26. Şuarâ Sûresi [160-227]
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۨ الْمُرْسَلِينَۚ (١٦٠)
160. Lût’un halkı da (Lût’u yalanladı ve O’nu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldular.
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ (١٦١)
161. Kardeşleri Lût onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz?
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٦٢)
162. “Şüphesiz ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٦٣)
163. “O halde artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَۜ (١٦٤)
164. “Ben, bu davetim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretimi verecek olan ancak Âlemlerin Rabbi’dir.
اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَۙ (١٦٥)
165. “İnsanlar içinde böyle (göz göre göre) erkeklere mi varacaksınız?
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ (١٦٦)
166. “Neden Rabbinizin sizin için eşlerinizde yaratıp helâl kıldığını bırakıyorsunuz? Gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz siz.”
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ (١٦٧)
167. “Lût,” dediler, “bu söyleyip durduklarına bir son vermezsen, bil ki ülkeden sürgün edileceksin!”
قَالَ اِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَۜ (١٦٨)
168. “(Umurumda değil!” dedi) Lût, “zaten ben, sizin yaptığınız bu işten iğreniyorum.”
رَبِّ نَجِّنِي وَاَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ (١٦٩)
169. Ve nihayet şöyle münacatta bulundu: “Rabbim, şunların yaptıklarının sebep olacağı felâketten beni ve ailemi kurtar.” (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Lût (a.s.), yalnızca kendisi ve ailesi için dua etti. Çünkü kendisine, hanımı da hariç olmak üzere, aile fertleri dışında iman eden olmamıştı. (Zariyât Sûresi/51: 36)
فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعِينَۙ (١٧٠)
170. Neticede O’nu ve bütün ailesini kurtardık.
اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَۚ (١٧١)
171. Geride kalıp helâk olanlara karışan yaşlı bir kadın hariç. (*)
~Açıklama~
(*) Bu yaşlı kadın, Hz. Lût’un O’na inanmayan ve kavmine işledikleri kötü fiilde destek olan hanımıydı. (Hûd Sûresi/11: 81)
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرِينَۚ (١٧٢)
172. Ardından, diğerlerini toptan imha ettik.
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ (١٧٣)
173. Üzerlerine öyle bir yağmur indirdik ki!! (*) Uyarılan, fakat uyarıya kulak asmayanların yağmuru ne fena bir yağmur oldu!
~Açıklama~
(*) Hz. Lût kavmi ve başlarına gelen musibetle ilgili olarak ayrıca bkn. A’râf Sûresi/7: 80–84, not 16; Hûd Sûresi/11: 77–83, not 19, 20; Hıcr Sûresi/15: 61–67.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٧٤)
174. Bütün bu olup bitenlerde hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. Doğrusu, o halkın çoğu mü’min değildi.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (١٧٥)
175. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz, O’dur Rahîm.
كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَلِينَۚ (١٧٦)
176. Eyke halkı da (*) (Şuayb’ı yalanladı ve O’nu yalanlamakla bütün) rasûlleri yalanlamış oldular.
~Açıklama~
(*) Bazı müfessirler, Eyke’nin Medyen ile aynı olduğu görüşündedirler. Fakat Kur’ân-ı Kerim, bilhassa bu sûrede Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih ve Hz. Lût için kavimleri ile olan münasebetleri açısından kardeşleri tabirini kullanır ve bu rasûllerin, bizzat içinden çıktıkları kavmin bir ferdi olduğunu belirtir. Aynı ifade, Hz. Şuayb ile Medyen halkının münasebeti için de kullanılır (A’râf Sûresi/7: 85). Fakat O’nun Eykelilerle münasebetini anlatırken ise, dikkat edilirse âyetlerde bu ifade yoktur. Medyenlilerle Eykelilerin maruz kaldıkları helâkin keyfiyeti de farklı görünmektedir (A’râf Sûresi/7: 91; Hûd Sûresi/11: 94; Şuarâ Sûresi/26: 189). Bu farklılıklardan hareketle başka müfessirler, Medyenlilerle Eykelilerin aynı halkın iki ayrı kolu olduğu sonucuna varmışlardır.
Medyen yöresi, Hicaz’ın kuzeybatısında, Filistin’in güneyinde, Kızıl Deniz sahilinde ve Akabe Körfezi yanında yer alıyordu. Bölgenin bir ucu da, kuzeyde Sina yarımadasına uzanıyordu. Medyen, bu yörede yer alan ülkenin başşehri konumundaydı. Eyke ise, Medyen’den beş günlük mesafede bulunuyordu. Onun şu andaki Akabe şehrinin yerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Oranın halkı da Medyenlilerle ortak özellikleri taşıyorlardı ve aynı kötülüklere bulaşmışlardı. Dolayısıyla, Hz. Şuayb’ın (a.s.) onlarla olan mücadelesiyle Medyenlilerle olan mücadelesi arasında elbette büyük benzerlikler vardı.
اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ (١٧٧)
177. Şuayb, onlara şu tebliğde bulunmuştu: “Allah’a gönülden saygı duymalı ve O’na isyandan, dolayısıyla O’nun azabından sakınmalı değil misiniz?
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌۙ (١٧٨)
178. “Şüphesiz ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِۚ (١٧٩)
179. “O halde artık Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَۜ (١٨٠)
180. “Ben, bu davetim karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretimi verecek olan ancak Âlemlerin Rabbi’dir.
اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَۚ (١٨١)
181. “Ölçüyü tam yapın ve eksik ölçerek aldatanlardan, başkalarına zarar verenlerden olmayın.
وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِۚ (١٨٢)
182. “Tarttığınızda da doğru terazi ile tartın.
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَۚ (١٨٣)
183. “İnsanların mallarını eksilterek, onları haklarından mahrum etmeyin ve bozgunculuk yaparak ülkede nizamı bozmayın.
وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّلِينَۜ (١٨٤)
184. “Sizi ve sizden önceki nesilleri de yaratan Zât’a karşı saygılı olun, O’na karşı gelmekten sakının.”
قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَۙ (١٨٥)
185. “Şuayb,” dediler, “sen, büyülenmiş birisisin.
وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَۚ (١٨٦)
186. “Sonra, senin bizden farklı bir yanın yok ki, sen de bizim gibi bir beşersin. Kanaatimiz geldi ki, sen yalancının tekisin de.
فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَۜ (١٨٧)
187. “Yok, eğer gerçekten doğru konuşan biri isen, haydi üzerimize gök parçaları düşür.”
قَالَ رَبِّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ (١٨٨)
188. Şuayb, “Sizin işlediklerinizi Rabbim elbette çok daha iyi biliyor.” dedi (ve onları Allah’a havale etti).
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٨٩)
189. Hasılı, Şuayb’ı yalanladılar, ama sonuçta etrafı kapkara gölgelerin kapladığı o günde dehşetli bir felâket onları yakalayıverdi. (*) Gerçekten çok müthiş bir gündü o felâket günü.
~Açıklama~
(*) Eykelilere inen azap ve gölgenin keyfiyeti konusunda elde kesin bilgiler ve rivayetler yoksa da, bu konuda iki görüş ön plana çıkmıştır. Bunlardan biri, bastıran bunaltıcı sıcaklardan dolayı evlerinde duramayan halk, dışarıda gökte beliren bir bulutun altına sığınmış, fakat bu buluttan üzerlerine ateş yağmıştır. Bir diğer görüşe göre, göğün yüzünü simsiyah dumanların sarmasına sebep olan korkunç bir deprem ve yanardağ patlamaları meydana gelmiştir.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (١٩٠)
190. Bütün bu olup bitenlerde hiç kuşkusuz çok önemli bir ibret vardır. Doğrusu, o halkın çoğu mü’min değildi.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ۟ (١٩١)
191. Şüphesiz ki senin Rabbin, O’dur Azîz, O’dur Rahîm.
وَاِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَۜ (١٩٢)
192. Bu Kur’ân, elbette Âlemlerin Rabbi’ne ait olup, O’nun bölüm bölüm indirdiği bir kitaptır.
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَمِينُۙ (١٩٣)
193. O’nu Rûhu’l-Emîn getiriyor,
عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَۙ (١٩٤)
194. Senin kalbine, ki (vahiy emanetini yüklenmiş ve insanları gittikleri yolun neticesi konusunda ikaz edecek) bir uyarıcı olasın diye, (*)
~Açıklama~
(*) 193’üncü âyette anılan Rûhu’l-Emîn, Hz. Cebrail’dir (a.s.). Kim Cebrail’e düşman ise bilsin ki Cebrail, o Kur’ân’ı, (kendi karar ve tercihiyle değil,) tamamen Allah’ın emir ve izniyle senin kalbine indirmektedir (Bakara Sûresi/2: 97) âyeti, Rasûlüllah’a (s.a.s.) Kur’ân’ı getirenin Hz. Cebrail (a.s.) olduğunu açıkça bildirmektedir. O’nun burada Rûhu’l-Emîn (Güvenilir Ruh, Emniyet Rûhu) olarak anılması, Kur’ân’ın kaynağı gibi, onu Allah Rasûlü’ne getiren kanalın da güvenilir olduğunu, dolayısıyla Kur’ân konusunda asla şüpheye düşülemeyeceğini vurgulamak içindir. Yukarıda beş büyük peygamberden söz eden âyetler, onları da öncelikle güvenilir olmalarıyla tanıtmıştı. Aşağıda gelecek âyetler de (221–226), şeytanların, cinlerin Allah Rasûlü üzerinde asla bir etkilerinin ve vahyin de bu muzır varlıklarla bir alâkasının olmadığını, olamayacağını beyan buyurmakta, kısaca denebilir ki, bu sûre bir bakıma güvenilirlik etrafında dönmektedir.
بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍۜ (١٩٥)
195. Apaçık Arapça dilinde.
وَاِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْاَوَّلِينَ (١٩٦)
196. O, önceki kitaplarda haber verilmiştir. (*)
~Açıklama~
(*) Bazı tefsirciler, bu âyeti Kur’ân’ın iman, ibadet ve haram–helâl esaslarıyla önceki kitaplarda yer aldığı şeklinde yorumlamışlardır. Buradan hareketle daha başkaları da, önceki kitapların Arapça olmadığı, dolayısıyla Arapça’nın Kur’ân için olmazsa olmaz bir unsur teşkil etmediği ve ibadetlerde onun tercümesinin de okunabileceği iddiasında bulunmaktadırlar. Fakat Allah’ın dini her İlâhi Kitap’ta temel esaslarıyla aynı olmakla beraber, âyetle ilgili bu yorum da, ona dayanarak geliştirilen iddia da doğru değildir. Çünkü: Mekkeli müşrikler putperest idi ve herhangi bir İlâhî dine, kitaba, vahye, peygambere inanmıyorlardı. Hattâ bu tür şeyleri eskilerin masalları, efsaneleri olarak değerlendiriyorlardı. Dolayısıyla, onlara karşı Kur’ân’ın Allah Kelâmı olduğunu ispatlamak için eski kitapları delil getirmek akla, mantığa uygun değildir.
Fakat nasıl Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm önceki kitaplarda müjdelenmiş (Bakara Sûresi/2: 89), geleceği haber verilmişse, bu âyetin ifade buyurduğu üzere, Kur’ân da o kitaplarda haber verilmiştir. Asırlar öncesinden haber verilen bir şeyin aynen çıkması, herkese karşı bir delil olarak kullanılabilir ve bu, onu haber veren kaynakların da doğruluğunu gösterir. Dolayısıyla bu âyetle Kur’ân, hem kendisinin hem de önceki kitapların İlâhî menşe’li olduğunu, Allah’ın varlık ve birliğini, vahiy, kitap ve peygamber gerçeğini, ayrıca melekî varlığı ispat etmiş olmaktadır. Bundan sonraki âyet de, esasen bu manâyı güçlendirmektedir. Kur’ân’ın tercümelerinin ibadette Kur’ân yerine geçebileceği iddiasına gelince: Bu da, her bakımdan temelsiz bir iddiadır. En basit bir gerçek olarak, hiçbir tercüme aslıyla aynı olamaz ve onun yerini tutamaz. İsterse bu asıl, İlâhî bir kitap değil, herhangi bir kitap olsun. İkinci olarak, şu ana kadar hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’i olduğu gibi ve tam olarak anladığı iddiasında bulunmamıştır ve bulunamaz da. Bu durumda, nasıl tercümelerinin Kur’ân yerine geçeceği iddia edilebilir?
Üçüncü olarak, Kur’ân olsun diğer İlâhî kitaplar olsun, bunlar gönderildikleri peygamberlere sadece manâ olarak değil, manâ–lâfız beraber gelmiştir. Kur’ân, bu hususta da yeterince açıktır: Onu (senin kalbinde) toplayıp sana okutmak Bize aittir. Öyleyse, Biz onu okuduğumuzda sen onun okunuşunu takip et. (Kıyamet Sûresi/75: 17-18)
Bunlar, Allah’ın âyetleridir ki, onları sana her türlü şüpheden uzak olarak ve bütün doğruluğuyla okuyoruz. (Âl-i İmran Sûresi/3: 108) Dolayısıyla, bu kitaplardan hiç birisinin tercümesine onun aslı nazarıyla bakılamaz. Kaldı ki Kur’ân, Arapça olduğunu pek çok âyetinde belirtmekte ve yukarıda 195’inci âyette geçtiği üzere, Rûhu’l-Emîn’in onu apaçık Arapça dilinde getirdiğini vurgulamaktadır.
اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَنِ۪ٓي اِسْرَٓاءِيلَۜ (١٩٧)
197. Bu gerçeği İsrail Oğulları âlimlerinin bilmesi, o müşrikler için yeterli bir delil teşkil etmez mi?
وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَمِينَۙ (١٩٨)
198. Fakat Biz onu, Arap olmayan birine indirmiş olsaydık,
فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَۜ (١٩٩)
199. Ve o da bu Kitabı kendilerine okusaydı, onlar ona yine de inanmazlardı. (*)
~Açıklama~
(*) Mekkeli müşrikler, bazen Peygamber Efendimiz’in Kur’ân’ı bizzat kendisinin telif ettiğini ileri sürüyorlardı. Fakat bütün diğer iddiaları gibi bu iddiaları da, sadece inanmama adına bir bahaneydi. Eğer Peygamber Efendimiz yerine Arap olmayan ve Arapça bilmeyen bir başkası onu, hem de vâzıh bir Arapça ile getirmiş olsaydı, yine de inanmayacaklar ve başka mazeretler ileri süreceklerdi.
كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَۜ (٢٠٠)
200. Kur’ân’ı hayatları günah hasadından ibaret o inkârcı suçluların kalblerinden (inkâr ve günahta ısrarları sebebiyle) işte böyle, kalıcı bir tesir bırakmadan geçirip gidiyoruz:
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَۙ (٢٠١)
201. (Onun Kelâmımız olduğunu gösteren apaçık ve reddedilemez delillere rağmen,) can yakıcı azapla karşı karşıya gelinceye kadar ona inanmayacaklardır. (*)
~Açıklama~
(*) Buradaki azap, her bir inkârcı için ölüm olabileceği gibi, dünyada inkârcıların başına çökecek bir azap ve bütün inançsızlar için Kıyamet de olabilir. Ama bu azabı görünce iman etmenin artık bir faydası olmayacaktır.
فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ (٢٠٢)
202. Ama o azap, onlar onu hiç beklemezken ve farkına da varamadan ansızın başlarında patlayıverir.
فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ (٢٠٣)
203. İşte o zaman, “Bize birazcık olsun süre verilip de kendimizi düzeltmemize imkân tanınamaz mı?” diye inlerler.
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ (٢٠٤)
204. Şimdi ise onlara vereceğimiz cezanın hemen gelmesi mi istiyorlar? (*)
~Açıklama~
(*) Kendisiyle tehdit edildikleri İlâhî cezanın, azabın geleceğine inanmadıklarından, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’a, alaylı alaylı, “Haydi getir şu kendisiyle bizi tehdit ettiğini azabı!” diyorlardı.
اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَۙ (٢٠٥)
205. Elbette farkındasın: onları nimetler içinde daha senelerce yaşatsak;
ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ (٢٠٦)
206. Sonra da kendisiyle tehdit edildikleri azap başlarına gelse,
مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ (٢٠٧)
207. Bu durumda, daha yıllarca hayatta bırakılmış olmaları onlara hiçbir fayda vermeyecektir ki.
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ (٢٠٨)
208. Biz, kendilerine uyarıcılar gönderip (de halkını senelerce uyarmadan) hiçbir ülkeyi helâk etmedik.
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ (٢٠٩)
209. Onlara sürekli öğüt verilmiş, hatırlatmalarda bulunulmuştur. Biz, kimseye haksızlık yapmadık, (yapmayız da).
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ (٢١٠)
210. Bu Kur’ân’ı asla şeytanlar getirmiş değildir.
وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَۜ (٢١١)
211. Bu, ne onların yapacağı bir iştir, ne de böyle bir şeye güçleri yeter.
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ (٢١٢)
212. Onlar, (Rasûl’e iletilmesi esnasında) vahyi işitmekten kesinlikle men edilmişlerdir de. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân hakkında nasıl bir iddiada bulunurlarsa bulunsunlar, o Hz. Cebrail (a.s.) tarafından Allah’tan alınarak Peygamber Efendimiz’in kalbine vahyedilip O’na okununcaya ve Peygamberimiz onu ezberleyinceye kadar devam eden süreçte şeytanlara–cinlere vahye kulak verme imkânı bile tanınmamıştır. Şeytanların, cinlerin göğe çıkıp meleklerin konuşmalarına kulak hırsızlığı yapma teşebbüslerinin önlenmesi ve gökten tardedilmeleri ile ilgili olarak bkn. Hıcr Sûresi/15: 18, not 4; Mülk Sûresi/67: 5, not 4.
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَۚ (٢١٣)
213. Sakın Allah’tan başka bir ilâh daha edinip de ona ibadet ve dua etme; yoksa azaba maruz kalanlardan olursun.
وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَبِينَۙ (٢١٤)
214. Ve önce en yakın akrabanı uyar. (*)
~Açıklama~
(*) Peygamberin masum olması, onun Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınmamasını gerektirmez. Aynı şekilde, ne peygamber ne de ailesi ve yakınları için Din’de hususî iltimas da söz konusu değildir. Tam aksine bir peygamber, Din’in bütün emirlerine birinci derecede muhatap ve onlara uymaya en fazla dikkat etmesi gereken kişi olduğu gibi, tebliğe de önce ailesinden ve en yakın akrabasından başlaması kendisine emredilmektedir. Bunun yanısıra, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, en tehlikeli yerlere ve o dönemde savaşları başlatan tekli vuruşma gibi ölüme en yakın durum ve mevkilere öncelikle yakınlarını sürerdi. Yakınları, Müslüman olmakla O’ndan hususî bir iltimas görmek şöyle dursun, meselâ kızı Hz. Fatıma validemiz ve hanımları validelerimiz örneğinde olduğu gibi, daha fazla mahrumiyete maruz kalmışlardır. Burada bütün Müslüman idarecilere ve rehberlere büyük bir ders olsa gerek. Bu âyet indiği zaman Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, yakınlarına evinde yemek vermiş ve onlara kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu ilan etmiş ve onları Allah’ın varlık ve birliğini iman etmeye çağırmıştır. (Ibn Hanbel, 1: 159) Bir defasında da Safa tepesine tırmanmış, oradan bütün Kureyş’e, onları oymak oymak anarak seslenmiş ve kendilerini Allah’ın azabına karşı uyarmıştır. (Müslim, “İman”, 355)
Allah Rasûlü aleyhissalâtü vesselâm, kendisi ümmetin en fakiri olarak yaşadı; aç kaldı, susuz kaldı, işkenceler çekti ve bütün bunlara sadece Allah rızası ve insanların dünya ve Âhiret saadetleri için katlandı. Aylar geçer, evinde yemek yapmak için ateş yanmazdı; açlıktan nafile namazları oturarak kıldığı, mübarek karnına taş bağladığı olurdu. Kendi ailesini de böyle yaşattı. Sahabe’nin muvakkaten maruz kaldıkları fakirlikten sıyrılmaya başladıkları bir zamanda hanımları kendisinden yıllardır çektikleri zorlukların birazcık hafiflemesi adına talepte bulununca, onları kendisi ve bu hayatla dünyayı tercih arasında serbest bıraktı. Ama onlar, O’nu seçtiler. Bir defasında, zayıf, dört küçük çocuk sahibi ve evinin bütün işlerini kendisi gören sevgili kızı Hz. Fatıma validemiz kendisinden bir hizmetçi isteyince de, O’na şu cevabı verdiler: Kızım! Suffa ehlinin ihtiyaçlarını gidermedikçe sana bir şey veremem. Ama sana hizmetçiden daha kıymetli bir şey öğretebilirim. Her gece yatağa girdiğinde, 33 defa Allahü ekber (bazı rivayetlerde 34), 33 defa Sübhânellah, 33 defa El-hamdü lillâh dersin. (Buharî, “Fedâilü’s-Sahabe”, 9)
Bir defasında, yine sevgili kızının kolunda bir bilezik (veya boynunda bir gerdanlık) gördü. Derhal O’na ikazda bulundu: “Kızım, ister misin ki insanlar, benim kızım için Cehennem ateşinden bir halka taşıyor desinler?” Hz. Fâtıma (r.an.), o gerdanlık (veya bileziği) derhal sattı; parasıyla bir köle satın aldı ve onu âzât etti. (Nesâî, “Ziynet,” 39)
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَۚ (٢١٥)
215. (Din’i yaşamada) sana tâbi olan mü’minlerin üzerine de şefkat, merhamet ve himaye kanatlarını ger.
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنِّي بَرِ۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ (٢١٦)
216. (Yakınların davetine uymayı reddederek, yeni mü’minler ise eski hal ve yaşayışlarını terk etmeyerek) sana isyan edecek olurlarsa, “Sizin yaptıklarınızdan uzağım, onlarla hiçbir alâkam yok!” diye ilan et. (*)
~Açıklama~
(*) Bir lider için, bilhassa aile üyelerinin ve yakınlarının, sonra da taraftarlarının hali, davranışları, onun lehine de aleyhine de olabilir. Onların her kötü hali ve davranışı, liderin, hareket insanının işini bilhassa kitleler karşısında zorlaştırır. Bu bakımdan lider, yakınım veya taraftarım diye onların o hal ve davranışlarını sahiplenemez; hattâ bu davranışlarla, gerekirse bizzat onların kendileriyle bir alâkası olmadığını açıkça ilan etmelidir.
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِۙ (٢١٧)
217. Ve O Azîz ve Rahîm’e güvenip dayan. (*)
~Açıklama~
(*) Oldukça dikkat çekicidir ki, bu sûre Allah’ın Azîz ve Rahîm oluşunu ilanla başlamakta (âyet: 9) ve bazı rasûllerin naklettiği kıssalarını da yine aynı isimleri zikrederek bitirmektedir. Burada bu isimler bir defa daha anılmakta ve Peygamber Efendimiz, Azîz ve Rahîm olan Allah’a güvenip dayanmaya çağrılmaktadır. Demek oluyor ki, bu sûre bu isimlere mazhardır. Yine, bu sûrede bu isimlerini anmakla Cenab-ı Allah, inkârcı zalimlere karşı onurlu, aman vermez ve onları cezalandırmaya mutlak manâda gücü yeter, mü’minlere karşı ise son derece merhametli olduğunu beyan buyurmaktadır. Ayrıca, mü’minlerin de İslâm’a karşı çıkan inkârcılara karşı izzetli, güçlü ve mü’min kardeşlerine karşı ise merhametli olmaları gerektiğini ima etmektedir.
اَلَّذِي يَرٰيكَ حِينَ تَقُومُۙ (٢١٨)
218. O seni, Kendisi’ne ibadet için namaza dururken gördüğü gibi, her zaman O’nun emirlerini yerine getirmeye âmade bulunduğunu da görüyor.
وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ (٢١٩)
219. (Kulluk görevini yerine getirebilmen için) secde edenler arasında secdede kıvrım kıvrım kıvrandığını (ve o secde edenlerin iyi birer kul olabilmeleri için nasıl gayret sarfettiğini de) görüyor.
اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٢٢٠)
220. Çünkü O’dur Semî‘ (her şeyi hakkıyla işiten), O’dur Alîm (her şeyi hakkıyla bilen).
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُۜ (٢٢١)
221. Şimdi (ey insanlar,) şeytanların kime indiğini size bildireyim mi?
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثِيمٍۙ (٢٢٢)
222. Onlar, günahta boğulmuş her bir yalancı ve iftiracıya iner.
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ (٢٢٣)
223. Onlar, (meleklerden) kulak hırsızlığı yapabilir miyiz diye bakarlar, fakat o günah-kâr, iftiracı adamlarına fısıldadıklarının çoğu yalandır. (*)
~Açıklama~
(*) Cinler, şeytanlar, lâtif varlıklardır. Dolayısıyla zamanları farklı olduğu, zaman ve mekânda çok daha seri hareket ettikleri için insanların ulaşamayacakları bazı bilgilere ulaşır ve bunları veya bunlardan bir kısmını kendi elemanlarına, büyücülere, kâhinlere fısıldarlar. Sonra da bunlara, hem onları, hem de diğer insanları bozmak, insanların, bilhassa karı–kocanın arasını açmak için yığınla yalan eklerler. Bir yığınla yalanı da kâhinler, falcılar ve büyücüler ilave eder. Bu husus, Hz. Ayşe’den (r.an.) rivayet edilen ve Buharî’nin kaydettiği bir hadiste ifade buyurulmuştur. Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, kendisine büyücüler–kâhinler hakkında sorulan bir soruya, “Onlar hiçbir şey değildir.” cevabını vermişlerdir. “Ya Rasûlellah, onlar bazen doğru şeyler söylüyorlar.” denmesi üzerine, Rasûlullah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, şu açıklamayı yapmışlardır: “Bu doğru şeyi cinler kapar ve dostlarının kulağına fısıldarlar; onlar da buna pek çok bâtıl karıştırarak bir hikâye düzerler.” (Buharî, “Bed’u’l–Halk”, 6)
وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ (٢٢٤)
224. Şairlere gelince, onların arkasına ancak azgın sapkınlarla çapkınlar düşer.
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَۙ (٢٢٥)
225. Görmez misin ki onlar, her türlü (söz, düşünce, hayal ve akım) vadisinde başıboş dolaşır dururlar?
وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ (٢٢٦)
226. Hem de yapmadıkları ve yapmayacakları şeyleri söylerler. (*)
~Açıklama~
(*) Şairlerle ilgili bu değerlendirme, her zaman için sanat diye her türlü mübalâğa, gerçek dışı söz, fantezi ve hayal peşinde koşan, akımdan akıma dolaşan, sözü özü ve davranışı birbirine uymayan şairler hakkında olduğu gibi, özellikle İslâm’dan önce ve vahyin geldiği dönemdeki Cahiliye şairleri hakkındadır. O dönemde şiir oldukça revaçta ve şairler de toplumun bir bakıma bugüne göre aydınları konumunda idi ve onların cinlerle münasebetleri olduğuna inanılırdı. Mekkeli müşrikler de Kur’ân’a inanmamalarına mazeret uydururken, Efendimiz’i şairlikle, yani cinlerle teması olmak ve Kur’ân’ı onlardan almakla itham ederlerdi.
Cenab-ı Allah (c.c.), bu âyetlerde, Efendimiz’in şeytanlar ve cinlerle asla münasebeti olamayacağını, bu şerli varlıkların ancak günaha batmış iftiracıları, yalancıları etkilerine alabileceğini buyurmaktadır. Bu karakterdeki şairler de, sözlerle oynamakta, boş, yanlış, bâtıl düşünce ve felsefelerin peşinde sürüklenmekte, heva ve heveslerine tâbi olmakta, söz ve davranışlarında hiçbir doğru ve sabit kural tanımamaktadırlar. Oysa ne Peygamberimiz’in bu noktada şairlerle, ne de Kur’ân’ın şiirle ortak bir yanı vardır. Tam tersine, Mekke’de şairlere uyanlar azgın, ahlâksız sapkınlar olduğu halde, Peygamberimiz ve ashabı, yüksek karakterde, son derece ahlâklı ve faziletli insanlardı.
Ayrıca, şairlerin söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlılık bulmak zorken, Kur’ân, böyle bir hali nifak alâmeti olarak görüp şiddetle yasaklıyordu (Saff Sûresi/61: 2–3). Peygamberimiz ve ashabı ise, bu konuda da tam bir tutarlılık sergiliyordu.
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ (٢٢٧)
227. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar, Allah’ı çok anan ve O’na çok ibadette bulunanlar ve herhangi bir zulme maruz kaldıklarında haklarını savunanlar, bundan müstesnadır. (*) Zulme saplanıp gitmişler ise, nasıl her şeyi değiştirecek bir inkılâp ile sarsılıp devrileceklerini yakında bileceklerdir.
~Açıklama~
(*) Âyet, şairlerle ilgili hükmüne dört istisna getirmektedir.
(1) Gerektiği şekilde iman eden;
(2) imanlarının gereği yerinde, sağlam ve ıslaha yönelik işler yapan;
(3) Allah’ı hiç unutmayan ve O’na çok ibadet eden;
(4) edebiyat kabiliyetlerini boş ve İslâm’ın hoş görmediği yerlere değil de, hakkı desteklemekte ve gerek kendileri, gerek başka Müslümanlar, başka insanlar, gerekse İslâm hücuma ve haksızlığa maruz kaldığında bunları müdafaa adına kullanan şairler, 224–226’cı âyetlerdeki hükmün dışındadırlar. Müslüman bir şair ve şair olsun olmasın her Müslüman “aydın” da, bu niteliklere sahip olmalıdır.
***
B-)27. Neml Sûresi [1/38.Ayetleri]
27. Neml Sûresi: Peygamber Efendimiz’in risaletinin Mekke döneminin ortalarında inen ve 93 âyetten oluşan bu sûre, ismini 18’inci âyette geçen neml (karınca) kelimesinden alır. Kur’ânî gerçekleri kabul eden ve hayatını Allah’ın emirleri istikametinde tanzim edenlerin Kur’ân’dan gerektiği gibi faydalanabileceğini vurgular. Kur’ân’ın çizdiği yolu kabul etmemenin en önemli sebeplerinden birinin Âhiret’i inkâr olduğu, çünkü Âhiret’i inkârın kişiyi genellikle sorumsuz ve menfaatlerinin ve arzularının kölesi yaptığı üzerinde durur. Sûre, ayrıca, peygamberlere karşı direnenlerle, Saba Melikesi gibi Allah’ın dinine teslim olan kudretli bir kraliçeyi konu edinmekle tarihten misaller verir. Böylece, Mekke’de hem işkenceler altındaki mü’minlere teselli ve gelecek adına bir mesaj sunar, hem de müşriklere ikazda bulunur. Bunların yanısıra, bütün Mekkî sûrelerde olduğu gibi, pek çok delil serdederek iman esasları ve bilhassa Tevhid üzerinde yoğunlaşırken, şirki de reddeder.
Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla.
طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍۙ (١)
1. Tâ-Sîn. (Sûreye dahil olarak gelecek bütün) bu sözler, (hem okunur, hem yazılır metinler olarak) Kur’ân’ın ve içinde her şeyin kayıtlı bulunduğu gerçeği açıklayan apaçık bir Kitab’ın âyetleridir. (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, pek çok âyetinde (ör. En’âm Sûresi/6: 59, Yunus Sûresi/10: 61, Hûd Sûresi/11: 6) apaçık bir kitaba atıfta bulunur. Bu, her bir insanın sözlerine ve davranışlarına varıncaya kadar, kâinattaki her şeyin içinde kayıtlı bulunduğu bir kitaptır.
Denebilir ki Kur’ân, bu kitabın Apaçık İmam (Yâ-Sîn Sûresi/36: 12) veya Levh-ı Mahfuz olarak adlandırılan aslıyla, her ikisinin de Allah’ın İlmi’ndeki ezelî varlıkları açısından özdeş; Kur’ân’ın, Allah’ın Kelâm Sıfatı’ndan vahyedilmiş, okunan ve yazılan bir kitap olması noktasında ise birbirinden farklıdır. Kur’ân’ın Kelâm Sıfatı’ndan gelmiş olmasına mukabil, Apaçık Kitap, Kader ve Kudret sıfatlarından gelir. (Bu konularda daha geniş bilgi için bkn. En’âm Sûresi/6: 59, not 12; Ra’d Sûresi/13: 39, not 13; İsrâ Sûresi/17: 14, not 10)
Bu âyette Kur’ân ve Kitap, arz edildiği açıdan birbirinden farklı kullanılmış olabileceği gibi, birbirine atfedilmiş de olabilir. Bu ikinci durumda Apaçık Kitap, Kur’ân’ın bir başka ismi olmuş olur ve ona, okunur olması açısından Kur’ân, yazılır olması açısından da Kitap denir ki, bu, Kur’ân’ın bir yandan vahyedilirken, bir yandan da yazıya geçtiğine ve sadece ezberlenmekle değil, yazıyla da korunduğuna anlamlı bir ima teşkil eder.
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِنِينَۙ (٢)
2. O, mü’minler için dupduru bir hidayet kaynağı olduğu gibi, ayrıca çok büyük bir müjdedir de.
اَلَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣)
3. O mü’minler ki, namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılarlar, malî sorumluluklarını tam olarak yerine getirirler ve Âhiret’e de şüphe götürmez bir kesinlikle iman ederler.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَۜ (٤)
4. Âhiret’e inanmayanlara gelince, (inkârları sebebiyle) bütün (kötü) işlerini ve davranışlarını kendilerine güzel gösterdik; (*) onlar, (ölmüş kalbleriyle dünya hayatları adına) endişeler içinde bocalar dururlar.
~Açıklama~
(*) İnkârcıların işlerinin ve davranışlarının Allah tarafından süslenmesi, Cenab-ı Allah’ın insan hayatı için koyduğu kanunların neticesi ve bizzat küfrün tabiatı olarak, Allah’ın dinine tâbi olmayanların genellikle bencil, kendilerini ve yaptıklarını beğenmiş olmaları demektir. Böyleleri, kendilerini sorgulamazlar. Buna karşılık bir mü’min, daima iyi ve güzel şeyler yapsa da, yaptıklarının Allah’ın rızasına uygun olup olmadığı konusunda hep endişe duyar. Tezkiye-i nefse muvaffak olamamış birinin yaptığını beğenmesi bir nifak sıfatıdır. Bazı âyetlerde ise bu süslemenin şeytan tarafından yapıldığı ifade edilir. Her halükârda fiili yaratan Allah’tır; şeytan ise sadece insanı davet eder, ona telkinde bulunur, fakat herhangi bir şey işletmeye gücü yetmez.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُٓوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ (٥)
5. Onlardır kötü bir azabın kendilerini beklediği kimseler; ve onlardır Âhiret’te en çok kayba ve hüsrana uğrayacak olanlar. (*)
~Açıklama~
(*) İman veya küfürdeki, iyi veya kötü işler yapmadaki durumları, seviye veya seviyesizlikleri, yaptıkları işler ve davranışlarındaki niyetleri, samimiyetleri, Allah yolundaki fedakârlıkları veya insanları bu yoldan alıkoymaktaki çalışmaları gibi pek çok faktörler sebebiyle nasıl insanlar dünyada derece derece ise, Âhiret’te de Cennet’in ve Cehennem’in dereceleri/derekeleri, menzilleri, katmanları bulunacak, Cehennemliklerin azabı gibi, Cennetliklerin Cennet’ten istifadeleri de hep birbirinden farklı olacaktır.
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦)
6. (Ey Rasûlüm,) hiç şüphesiz ki Kur’ân, sana her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler bulunan ve her şeyi hakkıyla bilen Zât’ın katından ulaştırılmaktadır. (*)
~Açıklama~
(*) Bu sebeple Kur’ân, baştan sona hikmet ve ilim yüklüdür.
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِهِ۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَارًاۜ سَاٰتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧)
7. Hani bir vakit Musa, (ailesiyle çölde yol alırken bir ateş görmüş ve) ailesine “(Siz burada kalın,)” demişti, “bir ateş gördüm. (Gidip bir bakayım,) oradan (yerimiz ve takip etmemiz gereken yol hakkında) bir bilgiyle, olmazsa bir korla size dönerim de, onunla ateş yakar ısınırsınız.”
فَلَمَّا جَٓاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَاۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨)
8. Musa oraya varmıştı ki, kendisine şöyle seslenildiğini duydu: “Ateş mahallinde ve onun etrafında bulunanlara feyiz ve bereketler verilmiştir. Yüceler yücesidir Âlemlerin Rabbi Allah; (her türlü eksiklikten ve insanın aklına gelebilecek her türlü tasavvurdan) mutlak münezzehtir. (*)
~Açıklama~
(*) Kasas Sûresi’nde (âyet: 30) ifade buyurulduğu üzere, Cenab-ı Allah’ın sesi Hz. Musa’ya bir ağaç, yani bir perde arkasından gelmiştir. Tâ-Hâ Sûresi’nin mealinde 5’inci notta dikkat çekildiği gibi, bu türden bir seslenme, Allah’ın peygamberlere olan üç çeşit vahyinden bir tanesidir. Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın bir insanla ya bir perde arkasından veya manâyı insanın kalbine koyarak ya da bir melek göndererek konuştuğunu apaçık ifade eder (Şûrâ Sûresi/42: 51). Ağaçtan olduğu gibi böyle perde arkasından seslenmede teşbih, tecsim (Allah’ı yaratıklara benzetme ve onlar gibi bir cismi bulunduğunu düşünme) türü yanlış inançlara gidilmemesi için âyet, hemen Allah’ın Âlemlerin Rabbi olarak yüceler yücesi ve her türlü beşerî tasavvurun ötesinde olduğuna dikkat çekmektedir. Âyette anlatılan hadisenin geçtiği yer, Sina çölünde “kutsal Tuva vadisi”dir (vadinin kutsallığıyla ilgili olarak bkn. Tâ-Hâ Sûresi/20: 12, not 5). Allah, “ateş mahalli”nde olan Hz. Musa’yı O’nunla konuşmak ve O’na risalet vermekle, ateş mahallinin çevresinde olan ailesini de O’ndan ve O’na imanından dolayı mübarek kılmış, Şam bölgesi denilen ve Filistin’i de içine alan geniş bir coğrafyayı da feyiz ve bereketlerine mazhar etmiştir (A‘râf Sûresi/7: 137; İsrâ Sûresi/17: 1; Enbiyâ Sûresi/21: 71, 81). Başka yörelerde olduğu gibi, bu yörede yaşayan bütün peygamberleri ve onlara inananları da aynı şekilde mübarek kılmış, feyiz ve bereketlerle donatmıştır.
يَا مُوسٰٓى اِنَّهُٓ اَنَا۬ اللّٰهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُۙ (٩)
9. “Ey Musa! Ben, Azîz (izzet ve ululuk sahibi ve mutlak galip) ve Hakîm (her hüküm ve icraatında pek çok hikmetler) olan Allah’ım.
وَاَلْقِ عَصَاكَۜ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَٓانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْۜ يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَۗ (١٠)
10. “Şimdi asânı yere bırak!” (Musa, asâsını yere bıraktı ve) onun çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan oradan uzaklaşmaya durdu. “Ya Musa, korkma!” dedik: “Rasûllerin Benim huzurumda korkmaları için hiçbir sebep yoktur.
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُٓوءٍ فَاِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١)
11. “Ancak kim zulme batmışsa, öylelerinin Ben’den korkması gerekir. Şu kadar ki, onlar da işledikleri fenalıklardan sonra o fenalıkları iyiliklerle değiştirir (tevbe ederek, artık iyilik işleyen kullar haline gelirlerse), bilmeliler ki Ben çok bağışlayanım; (bilhassa tevbe ve ıslah-ı hâl ile Bana yönelenlere karşı) hususî rahmet ve merhameti pek bol olanım. (*)
~Açıklama~
(*) Asânın yılana dönüşüvermesi karşısında Hz. Musa’nın (a.s.) kaçmaya durması, şuurlu bir korkma değil, bu tür hadiseler karşısında insan nefsinde birden ve kendiliğinden beliriveren bir tepki ve irkiliverme halidir. Âyetlerde asıl dikkat çekici olan ise, Hz Musa’nın yılandan korkup kaçmaya durduğu ifade buyurulurken, ardından, insanın herhangi bir şeyden korku duyup duymamasının Allah ile olan münasebetiyle irtibatlandırılmasıdır. İman ve salih işlerle sürekli Allah’ın huzurunda bulunan, bu huzuru hisseden insanların herhangi bir şeyden korkmalarına gerek yoktur. Çünkü mü’min bilir ki, her şey Allah’ın elindedir, O dilemedikçe hiçbir şey olmaz, O izin vermedikçe hiçbir varlık başka birine kötülükte bulunamaz. O’nun takdir buyurduğu bir iyilik de kötülük de geri kalmaz. Tabiî bu itikat, tedbirli yaşamaya kesinlikle mani değildir.
وَاَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَٓاءَ مِنْ غَيْرِ سُٓوءٍ فِي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِه۪ۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (١٢)
12. “Haydi, (sağ) elini koynuna sok, kusursuz, pırıl pırıl ışık saçar bir halde çıkacaktır. (Asâ ve sağ el,) Firavun’a ve halkına göstereceğin dokuz büyük delil (mucize)- den (ikisi)dir. (*) Firavun ve halkı, gerçekten bütün bütün yoldan çıkmış bir güruh haline gelmiş bulunuyor.
~Açıklama~
(*) Dokuz mucize için bkn. A’râf Sûresi7: 133; İsrâ Sûresi/17: 101, not 38.
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبِينٌۚ (١٣)
13. Mucizelerimiz bütün açıklığıyla gerçeği gösterici deliller olarak kendilerine takdim edildiğinde (Firavun ve halkı), “Bunlar, belli ki birer büyüden ibaret!” dediler.
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ۟ (١٤)
14. Vicdanları onların Allah’tan olduğuna tam kanaat getirdiği halde, bile bile yanlışta ısrar ederek ve boş bir büyüklenme ile onları inkâr ettiler. Ama neticede, işi gücü bozgunculuk olan o güruhun âkıbeti nasıl oldu, bir düşün.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلٰى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥)
15. Beri tarafta, (Firavunların asırlarca zulmettiği İsrail Oğulları’nı o zulümlerden kurtardık ve her bakımdan zirveye taşıdık. Bu arada) Davud’a ve Süleyman’a hususî bir ilim verdik. (Onlar, her zaman şükür hisleriyle dopdolu olarak,) “Bütün hamd, (ilimde ve kuşların ve cinlerin emrimize verilmesi, demirin bizim için yumuşatılıp, bakırın sel gibi akıtılması gibi pek çok nimetleriyle) bize mü’min kullarından pek çoğunun üzerinde mevki veren Allah içindir!” diye hamd ederlerdi. (*)
~Açıklama~
(*) Hz. Davud (a.s.) ve Hz. Süleyman (a.s.), Allah’ın büyük nimetlerine mazhar olmuş iki büyük rasûldür. Allah, Hz. Davud’a risaletle birlikte hilâfet, Hz. Süleyman’a da risaletle birlikte hükümdarlık bahşetti. Ayrıca, her ikisine de, misyonlarıyla paralel olarak hususî bir ilim, hikmet, daima doğru ve yerinde karar ve hüküm verme ve doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilme kabiliyet ve imkânı verdi (Enbiyâ Sûresi/21: 79). Dağlar ve kuşlar, Hz. Davud ile beraber Allah’a tesbihte bulunurdu. Allah, O’na demiri eritip ondan zırh yapmayı da öğretmişti. Hz. Süleyman ise kuşların ve karıncaların dilinden anlar, kuşları ve en inatçı azılıları da dahil olmak üzere cinleri emrinde kullanır, onları bina yapımı, denizden kıymetli taş çıkarma gibi işlerde istihdam eder ve rüzgâra binerek seyahatlerde bulunurdu. Hz. Süleyman (a.s.), dünya hükümdarlığının zirvesini temsil ediyordu. Bütün bu nimetlere, güçlerine ve hakimiyetlerine rağmen, baba–oğul bu her iki rasûl de Allah’ın mütevazı birer kulu idiler. Hz. Davud (a.s.), elinin emeğiyle geçinirdi. Onlar, sahip kılındıkları bütün nimetleri kesinlikle Allah’tan bilirler, nefislerine en küçük bir paye olsun ayırmazlardı.
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫تِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦)
16. Süleyman, Davud’a vâris oldu. O, (Allah’ın lütuflarını insanlara şöyle) ilan ederdi: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi (*) ve bize (Allah’ın kullarına bahşedeceği) her şeyden bir nasip verildi. Şüphesiz bu, başka değil, apaçık bir lütuftur.”
~Açıklama~
(*) “Bize kuşların dili öğretildi.” (âyet 16) ve Kuşlar toplandı (Sâd Sûresi/38: 19) âyetleri, Cenab-ı Allah’ın Hz. Süleyman’a olan kuşların dilinden anlama ve onları istihdam nimetiyle, kuşların Hz. Davud’la birlikte tesbihini ifade etmektedir. Yeryüzü, Cenab-ı Allah’ın insanların şerefine hazırladığı ve kendisinden kuşlar gibi başka hayvanların da faydalandığı bir sofradır. Allah, balarısı ve ipek böceği gibi özellikle hususî ilhamıyla yol gösterdiği hayvancıkları insana fayda adına istihdam buyurur. Güvercinlere postacı olarak hizmet edebilme, papağanlara ise konuşmayı taklit kabiliyeti vermesi gibi daha başka nimetlerle de, hayvanların insana olan fayda ve hizmetine güzellik katar. Diğer kuşların ve hayvanların dilini anlasak, onları nasıl istihdam edebileceğimizi bilsek, kendilerinden evcil hayvanlardan faydalandığımız gibi faydalanabilirdik. Meselâ sığırcıkların dilini bilebilseydik, çekirge âfetlerinde onlardan çok güzel istifade edilirdi.
- Yukarıda geçen âyetler, kuşlardan faydalanmanın nihaî sınırını çizmekte, bu sahadaki en son hedefi belirlemekte ve onlarla Cenab-ı Allah beşere şöyle demektedir:
Mülkümdeki bazı büyük yaratıkları bile, peygamber olarak masumiyeti ve hükümdar olarak adaleti yara almasın diye içinizden Bana teslim olmuş bir kulumun emrine boyun eğdirdim ve onları konuşturdum. Ordularımdan ve hayvanlardan bazılarını O’nun emir ve istifadesine verdim. Sizin de her birinize göklerin ve yerin yüklenmekten çekindiği o en büyük emaneti tevdi edip, sizi yeryüzünde halifelik vazifesiyle vazifelendirdim ve sizi bu vazifeyi yerini getirecek kabiliyette yarattım. Dolayısıyla, bütün yaratıkların dizginleri elinde olan Zât’a teslim olmalısınız ki, O’nun mülkündeki yaratıklar da size teslim olsun ve onları bütün yaratıkların dizginini elinde tutan Zât’ın adına istihdam edip, size verilen fıtrat ve istidada lâyık bir mevkie çıkabilesiniz. Bu takdirde, Süleyman’ın hüdhüdü gibi, kuşlar size bir yoldaş ve itaatkâr bir hizmetçi olur. (Sözler, “20. Söz”, 340–341 )
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧)
17. Bir gün, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları, emri üzere Süleyman’ın önünde toplandılar; tam bir itaat ve disiplin altında ilerliyorlardı.
حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ (١٨)
18. Derken, karınca vadisine geldiler. Karıncalardan biri, “Ey karıncalar,” diye seslendi, “derhal yuvalarınıza girin! Süleyman ve orduları, farkınıza varmadan sizi ezip çiğnemesinler!”
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْنِ۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِ۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْنِ۪ي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩)
19. Bu sözleri işiten Süleyman, (Allah’ın lütufları karşısında duyduğu) masum bir mutluluk içinde gülümsedi ve “Rabbim,” dedi, “beni öyle yönlendir ki, bana ve anne–babama olan nimetlerinden dolayı Sana hakkıyla şükredeyim ve daima razı olacağın işler yapayım. Ayrıca, bana rahmetinle muamele et de, beni salih kullarının arasına kat!”
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِبِينَ (٢٠)
20. Süleyman, (bir başka zaman bir münasebetle) kuşları teftiş etti ve “Hüdhüd’ü neden göremiyorum? (Neden yerinde, vazifesinin başında değil?) Yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu.
لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٢١)
21. “Madem öyle, ona şiddetli bir ceza vereceğim; belki de boynunu vuracağım, ya da bana kuvvetli ve geçerli bir mazeretle gelir.”
فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَقِينٍ (٢٢)
22. Çok geçmemişti ki, (Hüdhüd çıkageldi ve mazeretini beyanla) “Ben,” dedi, “senin malûmatın dahilinde olmayan önemli bir bilgiye ulaştım ve sana Sebe’den (*) çok mühim ve doğruluğu şüphesiz bir haberle geldim.
~Açıklama~
(*) Sebe’, güney Arabistan’da yaşayan meşhur tüccar bir milletin yurduydu. Başşehri Maarib olup, şu andaki Yemen’in başkenti olan Sana’nın 90 km. kadar kuzey–doğusunda bulunuyordu. Sebe’ halkı, M.Ö. yaklaşık 1100-115 yılları arasında tam 10 asır, Güney Arabistan’da hükmetti. Arabistan ile Doğu Afrika, Hindistan ve Uzak Doğu, bir de Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma arasındaki ticareti kontrol ediyorlardı. Ayrıca, enine ve boyuna bütün ülkeyi kaplayan sulama sistemlerine sahiptiler. Arazileri son derece verimli ve yeşildi. Yunan tarihçileri, onları dünyanın en zengin halkı olarak anıyordu. (Mevdûdî, 7: 151, not 29)
اِنِّي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣)
23. “Sebe’yi bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine (bir hükümdarın sahip olması beklenen) her şey verilmiş. Çok büyük bir tahta, (belli ki güçlü bir yönetime) sahip.
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ (٢٤)
24. “Ne var ki, kendisinin ve halkının Allah’a değil de güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, yaptıklarını onlara güzel göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden, bulunmaları gereken doğru yol üzerinde değiller.
اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ۩ (٢٥)
25. “Oysa göklerde ve yerde gizli bulunan her şeyi açığa, (göklerde ve yerde bulunan her varlığı yokluk karanlığından varlık aydınlığına) çıkaran ve her neyi gizleyip kendinize saklıyor, her neyi de açığa vuruyorsanız, bunların hepsini bilen Allah’a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi?
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٢٦)
26. “O Allah ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur; o büyük Arş’ın Rabbidir.” (*)
~Açıklama~
(*) Pek çok insan, şeytanın ve nefsinin tesirinde olarak Sırat-ı Müstakim (Dosdoğru Yol)dan sapmakta ve ömürlerini dalâlet içinde geçirmektedir. Böyleleri, bir kuşun bile keşfettiği en kesin gerçekleri bile görememekte ve bulamamaktadırlar. Kur’ân, bu gerçeğe bir başka âyetinde, Âdem’in, birinin haksız yere diğerini öldürdüğü iki oğlunun kıssasını naklederken, şöyle temas buyurur: Allah, (ne yapacağını bilemediği) kardeşinin cesedini nasıl ortadan kaldıracağını göstermek için bir karga gönderdi: onun yeri eşip de (oraya bir şey gömüp üstünü örttüğünü görünce), “Vah bana, ben şu kargadan daha bilgisiz, daha mı âcizim ki, kardeşimin cesedini nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim?!” diye dövündü; hüsran ve haybete düştü.. (Mâide Sûresi/5: 31)
- Bediüzzaman hazretleri, eserlerinin pek çok yerinde bu gerçeğe temas eder ve meselâ bir yerde şöyle der:
Hem insan ibadet için yaratıldığını, fıtratı ve sahip kılındığı manevî duyu ve melekeleri gösteriyor. Zira o, dünya hayatı için gerekli olan amel ve iktidar cihetinde en küçük bir serçe kuşuna bile yetişemez. Fakat manevî ve Âhiret hayatı için lâzım olan ilim ve fakrını itiraf ile tazarru ve ibadet cihetinde bütün hayvanların sultanı ve kumandanı hükmündedir. Demek, ey nefsim, eğer dünya hayatını gaye ve maksat yapsan ve ona daim çalışsan, en küçük bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer Âhiret hayatını gaye ve maksat yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve tarla etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanların büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenab–ı Hak’kın nazlı ve niyazdar bir kulu, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. (Sözler, “Beşinci Söz”, 27)
İşte, ey insan! Eğer yalnız O’na kul olsan, bütün yaratıklar üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer kulluktan kaçınırsan, (senin gibi) âciz yaratıkların zelil bir kulu olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, büyüklenmeye ve davaya sapsan, o vakit iyilik ve icat cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, en bulaşıcı bir hastalıktan daha zararlı olursun. Evet, ey insan, sende iki cihet var: Birisi, icat ve varlık ve hayır ve ortaya bir eser koyma, iş yapma cihetidir. Diğeri, tahrip, yokluk, şer, ortadan kaldırma ve alıp–kabul etme cihetidir. Birinci cihet itibarıyla arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibarıyla dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve karşısında âcizliklerini ortaya koyduğu bir yükü kaldırırsın (Bak: Ahzâb Sûresi/33: 72). Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen, iyilik ve icat ettiğin vakit yalnız kapasiten nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icat edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın haddi aşkın ve tahribin pek yaygın olur.
İşte aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli duyular, melekeler, manevî cihazlar ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar yeryüzü âleminde, dünya hayatı toprağı altında o manevî cihazları nefsin heveslerine sarf etse, toprak altında bozulan çekirdek gibi, küçük ve önemsiz bir lezzet için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp kokuşacak, manevî mesuliyetini bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir. Eğer o istidat çekirdeğini (sahip kılındığı potansiyelleri) İslâmiyet suyuyla, imanın ışığıyla, kulluk toprağı altında terbiye ederek, Kur’ân’ın emirlerini yerine getirmekle manevî cihazlarını hakikî gayeleri istikametinde kullansa, elbette Misal Âlemi’nde ve Berzah’ta dal ve budak verecek ve Âhiret âlemi ve Cennet’te hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak sonsuz bir ağacın ve daimî bir hakikatin cihazlarına sahip, kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu kâinat ağacının mübarek ve nurlu bir meyvesi olacaktır.
Evet, hakikî terakki, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvveleri ebedî hayat istikametinde kullanarak, her birini kendine lâyık hususî bir kulluk vazifesiyle meşgul etmekte yatar. Yoksa ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, dünya hayatının bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün lâtifelerini ve kalb ve aklını nefs–i emmârenin emrine yardımcı verse, o terakki değil, sükuttur. (Sözler, “23. Söz”, 419–420)
قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٢٧)
27. Süleyman, “Göreceğiz” dedi, “doğru mu söylüyorsun, yoksa bir yalancı mısın?”
اِذْهَبْ بِكِتَابِي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨)
28. (Sonra, yazdığı mektubu Hüdhüd’e verip,) “Bu mektubumu al götür ve (Kraliçe ile idare meclisinin) önlerine bırak. Sonra bir kenara çekil ve bak bakalım, mektubu nasıl karşılayacaklar?” (*)
~Açıklama~
(*) Bir mü’minin, hattâ yalanı sabit olmamış bir insanın sözlü beyanına inanmak bir esas ise de, Hüdhüd, izinsiz görev yerini terk etmekle büyük bir hata işlemiş, davranış açısından sanki fıska girmişti. Özellikle askerin, özellikle çok önemli bir görevdeyse, görev yerini hem de kritik bir anda, sefere çıkılmışken izinsiz terk etmesi, daha ağır bir hata ve suç olur. Kur’ân, fasıkların getirdiği herhangi bir haberin doğruluğunun araştırılmasını emreder. Hz. Süleyman’ın (a.s.) Hüdhüd’le ilgili sert tavrının ve onun haberine tam olarak inanmamasının sebeplerinden biri bu olsa gerektir.
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنِّٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (٢٩)
29. (Mektubu alan Kraliçe, etrafındakilere) “Ey vezirler, idare meclisinin değerli üyeleri!” dedi: “Bana çok yüksek bir makamdan geldiği anlaşılan önemli bir mektup bırakıldı.
اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِۙ (٣٠)
30. “Süleyman’dan geliyor ve Rahman, Rahîm Allah’ın Adı’yla diye başlıyor. (Özü de şu):
اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ۟ (٣١)
31. ‘Bana karşı ululuk göstermeyin ve tam bir teslimiyetle bana gelin!’”
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُونِي فِ۪ٓي اَمْرِيۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ (٣٢)
32. (Kraliçe), “Ey vezirler, idare meclisinin değerli üyeleri!” diye devam etti: “(Karşı karşıya bulunduğum) bu meselede bana görüşlerinizi söyleyin. Biliyorsunuz ki, sizin hazır bulunmadığınız herhangi bir konuda ben asla kesin bir karar vermiş değilim.”
قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ (٣٣)
33. “Biz,” dediler, “güçlü kuvvetliyiz ve oldukça savaşçı bir milletiz. Ama yetki sizindir; bir değerlendirmede bulunup, nasıl davranılması gerekiyorsa onu emredin.”
قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ (٣٤)
34. “Doğrusu,” dedi (Kraliçe), “krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın düzenini bozar ve halkın azizlerini sefil ve zelil ederler. Evet, böyle yapar onlar.
وَاِنِّي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ (٣٥)
35. “Şimdi ben (Süleyman ve idarecilerine, önemli ve anlamlı) bir hediye gönderecek ve elçilerimin ne tür bir cevapla geleceklerine bakacağım.”
فَلَمَّا جَٓاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَٓا اٰتٰينِيَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّٓا اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ (٣٦)
36. Elçi Süleyman’ın huzuruna varınca Süleyman, “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği (peygamberlik, hükümdarlık ve servet) size verdiği her şeyden çok daha hayırlı, çok daha üstündür. Ancak siz, işte bu tür hediyelerinizle sevinir, böbürlenirsiniz.
اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَٓا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ (٣٧)
37. “Şimdi, seni gönderenlerin yanına dön ve hiç şüphe etmesinler ki, üzerlerine karşı koyamayacakları ordularla geleceğiz ve onları yurtlarından zelil ve mağlûp bir halde çıkaracağız.” (*)
~Açıklama~
(*) Kur’ân, dünyevî gayelerle başka milletler üzerine onları yenmek ve yurtlarından çıkarmak için ordular sevk etmeyi asla tasvip etmez. O, ayrıca, kan dökmeyi, insan öldürmeyi ve gasbı yasaklar. Kısaca, her türlü sömürüyü men eder. Bunları ancak, Sebe’ Melikesi’nin 34’üncü âyette sözünü ettiği krallar yapar. Dolayısıyla, Hz. Süleyman’ın Sebe’lileri tehdidi, bu çerçevede bir tehdit değildi. Yukarıdaki âyetlerde açıkça ifade buyurulduğu üzere, Hz. Süleyman, bir peygamber, bir melik (hükümdar), fakat gücü, serveti ve makamıyla asla gurur duymayan, gurur duymak şöyle dursun, onları sorumluluk gerektiren birer nimet telâkki eden bir melikti. Onun tek derdi, daha fazla insanın iman edip Allah’a teslim olması, inkâr ve zulüm sistemlerinden ve zalimlerin ellerinden kurtulup, dünyada da, Âhiret’te de gerçek saadete ulaşmasıydı. Ayrıca, insanlar üzerinde kendi arzularını, menfaatlerini kanun haline getiren zalim krallar hükmetmemeliydi. İnsanların gerçek saadeti de, Allah’a iman ve teslimiyette yatmakta idi. Herkes, bu iman ve teslimiyete ulaşma adına, irade ve hürriyetlerini bağlayan zincirlerden kurtulmalıydı.
قَالَ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣٨)
38. (Süleyman’ın mektubunu alan ve bir heyet halinde O’nu ziyaret etmeye karar veren Kraliçe Kudüs yolunda iken Süleyman, idare meclisinde,) “Değerli meclis üyeleri! Onlar teslimiyet içinde bana ulaşmadan, hanginiz bana Kraliçe’nin tahtını getirir?” diye sordu. (*)
~Açıklama~
(*) Âyetlerden tecrübeli, tedbirli ve akıllı biri olduğu anlaşılan Kraliçe, Hz. Süleyman’ın sıradan bir hükümdar olmadığını kavramıştı. Bir defa, kendisine O’ndan gelen mektup, gerek üslûbu, gerek muhtevası, gerekse Rahmân, Rahîm Allah’ın Adı’yla diye başlayıp, O’nun adına yazılmış olmasıyla farklı bir mahiyet arz ediyordu. Hz. Süleyman (a.s.), kendisine gönderilen hediyeleri reddetmekle, Cenab-ı Allah’ın O’na verdiği nimetlerin, başka hükümdarların kendisine teklif edeceği en kıymetli hediyelere bile değer vermeyeceği ölçüde büyük, eşsiz ve farklı olduğunu göstermiş, böylece başka hükümdarlar gibi bir hükümdar olmadığını ortaya koymuştu. Ayrıca, Hz. Süleyman’a gelen elçi, Hz. Süleyman, idaresi ve ülkesi hakkında Kraliçe’ye şüphesiz çok şey anlatmış olmalıydı. Döneminin, hattâ bütün dönemlerin en büyük ve kudretli hükümdarı olmasına rağmen Hz. Süleyman (a.s.), son derece mütevazı, tertemiz, doğru ve dindardı. Bütün bunları dikkate alan Kraliçe, O’nu ziyaret edip daha yakından tanımak ve kararını kendisine şifahî olarak bildirmek istedi. Hz. Süleyman da (a.s.), O’na idaresinin gerçek mahiyetini ve ihtişamının gerçek kaynağını göstermeyi diledi. O’nun arzusu, şüphesiz Kraliçe’nin ve halkının hidayete ermesiydi. Burada, hakkın, İslam’ın tebliğcilerine çıkan bir ders vardır. O da, Din adına her bir insana onu aşan, onun üstünde bir gerçeğin gösterilmesi, herkese en azından seviyesine göre davranılması gerektiğidir.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ-Ali Ünal