15.Hıcr Sûresi [42-99]
اِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ (٤٢)
42. “Benim (ihlâsa erdirilmiş ve Bana tam teslim olmuş) o kullarım ki, senin onlar üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur; senin nüfuzun ancak senin peşine takılan azgınlar üzerindedir.” (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân-ı Kerim, insanın varoluş (ontolojik) karakter ve mahiyetini anlama açısından son derece önemli olan bu hadiseyi farklı sûrelerde farklı açılardan, farklı yönleriyle ve belli ölçülerde farklı kelime ve ifadeler kullanarak anlatır. Böyle yapar, çünkü bir hadisede önemli olan onun anlamı ve verdiği derslerdir. Bu sebeple Kur’ân, hadiseyi her bir sûrede, o sûrenin konusuna ve metne uygunluk arz eden yanıyla ele alır ve bu yanı ifade edecek kelime ve ifadeler kullanır. Bu hadisenin anlatıldığı başka yerler ve başka yanları için bkn. Bakara Sûresi/2: 30–34, not 30–36; A’râf Sûresi/7: 11–18, not 2.
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٤٣)
43. Hiç şüphesiz Cehennem de o azgınların hepsi için kararlaştırılmış ve onlara va’dedilmiş yerdir.
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ (٤٤)
44. Onun yedi kapısı vardır; her bir kapıdan içlerinde hangi grubun gireceği bellidir. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, Âhiret’teki azap çeşitleri veya yerleri için yedi farklı isim kullanır: Cehennem, Nâr (Ateş), Saîr (Alevli Ateş), Cahîm (Kızgın Alevli Ateş), Hutame (Yok Eden Ateş), Sekar (Kavuran Ateş), Lezâ (Kuduran Alev). Bunlar, büyük ihtimal, her biri için onu hak edecek sorumlu varlıkların (insanlar ve cinler) bulunduğu birer azap derecesi veya tabakası olup, yine her biri için bir kapı veya kendisine giriş ya da onu tatma ve çekme şekli vardır.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ (٤٥)
45. Kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlar (müttakîler) ise, cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِنِينَ (٤٦)
46. “Oraya esenlikle ve (her türlü korkudan, endişeden ve noksanlıktan) emin olarak girin!” denir kendilerine.
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ (٤٧)
47. Dünyada iken birbirlerine karşı gönüllerinde beslemiş olabilecekleri kin, garaz, haset gibi duyguları söküp atarız; kardeşler olarak divanlar üzerinde karşılıklı otururlar.
لَا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ (٤٨)
48. Orada hiçbir zahmet ve meşakkate maruz kalmazlar ve oradan asla çıkarılmazlar da.
نَبِّئْ عِبَادِ۪ٓي اَنِّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّحِيمُۙ (٤٩)
49. (Ey Rasûlüm), kullarıma önemle haber ver ki, hiç şüphesiz Ben, evet Ben, çok bağışlayanım, (bilhassa mü’min kullarıma karşı hususî) rahmeti pek çok olanım.
وَاَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْاَلِيمُ (٥٠)
50. Ama azabım da, acı mı acıdır.
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰهِيمَۢ (٥١)
51. Şimdi de, onlara İbrahim’in misafirlerinden söz et:
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ (٥٢)
52. İbrahim’in yanına girdiklerinde O’na selâm verdiler. İbrahim, “Sizden endişe ediyorum!” dedi.
قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ (٥٣)
53. “Endişe etme!” dediler: “Sana son derece âlim bir oğul müjdemiz var.”
قَالَ اَبَشَّرْتُمُونِي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ (٥٤)
54. İbrahim, “Bana mı müjdeniz var, şu ihtiyarlık başıma gelip çökmüşken?” diye cevap verdi. “Hem, neye dayanarak böyle bir müjde veriyorsunuz ki?”
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ (٥٥)
55. “Sana gerçeği müjdeledik; öyleyse ümidini yitirenlerden olma!” dediler.
قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ (٥٦)
56. İbrahim, “Hak yolun dışında olanlardan başka kim Rabbisinin rahmetinden ümidini yitirir ki?” mukabelesinde bulundu.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ (٥٧)
57. Ve ilâve etti: “Ey elçiler, gelme sebebiniz başka nedir?”
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَۙ (٥٨)
58. “Biz, hayatları günah hasadından ibaret bir topluluğu (helâk etmek için) gönderildik,
اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٥٩)
59. “Lût’un Ailesi hariç: elbette onların hepsini kurtaracağız,
اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ۟ (٦٠)
60. “Ama Lût’un karısı dışında; onun hakkında (Allah’ın bize buyurduğu) takdir, geride helâk edileceklerle birlikte kalmasıdır.”
فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍۨ الْمُرْسَلُونَۙ (٦١)
61. Derken, elçiler Lût’un ailesine geldiler.
قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ (٦٢)
62. Lût, onlara, “Siz burada tanınan kimseler değilsiniz!” dedi.
قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ (٦٣)
63. Onlar ise, “Endişe edecek bir şey yok!” diye cevap verdiler: “Biz sana, hakkında (o günahkâr topluluğun) hep şüphe edegeldiği şeyi getirdik.
وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ (٦٤)
64. “Sana, haklarında verilmiş ve gerçekleşmesi kesin bir hükümle geldik; emin ol, biz özü-sözü doğru kimseleriz.
فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ (٦٥)
65. “Şimdi, gecenin bir vaktinde ailenle çık, onların arkasından yürü ve içinizden kimse geriye dönmesin; size emredilen yere doğru yürüyün gidin.”
وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ (٦٦)
66. Ona şu kesin hükmümüzü bildirdik: “Sabaha karşı onların kökü kesilmiş olacaktır.”
وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ (٦٧)
67. (Birer delikanlı şeklinde gelen elçilerden haberdar olan) şehir halkı, birbirlerine müjde vererek (Lût’un evine) dayandılar.
قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونِۙ (٦٨)
68. Lût, onlara dedi: “Bunlar, benim misafirlerim. Ne olur, beni mahcup etmeyin.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ (٦٩)
69. “Allah’tan korkun ve beni rezil etmeyin!”
قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ (٧٠)
70. “Biz seni elalemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?” diye çıkıştılar.
قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَاتِ۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَۜ (٧١)
71. Lût, “Eğer mutlaka bir şey yapmak istiyorsanız, (meşru tatmin için) işte kızlarım(ız)!” dedi.
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (٧٢)
72. (Ey Rasûlüm!) Ömrün hakkı için, kendilerini kaybetmiş halde sürüklenip gi-diyorlardı. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Lût kavmiyle ilgili olarak bu sûrede anlatılanlarda belâğat ve verilen mesajdaki vurgu gereği takdim-tehir vardır. Gelen misafirlerin kendilerini tanıtmaları, Hz. Lût’un onlar hakkında kavmiyle uğraşmasından sonradır. Hadiselerin oluş sırası için Hûd Sûresi 77-83. âyetlere bakılabilir.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَۙ (٧٣)
73. Nihayet, güneş doğarken o korkunç çığlık kendilerini kıskıvrak yakalayıverdi.
فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍۜ (٧٤)
74. Yakalayıverdi de, o (kirlenmiş) memleketin üstünü altına getirdik ve o halkın üzerine (pişmiş) balçıktan taş yağdırdık.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ (٧٥)
75. Hiç şüphesiz bunda hadiselerin anlamını bilenler için nice açık işaretler, dersler ve ibretler vardır.
وَاِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ (٧٦)
76. (Helâk edilmiş) o memleket(in harabeleri) uğrak bir yol üzerinde halâ görünebilir haldedir.
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِنِينَۜ (٧٧)
77. Hiç şüphesiz bunda mü’minler için (Allah’ın Yolu’nun ve O’na davetin doğruluğuna, o davete uyup uymamanın sonucuna dair) çok önemli bir işaret, bir ibret ve bir delil vardır.
وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِمِينَۙ (٧٨)
78. Eyke halkı da, (*) (şirk ve daha başka büyük haksızlıklar içinde) gerçekten zalim idi.
~Açıklama~
(*) Eyke için bkn. Şuara, 26: 176–189, not 31.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُبِينٍۜ۟ (٧٩)
79. Onlara da hak ettikleri cezayı verdik. Bu her iki (günahkâr) memleketin harabeleri uğrak bir yol üzerindedir.
وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَلِينَۙ (٨٠)
80. Hıcr halkı da, risalet göreviyle gönderilen (peygamber)leri yalanladı.
وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَۙ (٨١)
81. Kendilerine apaçık delil ve mucizelerimizi takdim ettik; fakat hep onlardan yüz çevirdiler.
وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِنِينَ (٨٢)
82. Dağlardan içlerinde kendilerini emniyette hissettikleri evler oyarlardı.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَۙ (٨٣)
83. Bir sabah, o korkunç çığlık onları da kıskıvrak yakalayıverdi.
فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ (٨٤)
84. Elde ettikleri onca kazanç ve imkânlar, kendilerine hiçbir fayda vermedi. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Şuayb ve Hz. Salih’in kavimlerinin (Medyen,) ve Semud (Hıcr halkı) hakkında daha geniş bilgi için bkn. A’râf Sûresi/7: 85–93, not 17; Hûd Sûresi/11: 84–95, not 21; A’râf Sûresi/7: 73–79, not 15; Hûd Sûresi/11: 61–68.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ (٨٥)
85. Biz, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi elbette boşuna değil, hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yarattık. (Söz konusu gayenin tam manâsıyla tahakkuk edeceği) Kıyamet hiç şüphesiz gelecektir. (*) O halde, (halkın hata, eziyet ve işkencelerine karşı) sen müsamaha ve güzellikle davranma yolunu seç. (**)
~Açıklama~
(*) Göklerin, yerin ve bunların arasında yer alan her şeyin yaratılmasında ve hayatında, ayrıca Kıyamet’le birlikte göklerin farklı göklere, yerin farklı bir yere dönüştürülüp, insan ve cin gibi yaptıklarından sorumlu varlıkların dünyada iken işlediklerinin sonucuna göre yeni bir hayata mazhar kılınmalarında şüphesiz çok önemli gerçekler ve gayeler vardır.
Kâinatın mutlak Cemâl ve Celâl sahibi olan Rabbi (c.c.), aynı zamanda nihayetsiz derecede Kerîm ve Rahîm’dir. O’nun Kerem’i sonsuz ikramı, Rahmet’i sonsuz nimetlendirmeyi, buna karşılık, nihayetsiz Celâl’i ve İzzet’i, Kendisi’ne isyan edenleri de cezalandırmayı gerektirir. O’nun bu tür sıfatlarının çok cüz’î tecellileri bu geçici ve dar dünyada apaçık görülebiliyorsa, bu demektir ki, onların bütünüyle tecelli edeceği başka bir âlem gelecektir. Böyle bir âlemi inkâr etmek, tecelli ve eserleri her tarafta görülen merhamet, kerem ve nimetlendirmeyi, ayrıca cezalandırmayı inkâr etmek demektir. Bu ise, güneşin varlığını inkârdan daha öte bir şeydir. Haşir ve Âhiret’siz ölüm, merhameti azaba, muhabbeti sonsuz ayrılık ve işkenceye, nimeti intikam ve lânete, aklı bir ızdırap âletine, lezzeti acıya çevirir.
Rab olarak ortaksız hakimiyet ve idaresini kâinatın düzeninde, ondaki her bir şey ve hareketteki binlerce maksatta, adalet ve dengede sergileyen Celâl sahibi Allah (c.c.), elbette Rablığına ve Hakimiyet’ine sığınan, Hikmet ve Adalet’ine inanan ve bu inanmanın gereği ibadet ve itaatte bulunanlara rahmet ve himayesini gösterecektir. Buna karşılık, O’nun Celâl ve İzzet’ine uygun cezalandırması da olacaktır. Sorumluluk sahibi insanlar ve cinler gibi varlıkların tesir sahasında onlara verilen irade ve tanınan hürriyetten dolayı adalet tam gerçekleşmemekte, zalimler zulümlerinin hak ettiği cezayı tam manâsıyla görmeden, mazlumlar ise haklarını gerektiği gibi alamadan dünyadan göçmektedirler. Demek oluyor ki, adaletin tam temsil ve tatbik edileceği bir büyük mahkeme gelecektir. Dünyada iken de gerek fertler, gerekse ve bilhassa toplumlar, milletler, hattâ dünya çapında maruz kalınan felâketler, yıkımlar, helâkler, düşüş ve yükselişler, bu adaletin kısmî tecellilerini göstermektedir.
Dünya, kendine has sayılamayacak kadar çok nakışla süslenmiştir. Ay ve güneş dünya sarayının lâmbaları, yerin bilhassa yüzü ise, özellikle canlılar için zengin bir mutfak ve sofra olma vazifesi görmektedir. Ağaçlar, göz alıcı güzelliklerle donanıp, gözleri tatmin ettikten sonra çeşit çeşit meyvelerini her yıl yenilenmiş olarak gözü de iştahı da doyuracak şekilde sunmaktadır. Bütün bunlar ve daha başka pek çok gerçekler, sınırsız bir kerem, ihsan ve cömertlikten izler taşımaktadır. Fakat dünya hayatının sınırlılığı, buna karşılık, bilhassa insan gibi şuurlu varlıkların emel ve arzularının sonsuza uzanıp dünyada tam tatmin olmaması, dünyanın doyma değil tatma yeri olduğunu, fakat tam tatmin için de bir başka hayatın bulunduğunu açıkça ortaya koyar. Yoksa lezzetin sona ermesi elem, elemin sona ermesi lezzettir. Eğer nimetlenme ve tatmanın sonsuz, doymanın mükemmel olduğu bir başka hayat bulunmamış olsaydı, dünya hayatının sınırlılığı, dünyada sunulan nimetleri sadece eleme çevirirdi. Bu ise, sonsuz kerem, cömertlik ve ihsana zıttır. Sonsuz cömertlik ve ihsan, sınırsız vermeyi ve ihsan etmeyi gerektirir. Bu da, ölümsüz ve sınırsız bir hayatı gerektirir. Ayrıca, ihsan ve cömertlik, teşekkür veya şükür de ister; bu, insanın fıtratına yerleştirilmiştir. İnsaniyet ancak teşekkür veya şükürle kaimdir. Sonsuz cömertlik ve ihsan Sahibi’ne şükür için de dünya hayatı yeterli değildir; o da, sonsuz ve sınırsız bir başka âlem, bir başka hayat ve şükredeceklerin sonsuzluğunu ister.
En küçük bir yaratığının ihtiyaçlarını en ummadık şekillerde gideren, gözlerden en gizli bir yaratığının en sessiz yardım çığlığına cevap veren sonsuz rahmet sahibi Zât, yaratıkları içinde en çok değer verdiği insanın sonsuzluk arzusuna elbette kayıtsız kalacak değildir. En zayıf ve çaresiz yaratıkları (yeni doğmuş bebekler gibi) en iyi derecede ve hiç zahmetsiz beslemede görülen merhamet ve şefkat, kâinatın Rabbinin Rubûbiyet’ini tam bir merhametle icra ettiğini gösterir. Öyleyse, böyle bir rahmet ve merhametin en değerli yaratığın duasını geri çevirmeyeceği açıktır. İnsan sonsuzluk, ölümsüzlük ve ebedî saadet gibi öylesine evrensel bir arzuya öylesine derinden sahiptir ki, onun bu arzusuna ve bu konuda hal diliyle yaptığı duaya bütün kâinat “Âmin!” der.
Bahar mevsiminde yeryüzünü süsleyen çiçeklerin tohumları gibi, çiçekleri, yaprakları, rüzgârda çıkardıkları sesler ve meyveleriyle sadece insanları değil hayvanları da cezbeden ve onlara hizmet eden ağaçların çekirdekleri de, onların hayatlarının her bir ânının kaydedildiğini gösterir. Evet, her bir tohum ve çekirdek, bir hayatın muhassalası, tarihçesi, yeni bir hayatın ise planı, programı, kanunu ve bilgi yüküdür. Her bir tohum ve çekirdek, ayrıca insandaki hafızanın da bitkiler âlemindeki mukabilidir. Bu, bitkilerin ve ağaçların hayatlarını tohum ve çekirdeklerine kaydeden ve bu tohum ve çekirdekleri çok daha büyük bir başka hayata temel yapan Hakîm ve Hafîz olan Allah’ın, en değerli yaratığı olan insanın hayatının da çok daha önemli ve uzun bir başka hayat adına kaydedilmeden geçip gitmesine müsaade etmeyeceğini gösterir. O, insanların kaydettiği güzel davranışlarından ve imanlarından şu anda bir çekirdek halinde var olan Cennet’i bütün ihtişam ve güzelliğiyle, küfür, nifak ve günah olan davranışlarından da Cehennem’i bütün azap unsurlarıyla meydana getirecektir.
(**) Fethullah Gülen Hocaefendi’nin aşağıdaki ifadeleri, Kur’ân’ın emrettiği ve övdüğü bu İslâmî tavır ve davranışın tefsiri gibidir:
Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..! İyileri iyilikleriyle alkışla; inanmış gönüllere karşı mürüvvetli ol; inançsızlara öyle yumuşak yanaş ki, kinleri, nefretleri eriyip gitsin ve sen, soluklarında daima Mesih ol..! Yolların en renklisinde ve beyanların en çarpıcısıyla göklerle alışverişinde bir Yüce Rehber’in arkasında olduğunu unutma! Unutma ve bu hususların bir tekine bile sahip bulunmayanları düşünüp insaflı ol.! Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla kendi karakterini aksettirir. Sen müsamaha yolunu seç ve töre bilmezlere karşı âlicenap ol..! Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen insanı sev; insanlığa hayran ol..! Sakınıp, bir kere dahi olsa nefsin hakemliğine düşmemelisin; zira ona göre senden başka herkes mücrim, her fert de talihsizdir. Bu ise, en doğru sözlünün beyanında şahsın helâki demektir. Sen nefsine karşı oldukça sert, başkalarına karşı da yumuşaklardan yumuşak ol..! Başkalarını sana sevdiren ve onları senin nazarında sevimli kılan tavır ve davranışlara dikkat et! Unutma ki, aynı şeyler senin de sevilip beğenilmene vesile olabilir. Daima insanca davran ve merhametli ol..! Hak’kın sana karşı muamelesini ölçü kabul edip, halka karşı öyle davranmalısın. O zaman halk içinde Hak’la beraber olur, her iki yalnızlığın vahşetlerinden de kurtulursun… Yaratıcı’nın nazarında ne olduğunu gönlünde O’na ayırdığın yer ile, halk katındaki mevkiini de onlara karşı olan tavırlarınla tartıp değerlendirebilirsin. Hak’tan bir lâhza gafil olma! Ve, “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol..!” Hasılı, insanlar içinde sevgi ve itibarını korumak için Hak için sev! Hak için nefret et! Ve, gönlü Hak’ka açık bir insan ol..! (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 101–102)
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ (٨٦)
86. Hiç şüphesiz Senin Rabbin, O’dur yüce ve eşsiz Yaratıcı, her şeyi hakkıyla bilen.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظِيمَ (٨٧)
87. Andolsun, sana Seb’-ı Mesânî ile çok ulu Kur’ân’ı verdik. (*)
~Açıklama~
(*) Seb‘-ı Mesânî’den maksadın Fatiha olduğu genellikle kabûl edilir. Yedi âyetten oluşan Fâtiha’nın Cenaze Namazı hariç bütün namazlarda, özellikle bu namazların ilk iki rekatında okunması Şafiîlere göre farz, Hanefîlere göre vaciptir. Yani o, tekrarlanan bir kıraattir. Ayrıca o, bazı rivayetlere göre, diğer sûrelerin aksine iki defa vahyedilmiştir. Bu bakımdan müfessirler arasında, ona “İkişerli Yedi (Âyetli Sûre)” manâsında Seb‘-ı Mesânî dendiği görüşü hakimdir. Fâtiha, Kur’ân’ın özü veya çekirdeği gibidir. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, onun için Kitabın Anası tabirini kullanır. (Buharî, “Kitabü’t-Tefsir”, 1) Kendisinden çıkacak ağacın tamamını özlü ve yoğun biçimde ihtiva eden bir çekirdek gibi, Fâtiha da Kur’ân’daki bütün aslî düsturları şu veya bu şekilde kendinde barındırır. (İşârâtü’l-İ’câz, 14)
Kur’ân, üslûp ve manâ olarak o derece harikulâde ve özlü, ayrıca o derece kapsamlıdır ki, bilhassa belli uzunlukta olanlardan bir tanesi, kâinatı ihtiva eden bütün bir Kur’ân okyanusunu içine alır; uzun olsun kısa olsun her bir sûre, Kur’ân’ın ana maksatlarını kendinde taşır. Hattâ her bir âyet, en azından âyetlerin pek çoğu ise, doğrudan veya işareten, remzen, zımnen, yani şu veya bu şekilde, yine Kur’ân’ın tamamına bir fihrist gibidir. Kur’ân’ın çok az sözle bir manâ okyanusunu ifade etme şeklindeki bu mucizevî yanı, Cenab-ı Allah’ın kullarına büyük bir nimetidir ki, Kur’ân’ın tamamını her zaman okumaya muvaffak olamayanlar, onun bir sûresini okumakla Kur’ân’ın tamamını okumuş gibi olurlar. 3 İhlâs veya 4 Kâfirûn Sûresi’ni okumanın Kur’ân’ın tamamını okumuş sevabı kazandırabileceğini buyuran hadislere bu açıdan da bakılabilir. Hemen hemen bütün âlimler, bilhassa tasavvuf önderleri, Fâtiha’nın Kur’ân’ı, Besmele’nin ise Fâtiha’yı özlü biçimde ihtiva ettiği konusunda müttefiktirler.
Kur’ân’da insanın ihtiyaç duyduğu bütün ilimler, kaideler, emir ve yasaklar, ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî, manevî ve uhrevî hayatımız için düsturlar, va’d ve tehditler, teşvik ve sakındırmalar, yol gösterme ve (yanlış) yoldan alıkoymalar, misal ve temsiller vardır. Kur’ân, herkes müsbet manâda neye ihtiyaç duyuyorsa onu ihtiva eder; bu bakımdan, “Ne arzu edersen, neye ihtiyaç duyarsan Kur’ân’dan al” denmiştir. Onun âyetleri o derece kapsamlıdır ki, herhangi bir derdin çözümü, rahatsızlığın ilacı da onda bulunabilir. O, böyle de olmalıdır, çünkü o, indirildiği günden Kıyamet’e kadar her şartta, her yerde, her durumda her seviyeden herkesi tatmin eden ve edecek İlâhî Kitap’tır. Önemli olan, ona yaklaşmayı bilmek, onu anlayabilmek ve ondan istifadeye muvaffak olmaktır.
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِهِ۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ (٨٨)
88. O inanmayanlar içinde bazı gruplara dünya zevk ve geçimliği adına verdiğimiz şeylere elbette gözün kayacak değildir; (tebliğine karşı davranışlarından dolayı da) onlar için tasalanma ve mü’minlere kol-kanat ger –onları şefkatle kucakla ve himaye et. (*)
~Açıklama~
(*) Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm’ın hayatı o kadar sade ve fakirceydi ki, bir defasında O’nun kaba bir hasır üzerinde yattığını ve hasırın mübarek vücudunda izler bıraktığını gören Hz. Ömer (r.a.), ağlayarak şöyle demekten kendini alamamıştı: “Ey Allah’ın Rasûlü! Krallar yumuşak, kuş tüyü yataklarda yatarken, sen böyle kaba hasırlarda yatıyorsun. Halbuki sen, Allah’ın Rasûlü’sün ve rahat bir hayata onlardan daha çok lâyıksın.” Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, ona şu cevabı verdi: “Razı olmaz mısın, dünya zevkleri onların, Âhiret nimetleri bizim olsun?” (Buharî, “Tefsir,” 287; Müslim, “Talâk,” 31)
Bütün peygamberler gibi Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm da, vazifesini yerine getirirken en ufak bir dünyevî karşılık beklemedi. Açlığa, susuzluğa ve başka her türlü zorlukla birlikte bütün işkencelere katlandı. Doğduğu ve büyüdüğü yerden çıkmak zorunda bırakıldı ve gittiği yerde de, içten ve dıştan sürekli saldırılara maruz kaldı. Ama bütün bunlara sadece Allah rızası ve insanlığın saadeti uğruna tahammül etti. Bir defasında Hz. Ebû Hüreyre (r.a.), O’nu oturur vaziyette namaz kılarken gördü ve hasta olup olmadığını sordu. Rasûlüllah aleyhissalâtü vesselâm’ın cevabı Ebû Hüreyre’yi ağlatmıştı: “Açım Ebû Hüreyre; açlık, bende ayakta duracak takat bırakmadı.” (Ebû Nuaym, 7: 107; Kenzü’l-Ummâl, 1: 199)
Sonraki yıllarda Ashab’dan pek çokları belli ölçülerde zenginleşmişse de, Allah Rasûlü ve ailesi, hayatlarını hiçbir zaman değiştirmediler. Sadece Allah rızası, kulluk borcu ve insanlığın saadeti uğruna yerine getirdiği misyonunun karşılığında en küçük bir dünya nimetine meyletmemesi bir yana, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, maruz bırakıldığı her türlü kötülük ve işkenceye de şikâyet etmeden katlandı. Defalarca dövüldü, topraklara bulaşmış olarak yerde terkedildi. Böyle durumlarda bazen ortada kimse olmaz ve küçücük kızı Hz. Fâtıma validemiz yardımına koşardı. Bir defasında Kâ’be’nin yanında yine dövülmüş, yardımına Hz. Ebû Bekir koşmuş ve O’na vuran cânilere şöyle bağırmıştı: “Bir insanı, sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz?” (Buharî, “Fedâilü’s-Sahâbe,” 5; İbn Hanbel, 2: 205)
Kur’ân’da yer yer, yukarıda âyette geçen, Sakın, o inanmayanlar içinde bazı gruplara dünya zevk ve geçimliği adına verdiğimiz şeylere gözünü dikme! türünde yer alan ifadelerin Peygamber Efendimiz için manâsı, “Sen, hiçbir zaman böyle yapmazsın” şeklinde olup, bu ifadeler, mü’minler için ikaz ihtiva etmektedir.
وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُۚ (٨٩)
89. Ve (civar yerlerden Mekke’ye gelenlere) de ki: “Şüphesiz Ben, benim apaçık bir uyarıcı (üzerinize indirilebilecek bir cezaya karşı),”
كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَۙ (٩٠)
90. İndirdiğimiz gibi o parça parça edenlere:
اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِضِينَ (٩١)
91. Ki onlar, Kur’ân’ı bölük bölük edip (dağıtıyorlardı). (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyetlerden kimin kastedildiği konusunda farklı mülâhazalar olmuştur. Sûrenin Mekke’de İslâm’ın ilk yıllarında indiği dikkate alındığında doğru olan görüş şu olsa gerektir: Mekke’ye hacc veya ticaret münasebetiyle civar kasabalardan gelenler olurdu. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, İslâm’ı bunlara da tebliğ ediyordu. Mekkeliler ise, Kur’ân’dan inen âyetler içinde kendilerince başkalarının inanmalarına mani olabilir diye umduklarını tabletler üzerine yazıyor veya yazılmış tabletleri alıyor ve bunları dışarıdan gelenlere veriyorlardı. Âyetler, bunlardan söz etmekle, diğerlerini uyarmaktadır.
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَعِينَۙ (٩٢)
92. Rabbine andolsun ki, onların hepsini sorguya çekeceğiz,
عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٩٣)
93. Yapageldikleri bütün bu işlerden.
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ (٩٤)
94. Artık, sana emredileni kafa çatlatırcasına anlat ve müşriklere, (onların tepkilerine) aldırma. (*)
~Açıklama~
(*) Bu emir gelinceye kadar Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, tebliğini gizlice yürütüyordu. Bu emirle birlikte artık onu açığa vurdu. Sürekli tebliğ, Nebevî metodun önemli bir özelliğidir. Bir rasûl, tabir yerinde ise, misyonu, yani tebliğ içinde kaybolmuş demektir. Vazifesi, O’nun uykularını kaçırır. O, Allah’ın Mesajı’nı anlatabileceği her şartı kollar, her fırsatı değerlendirir. Bilhassa Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, bütün hayatı boyunca böyle yapmıştır. Mekke’de iken evleri ziyaret eder, sokaklarda dolaşır, bir arada oturan insanların yanlarına uğrar, fuarları takip eder ve bir insanın hidayete ermesi için bütün varlığıyla didinir dururdu. Hakaretler, kınamalar, alaylar, eziyet ve işkenceler, O’nu bu kutlu vazifeyi yerine getirmekten bir an bile alıkoyamazdı.
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِءِينَۙ (٩٥)
95. O alaycılara karşı Bizim sana destek olmamız kâfidir.
اَلَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (٩٦)
96. Onlar, Allah varken başka ilâh () uyduruyorlar, ama elbet bir gün bilecekler.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ (٩٧)
97. Onların bu kabil iddialarından dolayı canının sıkıldığını, göksünün daraldığını biliyoruz.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَۙ (٩٨)
98. Ama sen, Rabbini her türlü şirkten ve şirkin çağrıştırdığı noksanlıklardan tenzih ve bütün hamdin sadece O’na ait bulunduğunu ilan et; daima secde ile de kulluğunu ve teslimiyetini ortaya koyan biri ol.
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ (٩٩)
99. Ve, (gözlerden perdeyi kaldırıp her gerçeği ortaya çıkaracak ve gelmesi herkese mukadder) ölüm sana gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadette devam et.
***
16.Nahl Sûresi [1-55]
16. Nahl Sûresi : Mekke’de inmiş olup, 128 âyettir. İsmini 68’inci âyette geçen ve “bal arısı” manâsına gelen nahl kelimesinden alır. Kur’ân, bu sûrede bal arısını Cenab-ı Allah’ın Kudret ve Hikmet’inin bir diğer mucizesi olarak takdim buyurur. Sûre, iman esasları üzerinde durur; her türlüsüyle küfrü ve şirki farklı delillerle reddeder. Ayrıca adalet, ihsan, cömertlik gibi faziletlere teşvikte bulunur ve her türlü kötülük ve çirkin davranıştan sakındırır.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ (١)
1. Allah’ın (küfredenleri vuracak felâket ve Kıyamet’le ilgili) hükmü verilmiştir ve mutlaka gelecektir; şu halde (ey inançsızlar, Rasûlüllah’a “Kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı haydi getir!” diyerek inkârınızı ortaya koymanıza ve) o hükmün icrasını hemen istemenize hiç gerek yok. Allah, (yalan söyleme, sözünde durmama ve verdiği hükmün yerine gelmemesi gibi her türlü noksanlıktan) münezzehtir ve hangi şekilde olursa olsun müşriklerin O’na ortak koşmasından nihayet derecede yücedir, aşkındır.
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِهِ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِهِ۪ٓ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ (٢)
2. O, melekleri (bütünüyle pak ve manevî) emirleri âleminden hayat kaynağı vahiy ile kullarından her kimi dilerse ona indirir ve şöyle emreder: “Allah, ‘Ben’den başka hiçbir ilâh yoktur, şu halde Bana karşı gelmekten, dolayısıyla azabımdan sakının!’ buyuruyor” diyerek insanları ikaz edin.” (*)
~Açıklama~
(*) Pek çok sözde rehberlerin peşinde sürüklenen insanlık, ancak peygamberlerle doğru yolu bulmuştur. Hususi misyon sahibi bu zatların son derece dengeli ve âhenktar olan hayatları, mükemmel bir senfoniyi andırır. Sözleri, kalbleri fetheden en tatlı melodiler gibidir. Canlı-cansız bütün varlık, onların sözlerine kulak verir. Hz. Muhammed’de aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi, ağaçlar ve taşlar bile onlara selâm verir; onlar da iade-i selâmda bulunurlar. Meşhur Kaside-i Bür’e’sinde Busiri, Peygamberimizle alâkalı olarak, “Ağaçlar O’nun çağrısına secde ederek cevap verirdi.” der. Varlığın manâsı onun gelişiyle keşfedildi ve kaostan kurtuldu. Her bir varlık ve hadisenin Allah’ı hamd ile tesbih eden, kâinattaki muhteşem âhengin ise Allah’ın varlığını ve Birliğini haykıran birer dil olduğu ortaya çıktı.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٣)
3. O, gökleri ve yeri boş yere değil, hak bir gaye için, yerli yerince ve gerçeğe dayalı sabit bir sistem üzerinde yaratmıştır. Hangi şekilde olursa olsun, müşriklerin O’na ortak koşmasından nihayet derecede yücedir, aşkındır.
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (٤)
4. İnsanı da (baba ve anneye ait) sıvıların bir(kaç) damlasından yarattı; ama insan, (Yaratıcısı ve O’nunla ilgili gerçekler karşısında) yaman bir hasım ve tartışmacı kesiliverdi.
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ (٥)
5. Eti yenen (koyun, keçi, sığır ve deve gibi) hayvanları da yarattı. Sizin için onlarda sizi soğuktan koruyan (deri, yün, kıl gibi) maddeler ve daha başka pek çok faydalar vardır. Onların etlerini ve ürettikleri yiyecekleri de yersiniz.
وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَۖ (٦)
6. Onları akşamleyin ağıllarına getirir ve sabahleyin otlağa sürerken bambaşka bir zevk alırsınız.
وَتَحْمِلُ اَثْقَالَكُمْ اِلٰى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ اِلَّا بِشِقِّ الْاَنْفُسِۜ اِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌۙ (٧)
7. Yüklerinizi öyle uzak ve varılması zor diyarlara taşırlar ki, onlar olmasa çok büyük zahmet ve meşakkat çekmeden oralara ulaşamazdınız. Gerçekten Rabbiniz, pek şefkatlidir; (bilhassa zayıf ve çaresizlere karşı) hususî rahmeti pek boldur.
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةًۜ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ (٨)
8. Hem binmeniz, hem de bir ziynet, hayatınıza hoş bir katkı olsun diye atları, katırları ve merkepleri de yarattı. O, sizin bilmediğiniz daha neler neler yaratmaktadır ve daha da yaratacaktır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu son cümle, hayli manidardır. Cenab-ı Allah (c.c.), hayatın gelişmesine paralel olarak, insanların kullanması, bir ziynet ve hayatlarına katkı olması için, ayrıca daha başka sebeplerle sürekli yeni şeyler yaratmaktadır ve elbette daha da yaratacaktır. Bunlar içinde, bugün bilmediğimiz ve gelecekte keşfedilecek veya bize ebediyen meçhul kalacak bitkiler ve hayvanlar olduğu gibi, Allah’ın, insanın elinde yarattığı ve daha da yaratacağı yeni yeni aletler de vardır. Âyet-i kerime, bitki ve hayvanların insana olan pek çok faydalarının yanısıra, onun hayatına süs olarak da katkıda bulunduğunu, hattâ bazılarının sadece süs vazifesi gördüğünü de belirtmektedir.
وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَعِينَ۟ (٩)
9. Yolun doğrusunu bildirmek, (sizi yaratan, koruyan ve yaşatan Rabbiniz olarak) Allah’a aittir; yolun eğrisi olduğu gibi, eğri yollarda gidenler de pek çoktur. Eğer Allah dilese (ve kendilerine seçim hürriyeti vermeyip insanları tek bir yolda gitmeğe zorlasaydı), sizin hepinizi yolun doğru olanına iletirdi.
هُوَ الَّذِ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ (١٠)
10. O’dur ki, sizin için gökten bir tür su indirir: içme suyunuz ondan meydana geldiği gibi, hayvanlarınıza yedirdiğiniz ot ve ağaçlar da onunla yetişir.
يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (١١)
11. Allah, o su ile sizin için ekinler, zeytinlikler, hurmalıklar, üzüm bağları ve çeşit çeşit meyveler bitirir. Elbette bütün bunlarda ciddî ve sistemli düşünen bir topluluk için çok önemli bir işaret, bir ders vardır.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِهِ۪ۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ (١٢)
12. Sonra geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı hizmetinize verdi; bütün yıldızlar, O’nun mutlak emri altındadır. Hiç şüphesiz bunda düşünüp akleden bir topluluk için apaçık işaretler ve nice dersler söz konusudur.
وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ (١٣)
13. Yeryüzünde sizin için her türde ve her renkte daha nice nice hayvanlar ve bitkiler yaratmıştır O. Kuşkusuz bunda da düşünüp ders alan bir topluluk için ne kadar mühim bir işaret, bir ders vardır.
وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَاۚ وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٤)
14. Yine O’dur ki, denizi hükmü altında belli bir sisteme koymuştur; böylece ondan taptaze et yer ve takı için ziynet eşyası çıkarırsınız. Denizde gemilerin suları yara yara akıp gittiklerini de görürsün; görürsün ki, O’nun pek bol olan lütf u ihsanından nasibinizi arayasınız ve (nimetleri karşısında O’na) hep şükredesiniz.
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۙ (١٥)
15. Hem, hareketiyle sizi sarsmasın diye yeryüzüne sağlam kazıklar (dağlar) çaktı; nehirler ve yollar da var etti ki, orada şaşırmadan seyahat edip, hedefinize ulaşabilesiniz.
وَعَلَامَاتٍۜ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ (١٦)
16. Ve yol bulmada yararlanacağınız daha bir çok işaretler koydu; pek çokları da yıldızlarla yollarını bulur, yönlerini tayin ederler.
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ (١٧)
17. O halde, şöyle bir düşünün: Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Az da olsa düşünüp ders ve öğüt almayacak mısınız?
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ (١٨)
18. Sonra, Allah’ın nimetlerini tek tek saymaya kalksanız, mümkün değil, onları toplu halde bile sayamazsınız. Hiç kuşkusuz Allah, (hata ve günahları) çok bağışlayandır; (günahlarına rağmen, kullarına) hususî rahmeti pek bol olandır.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ (١٩)
19. Allah, neleri gizleyip neleri açığa vurduğunuzu da bilir.
وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَۜ (٢٠)
20. O müşriklerin Allah’tan başka yönelip yalvardıkları, dua ve ibadet ettikleri (canlı-cansız, insan-melek-cin ve put her ne varsa), herhangi bir şey yaratmak şöyle dursun, bizzat kendileri yaratılmaktadır. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân’ın ortaya koyduğu deliller, açık, anlamı belli, ama aynı zamanda çok yönlüdür. Kur’ân, bütün insanların hidayetini hedef aldığı ve insanların büyük çoğunluğu da avam olduğu için, en alt seviyedekilerin de rahatça anlayacağı bir dil kullanır; fakat böyle yapmakla en üst bilgi ve anlayış seviyesindekileri de asla mahrum bırakmaz. Bu, onun mucizevî yanlarından biridir.
Sadece yaratandır ki, ibadete lâyık ilâh olabilir ve lâyıktır. Çevremizdeki her şeyin zaman ve mekân içinde akıp durduğunu, geçip gittiğini, dünyaya gelip dünyadan göçtüğünü, dolayısıyla bir başlangıcı ve sonunun olduğunu, bu başlangıç ve son arasındaki yolculuğunda da mahiyet itibariyle sabit kalmakla birlikte hep bir tahavvülat yaşadığını görürüz. Bütünüyle kâinat da, aynı şekilde belli kanunlara bağlı olarak zaman ve mekân içinde akıp gitmekte ve değişikliklere maruz kalmaktadır. Bu bakımdan, bu tür özelliklere sahip olan her şey yaratılmıştır ve varlığını kendisinden başka birine muhtaçtır. Yaratılan asla yaratıcı, yaratan ise hiçbir zaman yaratılmışın cinsinden olamaz. O, zaman ve mekânla da sınırlı değildir ve sonsuzdur; yani bir sonu olmadığı gibi başlangıcı da yoktur. Zaman, mekân ve sonluluk, yaratılmışla alâkalıdır.
İnsan, Yaratıcı’nın yani Allah’ın kendisine bahşettiği zihnî kapasite ve kabiliyetlerle büyük buluşlara imza atmışsa da, hiçbir zaman tek bir otu, hattâ bir zerreyi yaratamayacaktır. Varlıklar içinde sahip kılındığı imkânlarla en bilgili ve en güçlü, aynı zamanda şuur ve irade sahibi olan insan bir ota, bir zerreye hayat veremiyor, onları meydana getiremiyorsa, şu halde ondan başka bir varlık da yaratıcı olamaz. Dolayısıyla, ister diyelim ki Hz. İsa gibi bir insan ve peygamber, ister bir melek, ister “tabiat” ve “tabiat güçleri”, ister ruh, ister bir put, isterse başka bir şey olsun, hiçbir şey kendisine ibadet edilmeye lâyık değildir ve başkalarından ibadet istemeye de hakkı yoktur.
Ayrıca, açıkça şahit olduğumuz üzere, “tabiat”ta bize bahşedilen her şey yaratılmış olup, bize karşılıksız verilmektedir. Dünyadaki bütün insanlar bir araya gelse ve güçlerini, kabiliyetlerini, servetlerini ve bilgilerini birleştirseler, sözgelimi bir buğday tanesini bile yaratamazlar. Bir buğday tanesinin toprakta büyüyüp buğday başağı olması için de güneşe, toprağa, havaya, suya, tohumun kendisine ve ondaki başak olma özelliğine ve bütün bu unsurların ölçülü işbirliğine ihtiyaç vardır. İşbirliğindeki bir aksama veya ölçüsüzlük istenen neticenin alınmasını engeller. Bu demektir ki, kâinatta bir şeyin varlığı, bütün kâinatın varlığına bağlıdır. O halde, bize karşılıksız da verilse, her bir şeyin fiyatı bütün kâinat kadardır. Sonra, bir şeye ihtiyacımız ne kadar çoksa o, kâinatta o kadar fazla ve ucuzdur. Meselâ, temiz havayı bedavaya alırız; su da, gök tarafından yine bizim hiçbir masrafımız ve emeğimiz olmadan gelmekte ve yerde içme suyu, kullanma suyu, maden suyu gibi farklı özellikte sular olarak depo edilmektedir. Belki, günlük hayatımızda hiç de dikkat etmediğimiz bu basit gibi görünen, fakat aslî ve çok büyük, dolayısıyla Kur’ân’ın dikkat çektiği gerçekler, bütün isim ve sıfatlarıyla Cenab-ı Allah’ın varlığını ve mutlak birliğini başka her şeyden çok daha açık ve net bir hakikat olarak ortaya koymaktadır.
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍۚ وَمَا يَشْعُرُونَۙ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ۟ (٢١)
21. Ölüdür onlar, diri değillerdir (ve dolayısıyla kendilerine hayat verecek birine muhtaçtırlar). Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. (*)
~Açıklama~
(*) İster canlı ister cansız olsun, Allah’tan başka tanrılaştırılan her şey, kendi olarak ölüdür; yani canlı her şey, canlılığını Allah’a borçludur. Bu gerçek, bir başka âyette benzer şekilde şöyle anlatılır: O’na hiçbir şey yaratamayan, bir şey yaratmak şöyle dursun, bizzat kendileri yaratılmış bulunan varlıkları mı ortak tanıyorlar? Ve onlara hiçbir yardımı olmayan, bırakın onlara yardım etmeyi, kendilerine bile yardımı dokunmayan varlıkları mı? (Ey müşrikler! Onlar nasıl ilâh ve Allah’a ortak olabilir ki?
Bırakın hidayet etme ve dualara cevap vermelerini, onları ilâh edinip Allah’a ortak tanıyan) sizler onları iyi bir yola, hayırlı bir maksada çağıracak olsanız, bu çağrınıza cevap bile veremezler. Onlara ister böyle bir davette bulunmuşsunuz, ister bütün bütün sükût durmuşsunuz hiç farketmez. Allah’tan başka kendilerine yönelip yalvardığınız, dua ve ibadet ettiğiniz ne ve kim varsa hepsi sizin gibi yaratılmış kullardır. Siz başka türlü düşünüyor, başka türlü itikad ediyorsanız ve bu düşünce ve itikadınızda samimi iseniz, haydi onlara yalvarıp dua edin de, size cevap versinler! (A’râf Sûresi/7: 191–194; ayrıca bkn. not 40)
Âyette (peygamberler, velîler ve daha başka büyük veya büyük tanınan kimseler gibi), zamanla insanların tanrılaştırdığı veya putlaştırdığı kişilere de atıf vardır. Mekkeli ve gerek onlar zamanında, gerekse daha önceden yaşamış müşriklerin taptıkları, meselâ Lât, Menat, Uzza, Ved, Suva, Yağus gibi putlar, esasen bu isimleri taşıyan ve halkın saygı gösterdiği zatlardı. Zamanla bu saygı tapmaya dönüştü ve adlarına putlar dikildi. Âyette, kendileri ölmüş bulunan ve ne zaman diriltileceklerini bile bilmeyen bu insanların da asla ibadete lâyık tanrılar olamayacağı belirtilmektedir.
اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ (٢٢)
22. Oysa ilâhınız, tek bir ilâhtır; fakat Âhiret’e inanmayanlar –işte onların kalbleri, (bu en büyük gerçeği ve ona dayanan daha pek çok gerçekleri) inkâra da şartlanmıştır. Onlar, boş bir büyüklenme içindedirler. (*)
~Açıklama~
(*) Âhiret’i inkâr etmek, ya insan duyularının ötesindeki âlemleri, varlığın metafizik boyutunu inkâr etmekten veya insanın kendi üstünde bir varlığın önünde hesap vermeyi kibirine yedirememesinden kaynaklanır. Birinci durum da, yine beşerî gurura, yani insanın kendi idrak ve bilgisine duyduğu güvenden ileri gelen gurur ve kibire dayanır. Âhiret’i inkâr da, çok defa Allah’ı inkârı beraberinde getirmektedir. Bunun diğer türlüsü de doğrudur; yani Allah’ı, mutlak üstün bir varlığı inkâr Âhiret’i inkâra da sebep olmaktadır. Bu gerçek, İslâm’da iman esaslarının birbiriyle derinden bağlantılı olup, birbirini gerektirdiğini ortaya koyar. Dolayısıyla, bu esaslardan birine inanmak, diğerlerine inanmayı da gerektirir.
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ (٢٣)
23. Şüphe yok ki Allah, onların neleri gizleyip neleri açığa vurduklarını bilmektedir. Şurası bir gerçek ki O, büyüklük taslayıp, iman etmeyi kibirlerine yediremeyenleri sevmez.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۙ قَالُٓوا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَۙ (٢٤)
24. Onlara, “Rabbiniz ne indiriyor?” dendiğinde, “Öncekilerin masalları, hurafeleri!” diye karşılık verirler.
لِيَحْمِلُٓوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۙ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذ۪ينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ۟ (٢٥)
25. Sonuçta da, Kıyamet Günü kendi günah yüklerini tastamam yüklenecekleri gibi, hiçbir kesin bilgiye dayanmadan saptırdıkları kimselerin günah yüklerinden bir kısmını da taşıyacaklardır. (*) Gerçekten, sırtlarına ne kötü bir yük alıyorlar!
~Açıklama~
(*) Kimseye kimsenin suçunun ve günahının yüklenemeyeceği (En’âm Sûresi/6: 164), İslâmî bir düsturdur. Fakat “Sebep olan, yapan gibidir.” kaidesince, iyi veya kötü bir işe sebep olan, bir insanı iyi veya kötü bir işe yönelten, o işten gelecek sevap veya günaha ona olan katkısı nisbetinde ortak olur. Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, bir hadis-i şeriflerinde bu düsturu şöyle beyan buyurmaktadırlar: “Kim İslâm’da güzel bir yol, bir çığır açarsa, bu açma işiyle birlikte daha sonra o yolda gidenlerin sevap ve mükâfatı, o yolda gidenlerden eksiltilmemek üzere o kişiye verilir. Kim de İslâm’da kötü bir yol, bir çığır açarsa, bu açma işiyle birlikte o yolda gidenlerin vebali, gidenlerden eksiltilmemek üzere onun sırtına yüklenir.” (Müslim, “Zekât”, 69; İbn Mace, “Mukaddime”, 203)
قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ (٢٦)
26. Onlardan önce gelip geçen (ve onlar gibi inkâr, zulüm ve kibirde ısrar eden)ler de, (kendilerine gönderilen peygamberlere ve getirdikleri İlâhî Mesaj’a karşı) tuzak kurmaya yeltenmişlerdi. Fakat Allah, tuzaklarını ve şehirlerini dolduran binalarını ta temellerinden yıktı da, üstlerindeki bütün tavanlar tepelerine çöktü. Bu azap, onlara hiç farkedemedikleri bir yerden gelmişti.
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْز۪يهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَٓاقُّونَ فِيهِمْۜ قَالَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّٓوءَ عَلَى الْكَافِرِينَۙ (٢٧)
27. Sonra, elbette Kıyamet Günü gelecek ve o gün Allah onları rüsvay edecektir. Şöyle diyecektir (onlara): “Nerede kendileri uğrunda mü’minlere düşman kesildiğiniz ortaklarım(!)?” Kendilerine ilim (*) nasip edilenler ise (o gün), “Her türlü rüsvaylık bugün kâfirlerin başınadır!” derler.
~Açıklama~
(*) Daha önce pek çok âyetlerde de geçtiği üzere (meseâ: Bakara Sûresi/2: 10, 145; Âl-i İmran Sûresi/3: 7, 61, 66; Nisâ Sûresi/4: 157; En’âm Sûresi/6: 100, 119, 144; Hûd Sûresi/11: 46; Yusuf Sûresi/12: 68; Nahl Sûresi/16: 25), küfür ve şirkin ilimle herhangi bir alâkası yoktur ve ilim, inanmayı gerektirir. Dolayısıyla burada belirtmeliyiz ki, ilim ve malûmat farklı şeylerdir. İlim, ‘sadık haber’ denilen vahiyle veya peygamberlerle bildirilen, bir de hayal etme, tasavvur, muhakeme, araştırma, doğruluğunu teyit, benimseme, itikat ve emin olma gibi işlemlerden sonra ulaşılan, süt mesabesinde hazmedilmiş bilgidir, yakîndir. Hakkında en ufak bir şüphe olmayan böylesi mutlak doğru bilgi, öncelikle vahye dayanır.İslâm, ilmin sebepleri veya vasıtaları olarak vahiy (sadık haber), akl-ı selim ve sağlam duyuları kabul eder. Dolayısıyla, “yol gösterici bir âlim kuzusuna süt veren koyun gibi olur; yavrusuna kusmuğunu veren kuş gibi olmaz.”
O, süt halini almamış bilgisini başkasına takdim ve telkin etmez.
اَلَّذِينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِم۪ٓي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُٓوءٍۜ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٢٨)
28. Melekler, böylesi kâfirlerin canlarını onlar (küfür ve günaha bulaşmış halde) bizzat kendilerine zulüm içindeyken alırlar. Onlar, azabı görünce teslim bayrağını çeker ve mazeret bulma gayreti içinde, “Biz, herhangi bir kötülük yapma niyeti taşımıyorduk!” derler. “Hayır, hayır! Allah, neyi ne maksatla yaptığınızı elbette çok iyi bilmektedir.
فَادْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَاۜ فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ (٢٩)
29. “Şimdi, Cehennem’de sonsuzca kalmak üzere girin bakalım kapılarından içeri! Ne de kötüdür gurur ve kibir heykellerinin yeri!”
وَق۪يلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَٓا اَنْزَلَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا خَيْرًاۜ لِلَّذِينَ اَحْسَنُوا فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌۜ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَۙ (٣٠)
30. “Rabbiniz ne indiriyor?” diye, Allah’a karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabından sakınanlara sorulduğunda ise onlar, “Sadece hayır indiriyor.” derler. Bu dünyada Allah’ın kendilerini gördüğünün şuuru içinde iyilik düşüncesiyle yaşayan ve sürekli güzel davranışlarda bulunanlar için, (niteliğini insanların burada kavraması mümkün olmayan sürpriz) mükâfat ve güzellikler vardır. Âhiret yurdu, elbette ve bütünüyle hayırlıdır. Ne hoştur takva sahiplerinin yurdu!
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَۜ كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّقِينَۙ (٣١)
31. Sonsuz nimet ve ebedî mutluluk cennetleri; oraya girerler, ırmaklar akar (ağaçlarının arasından ve köşklerinin) altından; her ne dilerlerse vardır orada. Allah, takva sahiplerini işte böyle mükâfatlandırır.
اَلَّذِينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّبِينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٢)
32. Melekler, onların canlarını onlar (küfür, şirk, zulüm) kirlerinden arınık halde iken alırlar.. “Size selâm olsun!” derler: “Sürekli meşgul bulunduğunuz güzel işlerden dolayı girin Cennet’e!”
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٣٣)
33. (O müşrik kâfirler, canlarını almak veya başlarında bir felâketin patlaması için) illâ ki kendilerine meleklerin gelmesini veya Allah’ın azap emrinin gelip çatmasını mı bekliyorlar? Kendilerinden önceki (kâfirler de) böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmemişti, fakat onlar, (şirk, küfür ve günahlarda diretmekle) bizzat kendilerine zulmediyorlardı.
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟ (٣٤)
34. Sonunda, işledikleri kötülükler başlarında patladı ve sürekli alayla karşıladıkları gerçekler onları çepeçevre kuşatıverdi.
وَقَالَ الَّذِينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (٣٥)
35. Şirk koşanlar, bir de “Eğer Allah öyle dilemiş olsaydı, biz de, atalarımız da Allah’tan başka hiçbir şeye ibadet etmez, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi haram kılmazdık!” diyorlar. Onlardan önceki (müşrik)ler de böyle davranmıştı. Yoksa rasûllere düşen, (Allah’ın kendilerine tevdî buyurduğu Mesaj’ı) hiçbir kapalılık bırakmadan tebliğ etmekten başka bir şey midir?
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٣٦)
36. Doğrusu her millet içinde, “Allah’a ibadet edin ve sahte ilâhlardan, Allah’a isyanla başka yollar, başka dinler icat ederek insanları bunlara itaate zorlayan bâtıl güçlerden (tağut) uzak durun!” diye bir rasûl görevlendirdik. Neticede, her milletten bir kısmına Allah hidayet nasip buyurdu ve bir kısmı hakkında da (müstahak oldukları için) sapkınlık kesinleşti. (*) Yeryüzünde şöyle bir dolaşın da, (rasûlleri ve Allah’ın onlarla gönderdiği Mesajı’nı) yalanlayanların sonu nasıl oldu görün!
~Açıklama~
(*) Âyet, hidayetin Allah vergisi, buna karşılık dalâletin (sapıklık) ise bir istihkak, yani bizzat insanın hak etmesinin neticesi olduğunu açıkça beyan buyurmaktadır. Kişiyi sapıklığa müstahak kılan sebepler ise zulüm, açıktan ve çekinmeden günah işleme, kibir, yanlışta bile bile ısrar, niyet ve bakış açısındaki bozukluk gibi hususlardır. (Bakara Sûresi/2: 26; Nisâ Sûresi/4: 168–169; İbrahim Sûresi/14: 27, vs.)
اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٣٧)
37. (Ey Rasûlüm!) Onların hidayete ermeleri için ne kadar hırs gösterip gayret ortaya koyarsan koy, şurası bir gerçek ki Allah, hakkında sapkınlık hükmü verdiği kimseyi hidayete erdirmez ve böyleleri için (onları Allah’a karşı koruyabilecek) hiçbir yardımcı da yoktur.
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ بَلٰى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۙ (٣٨)
38. “Allah, ölen kimseyi diriltmez!” diye var güçleriyle yemin ediyorlar. Hayır, diriltecek! Ölüleri diriltmek, Allah’ın mutlak bir gerçek olarak yerine getirmeyi taahhüt buyurduğu bir va’ddir. Ne var ki insanların çoğu, (Allah’ı gerektiği gibi tanıyacak ilimden mahrum bulundukları için, bu ve benzeri gerçekleri) bilmezler.
لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ (٣٩)
39. Diriltecek ki, üzerinde ihtilâf ettikleri iman esaslarını onlara bütün açıklığıyla göstersin ve küfürde kökleşmiş olanlar, (Allah’ın dinini reddetmek ve başka inançlara dalmakla) gerçekte birer yalancı olduklarını bilsinler.
اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟ (٤٠)
40. (Başka her şey gibi, ölüleri diriltmek de Bizim için çok kolaydır.) Bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “Ol!” demektir, o da hemen oluverir (olma yoluna giriverir). (*)
~Açıklama~
(*) Âyetin ve benzer ifadelerin anlamı için bkn. Bakara Sûresi/2: 117, not 101.
Burada, şu önemli noktayı ilâve edebiliriz: Mutlak kudret sahibi olan Cenab-ı Allah (c.c.), eşyayı onunla hiçbir fizikî teması olmadan ve o kadar kolay, o kadar süratle yaratır ki, bu yaratma bir “ol!” sözünden ibarettir. Ayrıca, Kadir-i Mutlak Zat yaratıklarına sonsuzca yakın olmasına mukabil, onlar O’na sonsuzca uzaktır. O, sınırsız büyüklüğüne rağmen, en küçük yaratığı bile asla önemsiz görmez; onu sanatının mükemmel güzelliğinden asla mahrum bırakmaz. Varlıkların meydana gelişindeki sonsuzca kolaylığa rağmen kâinattaki mükemmel düzen, bu Kur’ânî gerçeğe şahitlik etmektedir.
- Aşağıdaki temsilî mukayese, yaratılıştaki kolaylığı, Cenab-ı Allah’ın yaratıklarıyla olan münasebetini ve onlardaki tecellisini kavramak için bir fikir verebilir:
Güneş, Cenab-ı Allah’ın Nûr ismine kesif ve katı bir ayna olmakla birlikte, her varlığa kendisinden daha yakın denecek ölçüde yakın olup, onlar üzerinde ışık, renk ve ısı verme gibi yollarla tesiri vardır. Buna karşılık, yerdeki her nesne, güneşten milyonlarca kilometre uzakta olup, onun üzerinde hiçbir tesirleri yoktur ve ona yakınlık da iddia edemez. Bir nesne, ne kadar şeffaf, dolayısıyla güneşin tesirlerine ne kadar açık ise, onun güneşle münasebeti o ölçüde fazla olur. Bu nesnenin bir atom kadar küçük veya atmosfer kadar geniş olması, bu münasebete tesir etmez. Bir okyanus ve bu okyanustaki bir damla, bir gezegen ve yeryüzündeki bir atom, atmosfer ve bir hava molekülü, güneşten aynı şekilde istifa eder ve bunların her biri güneşe ayna olur, güneşi koynunda barındırır. Eğer güneş canlı, şuurlu ve irade sahibi olsaydı, onun damladan okyanusa, bir atomdan bir gezegene, bir hava molekülünden atmosfere sistemindeki bütün tesir, tecelli ve tasarruflarını bir “ol!” emriyle yaptığını söyleyebilirdik. İşte, gökler okyanusunda ışık veren bir kabarcık, Cenab-ı Allah’ın Nûr isminin tasarruf ve tecellilerine küçük ve katı bir ayna olan güneş, Cenab-ı Allah’ın yaratıklarıyla olan münasebetini ve onlardaki tasarrufunu anlamamıza bir misal teşkil etmektedir. Nurlar Nûru, Nûrun Yaratıcısı, Nûru Nur Yapan ve İlmine ve Kudretine nisbeten güneşin yeryüzü kadar kesif olduğu Cenab-ı Allah (c.c.), yaratıkları O’ndan sonsuzca uzak olsa da O, her bir varlığa kendisinden daha yakındır ve her şeyi o kadar kolaylıkla yapar ki, sanki bu yapma bir “ol!” emrinden ibarettir. Büyük–küçük, şeffaf–kesif hiçbir şey O’nun kudretinden ve emrinden hariç değildir ve olamaz. (Ayrıca bkn. Yâ–Sîn Sûresi/36: 83, not 27.)
وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَۙ (٤١)
41. (Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. (İnsanlar) bunu bir bilselerdi!
اَلَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (٤٢)
42. O muhacirler, (inançlarından dolayı başlarına gelenlere) sabretmişlerdir ve ancak Rabbilerine dayanıp güvenmektedirler.
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحِ۪ٓي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ (٤٣)
43. (Ey Rasûlüm! O müşriklerin senin peygamberliğine bir insan olduğun için karşı çıkmaları manâsız ve temelsizdir.) Biz, senden önce de kendilerine vahiyde bulunduğumuz peygamberleri ancak birer erkek (insan) olarak gönderdik. (Ey müşrikler ve daha başkaları,) eğer bu konuda bilginiz yoksa, (Ehl-i Kitap âlimleri başta olmak üzere) ilim ehline (vahye dayalı bilgiye sahip olanlara) sorun.
بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ (٤٤)
44. Apaçık mucizeler, daha başka deliller ve kitaplarla gönderdik o peygamberleri. (Ey rasûlüm,) sana da bu Zikr’i (Kur’ân’ı) indirdik ki, (senin vasıtanla o Kur’ân’da) kendilerine indirilmekte olan (gerçekleri, kaide ve hükümleri, va’d ve tehditleri) insanlara apaçık anlatasın. (*) Umulur ki, ciddî ve sistemli olarak düşünürler.
~Açıklama~
(*) Âyet, Kur’ân indirildikten, yani ondan herhangi bir âyet, âyetler grubu, sûre geldikten sonra ondaki ve onlardaki, nihaî olarak bütün Kur’ân’daki gerçeklerin, va’d ve tehditlerin, hükümlerin insanlara açıklanması gerektiğini beyan buyurmakta ve bunu da öncelikle Kur’ân’ın kendisine indirildiği zâta, yani Peygamber Efendimiz’e yüklemektedir. Şu halde, Kur’ân’ın insanlara tebliği sadece onu okumak değil, okumak, anlatmak ve açıklamaktır. Elbette Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu görevi hakkıyla yerine getirmiştir. İşte Sünnet, Kur’ân’ın mücmelini (özet ve özlü ifadelerini) tafsil eder (açar), müphemini (kapalısını) tefsir eder, Kur’ân’da umumî ifadelerle gelen bazı hükümleri tahsis eder (o hükümlerin hangi şartlara bağlı, kim ve ne ile ilgili olduğunu beyan buyurur), mutlak, yani bir kayıtla kayıtlanmadan gelmiş hükümlerini takyit eder (kayıtlandırır). Aynı zamanda Sünnet, Kur’ân’ı hayata hayat yapma yoludur.
اَفَاَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَخْسِفَ اللّٰهُ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَۙ (٤٥)
45. (Allah’ın dininin tebliğini önlemek için) türlü türlü şer planları yapanlar, yoksa Allah’ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya kendilerini yok edecek felâketin hiç farkına varmayacakları bir yerden başlarına gelivermeyeceğinden emin midirler?
اَوْ يَأْخُذَهُمْ ف۪ي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَۙ (٤٦)
46. Yahut, çalımlı çalımlı dolaşırlarken Allah’ın kendilerini kıskıvrak yakalayıvermeceğinden (mi emindirler)? –Allah’ın bunları yapmasına asla mani olabilecek değillerdir.
اَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلٰى تَخَوُّفٍۜ فَاِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ (٤٧)
47. Yahut da (kendilerine gelir ve yollarını düzeltirler mi diye) güçlerinden, mallarından eksilte eksilte ve içlerine korku sala sala yakalamayacağından mı (emniyettedirler)? (Allah, azap göndermeden önce böyle defalarca ikaz eder ve mühlet tanır.) Çünkü Rabbiniz, (kullarına) gerçekten çok acıyandır, onlara karşı hususî merhameti pek bol olandır.
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَٓائِلِ سُجَّدًا لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ (٤٨)
48. Hiç bakıp görmüyorlar mı ki, Allah’ın yarattığı her bir şeyin gölgesi, sadece Allah’ın emrine boyun eğerek sağdan ve soldan sürünüp, Allah’a secde halinde dönmektedir?
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَٓابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ۩ (٤٩)
49. Göklerde ve yerde ne varsa, ister canlı maddî bir varlık, isterse melâike olsun, hepsi Allah’a secde eder ve asla büyüklenip kibirlenmezler. (*)
~Açıklama~
(*) Gölge, onun ve bütün varlıkların Allah’a secdesi için bkn: Ra’d Sûresi/13: 15, not 7.
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ۟ (٥٠)
50. Üzerlerinde mutlak hakim bulunan Rabbilerinden korkar ve kendilerine ne emredilirse onu yerine getirirler.
وَقَالَ اللّٰهُ لَا تَتَّخِذُٓوا اِلٰهَيْنِ اثْنَيْنِۚ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ (٥١)
51. Allah şöyle buyurdu: “Bir Olan’dan başka iki veya daha fazla ilâh edinmeyin. Bilin ki O, ancak tek bir ilâhtır. O halde, (size ancak zillet getirecek korkulardan kurtulun ve) yalnızca Ben’den korkun.”
وَلَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًاۜ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَتَّقُونَ (٥٢)
52. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nundur; mutlak manâda itaat ancak O’nun hakkı olup, bütün kâinat ancak O’na itaatle kaimdir. Öyleyken, Allah’tan başkasından çekinip, O’ndan başkasının korumasını mı arayacaksınız?
وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ ثُمَّ اِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَاِلَيْهِ تَجْـَٔرُونَۚ (٥٣)
53. Hem nimet adına sizde ne varsa ve size ne geliyorsa hepsi Allah’tandır. Kaldı ki, size bir sıkıntı dokunduğunda da ancak O’na yalvarırsınız.
ثُمَّ اِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ (٥٤)
54. Ama O sıkıntınızı giderince de, tutar içinizden bir kısmı (kendilerini yaratan, besleyip büyüten, hayatta tutan, nimetlerle donatan ve sıkıntılarını gideren) Rabbilerine ortak koşmaya kalkışır, (O’nun İlâhlık, Rabblık ve hakimiyetini taksim ederler).
لِيَكْفُرُوا بِمَٓا اٰتَيْنَاهُمْۜ فَتَمَتَّعُوا۠ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ (٥٥)
55. Böyle yapar ve kendilerine verdiğimiz onca nimetler karşısında nankörlükte bulunurlar. (Siz ey nankör müşrikler,) verdiğimiz nimetlerden istifade ile hayattan kâm almaya devam edin bakalım; elbet bir zaman gelecek ve (bütün bunların ne manâya geldiğini) bileceksiniz.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal