendilerimizden habersiz yaşayan taklidin zavallı kullarıydı. Bunlar nerede olduklarını, düz yolda dahi nasıl yaya kaldıklarını bilmediklerinden ötürü, yol almaları da çok zordu.
Hâlbuki inanan bir gönül, Zât-ı Ulûhiyet’i bilme, mârifet ve muhabbet deryalarına yelken açma adına sürekli tefekkür ve tezekkürde bulunmalı ve hiç doyma bilmeden yoluna devam etmelidir. Kendisine sunulan mârifet kâseleri karşısında;
“Bak şu gedânın hâline, Bende olmuş zülfün teline, Parmağım aşkın balına, Bandıkça bandım, bir su ver!” (Gedâî) demelidir. Deniz suyu içerek susuzluğunu gidermeye çalışan bir insan gibi, içtikçe içmelidir. Ayrıca o, bir taraftan derinlemesine mârifete yelken açarken diğer taraftan da şu mülâhazalardan hiç ayrılmamalıdır:
– “Eğer ben gerçekten duyulması gerekli olan şeyleri duysaydım; ‘Biliniz ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur ve itminana kavuşur.’ (Ra’d sûresi, 13/28.) hakikatini idrak etseydim; ‘Ne mutlu iman edip de makbul ve güzel işler yapanlara! Eninde sonunda dönüp gidilecek güzel yurt onların olacak.’ (Ra’d sûresi, 13/29.) müjdesini rasat edebilseydim, Cenâb-ı Hak ile daha derin bir irtibata erecek, sürekli aşk u iştiyak nağmeleri seslendirecek, mü’minlere karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirecek ve bütün mahlûkata engin bir şefkatle nazar edecektim. Demek ki ben hâlâ yerlerde sürüm sürümüm.” [İnsanı Allah’tan Uzaklaştıran İlim/ Yolun Kaderi]
***
️SIĞ GÖRÜN DERİN OL!
°°°Önsöz°°°
Kullukla kibir birbirine taban tabana zıt kavramlardır. Yine buna bağlı olarak kullukta sığlıkla derinlik de böyledir. Bir insan kendisini ne kadar kusursuz ve derin görüyorsa o kadar sığ, ne kadar sığ görüyorsa o kadar derindir. Çünkü Allah mânen yükselme yolunda olanlara hep hata ve kusurlarını gösterir ki, onlardan kurtulmaya çalışarak yükselsinler. “Ben oldum, ben erdim, ben artık tamamım” diyenlere de hep kendilerini, yani kendilerine Cenab-ı Hak tarafından bahşedilen, ya da olmadığı halde var sandıkları meziyetlerini! gösterir. Nurlarda da çok ciddî olarak ele alınan bu konu hakkında Pırlanta Müellifi burada meseleyi şöyle özetliyor:
°°°°°°°°°°°
Gerçek kulluk, fevkalâde yüksek gayretle fevkalâde tevazuu cem edebilmektir. Evet insan, bir taraftan öyle yukarılara çıkmalıdır ki, melekler ona baktıkları zaman, “Hayret! Cisim ve bedenden mürekkep bir varlık ama nasıl oluyor da meleklerle aynı ufku paylaşıyor veya onların önünde kanat çırpıyor!” demelidir. Ama aynı zamanda bu kişi kendisini hiçlerden hiç görebilmelidir. Ona, “İmzanı at!” dediklerinde hiç düşünmeden çok rahatlıkla “hiç” yazabilmelidir.
Kemali bihakkın idrak etme açısından İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha büyük bir insan yoktur. Buna rağmen O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’a (celle celâluhu) şöyle yalvarmıştır:
اَلّٰلهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي أَعْيُنِ النَّاسِ كَبِيرًا
“Allahım, beni benim gözümde küçük göster! (Misyonum itibarıyla) beni insanların nazarında ise büyük göster.” (el-Bezzâr, el-Müsned 10/315; ed-Deylemî, el-Müsned 1/473.). Bir hak dostu, bu duayı biraz değiştirerek kendi hesabına şöyle der:
اَلّٰلهُمَّ اجْعَلْنِي فِي عَيْنَيَّ صَغِيرًا وَفِي دِينِي كَبِيرًا
“Allahım, beni benim gözümde küçük, dinimde ise derin kıl!”
İnsan bir taraftan kendisini minnacık, bir sinek kanadı kadar görmeli ama dinî derinlik açısından da şöyle demelidir: “Allahım, beni öyle bir dinî mükemmeliyete ve öyle bir dinî donanıma ulaştır ki, dinime ait varidatım, bütün insanlığa dağıtıldığında hepsinin Cennet’e girmesine kâfi gelsin!” Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mâiz hakkında, “Öyle bir tevbe etti ki tevbesi eğer yeryüzüne dağılsaydı herkese yeterdi.” buyurmuştu. (Bkz.: Müslim, hudûd 24; Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25.) Çünkü o, hiç kimsenin bilmediği ve görmediği bir yerde bir günah işlemiş, bu günahın pişmanlığı neticesinde Allah Resûlü’ne gelerek, aklanmak istediğini söylemişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu dört defa geri çevirdiği hâlde o, her defasında ölümü göğüsleme pahasına tekrar geri gelmiş ve aynı isteğini tekrar etmişti. Kendisine had tatbik edildikten sonra da, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hem bir hakikati beyan hem de onun hakkında suizan edilmesinin önüne geçme adına, yukarıdaki sözlerini söylemişti.
Evet insan, iman, mârifet, muhabbet, zevk-i ruhani, aşk u iştiyakta sabitkadem olma mevzuunda sürekli derinleşmeye çalışmalıdır. Fakat bunun yanında insan, kendisini sığlardan sığ görmelidir. Zaten insan gerçekten bir kalb derinliğine ulaşmışsa, kendisini insanların en hakiri görecektir. Bunun mefhum-u muhalifi ise şudur: Şayet bir insan kendisini insanların üstünde görüyorsa, gerçekte o, insanların en bayağısı ve zavallısıdır. Bu kişi ister mü’min, ister münafık, isterse de kâfir olsun, netice değişmez. Hayalinde kendisi için yüce payeler kurgulayan, “Ben galiba önemli bir misyonu eda etmek ve insanlığın elinden tutarak onları evc-i kemalâta çıkarmak için dest-i kudret tarafından hususi bir donanımla gönderilen özel bir insanım.” mülâhazasını taşıyan bir insanın gerçekte sinek kanadı kadar bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün alâmeti ise tekebbürdür.
İşte asıl mârifet de insanın sahip olduğu ilmini bu mülâhazalarla taçlandırabilmesidir. Bu da, kemal yudumlamış, olgunluğa ermiş ve nazarî bilgisini aksiyon hâline getirebilmiş insanların işidir. [İnsanı Allah’tan Uzaklaştıran İlim/ Yolun Kaderi]
***
GÖNÜL KAPILARININ SIRLI ANAHTARI: MUHATABI TANIMA
°°°Önsöz°°°
Dilimizde, “bazen usûl asıldan önemlidir” şeklinde çok doğru bir söz vardır. Keza “ite ot, ata et atmayın” sözü de bir bakıma aynı gerçeği ifade ediyor. Eğer bir söz, bir ifade şekli asıl maksadın gerçekleşmesine mani oluyor, o gerçekten insanı ya da insanları uzaklaştırıyorsa, o söz ve ifade aslında ne kadar doğru olursa olsun neticesi bakımından yanlış olmuş olur. Özellikle tebliğ ve irşad meselesinde bu konu çok önemlidir. En başta Kur’ân-ı Kerim ve Efendimiz’in sünneti açıkça bunu ifade ediyor. Bir içkinin dört safhada yasaklanması, emir ve yasakların yirmi üç seneye yayılması, Efendimiz’in Muaz bin Cebeli Yemen’e davetçi olarak gönderirken ona yaptığı tavsiyeler hep bu gerçeğin ifadeleridir. Pırlantada da, bu konunun ele alındığı bir yerde kısaca şunlar söyleniyor:
°°°°°°°°°°°
İnsanlığın huzur ve sulhuna kendini adamış ve bu uğurda gayret gösteren insanların, duygu ve düşüncelerini muhataplarına rahatça anlatabilmeleri için, öncelikle gittikleri yeri doğru okumaları, yöre halkı ve kültür ortamını çok iyi tanımaları gerekir. Denilebilir ki bu durum, temsil edilen duygu ve düşüncenin kutsiyeti ölçüsünde mühim bir vazifedir. Zira mefkûre insanı, içinde yaşadığı çevreyi ne kadar iyi tanıyabilirse, ruhuna ait ilhamları çevresindeki insanlara aktarması da o kadar kolay olacaktır.
Maalesef günümüzde bazı insanlar, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’e bağlı olduklarını, nübüvvet davasının mümtaz ve muallâ mirasçılarını örnek aldıklarını ifade ve iddia etmelerine rağmen bir kısım üslup hatalarından dolayı değişik olumsuz tepki ve reaksiyonlara sebebiyet vermekte, İslâm’a karşı da şer cephelerinin teşekkülüne sebep olmaktadırlar. Hâlbuki en güzel yemekleri takdim ederken dahi, girilen bir kısım üslup hatalarından dolayı, insanların midelerinin bulandığı bir gerçektir. Elbette ki vahye, din ve diyanete ait hakikatlerin hiçbir çirkin yanı yoktur, –hâşâ– onlarda mide bulandıracak en ufak bir şey bulunamaz. Aksine Kur’ân’ın her disiplini, her düsturu ilâhîdir. O ilâhîliğin hiçbir yanıltıcı ve insanların zihinlerinde şüphe uyandırıcı yanı yoktur. Aynı şekilde bu esasların birer açıklaması olan Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait sözler, selef-i salihînin temsil adına ortaya koyduğu tavır ve davranışlar da çok mükemmeldir. Fakat her yönüyle mükemmel olan bu esaslar, insanlara takdim edilirken muhataplar iyi tanınmaz, hissiyatları tam olarak anlaşılmaz ve empati yapılamazsa ciddi tepkilere sebebiyet verilebilir.
Evet, doğrunun doğruluğu müsellemdir ve onun gökten inmiş semavî bir mesaj olduğunda şüphe yoktur. Fakat muhatapların hâl, tavır ve davranışlarının, yetiştikleri ortam ve kültürün o semavî hakikatleri dinleyip anlamaya ve onları kabullenmeye uygun olup olmadığının çok iyi hesap edilmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki, ilaç, hastaya göre verilir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.” (Bediüzzaman, Mektubât, s. 300 (Yirmi İkinci Mektup (Dördüncü Vecih).) Olur ki o yörenin insanları, dile getirilen ve temsil adına ortaya konan yüce hakikatleri yetiştikleri ortam ve kültüre bağlı olarak yanlış algılayabilir, onları kendi başlarına inmiş birer balyoz gibi hissedebilirler. Esasında bu durum, sadece gidilen ülkelerin insanları için değil, kendi insanımız için de geçerlidir. Bugün, bir makuliyet çizgisinde buluşan insanların, –tanıma konumunda olmayan ve tanımak istemeyen insanlar müstesna– kendi ülke insanları tarafından bile çok iyi tanındıkları kanaatinde değilim. Zira onlar, zaten görmüyor ve bir yönüyle “uzak körlüğü” yaşıyorlar. Ancak aynı safta onlarla birlikte omuz omuza namaz kılan ve aynı seccadeye baş koyan insanların da onları yeterince tanımadıkları kanaatindeyim. Bazen sanki yapılan onca güzellikleri hiç görmemiş, onlara dair yazılan eserleri hiç okumamış, anlatılan hikâyeleri hiç dinlememiş ve onların arka plânını analiz edip bir sonuca varmamış gibi davranıyorlar.
Yapılan güzelliklerin, dünya insanının gündemi hâline geldiği, farklı millet ve halkları bir araya getirmeye başladığı bir dönemde, kendi ülke insanımızın da bu güzelliklerden yeterince haberdar edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu yaparken de kırıp incitmeden, ürkütüp kaçırmadan, “hizmetimiz, camiamız” deyip aidiyet mülâhazasına girmeden, tıpkı camiye gidişteki duygu ve düşüncelerde olduğu gibi, sadece fasl-ı müşterekler, ortak noktalar göz önünde bulundurularak karşılıklı güzelliklerin paylaşımı sağlanmalıdır.
Nitekim her anlayış ve düşünceden insan, camiye büyük bir coşkuyla gelir, imamın arkasında saf bağlar ve kemerbeste-i ubûdiyet içinde Allah’a (celle celâluhu) kulluğunu arz eder. [Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı: Muhatabı Tanıma / Yolun Kaderi]
***
İnsanı Tanımada Bazı Ölçüler
°°°Önsöz°°°
Hastalığını tanımadan bir insanı tedavi etmeye kalkışmak neyse, karakterini, düşünce yapısını, içinde yetiştiği kültür ortamını, zeka ve anlayış seviyesini, hattâ o andaki ruh yapısını vb. bilmeden hak ve hakikat adına her bildiğini, her gördüğüne anlatmaya kalkmak da odur. Hattâ bu birinci meseleden daha önemlidir. Çünkü orada dünya hayatının zarar görmesi ya da kaybedilmesi söz konusu iken, ikincisinde âhiret hayatı adına bir zarar, belki de onun tamamen kaybedilmesine vesile olmak söz konusu olabilir. Aşağıda, belki de bir dünya işinin çözümü konusunda Hz. Ömer’in insanları tanımaya verdiği önemi ve bunun kriterleri zikredildikten sonra, gerçek hayatta yaşanan bu olayın Pırlantaca değerlendirilmesi şöyle yapılıyor:
°°°°°°°°°°°
Hak ve hakikatin gönüllerle buluşturulmasında […] önem arz eden “Muhatabı tanıma hususunda ölçü ve kıstas nedir?” denilecek olursa, insanı tanımada Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) isnat edilen şu hâdise bize bir bakış açısı verebilir:
Şöyle ki, yaşanılan bir hâdiseden dolayı şahitlikte bulunmak isteyen kimseye Hazreti Ömer:
-“Ben seni yeterince tanımıyorum. Fakat benim seni tanımamam sana zarar vermez. Dolayısıyla seni tanıyan birisini getir.” der.
Orada bulunanlardan birisi:
– “Ben onu tanıyorum ya Emîre’l-mü’minîn!” deyince, Hazreti Ömer:
– “Onu neyiyle tanıyorsun?” diye sorar. O da,
– “Onu adalet ve faziletiyle biliyorum.” cevabını verir.
Bunun üzerine Hazreti Ömer, adama üç soru daha sorar:
– “O adam, gecesini-gündüzünü bildiğin ve girip-çıktığı yerden haberdar olduğun çok yakın bir komşun mudur?
O adam, kişinin takvasını ortaya koyan, dinar ve dirhemle alış-veriş yaptığın bir kimse midir?
O adam, insanın güzel ahlâkını anlamayı sağlayan bir yolculukta arkadaşlık ettiğin biri mi?” Bütün sorularına, “Hayır.” cevabını alan Hazreti Ömer:
– “Sen onu tanımıyorsun.” der ve adama dönerek:
– “Git, seni tanıyan birisini getir.” buyurur. (el-Mâverdî, el-Hâvi’l-Kebîr 16/180.)
Bu hâdiseden de anlaşılacağı üzere birinci olarak, bir insanı tanıdığını söyleyebilmek için evvela onun gündüzleri ne işle meşgul olduğunu, gecelerini nasıl değerlendirdiğini; her gün yaptığı işlerin muhasebesi adına nasıl yanıp tutuştuğunu, hayaline gelip bulaşan ve hakikatte öyle olmasa bile onun olumsuz saydığı şeyler karşısında dahi bin kez estağfirullah deyip inlediğini bilebilecek kadar beraber bulunmak lazımdır.
İkinci olarak, onunla birlikte yolculuğa çıkmalı, yolculuğun meşakkatine beraber katlanılmalıdır. Bir mefkûre uğruna dünyanın çeşitli yerlerine birlikte seyahat etme ve haccın zorluklarına birlikte göğüs germe de bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Zira insanların ne kadar halim selim davranabildikleri ya da zorluklara dayanamayıp öfkeye kapıldıkları, muvazenelerini kaybedip bir kısım depresyonlara girdikleri veya metanetlerini korudukları ancak böylesi yolculuklarda ortaya çıkabilir. Aksi hâlde, söz konusu meşakkatlere birlikte göğüs germeden, o insanların yeterince tanındığı söylenemez.
Üçüncü olarak, alış-veriştir ki insanlar, kılı kırk yararcasına ihkâk-ı hak etmeye matuf müspet veya menfi düşüncelerini ancak ticarette gösterebilirler. Dolayısıyla insanlarla bu anlamda bir ticaret yapılmamışsa, onların bu husustaki hassasiyetleri bilinmiyor ve yeterince tanınmıyorlar demektir.
- Bir insanı tanıma adına burada sayılanlara ilâve olarak, hapishane gibi kapalı alanlarda hayatı paylaşma hususu da zikredilebilir. Zira insanların küçücük meselelerde dahi nasıl birbirleriyle tartıştıkları, en akıllı ve ağırbaşlı insanların bile yapılan muameleler karşısında nasıl depresyonlara girip âdeta felç geçirdiklerinin açıkça görülebileceği yerlerden birisi hapishane ortamıdır. Bunu, o ortamı yaşama tecrübesi olanlar iyi bilir.
Dolayısıyla böyle bir ortamı paylaşmadan insanları yeterince tanımak mümkün değildir. Söz konusu kriterler olmadan, insanlar hakkında, “Biz onları tanıyoruz, iyi insanlardır.” türünden sözler, en hafif ifadesiyle hilâf-ı vâki beyandır. Çünkü insanları tanımak ve onlarla ilgili bir hüküm verebilmek, mücerret sözden ziyade, ancak yukarıda sayılan disiplinler çerçevesinde mümkün olacaktır.
Dolayısıyla bu prensiplere riayet edildiğinde onlara karşı nasıl davranılacağı, hangi lâl ü güher sözlerin onları reaksiyona sevk edip etmeyeceği, hangi tavır ve davranışların onların duygularını okşayacağı bilinebilir. Aksi hâlde, insanların önüne âdeta semavî sofralar kurarken bile hiç farkına varılmadan onlar nefret ettirilmiş ve o değerlere karşı antipati uyarılmış olabilir. [Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı: Muhatabı Tanıma / Yolun Kaderi]
***
Âzami Gayret ve Merdiven Basamakları
°°°Önsöz°°°
Tebliğin ruhunu ve özünü, Allah ve Resûlü’nü insanlara tanıtmak ve sevdirmek teşkil eder. Fakat maalesef bu her zaman böyle sonuç vermez. Aslında münakaşa, hele hele hakâret bir tebliğ yolu olmadığı hâlde günümüzde, sırf egosunu ve içindeki intikâm duygusunu tatmin için bunu yapan pek çok mücahit! var. Maalesef çocukluklarında, gençliklerinde dine sempati duydukları halde sırf böyleleri yüzünden dinden uzaklaşan da pek çok insan var. İrşad ve tebliğ işini, bir insanın hidayetine vesile olmanın Allah katında değeri ne ise, onu Allah’tan uzaklaştırmanın da bunun tam tersi olacağı gerçeğini unutmadan yapmak gerektiği de şöyle açıklanıyor Pırlanta:
°°°°°°°°°°°
Dine ait esasları hayata hayat kılma noktasında, tıpkı Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem), فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ “Artık Sana emrolunanı (başlarını çatlatırcasına) anlat.” (Hicr sûresi, 15/94.) âyetiyle emir buyrulduğu ve O’nun da bu emri yerine getirmek için gecesiyle gündüzüyle ölesiye bir gayret sarfettiği gibi, fedâkârâne bir gayret sergilenmelidir. Ancak o hakikatler başkalarına anlatılırken Kur’ân’ın indirilişindeki tedriciliğe uygun hareket edilmelidir.
Dolayısıyla konuyla alâkalı sürekli tefekkür, tedebbür ve tezekkür yörüngeli belirli disiplinler geliştirilerek neyin, kime, nerede, ne kadar, nasıl söyleneceği iyi belirlenmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Bu açıdan bir kez daha ifade etmek isterim ki, çevreyi ve muhataplarımızı tanımak, mesajın kudsiyeti ölçüsünde mukaddes bir vazifedir. Zira ruhumuzun ilhamlarını sinelerine boşaltmak, onları tanıyabildiğimiz nispette kolay olacaktır. Aksi durumda ise insanların rencide edilebileceği, semavî hakikat ve yüce değerlere karşı onlarda antipati uyandırılabileceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Sevdirmek maksadıyla anlatırken üsluba dikkat edilmediğinden dolayı insanları Allah ve Resûlü’ne düşman hâline getirmek ne acı! Dini, imanı yeni öğrenen insanlara, ilk önce Cehennem’in dehşetinden bahsederek onların dimağlarında tamir edilmez yaralar açmak, böylelikle onları dinden-diyanetten uzaklaştırıp bir daha da gönüllerini kazanılamaz hâle getirmek ne hazin bir durum! Allah (celle celâluhu), hak ve hakikatleri anlatırken üslupsuzluğumuz sebebiyle rencide ettiğimiz ve kaçırdığımız insanlardan ötürü bizleri muaheze etmesin! Bizleri affetsin ve mağfiret eylesin! [Gönül Kapılarının Sırlı Anahtarı: Muhatabı Tanıma / Yolun Kaderi]