16.Nahl Sûresi [56-128]
وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْۜ تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ(٥٦)
56. Bir de, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gerçek yüzleri ve mahiyetleri itibariyle kendilerinin de bilmediği şeylere pay ayırıyorlar. (*) Allah hakkı için, yapageldiğiniz bütün bu iftiraların hesabı mutlaka sorulacaktır.
~Açıklama~
(*) Bu âyetin pek çok manâsı vardır. Meselâ: Putlar, şahıslar, müesseseler, gök cisimleri, ruhlar gibi şeylerde İlâhî güç tanıyor ve onlara yaratıcılık ve hayatlarını tanzim yetkisi veriyorlar. Allah’tan başka otoritelere, Allah’ın kendilerine bahşettiği geçimliklerle ilgili olarak meşrûyu gayr-ı meşrû, gayr-ı meşrûyu meşrû kılma yetkisi tanıyorlar. Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah için bir pay ayırıp, kendi bâtıl iddialarınca “Bu Allah’a ait; şu da, (O’nun yanısıra ma’bud edindiğimiz) ilâhlarımızın!” diye bölüştürmede bulunuyorlar.
وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُۙ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ (٥٧)
57. Ayrıca, Allah’a kızlar isnat ediyor –mutlak münezzehtir O çocuklar sahibi olmaktan– ve pek sevdikleri (erkek) çocukları ise kendilerine yakıştırıyorlar.
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌۚ (٥٨)
58. Yaptıklarına bakın ki, onlardan birine bir kız çocuğunun dünyaya geldiği müjdelenince de öfke ve üzüntüsünden yüzü mosmor kesilir ve yutkunur durur.
يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُٓوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ۪ۜ اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ (٥٩)
59. Kendisine verilen haberin (güya) kötülüğü sebebiyle halktan gizlenmeye çalışır.Şimdi ne yapsın: kendince zillet ve horluğuna katlanarak o bîçareyi tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? (Böyle kız-erkek ayrımı yapmak ve Allah’a çocuk isnat etmekle) ne kötü hükmediyorlar!
لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِۚ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰىۜ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ۟ (٦٠)
60. Âhiret’e inanmayanlar, ancak böyle kötülükte örnek sıfatlarla anılır ve anlatılır; en yüce sıfatlar ise Allah’a aittir ve O, ancak böyle sıfatlarla anılır ve anlatılır. O, Azîz (izzet ve ululuk sahibi, her işte üstün ve mutlak galip), Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan)dır.
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَٓابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ (٦١)
61. Eğer Allah, (şirkten daha başka hatalarına kadar) zulümleri sebebiyle insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden tek bir canlı bırakmazdı; fakat O, onları takdir buyurduğu bir vadeye kadar bekletmektedir. Vadeleri gelince, onu ne bir an geciktirebilirler, ne de bir an öne alabilirler.
وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ (٦٢)
62. Hoşlanmayıp kendilerine yakışır görmedikleri şeyleri Allah’a yakıştırıyorlar; dilleri de durmadan, en güzel âkıbetin kendilerini beklediği yalanını uyduruyor. Oysa hiç şüphe yok ki, onları bekleyen sadece Ateş’tir, hem de, oraya sürüklenenlerin en önünde olacaklardır.
تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (٦٣)
63. Allah’a andolsun ki (ey Rasûlüm), senden önce pek çok müşrik topluma da (kendilerini irşad için) rasûller gönderdik; fakat şeytan, onlara bâtıl amellerini süslü-püslü gösterdi (de, rasûlleri yalanladılar). (Senin rasûl bulunduğun ve Kur’ân’ın indirildiği) bugün de şeytan yine müşriklere yakındır ve onlar, onu yine dost edinip peşisıra gitmektedirler. (Öncekiler için olduğu gibi) onlar için de çok acı bir azap vardır.
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِۙ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٦٤)
64. Sana Kitabı (Kur’ân) ancak, hakkında ihtilâf ettikleri, farklı farklı yollar tutup gittikleri (inanç ve davranış) konularında müşriklere gerçeği bütün açıklığıyla anlatasın diye, bir de inanmaya açık ve imanda derinleşecek bir topluluk için dupduru bir hidayet kaynağı ve rahmet olarak indiriyoruz.
وَاللّٰهُ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ۟ (٦٥)
65. Allah, gök tarafından bir tür su indirir ve ölümünden sonra yeryüzüne onunla yeniden hayat verir. Elbette bunda (kâinatın sesine ve vahye) kulak verecek bir topluluk için bir işaret, bir delil vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Her biri insan kadar harika olan ve sayılamayacak kadar çok sayıdaki fertleri birbirine karışmış yüzbinlerce türde varlığa yeniden hayat vererek Kudret’ini ve İlmini ortaya koyar. Kurumuş, kemik gibi olmuş ağaçlar ve ölmüş gibi uykuya varmış hayvanlar aynen hayata iade edilirken, sinekler gibi hayvanlarla, çok sayıda tohum bırakarak giden bitkiler, çiçekler, otlar, asıllarına âdeta onların aynısı denecek derecede benzer olarak ‘diriltilirler’. Birbirlerine son derece benzeyen tohumlar, her biri kendi olarak, tam bir ayrışmışlık içinde hayata adım atar, büyük bir süratle ve kolaylıkla, tam bir âhenk ve düzen içinde kusursuz birer hayvan veya bitki, çiçek, ot olarak büyürler. Kâinatı elinde tutan Zat, yerin sınırlı yüzünde ve derinliklerinde öldükten sonra dirilmenin her an sınırsız sayıda misallerini yaratır. Yeryüzünde her an bu şekilde sayısız haşr u neşr örnekleri sunan Allah (c.c.), dikkatimizi ebedî saadete çeker. O, bu gerçeği elçileriyle gönderdiği fermanlarında da açıklar. Böylece, hem “tabiat”ı sayısız dille konuşturarak, hem de Kitap göndererek, bizim işitme duyumuza da hitap eder. O, insanı yaratılış ağacının en değerli, en kapsamlı, en lâtif meyvesi yaparak ve dilediği her zaman ve her yerde ona Kendisiyle temasa geçebilmesine imkân tanıyarak, insana verdiği önemi göstermiştir.
وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِبِينَ (٦٦)
66. Sizin için, (koyun, keçi, sığır ve deve gibi) ehlî hayvanlarda da bambaşka bir ibret, bir ders vardır. Size onların vücutlarının içinde, bağırsaklarındaki yarı sindirilmiş fışkı ile kan arasından halis süt şeklinde içecek ikram ediyoruz ki, içenlerin boğazından kolayca ve afiyetle geçer. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, bu âyette sütün nasıl meydana geldiğini anlatmaktadır. Alınan gıda, önce kısmen sindirilir ve sindirimin devamı için bağırsaklara geçer. Buradan bir kısmı kanla birlikte süt guddelerine ulaşır ve orada süt haline getirilir. Süt, halis ve hayatî bir gıdadır, fakat yine de, dışa atılan diğer maddeler gibi, annenin hayatı için gerekli olmayan bir maddedir. Bağırsaklardaki fışkı ile damarlardaki kanın bir araya gelmesi veya işbirliği neticesinde süt guddelerinde oluşan bir gıda ise de, bütün canlılar için hayatî önemi haizdir. Bu gerçeğin 14 asır öncesinden bildirilmesi, Kur’ân’ın Allah’a ait olduğunu açıkça ortaya koyan bir diğer delildir.
وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًاۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٦٧)
67. (Size) hurma ağacının meyvelerinden ve üzümlerden de (içecek ikram ediyoruz). Onlardan hem sarhoşluk veren içki, hem de güzel ve temiz gıda elde edersiniz. Hiç şüphesiz bunda da düşünüp akleden bir topluluk için açık bir işaret, bir delil vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, içkinin haram edilmesinden (bkn. Maide Sûresi/5 : 90–91, not 19) çok önce inmiştir. Âyette sarhoşluk veren içkiden sonra ayrıca güzel ve temiz gıdadan bahsedilmesi, içkinin temiz ve gıda olmadığına bir işarettir. Yine, sütün zikredildiği âyetten sonra gelen bu âyette içki, fışkı ve kana, temiz ve güzel gıda ise süte karşılık olacak şekilde kullanılmaktadır. Böylece âyet, o dönem Arap toplumunda âdeta vazgeçilmez âdet haline gelmiş bulunan içki kullanımının yasaklanması yolunda zihinleri hazırlamaktadır. Bu hususta düşünüp akletmeye çağrı yapılmış olması da, konu üzerinde düşünülmesi ve gıda seçiminde akl-ı selime göre hareket edilmesi için bir teşvik manâsı taşımaktadır.
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ (٦٨)
68. Rabbin, bal arısına da şöyle vahyetti: (*) “Dağlardan kendine göz göz ev edin, ağaçlardan ve insanların kurup yükselttikleri çardak ve benzeri şeylerden de.
~Açıklama~
(*) Bir hayvanın, denebilir ki daha doğar doğmaz ortaya koyduğu davranışlar, onun hayatı için gerekli bütün bilgileri almış ve bütün melekeleri gelişmiş olarak dünyaya geldiği intibaını verir. O, türüne göre, birkaç saat, birkaç gün veya birkaç ay içinde artık hayatını tam olarak sürdürebilecek kapasiteye bütünüyle ulaşır. Meselâ, bir serçe veya bir arı, bir aydan daha az bir zaman içinde çevresine tam uyum sağlayacak kabiliyetlerle donanmış olur ki, bir insanın bu seviyeye gelmesi, en azından 20 yıl tutar. Bu demektir ki, hayvanlar hayata onları, hayatlarını, hayat şartlarını ve çevrelerini bilen biri tarafından hazırlanıp gönderilmektedir ve onların aslî vazife ve fonksiyonları öğrenerek mükemmelleşme değildir.
Ayrıca onlar, acz ve fakrlarını şefaatçi yaparak şuurlu bir şekilde dua etmeye de mecbur değillerdir. Onlar, hayatlarını ona hazırlandıkları biçimde sürdürmek mevkiindedirler ve bu, belki bilemediğimiz ve anlayamadığımız daha başka ibadet şekilleriyle birlikte onların dualarıdır, ibadetleridir. Buna karşılık insan ise, hayatı ve çevresi hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan dünyaya gelir; dolayısıyla o, öğrenmeye muhtaçtır. Hayat şartlarını ve kendisi için neyin faydalı neyin zararlı olduğunu öğrenmesi en az 20 yıl tutan insan, kendisine faydalı olan şeyleri alıp, zararlıları bırakması için bile sürekli öğrenme ve eğitilme ihtiyacı içindedir. Kısaca o, eğitim ve öğretimle mükemmelleşme mevkiindedir. Bu eğitim ve öğretimin temel düsturlarını tesbit buyuran ise, elbette onu yaratan, dünyaya gönderen ve gönderdiği dünyadan tekrar alacak olandır. İnsan, hayvanlar gibi sadece yeme, içme ve üreme ile de tatmin olmaz. İnsanın vazifesi bunlardan ibaret olamaz, çünkü hayvanlar, bu işleri ondan daha iyi ve zahmetsiz yapmaktadır. O, “Beni dünyaya gönderen ve böylesine şefkat ve merhametle besleyip hayatta tutan kimdir? Hayat ve bu hayattaki vazifem nedir? Ölüm benden ne istemektedir?” gibi sorulara da cevap arar. İşte bütün bunlar göstermektedir ki, hayvanlar bütünüyle Cenab-ı Allah’ın vahyi (ilham) altında hareket eder ve hayatlarını devam ettirirlerken, insan, peygamberler vasıtasıyla gönderilen vahye, onunla bildirilen düsturlara uymak, öğrenme, dua ve ibadetle mükemmelleşmek konumundadır.
ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًاۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٦٩)
69. Sonra da her türlü ‘meyve’den ye; ye de, (çiçeklerin meyveler için döl yatağı vazifesi gördüğü kısımlarından) aldığın gıdaların ağırlığı altında, Rabbinin senin için kolaylaştırdığı dönüş yollarını takip et.” Arının karnından farklı renkleri bulunan bir şerbet çıkar ki o, insanlar için bir tür şifa kaynağıdır. Kuşkusuz bunda da ciddî ve sistemli düşünebilen bir topluluk için açık bir işaret, bir delil vardır. (*)
~Açıklama~
(*) Bir bal arısının hayatı için bkn. Ek 10.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ قَدِيرٌ۟ (٧٠)
70. Allah, sizi yarattı ve (bir süre yaşattıktan) sonra (farklı yaşlarda) sizi vefat ettirir. İçinizde ömrün en fena devrine bırakılan vardır –ki böyle biri, daha önce kendine göre bazı şeyler öğrenmiş olsa da, artık hiçbir şey bilmez hale gelir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir; her şeye hakkıyla güç yetirendir.
وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِۚ فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُوا بِرَٓادِّي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌۜ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ (٧١)
71. Allah, rızık konusunda kiminizi kiminize üstün kıldı. Kendilerine daha fazla rızık verilenler, (herkesin rızkını veren Biz olmamıza rağmen,) sahip oldukları rızıktan elleri altında bulunan kölelere kendileriyle aynı seviyede olacakları ölçüde vermezler. O halde nasıl olur da, Allah’ın kendilerine verdiği nimet üzerindeki mutlak hakimiyetini inkâr eder ve bu hakimiyete başkalarını ortak kılarlar?
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَنِينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَۙ (٧٢)
72. Allah, nefislerinizden (öz varlığınızdan, sizinle aynı mahiyeti paylaşan insan ‘kardeş’lerinizden) sizin için eşler var etti; eşlerinizden size evlâtlar, torunlar verdi ve sizi temiz, sağlıklı gıdalarla besledi. Böyle iken onlar bâtıla inanıyor ve Allah’ın bunca nimetlerini inkâr ile O’na ortaklar mı tanıyorlar?
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْتَطِيعُونَۚ (٧٣)
73. Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ (٧٤)
74. Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Zâtı’nı, Zâtı hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًاۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٧٥)
75. Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisi’ne kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ هَلْ يَسْتَوِي هُوَۙ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ۟ (٧٦)
76. Allah, (aynı gerçek adına) bir başka misal daha veriyor: İki kişi var: Birisi dilsiz, (duymadığı için de) hiçbir şey beceremez ve efendisine sadece bir yük; efendisi ona hangi işi verse, onu hayırlı bir neticeye erdiremez. Hiç böyle biri ile hakkı hakikati bilen, adaleti dile getirip gerçekleştiren ve her işte dosdoğru bir yol takip eden insan bir olur mu?
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (٧٧)
77. Göklerin ve yerin taşıdıkları gerçeğin görünmeyen boyutunu ve gelecek adına neler sakladıklarını hakkıyla bilen ve onlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan ancak Allah’tır. (Hakkında inkârcıların ve müşriklerin sorular sorup durdukları) Kıyamet’in kopması ise, (Allah’ın Kudreti açısından) ancak bir göz açıp kapama süresi, hattâ daha az bir zaman içinde olup bitiverir. Kuşkusuz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. (*)
~Açıklama~
(*) Kudret-i İlâhî sonsuzdur ve İlâhî Zât’ın lâzımı olan bir sıfattır. O, büyük–küçük, az–çok her şeyle aynı alâkası bulunan bir kanun gibidir. Eşya ve hadiselerin görünen yüzünden çok görünmeyen şeffaf yüzüne, melekûtuna tecelli eder ve onun tasarrufunu önleyecek hiçbir engel söz konusu değildir. İlâhî Kudret için büyük bir şey ile küçük bir şeyi, çokla azı yaratmak –bütün bir kâinatla bir zerreyi– yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. Bu bakımdan, dünyayı bir anda yok edip yerine yenisini kurmak, onun için kışta ölmüş bir sineği baharda diriltmek kadar kolaydır.
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـًٔاۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (٧٨)
78. (Bütün hayvanları hayatlarında lâzım olacak bilgi ile donanmış olarak dünyaya gönderen) Allah, sizi hiçbir şey bilmez bir halde iken annelerinizin karnından çıkardı ve (iman-ibadetle ve öğrenerek mükemmelleşmeniz için) size duyma gücü, gözler ve (kalblerinizin merkezinde) iç idrak lâtifeleri verdi ki, (kalben, dille ve O’nun emirlerini yerine getirmek suretiyle fiilen) şükredesiniz.
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٧٩)
79. Gök boşluğunda Allah’ın emrine ve kanununa boyun eğmiş bir halde uçan kuşlara hiç mi dikkat etmezler? Onları orada Allah’tan başkası tutmuyor. Elbette bunda imana ve onda derinleşmeye açık bir topluluk için pek çok işaretler, deliller vardır.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْاَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ اِقَامَتِكُمْۙ وَمِنْ اَصْوَافِهَا وَاَوْبَارِهَا وَاَشْعَارِهَٓا اَثَاثًا وَمَتَاعًا اِلٰى حِينٍ (٨٠)
80. Allah size, bazıları sizin için (bazıları ise hayvanlarınız için) oturma ve dinlenme yeri olmak üzere evler yapma ilham etti ve kabiliyeti verdi; yine size davarların ve sığırların derilerinden, gerek göçtüğünüz, gerekse konakladığınız günlerde taşınması kolay meskenler edinme, onların yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından giyilecek, döşenecek ve kullanacak eşyalar yapma ve ölümünüze kadar daha başka yollarla onlardan faydalanma imkânı bahşetti.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ اَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُمْ بَأْسَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ (٨١)
81. Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgeler, gölgelikler, dağlarda barınaklar, sizi sıcaktan (ve soğuktan) koruyacak elbiseler ve savaşta koruyacak zırhlar var etti. Allah, bütün bu nimetler (ve en büyük nimet olan İslâm’la) üzerinizdeki nimetini böylece tamamlamaktadır ki, tam bir teslimiyetle O’na yönelesiniz.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ الْمُبِينُ (٨٢)
82. (Ey Rasûlüm,) bütün bu nimetlere rağmen onlar yine de yüz çevirir (ve inkârda, şirkte diretir)lerse, (biliyorsun ki) sana düşen, gerçeği apaçık anlatmak ve iletmektir.
يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّٰهِ ثُمَّ يُنْكِرُونَهَا وَاَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ۟ (٨٣)
83. (Müşrikler, hayatları boyu) faydalandıkları nimetlerin Allah’tan olduğunu içten içe bilip itiraf ettikleri halde, Allah’tan başkalarına ibadet etmekle bu nimetleri inkâr ederler. Onların çoğu, inatçı kâfirlerdir.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَهِيدًا ثُمَّ لَا يُؤْذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ (٨٤)
84. Fakat gün gelir, her ümmetten (onlara Allah’ın dininin tebliğ edildiğine şahitlik yapacak) bir şahit çıkarırız. Artık ne o kâfirlere konuşup özür beyan etmeleri için izin verilir, ne de hallerini düzeltme fırsatı tanınır.
وَاِذَا رَاَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الْعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ (٨٥)
85. (Allah’a şirk koşmakla) en büyük zulmü işleyen o kimselerin azabı görünce koparacakları feryad u figan ve yalvarmalarına kulak asılmaz ve azapları hafifletilmeyeceği gibi, kendilerine kurtuluş adına herhangi bir mühlet de tanınmaz.
وَاِذَا رَاَ الَّذِينَ اَشْرَكُوا شُرَكَٓاءَهُمْ قَالُوا رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُرَكَٓاؤُ۬نَا الَّذِينَ كُنَّا نَدْعُوا مِنْ دُونِكَۚ فَاَلْقَوْا اِلَيْهِمُ الْقَوْلَ اِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَۚ (٨٦)
86. Allah’a şirk koşan o kimseler, (ibadet ve itaatte) Allah’a ortak kıldıkları (ve putlarını diktikleri peygamberleri, azizleri, devlet büyüklerini, vb.) görünce, “Yüce Rabbimiz, işte Sen’den başka ilâhlaştırıp yalvardıklarımız (ve bizi saptıranlar)!” diye haykırır; onlar ise, bunların suratlarına şu sözü çarpar: “Siz, hiç şüphe yok ki birer yalancısınız!”
وَاَلْقَوْا اِلَى اللّٰهِ يَوْمَئِذٍۨ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٨٧)
87. (O zalimlerin, müşriklerin) hepsi Allah’a teslimiyetlerini arzetmiş, uydurdukları sahte ilâhlar da kendilerini yüzüstü bırakıp, görünmez oluvermişlerdir.
اَلَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ (٨٨)
88. Kendileri küfür içinde yüzdükleri gibi, başkalarını da Allah’ın yolunda gitmekten ve böylece Allah’ın dinini yaşanmaktan alıkoyanlar, bu şekilde toplumu ifsat edip bozgunculuğa sürükledikleri için onların azabını kat kat arttırırız. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, açıkça küfrün atababaları içindir. Onlar, kendileri küfürde yüzmekle kalmaz, başkalarını da Allah’ın yolunda gitmekten alıkoymak, Allah’ın dininin yaşanmasını önlemek için ellerinden geleni yaparlar. Bu ise, toplumda bozgunculuk, yolsuzluk, zulüm, tefessüh gibi her türlü menfiliğin başgösterip yaygınlaşmasına yol açar. Netice, dünyada ve bilhassa Âhiret’te kat kat azaptır.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِمِينَ۟ (٨٩)
89. Gün gelir, her ümmet içinde bizzat kendilerinden (onların İlâhî Din karşısındaki tavırları konusunda) bir şahit çıkarır ve (ey Rasûlüm,) seni de dininin ulaştığı herkese karşı bir şahit olarak getiririz. Sana bu kutlu Kitab’ı (Kur’ân) her şey için bir açıklama ve Allah’a teslim olanlar için ise dupduru bir hidayet kaynağı, çok bereketli bir rahmet ve büyük bir müjde olarak parça parça indiriyoruz.
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَاِيتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (٩٠)
90. Doğrusu Allah, adaleti, O’nu görüyormuşçasına, en azından O’nun her şeyi gördüğünün şuuruyla davranıp iyilikte bulunmayı ve ihtiyaçlarını gidermek üzere yakınlara vermeyi emreder. (Zina, fuhuş, eşcinsellik gibi) her türlü hayasızlığı, (Din’in, selim aklın, Din temelinde oluşmuş örfün ve Şeriat-ı fıtriyenin kabul etmediği) her türlü kötülüğü, taşkınlığı ve başkalarının haklarına tecavüzü yasaklar. Düşünüp taşınır ve gerekli dersi alırsınız diye size böyle buyurur ve böyle yol gösterir.
وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ (٩١)
91. Bir de, sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini, Allah adına ve O’nun huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kefil ederek bağlandığınız ve böylece pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, her ne yapıyorsanız onu muhakkak bilir.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّت۪ي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثًاۜ تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِيَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍۜ اِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِهِ۪ۜ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ (٩٢)
92. İpliğini sağlamca eğip büktükten sonra çözen, böylece bütün emeği boşa giden zavallı kadın gibi olmayın: içinizden bir topluluk (sayı, güç ve daha başka dünyevî imkânlar açısından) diğer bir topluluk karşısında üstünlük sağlasın diye yeminlerinizi aranızda aldatma ve haksızlık vesilesi yapmayın. (*) Gerçek şu ki, bütün bunlarla Allah sizi imtihan etmektedir. Şüpheniz olmasın ki Allah, ihtilâf ettiğiniz bütün meselelerde gerçeği size Kıyamet Günü apaçık bildirecektir.
~Açıklama~
(*) Allah’ın ahdi İlâhî İrade, Hikmet ve İnayet iplerinden oluşan ışıktan bir halat gibidir ve kâinatın düzenini teşkil ettiği gibi, insan hayatındaki barış, düzen ve âhengi sağlayan da bu aynı ahittir. O, ayrıca, Allah’a iman ve ibadetten doğan manevî, ahlâkî ve içtimaî mecburiyetleri de kapsamasının yanısıra (bkn. Bakara Sûresi/2: 27, 40, not 47, 48; Ra’d Sûresi/13: 20), insanlar arasında Allah adına yapılan her türlü sözleşmeyi de içine alır. Bu ahid adalet, doğru hüküm, sadakat, ihsan, yardımlaşma gibi güzelliklerin yerleşmesini ve her türlü kötülüğün, zulmün ve tecavüzün ortadan kaldırılmasını hedefler. Dolayısıyla, Allah’la ahitleşmek, O’na imandan gelen bütün bu yükümlülükleri yerine getirmeği gerektirir. Bu ahde vefa göstermek hidayet, onu yerine getirmemek ise dalâlettir.
İçtimaî hayatta fertler, toplumlar ve milletler veya devletler, belli şartlar üzerinde birbirleriyle anlaşmalar, sözleşmeler yaparlar. Allah (c.c.), bu anlaşma ve sözleşmelere uyulmasını da emreder. Hiç kimse ve hiçbir toplum, maddî gücüne ve sahip bulunduğu imkânlara güvenerek, yaptığı anlaşmaları bozamaz, Allah’a ettikleri yeminleri bu maksatla kullanamaz. Bilhassa Allah’ın dini, başkaları aleyhinde şahsî avantaj ve menfaat elde etme adına da kullanılamaz. Âyetin inme sebeplerinden biri olarak, Kureyş, daha güçlü bir başka kabile kendilerine anlaşma teklif ettiğinde diğer kabilelerle yaptıkları anlaşmaları bozardı. Kur’ân, günümüzde milletlerarası münasebetlerde de çok rastlanan bu tür bir ahde vefasızlığı da yasaklamaktadır.
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٩٣)
93. Allah dilemiş (ve irade vermeyerek sizi mecbur bırakmış olsaydı), hepinizi aynı inanç üzerinde tek bir ümmet yapardı. (Fakat O size irade verdi ve sizi herhangi türde bir inanç ve davranışa mecbur bırakmadı.) O, kimi dilerse saptırır ve kimi dilerse hidayet eder. (Ama O’nun saptırması ve hidayete erdirmesinde sizin tercihleriniz ve davranışlarınız elbette pay sahibi olduğu için,) (*) bütün yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz.
~Açıklama~
(*) Cenab-ı Allah’ın dilediğini saptırması, dilediğini hiyadet etmesinin anlamı için bkn. Bakara Sûresi/2: not 10; 26–27, not 23; En’âm Sûresi/6: 39, not 9.
وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِۚ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (٩٤)
94. Yeminlerinizi aranızda aldatma ve haksızlık vesilesi yapmayın. Aksi halde, doğru yol üzerine sağlam bastıktan sonra sizin ayaklarınız da, (yaptığınız haksızlık ve Din’i yanlış temsiliniz sebebiyle başkalarının ayakları da) kayabilir ve Allah’ın yolundan saptığınız, başkalarını da bu yoldan alıkoyduğunuz için bunun acı sonucunu tadarsınız. Sizi Âhiret’te de büyük bir azap bekler.
وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَلِيلًاۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٩٥)
95. Allah’ın ahdini azıcık bir fiyata (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie vb.) satmayın. Eğer bilseniz, Allah katında olan nimet ve mükâfat, sizin için çok daha hayırlı olan nimet ve mükâfattır.
مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٩٦)
96. Sizin elinizdekiler tükenir, fakat Allah’ın katında olan kalıcıdır. Şurası bir gerçek ki, (Allah’ın koyduğu yasakları çiğnememe ve emirlerini yerine getirme hususunda ve Allah yolunda başa gelenlere) sabredenleri, yaptıkları en güzel işleri esas alarak mükâfatlandıracağız.
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٩٧)
97. Erkek olsun kadın olsun, her kim Al-lah’ın razı olacağı sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha dönük işler yaparsa, hiç kuşkusuz ona temiz ve güzel bir hayat yaşatırız. Böyle davrananları yine hiç kuşkusuz, yaptıkları en güzel işleri esas alarak mükâfatlandırırız.
فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ (٩٨)
98. Öyleyse, Kur’ân okuyacağın zaman (içine atabileceği vesveselere karşı,) İlâhî rahmet ve dergâhtan kovulmuş olan o şeytandan Allah’a sığın.
قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِمِينَ (١٠٢)
99. Şurası bir gerçek ki, onun iman etmiş bulunan ve Rabbilerine güvenip dayananlar üzerinde hiçbir nüfuzu olamaz.
اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُمْ بِهِ مُشْرِكُونَ۟ (١٠٠)
100. Onun nüfuzu, ancak onu dost edinip ona uyanlar ve (itaat ve bağlılıkta) onu Allah’a ortak tanıyanlar üzerindedir.
وَاِذَا بَدَّلْنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (١٠١)
101. Biz, (Din’in esaslarını zihinlere ve kalblere yerleştirme ve onu kemale erdirme sürecinde zamanın ve şartların ruhuna uygun olarak) bir âyetin yerine başka bir âyet getirdiğimizde (*) ve gerçekleri farklı âyetlerde farklı ifadelerle açıkladığımızda, Allah öncekiyle ve sonrakiyle neyi indirmekte olduğunu herkesten çok daha iyi bilirken, (ey Rasûlüm) kalkmış, “Sen başka değil, sadece Allah adına uydurmalarda bulunan bir iftiracısın!” diyorlar. Hayır, onların çoğu (işin gerçeğini) bilmemektedirler.
~Açıklama~
(*) Bazı âlimler, bu ifadeyi nesh vakıasına delil olarak alırlar. Nesh için bkn. Bakara Sûresi/2: 106, not 95; Ra’d Sûresi/13: 39, not 15.
قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِمِينَ (١٠٢)
102. De ki: “(Rabbim şöyle buyuruyor): ‘Kur’ân’ı Rabbinden, iman edenlere imanlarında tam bir sebat vermek (ve yeni âyetler ve hükümler indikçe imanlarını daha bir güçlendirmek) için, Allah’a tam anlamıyla teslim olup, O’nun emirlerini yerine getiren (Müslüman)lara ise her konuda dupduru bir hidayet kaynağı, bir yol gösterici ve müjde olmak üzere, onda hiçbir şüpheye meydan vermeyecek şekilde Rûhü’l-Kudüs getirmektedir.’” (*)
~Açıklama~
(*) Rûhü’l-Kudüs için bkn. Bakara Sûresi/2: 87, not 86. Bu âyette Rûhu’l-Kudüs’ten kasıt, Hz. Cebrail (a.s.)’dır; çünkü Kur’ân’ı Rasûlüllah Efendimiz’e getiren O olmuştur. O’nun kudsiyetle nitelenmesi, paklığına ve her türlü lekeden, Kur’ân’ın da her türlü şüpheden uzak bulunuşuna işaret etmektedir.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ (١٠٣)
103. Sen’in hakkında onların, “Mutlaka O’na öğreten bir insan var!” dediklerini biliyoruz. Hakikatten saparak imada bulundukları kişinin dili yabancı bir dildir; oysa bu Kur’ân apaçık Arapça’dır. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Muhammed’in aleyhissalâtü vesselâm getirdiği dini kabul etmemek için sürekli mazeretler üreten Kureyş müşrikleri, Kur’ân’ı bazen bizzat onun “uydurduğu”nu iddia ediyor, bazen de ona Kur’ân’ı öğreten başkalarının bulunduğu yalanını ortaya atıyorlardı. Fakat yalan ve iftiraları o kadar temelsizdi ki, meselâ Kur’ân’ı ona başkalarının öğrettiği yalanının Kur’ân’ı bizzat onun “uydurduğu” iddiasıyla çeliştiğinin farkına varmadıkları gibi, Kur’ân’ın Arapça, onu Efendimize öğrettiği iddiasında bulundukları şahıs veya şahısların dillerinin ise yabancı bir dil olduğunu bile düşünemiyorlardı. Bu, tarih boyu hep böyle olmuştur. İlâhî Mesaj’ı reddedenler, hep yalan ve çelişkili mazeretler ileri sürmüşler, fakat sürekli kendilerini küçük düşürmüşlerdir.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْدِيهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (١٠٤)
104. Allah’ın âyetlerine iman etmeyen (ve bu şekilde inkâr ve zulümde diretenleri) Allah hidayete erdirmeyecektir. Onlar için pek acı bir azap da vardır.
اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ (١٠٥)
105. Allah’ın âyetlerine iman etmeyenlerdir ki, ancak onlardır sürekli yalan uyduranlar ve onlardır yalancıların ta kendileri.
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ اِيمَانِهِ۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْاِيمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (١٠٦)
106. İnkâra mecbur bırakılıp da bunu yalnızca diliyle yapan, fakat kalbi imanla dopdolu ve doygun olandan başka her kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder ve gönlünü küfre açarsa, böylelerinin üzerine Allah’tan çetin bir ceza iner ve onlar için çok büyük bir azap vardır.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ (١٠٧)
107. Onları böyle bir yola iten, ancak dünya hayatına gönül verip onu Âhiret’e tercih etmeleridir; Allah da, artık küfürde kökleşmiş inkârcılar güruhunu hidayete erdirmez.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ (١٠٨)
108. Böyleleri, Allah’ın kalblerini, işitme duyusu ve gözlerini mühürleyip çalışmaz hale getirdiği kimselerdir. Ve böyleleri, (gerçeği görme, işitme ve anlamaktan mahrum) gafillerin ta kendileridir.
لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ (١٠٩)
109. Hiç şüphe edilmesin ki onlar, Âhiret’te de mutlak hüsrana uğrayanlar olacaklardır.
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (١١٠)
110. Buna karşılık, şüphesiz ki senin Rabbin, imanlarından dolayı mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya maruz kalan ve nihayet hicret eden, ardından Allah yolunda cihad eden, çalışıp didinen ve sabredenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel davranışlarına karşılık olarak elbette günahları çok bağışlayandır, (bilhassa mü’min kullarına karşı) hususî merhameti pek bol olandır.
يَوْمَ تَأْتِي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (١١١)
111. Gün gelecek, herkes sadece kendisini kurtarmak için uğraşacak, her şahsa dünyada iken yaptıklarının karşılığı eksiksiz ödenecek ve kimseye haksızlık edilmeyecektir.
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ (١١٢)
112. Allah, bir misal veriyor: Bir memleket vardı güvenlik ve huzur içinde; rızıkları her taraftan bol bol ve kolaylıkla gelirdi. Ne var ki, bu durumda iken Allah’ın nimetlerine nankörlük edip, şirk ve küfür yoluna saptılar. (Dolayısıyla düzenleri bozuldu ve) Allah, âdeta meslek ve sanat haline getirdikleri suçları sebebiyle vücutlarını açlık ve korku elbisesiyle sarıp, onu iliklerine kadar hissettirdi.
وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ (١١٣)
113. Bizzat kendilerinden bir rasûl de geldi onlara, fakat onu da yalanladılar ve zulme gömülmüş giderlerken azap kendilerini kıskıvrak yakalayıverdi.
فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًاۖ وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ (١١٤)
114. Öyleyse, Allah’ın size verdiği rızıklardan helâl, sağlıklı ve temiz olarak yiyin. Allah’ın nimetleri karşısında, eğer sadece O’na ibadet ediyor, O’nun koyduğu hükümlere boyun eğiyorsanız, şükür vazifenizi yerine getirin.
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِهِ۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١٥)
115. Allah, size ancak (kesilmesi mümkün iken kesilmeden veya kesilme yerine geçmeyecek herhangi bir sebeple) ölen hayvanın leşini, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanın etini) haram kıldı. Bununla birlikte, kim yemediği takdirde ölecek derecede mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak kaydıyla (bunlardan da yiyebilir). Muhakkak ki Allah, çok bağışlayandır, hususî rahmet ve merhameti pek bol olandır.
وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ (١١٦)
116. (Allah ve Rasûlü’nden kaynaklanan herhangi bir delile ve gerçeğe dayanmadan) dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle “bu helâldir, şu haramdır” demeyin; böyle yapmakla, (haram ve helâl kılma yetkisi Allah’a ait olduğundan,) O’na iftira etmiş olursunuz. Yalanı Allah’a mal ederek O’na iftirada bulunanlar asla iflah olmazlar.
مَتَاعٌ قَلِيلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ (١١٧)
117. (Hedef edinip, bu tür davranışlarla peşinde koştukları ve uğrunda küfrü imana tercih ettikleri şey,) pek az dünya geçimliğidir. Âhiret’te ise kendilerini çok acı bir azap beklemektedir.
وَعَلَى الَّذِينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (١١٨)
118. Yahudi olanlara, daha önce sana bildirdiğimiz (ve aslında helâl olan bazı temiz ve sağlıklı yiyecekleri, isyan ve tuğyanlarına ceza olarak) haram kılmıştık. Böyle yapmakla onlara asla zulmetmedik; fakat onlar, (Allah’ın hükümlerine uymayarak) sürekli kendilerine zulmediyorlardı. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet-i kerimenin yukarıdaki 114’üncü ve devamındaki âyetlerle derinden münasebeti vardır ve Cenab-ı Allah’ın neden birtakım temiz ve sağlıklı yiyecekleri Yahudilere haram ettiğini açıklamaktadır. Âyet, Nisâ Sûresi/4: 160–161 ve En’âm Sûresi/6: 146’ya da atıfta bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu âyetlere ve ilgili notlara da bakılmalıdır.
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ عَمِلُوا السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ۟ (١١٩)
119. Ancak şurası bir gerçek ki senin Rabbin, kötülüğü bir an yanılıp da nefsine mağlûp olarak veya yaptığının günah olduğunu henüz bilmeden işleyip, sonra da çabucak (veya yaptığının günah olduğunu öğrenir öğrenmez) hemen vazgeçerek tevbe eden ve yolunu, davranışlarını düzeltenlerin yanındadır. Hiç şüphesiz senin Rabbin, (bu tür bir davranış karşısında) elbette çok bağışlayandır; (Kendisi’ne tevbe ile yönelen kullarına karşı hususî) rahmeti pek bol olandır.
اِنَّ اِبْرٰهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَنِيفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَۙ (١٢٠)
120. Gerçekten İbrahim, selim bir kalb, dupduru bir Tevhid inancıyla Allah’a boyun eğmiş bulunan tek başına bir ümmet idi. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Musa ve Hz. İsa (aleyhimesselâm) dahil, kendisinden sonra gelen büyük peygamberlerin babası olmanın yanı sıra, Hz. İsmail (a.s.) kanalıyla Kureyş’in de babasıydı. Nasıl bir zaman Yahudiler onun yahudi, Hıristiyanlar hıristiyan olduğunu iddia ediyor idiyseler, putperest Kureyş de, kendilerinin Hz. İbrahim’in dini üzere olduklarını iddia ederlerdi. Kur’ân-ı Kerim, bütün bu iddiaları kesinlikle reddeder.
Hz. İbrahim, ne Yahudi idi, ne Hıristiyan idi, ne de putperest. O, Allah’ın dupduru Tevhid inancı üzerinde bir rasûlü idi. Son derece şefkatli, merhametli ve yufka yürekli bir insandı Hz. İbrahim. Herkesin hidayete ermesini derinden arzu eder, onların azap görme ihtimali karşısında tir tir titrerdi. Putperest bir toplumun içinde neşet etti ve şirkin her türlüsüne baş kaldırdı; putları kırdı ve Allah’ın varlığını, mutlak birliğini ve bütün kâinattaki ortaksız hakimiyetini ilân, temsil ve tebliğ etti. Bütün bu faziletleri ve bilhassa bütün kavminin hidayetini arzu etmesi, bunun için uğraşıp didinmesi sebebiyle Cenab-ı Allah onun bir ümmet olduğunu ifade buyurmaktadır. Bediüzzaman Said Nursi (r.a.), bu hususta şöyle der: “Himmeti (gayreti, gayesi) milleti olan, tek başına da olsa bir millettir.”
شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (١٢١)
121. Allah’ın nimetlerine daima şükrederdi. Allah, O’nu seçmiş ve her bakımdan doğru bir yola iletmişti.
وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَۜ (١٢٢)
122. Biz, O’na dünyada iyilik (iyi hal, iyi ve güzel geçim, iyi ve temiz bir yaşayış) verdik. Elbette O, Âhiret’te de salihlerden olacaktır.
ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٢٣)
123. (Ey Rasûlüm), sana da, “Selim bir kalble ve dupduru Tevhid inancı üzerinde İbrahim’in Milleti’ne (inancına, yoluna, hayat tarzına) tâbi ol !” diye vahyettik. İbrahim, hiç bir zaman müşriklerden değildi. (*)
~Açıklama~
(*) Son dört âyette sözü edilen meselelerin açıklaması için bkn. Bakara Sûresi/2 : 124–135 ve ilgili notlar.
اِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا فِيهِۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ (١٢٤)
124. Sebt (Cumartesi) günü çalışmanın haramlığı, (İbrahim’in inancını ve yolunu izleyen bütün topluluklara değil,) ancak (Peygamberlerine muhalefetle) o gün(ü mü yoksa başka bir günü mü ibadete ayıralım diye, ayrıca ona uymada yersiz ve sebepsiz olarak) ihtilâfa düşenler hakkında hükmedildi. Rabbin, ihtilâf ettikleri hususlarda aralarındaki hükmü Kıyamet Günü elbette verecektir. (*)
~Açıklama~
(*) Sebt günü ve onunla ilgili hükmü yerine getirmeyenler için bkn: Bakara Sûresi/2: 65; Nisâ Sûresi/4: 47; A’râf Sûresi/7: 163–166 ve ilgili notlar.
اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ (١٢٥)
125. Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve bir mücadeleye girmen gerektiğinde, söz ve davranışında daima daha güzel olan şekli tercih et. Muhakkak ki Rabbin kimin O’nun yolundan sapıp gittiğini çok daha iyi bildiği gibi, O’nun yolu üzerinde bulunanları (ve bu yola gelecekleri de) çok iyi bilmektedir. (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyet, İslâm’ın insanlara tebliğ metodunun ana hatlarını çizmektedir. İnsanlar, genellikle üç gruptur: Az-çok bilgi sahibi olup, düşünebilen ve akıllarını kullanabilenler; daha çok tabiatları istikametinde davranan ve öncelikle faydalarını, çıkarlarını düşünen kitleler ve bir de inanmamakta ısrar edenler. Âyetin buyurduğu hikmetle ve güzel öğütle davet, gerektiğinde en güzel şekilde mücadele, bu üç grup için de söz konusu olabileceği gibi, bilhassa birinci gruptakiler hikmetle Allah’ın yoluna çağrılmalı, onların akıllarına, muhakemelerine hitap edilmeli ve Allah’ın yolunun doğruluğu ve bu yolda gitmenin gerekliliği delilleriyle ortaya konulmalıdır. İkinci gruptakilere ise güzel öğüt vermek veya va’z etmek, onların faydalarının nerede yattığını açıklamak, kısaca, onların bozulmamış selim fıtratlarına hitap etmek gerekir. İnanmamakta direnen üçüncü gruptakilerle, onların inkârını arttırmayacak, onları Allah’ın yoluna ve mü’minlere düşman hale getirmeyecek, kalblerini kazanacak, incitmeyecek en güzel şekilde tartışmak icap eder.
وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ۪ۜ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ (١٢٦)
126. Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynıyla mukabelede bulunun. (*) Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.
~Açıklama~
(*) Yapılanın aynıyla mukabele ile ilgili olarak bkn: Mâide Sûresi/5: 45, not 10.
وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ فِي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ (١٢٧)
127. Sen sabret; çünkü senin sabretmen ancak Allah içindir ve O’nun yardımıyladır. İnanmamakta diretenlerin tavırları ve tebliğinden yüz çevirmeleri karşısında mahzun olma ve kurmaya çalıştıkları tuzaklar sebebiyle de telâş edip darlanma.
اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ (١٢٨)
128. Şurası bir gerçek ki Allah, Kendisine karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınan ve en azından O’nun kendilerini gördüğünün şuuru içinde davranıp, hep iyilikte bulunmayı şiar edinenlerle beraberdir.
***
B-17.İsrâ Sûresi [1/8.Ayetleri]
Mekke’de inmiş olan bu sûre, ismini ilk âyetinde geçen ve Hz. Rasûlüllah Efendimiz’in Miracının Kâbe’den Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya kadar olan kısmını ifade için kullanılan “gece yolculuğu” manâsındaki isrâ kelimesinden alır. Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Mescid-i Aksa’dan sonra varlığın boyutlarında gezdirilmiş ve Cenab-ı Hakk’ın en büyük âyetlerini müşahede etmiştir. Bu kudsi yolculuğa Miraç denir. Sûre, 111 âyet olup, küfürde diretenleri ikaz eder ve İsrail Oğulları ile birlikte diğer kavimlerin âkıbetlerinden, başlarına gelenlerden ders almaya çağırır.Saadete ve şekavete giden yolları açıklar. Medine’de birer hukuk kaidesi haline de gelecek temel ahlâkî kuralları vazeder. Ayrıca, Allah Rasûlü’ne ve mü’minlere Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı sabretme tavsiyesinde bulunur.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
سُبْحَانَ الَّذِ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (١)
1. (*) Kulu (Muhammed’i Ulûhiyet ve Rubûbiyetimizle ilgili) bazı büyük işaret ve delilleri kendisine göstermek için bir gece Mescid-i Haram’dan etrafını bereketlerle donattığımız ve katımızda mübarekliği bulunan Mescid-i Aksâ’ya (**) götüren O şanı yüce Zât, her türlü noksanlıktan, âcizlikten ve ihtiyaçtan uzaktır. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (***)
~Açıklama~
(*) Çeşitli yönleriyle Miraç hadisesi için bkn. Ek 11.
(**) Kur’ân-ı Kerim’in Kudüs’te bulunan Beytü’l-Makdis için Mescid-i Aksâ (En Uzak Mescit) tabirini kullanmasının sebeplerinden biri, Beytü’l-Makdis’in bu âyetin indiği dönemde Müslümanlar için en uzak bir mescit olmasıdır.
İkinci olarak: Müslümanlar için en kutsal ve içlerinde namaz kılma adına yolculuk yapabilecekleri üç mescitten biri Mekke’deki Mescid-i Haram, ikincisi Medine’deki Mescid-i Nebî, üçüncüsü de Kudüs’teki bu Beytü’l-Makdis’tir ki, Müslümanlara en uzağı idi. Bu üç mescit, öncelikle Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Peygamber Efendimiz tarafından temsil edilen İlâhî Din’in üç önemli merkezi olma fonksiyonu görmüştür ve bu fonksiyonları bakîdir. Müslümanlar, kendilerine namazda Kâbe’ye dönme emri verilmeden önce Beytü’l-Makdis’e dönerek namaz kılıyorlardı. Bu âyet indiği zaman Kâbe putlarla doluydu. İşte, aksâ kelimesi, manevî büyüklük ve yüceliği de ifade ettiği içindir ki Kur’ân, Beytü’l-Makdis’ten Mescid-i Aksâ olarak söz etmiştir.
(***) “Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” ifadesi, Miracın Necm Sûresi’nde parmak basılan en öte, en yüksek noktasına işarette bulunur. Bu ifadedeki O zamiri, ya Cenab-ı Allah içindir veya Rasûlüllah içindir. Eğer zamir Rasûlüllah’a raci, yani O’nun için kullanılmış ise, bu takdirde manâ şöyle olur: Zahiren cüz’î ve şahsî gibi olan Miraç seyahati öyle kapsamlı ve evrensel bir seyahattir ki, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm bu seyahatinde, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin kemal derecedeki tecellilerinin neticeleri olarak İlâhî sanatın bütün harikalarını ve Rubûbiyetinin bütün delillerini ve işaretlerini iki yay arası mesafesi, hattâ daha da yakın noktasına kadar görmüş ve işitmiştir. Eğer söz konusu zamir Allah’a raci ise, bu durumda manâ şöyle olur: Bir kulunu huzuruna almak ve ona bir görev vermek için Cenab-ı Allah (c.c.), bu kulunu önce Mescid-i Haram’dan içinde veya çevresinde peygamberlerin toplandığı Mescid-i Aksâ’ya götürmüş, burada peygamberlerle görüştürüp, O’nun bütün o peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri Din’in mutlak ve tartışmasız vârisi olduğunu göstermiş, sonra da onu iki yay arası mesafesi, hattâ daha da yakın noktasına kadar mülk ve melekûtunda, yani yarattığı varlık alanının bütün dış ve iç boyutlarında dolaştırmıştır. Hiç şüphesiz O, bir kuldu ve yaptığı bu seyahat de cüz’î bir seyahat idi. Fakat kendisine tevdi edilen emanet bütün kâinatla alâkalı olduğu, O’na bütün kâinatın (karartılmış olan) rengini değiştirecek bir ışık ve ebedî saadetin kapılarını açacak bir anahtar verildiği için, Cenab-ı Hakk (c.c.), bu emanet, ışık ve anahtardaki hikmeti bilinsin ve anlaşılsın diye Kendisini “hakkıyla işiten ve hakkıyla gören” olarak tavsif etmektedir. (Sözler, “31. Söz”)
Cenab-ı Peygamber’i hakkıyla işiten ve gören olarak nitelemek, asla onu –haşa– ilâh makamına çıkarmak demek değildir. Böyle bir düşünce ve kabul şirk ve küfür olur. Bunun manâsı, “O, Cenab-ı Allah’ın Ulûhiyet ve Rubûbiyetinin en büyük gerçeklerini, işaretlerini ve delillerini başka hiçbir kulun işitmediği ve görmediği, işitemeyeceği ve göremeyeceği derecede ve evrensel boyutlarda işitti ve gördü.” demektir. Ayrıca, O Zât’ın (s.a.s.), Cenab-ı Allah’ın Semî’ (her şeyi hakkıyla işiten) ve Basîr (her şeyi hakkıyla gören) isimlerinin evrensel tecellilerine mazhar olduğunu da ifade eder.
وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًاۜ (٢)
2. Musa’ya Kitap (Tevrat’ı) verdik ve onu İsrail Oğulları için dupduru bir hidayet rehberi yaptık. Bununla onlardan istediğimiz şuydu: “Ben’den başka işlerinize vekil, kendisine güvenip dayanacak bir mercî edinmeyin!” (*)
~Açıklama~
(*) Miracın zikrinden sonra İsrail Oğulları tarihiyle ilgili gözlemlere geçilmesinin sebebi, İsrail Oğulları’nın kaderiyle diğer bütün milletlerin tarihi arasında derin bir münasebet bulunmasındandır. İsrail Oğulları tarihi, bu milletin tarih sahnesine çıkışı, yükselişi, tekrar düşüp, tekrar yükselişiyle bütün milletler için bir misal teşkil eder; bu bakımdan da Kur’ân, onlara sık sık atıflarda bulunur.
Kur’ân’ın bu milletten ve tarihinden sık sık bahsetmesinin bir diğer sebebi de şu olabilir: İsrail Oğulları’nın, Orta Doğu denilen, dünyanın ve tarihin merkez bölgesi başta olmak üzere bütün dünyada ve dünya tarihinde önemli bir yeri vardır ve bu yer, bilhassa Âhir Zaman hadiseleri açısından daha bir ehemmiyet arz etmektedir. Bu husus, özellikle Müslümanları çok yakından ilgilendirmektedir.
Miraç, Allah Rasûlü’nün risaleti açısından bir dönüm noktası olarak da hususî bir öneme sahiptir. Yukarıdaki 1’inci notta ifade edildiği gibi, Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, Miraç’ta bütün peygamberler, bilhassa Hz. Musa başta olmak üzere İsrailî peygamberlerle görüşmüş ve Cenab-ı Allah’ın en büyük âyetlerini müşahede etmenin yanısıra, kendisinin de varlığın bütün boyutlarında bütün âyetlerin en büyüğü olduğunu ortaya koymuştur. Miraç ile, O’nun önceki peygamberlerin tamamının mirasçısı olduğu gerçeği de tebarüz ettirilmiştir. Önceki peygamberler içinde misyonu açısından Allah Rasûlü’ne en çok benzeyen Hz. Musa’dır. Hz. Musa’nın (a.s.) ömrü, misyonunun bütün muhtevasını ortaya koymaya yetmemiş ve bunu sonraki peygamberler, bilhassa Hz. Davud ve Hz. Süleyman tamamlamış da olsa, bu misyon ile Peygamber Efendimiz’in misyonu birbirine çok yakındır. Bu gerçek, “Size, üzerinizde şahit olarak bir rasûl gönderdik; nitekim Firavun’a da bir rasûl göndermiştik.” (Müzzemmil Sûresi/75: 15) âyetinde açıkça ifade edilmesinin yanısıra, onu eldeki Kitab-ı Mukaddes nüshalarında da bulmak mümkündür: “Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım. Sözlerimi onun ağzından işiteceksiniz. Kendisine buyurduklarımın tümünü onlara bildirecek.” (Tesniye, 18: 17–18)
ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا (٣)
3. Onlar, Nuh ile beraber gemide taşıyıp felâketten kurtardığımız mü’min kimselerin neslindendi. Şüphesiz Nuh da, Rabbisine çok şükreden bir kuldu. (*)
~Açıklama~
(*) İsrail Oğulları’nın Hz. Nuh’un yanında bulunan ve tufan felâketinden kurtarılmış mü’min insanlarla irtibatlandırılması, ayrıca Hz. Nuh’un çok şükreden bir kul olarak zikredilmesi, İsrail Oğulları’na bir hatırlatma, bir ikaz içindir. Yani onlara düşen, herhangi bir felâkete maruz kalmamak için şükredici olmaları, imanlarında sebat etmeleri ve Allah’ın kendilerine verdiği Kitaba sıkı sıkıya sarılmalarıdır. Şükür, bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna kalbden inanmayı ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı gerektirir. Şükür, Allah için bir şey arttırmadığı gibi, nankörlük de O’ndan bir şey eksiltmez. Fakat şükür, insan olmanın en önemli alâmeti ve gerçek insanlığa açılan bir kapıdır. Bir insan ve bir toplum Allah’a şükrettikçe, Allah da onlara olan nimetlerini arttırır; nankörlük ise, küfre ve azaba sebeptir.
وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا (٤)
4. Biz, (her türlü ikazımıza rağmen Kitaba uymamalarının ve nankörlüklerinin sonucu olarak) Kitap’ta İsrail Oğulları için şöyle hükmettik: Doğrusu siz, yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracak ve büyüklendikçe büyükleneceksiniz.
فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا (٥)
5. Nitekim ilk bozgunculuk ve büyüklenmenizin karşılığını görme vakti geldiğinde, kullarımız içinde çok güçlü-kuvvetli bazılarını seçip üzerinize musallat ettik. Onlar, ülkenizi baştanbaşa çiğneyip, evlerinizin içlerine varıncaya kadar her tarafı didik didik aradılar. Bu, icrası gereken ve nitekim icra edilmiş bir tehdit, bir hüküm idi.
ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَفِيرًا (٦)
6. Aradan zaman geçti ve tarihî çevrimi bu defa o istilâcılara karşı sizin lehinize işlettik; sizi servetle birlikte evlât ve torunlarca çoğaltıp güçlendirdik; sayıca eskisinden daha güçlü kıldık.
اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيرًا (٧)
7. (İsyan ve tuğyanınız karşılığında başınıza gelen bunca musibetten sonra) artık Allah’ın sizi sürekli gördüğünün şuuru içinde davranıp iyilikte karar kılarsanız, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Yok, kötülüklere dalar giderseniz, bu da kendiniz içindir. Derken, ikinci defaki bozgunculuk ve büyüklenmenizin karşılığını görme vakti gelince, sizi bütün bütün rezil etsinler, öncekilerin girdikleri gibi Mescid’e girsinler ve ele geçirdikleri her yeri yakıp yıksınlar diye, (düşmanlarınızı başınıza yine musallat ederiz). (*)
~Açıklama~
(*) Bu âyette ifade edilen ikazları, sebepleriyle birlikte eldeki Kitab-ı Mukaddes nüshalarının pek çok yerlerinde bulmak mümkündür. Ayrıca: Ey İsrail halkı, “Uzaktan gelecek bir ulusu üzerinize saldırtacağım” diyor Rab, “Köklü, eski bir ulus; Sen onların dilini bilmez, ne dediklerini anlamazsın. Oklarının kılıfı açık bir mezar gibidir, kendilerinin hepsi birer yiğittir. Ürününü, yiyeceklerini tüketecek, oğullarını, kızlarını öldürecekler; davarlarını, sığırlarını, asmalarının, incir ağaçlarının meyvesini yiyecek, güvendiğin surlu kentlerini kılıçla yerle bir edecekler. (Yeremya, 5: 15–17)
Bu halkın ölüleri yırtıcı kuşlara, yabanıl hayvanlara yem olacak; onları korkutup kaçıran kimse olmayacak. Yahuda kentlerinde, Yeruşalim sokaklarında sevinç ve neşe sesine, gelin güvey sesine son vereceğim; ülke viraneye dönecek. (Yeremya, 7: 33–34)
Yaklaşık M.Ö. 1020 yıllarında Peygamber Samuel döneminde Talût komutasında İsrail Oğulları büyük bir devlet kurmaya muvaffak oldular ve bu devlet, Hz. Davud ve Hz. Süleyman aleyhimesselâm dönemlerinde gücünün ve şevketinin zirvesine ulaştı. Bu hal yaklaşık bir asır kadar sürdü ve Hz. Süleyman’dan sonra iç kargaşa ve savaşlar başladı. Neticede ülke, Filistin’in kuzeyini ve Şeria’nın öte yakasını içine alan, Samarya başkentli İsrail Krallığı ve güneyde kurulan, Kudüs başkentli Yahuda Krallığı olmak üzere ikiye ayrıldı. İsrail Krallığı’nda şirk ve küfür ihtiva eden fikirler ve haksızlık, adaletsizlik, aldatma, zina, sefahat vb. Yahuda Krallığı’nda görülenden çok daha çabuk ve fazla yayıldı. Peygamberlerin ikazlarına ve ıslah çağrılarına rağmen yozlaşma ve kokuşma artarak devam etti. Nihayet Asurlular, İsrail Devleti üzerine peş peşe akınlara başladılar ve sonunda kral Sargon, M.Ö. 721’de İsrail devletine son verdi. Yahuda Krallığı, Asurlulara vergi vererek varlığını bir müddet daha devam ettirdi. Fakat Babil kralı Buhtünnasır M.Ö. 586 yılında büyük bir hücumla bu krallığı da tarihten sildi; bütün şehir ve kasabaları yerle bir etti. Kudüs ve Süleyman Mabedi yıkılıp toprağa karıştı. Yahuda’da takva üzere yaşayan ve başkalarını da takvaya çağıran az sayıda insan kalmıştı. Neticede Allah (c.c.), rahmetiyle onların imdadına yetişti ve Babil Krallığı çöktü. M.Ö. 539’da Pers İmparatoru Sirus (Kuruş) (M.Ö. 590/576-530) Babil’i fethetti ve ertesi yıl, Babil sürgününde bulunan İsrailîlerin ülkelerine dönmelerine izin verdi. İsrailîler, Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa ettiler ve kaybolmuş bulunan Ahd–i Atik’in ilk beş kitabı Ezra (Hz. Üzeyir ?) tarafından yeniden yazıldı. Güneyde bunlar olur ve Kudüs yeniden kurulup, Yahudi din ve kültürünün bir defa daha merkezi haline gelirken, kuzeydeki İsrailîler bundan nasiplenemediler.
Bununla birlikte, Yahudalılar da Hz. Davud ve Hz. Süleyman zamanındaki güç ve şevketlerine erişme imkânı bulamadı ve hattâ Makedonyalı Büyük İskender’in istilâ hareketine maruz kaldılar. Fakat Ezra’nın uyandırmış olduğu dinî ruh meyvesini verdi ve Yahudilerin maruz kaldıkları zulüm, Makkabi İsyanı denilen büyük bir ayaklanmaya yol açtı. Yahudiler, bir defa daha bağımsız devlet kurdular bu devlet M.Ö. 67 yılına kadar devam etti. Devletin sınırları, bir zamanlar İsrail ve Yahuda Krallıklarının toplam sınırlarına ulaştı.
Makkabî Ayaklanması’nı ateşleyen dinî ve ahlâkî ruh zamanla sönmeye yüz tuttu ve yerini dünyaperestliğe ve kuru, kaba, ruhsuz ve zahirî bir dinî anlayış ve yaşayışa bıraktı. Halk arasında büyük ayrılıklar başgösterdi ve bazıları Romalı general Pompey’i Filistin’i işgale çağırdılar. Pompey, M.Ö. 63 yılında Filistin’e geldi ve İsrailîlerin bağımsızlığına nihaî noktayı koydu. Yahudi dinî otoriteleri, büyük oranda Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. İsa’ya fenalık yaptılar. Hz. Yahya’nın gövdesinden ayırdıkları başını, uğrunda bu cinayeti işledikleri bir dansözün önüne attılar. Hz. İsa’ya şiddetle karşı çıktıkları gibi, öldürmesi için de Roma’nın Filistin valisi Pontius Pilate’yi sıkıştırıp durdular. Çok geçmeden İsrailîlerle Romalılar arasında büyük çatışmalar patlak verdi ve bu çatışmalar, M.S. 64 yılında büyük bir Yahudi isyanına yol açtı. Romalı vali isyanı bastıramayınca, Roma İmparatorluğu büyük bir askerî harekâta girişti. İsyan M.S. 70’te bastırıldı ve Titus, Kudüs’ü zaptetti. Halktan 133.000 kişi katledilirken, 67.000’i de köleleştirildi. Daha başka binlerce kişi Mısır’da madenlerde çalıştırılmak üzere götürüldü ve yine başka binlerce kişi de İmparatorluğun değişik yerlerinde gladyatörlere ve arslanlara yem edildi. Bütün güzel kızlar, Roma askerlerinin şehvetlerine kurban gitti. Kudüs, Süleyman Mabedi’yle birlikte yer ile yeksan oldu. Bütün bunlar, 1948 yılında İsrail devleti kuruluncaya kadar Filistin’de 1800 küsur yıl süreyle Yahudi güç ve hakimiyetine son verdi. (Mevdûdî, 5: 9–26’dan özetlenmiştir.)
عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرِينَ حَصِيرًا (٨)
8. Olur ki, (artık şimdi tevbe edersiniz de) Rabbiniz size merhamet buyurur. Ama tekrar (bozgunculuğa ve büyüklenmeye) dönecek olursanız, Biz de (sizi yine cezalandırmaya) döneriz. (*) Üstelik Cehennem’i de kâfirler için bir zindan kılmışızdır.
~Açıklama~
(*) Bu âyetteki hitap, eğer önceki âyette ifade olunan birinci ceza hem Asurluların ve Babillilerin hem de Romalıların yaptıklarını içine alıyor ve ikinci ceza henüz gelmemişse, genel manâda M.S. 70’den bugüne bütün Yahudilere, eğer ikinci cezadan kasıt Titus’un Filistin’de yaptıkları ise, artık Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm zamanındaki Yahudilere ve sonrakileredir. İslâm, aslında onlar için de büyük bir rahmet ve fırsattı. Efendimiz’in Medine’ye hicretinden önce Medine’deki Evs ve Hazreç kabileleriyle çatıştıklarında onlara, “Son Peygamber gelecek ve O’nun liderliğinde sizi yok edeceğiz!” diyorlardı. Fakat “öz oğullarını tanıdıkları gibi, bütün alâmetleriyle peygamber olduğunu bildikleri” Allah Rasûlü sırf kendi aralarından çıkmadı diye O’na inanmadılar ve büyük oranda O’na karşı yaman bir düşman kesildiler. İslâm ve Müslümanlar karşısındaki bu düşmanlıklarına sonraki asırlarda da belli ölçülerde devam etmiş olmalarına rağmen, sürgün asırlarının en mutlu zamanlarını Müslüman idareler, bilhassa Osmanlı idaresi altında yaşadılar.
Nihayet, Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur; ancak Allah’tan gelen bir ipe ve insanlar tarafından uzatılan bir ipe (desteğe ve koruma altına almaya) tutunmaları durumu müstesna (Âl-i İmran Sûresi/3: 112) âyetinde ifade buyurulduğu üzere, dinlerine, elbette Müslümanların da inandığı peygamberlerine ve dinî miraslarına, Müslümanların İslâm’a, İslâmî mirasa ve Efendimiz’e bağlılıklarından çok daha öte bir bağlılık gösterdikleri, ayrıca insanlar tarafından uzatılan bir ipe de tutundukları, yani birtakım büyük devletlerin açık destek ve korumasını da aldıkları için, 1948 yılında Filistin’de yeni ve bağımsız bir devlet kurmaya muvaffak oldular. Bundan da öte, pek çok ülkede oldukça etkili hale geldiler. Geleceğin ne göstereceğini ise yaşayanlar görecektir.
Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal