Pırlanta İkliminde Seyahat-67

  • ️Tevazu Kanatları Yerde, Mükemmelliğin Peşinde
  • ️Amellerinizi Allah’a ve Resûlüne Arz Ediyor Gibi Yapın
  • ️Başarıyla Gelen Ağır İmtihan
  • ️Kıyamet ve Kendini Kınayan Nefis
  • ️Tevazu ve Kibir

️TEVAZU KANATLARI YERDE, MÜKEMMELLİĞİN PEŞİNDE

°°°Önsöz°°°

Aşağıda, ümit, mükemmellik ve ihlâs gibi üç dinî, insanî ve ahlâkî değer arasındaki bağlantı ele alınıyor. Ümidini kaybedenlerin zaten mükemmellik peşinde olmaları söz konusu olamaz. Mükemmele talip ve bu konuda bir ölçüde başarılı olanların da mütevazı ve ihlâslı olabilmeleri kolay değildir. Mükemmelci insanlar genellikle enâniyetli ve havalı olurlar. Bu durumdan kurtulmak, ancak her şeyin Allah’tan bilinmesi ve Ona verilmesiyle mümkün olabilir. İşte bu üç değer arasında kurulması gereken sağlıklı bir denge şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Hakiki mü’min, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’a inanmış, en onulmaz hâdiseler karşısında bile ümidini yitirmeyen azim ve irade insanıdır. Bu sebeple o, bütün yolların tıkandığı durumlarda bile asla ye’se kapılmaz, hep dimdik durur ve önüne çıkan engeller karşısında kendisine yeni bir yol bulup hedefine doğru yürümeye devam eder. Zira o bilir ki Cenâb-ı Hak, Kendi yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yolsuz bırakmamıştır. Mesela Mekke’de yaşama imkânının kalmadığı bir dönemde, Allah (celle celâluhu) Habib-i Zişan’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) için göklere doğru öyle bir yol açmıştır ki, enbiya-i izâmın her birisi bu yolun menzillerinde O’na selâm durmuşlardır. Hatta Allah Resûlü öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Cibril-i Emin (aleyhisselam) dahi, “Bir adım daha atarsam mahvolurum.” demiştir. (Aliyyülkârî, Şerhu’ş-Şifa, 1/431, 434-435.)

Mükemmele Talip Olma İlahî Ahlâkla Ahlâklanmanın Gereği

Evet, Allah (celle celâluhu), kendi yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yol mağduru etmemiştir. En umulmadık yerlerde bile onların elinden tutmuş ve onları sahil-i selâmete çıkarmıştır. Siz, bir kuyunun dibine düşebilirsiniz. Fakat hiç beklemediğiniz bir anda birdenbire kuyuya güçlü bir ip salınıverir ve siz de ona tutunarak yukarı çıkarsınız. Yeri gelir üç beş tane kardeşin gadr, haset ve çekememezliğine uğrarsınız fakat bir müddet seyr u sülûk-i ruhani geçirdikten sonra bakmışsınız bir anda Cenâb-ı Hak sizin için gönüllerde tahtlar kurmuş. Bu açıdan hangi ağır şartlarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar Allah’ın yardım ve inayetini her zaman arkasında hisseden mü’minler büyük işlere talip olur, o büyük işleri kendi kâmet-i kıymetine göre yapma adına iradelerinin hakkını vermeye gayret eder ve böylece en mükemmel eserler ortaya koymaya çalışırlar. Zira bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlere Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmayı emretmiştir. (Bkz: el-Kelâbâzî, et-Taarruf 1/5; el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/306; el-Cürcânî, et-Ta’rifât 1/564.)

Bu konudaki ilâhi ahlâk, bir âyette اَلَّذِۤي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ  (Secde sûresi, 32/7) diğer bir âyette الَّذِۤي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ (Neml sûresi, 27/88.) ifadeleriyle belirtilerek, O’nun, yaptığı her şeyi en iyi, en güzel, en sağlam, en mükemmel şekilde vücuda getirdiği beyan edilmiştir. O, ibdâ, inşâ ve ihyâ etmiş, görenlere de, “Dahası olamaz.” dedirtmiştir.

  • Hazreti Pîr de, bununla ilgili olarak İmam Gazzâlî’nin

لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ

Kâinatta mevcut olandan daha güzeli mümkün değildir.” (Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/258.) sözünü nakletmiştir: (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, s.254 (On Dokuzuncu Söz, On Üçüncü Reşha); Mektubat, s.229 (On Dokuzuncu Mektup, Birinci Zeyl).)

Evet, kâinata kuşatıcı bir nazarla bakan ve tığını sebep-sonuç arasında götürüp getirebilen bir kimse şu itirafta bulunmak zorunda kalacaktır:

– “Allah, kâinatı öyle güzel yaratmıştır ki, bana bin sene ömür verilseydi ve ben, mevcudatın küçük bir parçasını inşa etmekle memur kılınsaydım, asla bunu yapamazdım.”

İşte ilâhî ahlâk bize şunu göstermektedir: Mü’min, Allah yolunda koştururken bütün cehdini ortaya koyup işlerini en güzel ve en sağlam şekilde yapmaya çalışmalıdır. [Tevazu Kanatları Yerde, Mükemmelliğin Peşinde/ Yolun Kaderi]

***

️AMELLERİNİZİ ALLAH’A VE RESÛLÜNE ARZ EDİYOR GİBİ YAPIN

°°°Önsöz°°°

İnsan her şeyden önce bir kul olarak, Allah’ın bizden istediklerini yine O’nun istediği gibi yapma gayreti içinde olmalıdır. Meselâ namaz, Cibril hadisinde geçtiği üzere Allah’ın bizi gördüğü bilinciyle edâ edilmeye çalışılmalıdır. O zaman namaz geçiştirilemez, ikâme edilir. Oruç bütün organlarla tutulur, zekât isteyerek, gönül rızasıyla verilir, hac iliklerine kadar duyularak ifa edilir ve hâkeza. Bütün ibadetlerde durum aynı olduğu gibi, günahlardan uzak durma konusunda da aynı inanç ve anlayış geçerli olmalıdır. Tabii ki bütün bunlar önce tahkikî bir îmân, sonra da sağlam bir irade gerektiren hususlardır. Fakat, baştan böyle olmasa bile insan kendisini zorlayarak bir yerden işe başlarsa zamanla meleke kazanır. Buna konsantre olmanın yolu da şöyle açıklanmaya devam ediliyor:

°°°°°°°°°°°

Mü’minin Allah rızası yolunda yaptığı işlerde mükemmele talip olmasıyla alâkalı Tevbe Sûresi’nde ise şöyle buyrulmuştur:

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105.)

Cenâb-ı Hak, burada bir fiil ortaya koyma mânâsına gelen اِفْعَلُوا fiilini kullanmamış, bunun yerine اِعْمَلُوا buyurmak suretiyle mü’minlere amelde bulunmalarını emretmiştir. Amel etme ise –başka âyet-i kerimelerde sıkça “salih amel” ifadesiyle nazara verildiğinden anlaşılacağı üzere– neticesini hesap ederek belirli bir plân dâhilinde pozitif ve arızasız iş yapma demektir.

Âyet-i kerimenin devamında, amellerin Allah’ın (celle celâluhu), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minlerin teftişine arz etme mülâhazası içinde yerine getirilmesi emredilmiştir. Yani bir mü’min öyle bir amel ortaya koymalıdır ki Allah, “Bu iş, işte böyle olur!” buyursun, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bârekallah benim ümmetime!” desin, mü’minler de yapılan amele baktıklarında, “Keşke biz de böyle güzel bir iş yapmaya muvaffak olsaydık!” desinler.

  • Söz buraya gelmişken, asıl konumuz olmasa da bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum:

Yaptığı amellerde mükemmelliğin peşinde olan bir mü’minin amacı, başkalarının beğeni duygusunu harekete geçirip onu gıptaya sevk etmek değildir. Bilakis o, yapılan işin hakkını vermek suretiyle rıza-i ilâhiyi tahsil etmeye çalışır. Bu açıdan böyle birisine imrenmek, ona benzemeye çalışmak, uhrevî güzellikleri elde etme noktasında ondan geri kalmamak için gayret etmek gibi düşünceler makbul olsa da, kıskançlık ve rekabet duygusuyla meseleye yaklaşmak asla bir mü’min sıfatı olamaz. Kur’ân-ı Kerim, melekler hakkında,

لَا يَعْصُونَ اللهَ مَۤا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

Onlar asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler.” (Tahrîm sûresi, 66/6.) buyurmuştur. Yani onlar, Allah’ın her bir emrini kılı kırk yararcasına yerine getirir ve bir milim ölçüsünde bile O’nun emirlerine muhalefet etmezler. Bu özellikleri itibarıyla onlar bizim için önemli birer örnektir.

Dolayısıyla mü’minler de işlerini, Cebrail (aleyhisselâm) çizgisinde dengeli, yerinde ve takdir-i ilâhiye mazhar olacak şekilde yerine getirmelidirler. Gerekirse Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu iradenin hakkını verme ve sorumlu oldukları vazifeleri mükemmel bir şekilde yerine getirme adına göbeklerini çatlatmalı, şakaklarını zonklatmalıdırlar. Zira güzel bir sözde ifade buyrulduğu gibi, kim bir işin arkasına düşer, onu yerine getirme adına bütün ceht ve gayretini ortaya koyarsa, Allah da ona istediğini lütfeder. (Bkz.: İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş s.490; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethu’l-bârî s.14.) [Tevazu Kanatları Yerde, Mükemmelliğin Peşinde/ Yolun Kaderi]

***

️BAŞARIYLA GELEN AĞIR İMTİHAN

°°°Önsöz°°°

Belâ, musibet, hastalık, fakirlik vs. hepsi birer imtihan vesilesi olduğu gibi âfiyet, sağlık, zenginlik, mevki, makam da birer imtihan vesilesidir. Hattâ bu ikincilerle imtihan olmak öncekilerden daha zordur denilebilir. Çünkü burada kaybeden öncekilerden daha çoktur. Sıkıntılı hallerde zaten sabretmekten başka bir alternatif yoktur. Fakat varlık ve bolluk hallerinde iyi veya kötü insanın önünde çok yollar açılır. İşte başarıyla imtihan da bu zor olanlardan birisidir. Bu zoru başarma meselesi, vicdanın hakkını verme argümanı üzerinden şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

Güzel bir sözde ifade buyrulduğu gibi, kim bir işin arkasına düşer, onu yerine getirme adına bütün ceht ve gayretini ortaya koyarsa, Allah da ona istediğini lütfeder. (Bkz.: İbnü’l-Cevzî, el-Müdhiş s.490; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethu’l-bârî s.14.)

Bu ölçüde bir cehd ü gayret ortaya koyan bir insan Allah’ın izni ve inayetiyle hakikaten çok güzel neticelere muvaffak olabilir. Belki binler, yüz binler böyle güzel bir faaliyet etrafında kümelenerek onu yapana teşekkürler, medh u senalar yağdırabilir. İşte insan için en büyük imtihan da bu noktada başlamaktadır. Şahıs, ortaya çıkan neticeleri kendinden mi bilecek yoksa hakiki sahibine mi verecektir? Başarılar onda şükür duygularını mı tetikleyecek, yoksa baş dönmesine, bakış bulanmasına mı yol açacak? Bu ağır imtihanı başarıyla geçenler, nefsini terbiye istikametinde onun başına sürekli balyozlar indirip duran, mahviyet ve tevazu mülâhazasına kilitlenmiş gönül erleridir. Onlar kazanma kuşağında insana kayıplar yaşatacak böyle kritik bir noktada hadlerini bilirler.

Nasıl ki işin başında iradenin hakkı verildiyse, burada da vicdanlarının hakkını verir ve durması gerekli olan yeri doğru tayin ederler. Bu bakış açısına göre onlar, asla nefislerine pay çıkarmaz, “Yapan O’ydu, eden O’ydu, eyleyen O’ydu!..” der, yılandan, çıyandan kaçar gibi gurur, kendini beğenme gibi zaaflardan kaçar, yapıp ettiklerini beğenmek bir yana kendi muhasebe ufukları açısından işin eksik kalan taraflarını görür, onlara üzülür ve daha mükemmelini ortaya koyamamanın ızdırabını yaşarlar.

Biraz daha açacak olursak, hayatın değişik alanlarında görev yapan insanlar, vazifeli oldukları alanla ilgili farklı başarılara imza atabilirler. Yaptıkları her işin üzerine mele-i alânın sakinlerinde hayranlık uyaracak ölçüde güzellik mühürleri basabilirler. Kimisi yaptığı konuşmalarla, kimisi yazdığı yazılarla, kimisi sevk ve idare kabiliyetiyle, kimisi de sanat kabiliyetiyle mükemmel işler ortaya koyabilirler. Fakat bütün bu muvaffakiyet ve zaferler karşısında hakiki mü’min,

– “Benim yerimde aklı başı yerinde ve vicdanı engin bir başkası olsaydı, muhtemelen çok daha mükemmel ve verimli iş ortaya çıkarırdı” der/demelidir. Hatta farz-ı muhal onun bir parmak işaretiyle, Ay ikiye yarılsa, Güneş’in yörüngesi değiştirilse, dünyadaki bütün insanlar yüce bir hakikat etrafında bir araya getirilse, Cibril-i Emin’in (aleyhisselam) ameli ölçüsünde bir başarı sergilense yine de vicdanının sesi şunu söylemelidir:  “Benim yerimde bir başkası olsaydı, kim bilir bu işi nasıl daha sağlam ve güzel yapardı! İşin doğrusu bu işler benim kirli elimden ortaya çıktığı için olması gereken yerin oldukça gerisinde, perişan, derbeder ve güdük kaldı.” [Tevazu Kanatları Yerde, Mükemmelliğin Peşinde/ Yolun Kaderi]

***

️KIYAMET ve KENDİNİ KINAYAN NEFİS

°°°Önsöz°°°

Mükemmelci olmaktan ve kendi kabiliyet ve kapasitesi ölçüsünde mükemmele ulaşmaktan çok daha önemli bir konu vardır. O da, ortaya çıkan sonucun tamamen Allah’ın verdiği bir kabiliyetle, O’nun yarattığı ve sunduğu imkânları kullanarak yapabileceğinin farkında olmaktır. İşte burası, şükürle küfrün (nankörlüğün) ayrıştığı noktadır. Her şeyin Allah’tan olduğunu bilmek ise, her şeyden önce O’nu bilmeye ve tanımaya, yâni mârifetullaha bağlıdır. Mârifetullah, Allah’ın varlığını bilmekten ibaret bir iman değil, O’nu isimleri ve sıfatlarıyla tanıma, bu isim ve sıfatların hem kendisi üzerinde, hem de bütün kâinatta nasıl tecellî ettiklerinin farkında olma halidir. Müellifimiz, konumuzla bağlantısı açısından bu hususu da şu şekilde ele alıyor:

°°°°°°°°°°°

Mü’minin nefsini yerden yere vurması niçin bu kadar önemlidir? Zira işin sonunda kazanma kuşağında en büyük kaybı yaşama vardır. Bakın Cenâb-ı Hak, Yüce Beyan’ında;

لَۤا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ ۝ وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Kıyamet gününe kasem ediyorum. Nefs-i levvâmeye kasem ediyorum.” (Kıyâmet sûresi, 75/1-2.) buyurmak suretiyle kıyamet gününe yemin ettikten sonra, nefs-i levvâmeye yemin etmiştir. Bilindiği üzere önem verilen, kıymetli olan şeylere yemin edilir. Kıyamet günü önemlidir. Çünkü o gün, insanların gözlerinde büyüttükleri bütün kehkeşanlar, samanyolları, güneş sistemleri Allah’ın ilm-i muhiti, irade-i müthişesi ve tasarrufat-ı azimesi karşısında herc ü merc olacaktır. O gün, her şey âdeta bir saman çöpü gibi savrulup hallaç edilecektir. İşte burada kıyamet gününe yemin edilerek Allah’ın bu tasarrufat-ı sübhaniyesinin çok büyük bir hâdise olduğu nazara veriliyor.

Bunun arkasından ise nefs-i levvâmeye yemin ediliyor. Nefs-i levvâme ise, yaptığı işleri beğenmeyen, sürekli kendisini sorgulayan ve kınayan nefis demektir. Bu yönüyle o, nefis yoluyla terakkide ilk basamaktır. Bu basamağı çıkamayan bir insanın nefs-i mülhemeye, nefs-i mutmainneye, onun iki farklı kanadı olan nefs-i râdiye ve mardiyyeye, hele nefs-i sâfiye veya nefs-i zâkiyeye ulaşması mümkün değildir. Nefs-i levvâme, insanı bu nefis mertebelerine ulaştıracak bir merdiven, bir helezon ve bir asansör gibidir. Bu sebepledir ki, insanın sürekli kendisiyle yüzleşmesi, meydana gelen olumsuzlukları kendisinden bilmesi, her zaman kendisini kınaması çok önemlidir.

Günahlardan Temizlenmenin En Emin Yolu

Zafer ve başarılar sonucunda ortaya çıkacak nefsanî tuzaklar karşısında nasıl bir mücadele sergilenmesi gerektiğine dair Hazreti Pîr’in yaklaşımı da oldukça dikkat çekicidir. O, bir yerde âdeta nefsini karşısına alır ve ona şöyle hitap eder:

– “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma.

إِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ

Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyit ve takviye eder.’ (Buhari, cihad 182; Müslim, îmân 178.) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” (Bediüzzaman, Sözler s. 515 (Yirmi Altıncı Söz, Dördüncü Mebhas) Onun nefsin tezkiye edilmesi adına ortaya koyduğu disiplin ise, nefsin tezkiye ve tebrie edilmemesidir.

Buna göre kendisini kirli görmeyen, arınmaya ihtiyacı olduğunu düşünmeyen bir insan nefsini tezkiye etmiş olmayacağından müzekkâ da olmaz. Müzekkâ olmadığından dolayı da nefsin, bütün olumsuz ve negatif şeyleri kendinden bilmesi gerekir. Eksik ve kusurları insan kendinden bilirse ne olur? Böyle bir kişi Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve O’ndan hidayet talebinde bulunur. Aynı zamanda Allah (celle celâluhu) onun bu tür mülâhazalarını, bir iç nedamet ve tevbe olarak kabul buyurur ve ona affa giden yolları açar. Bu tür mülâhazaları olmayan bir insan ise hiç farkına varmadan elli türlü hata işler ama yine de kendisini bir şey zanneder. Tıpkı günümüzün pek çok insanının lâ şey (hiçbir şey) oldukları hâlde kendilerini bir şey zannetmeleri gibi.

Düşünün ki, kendi dönemindeki süper güçleri dize getiren, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar Allah karşısında el pençe divan duran, sürekli kemerbeste-i ubûdiyet içinde O’na inkıyatta bulunan ve aynı zamanda günahın semt-i nasutiyetine sokulamadığı bir insan olan Hazreti Ömer, kuraklık olduğu bir dönemde bir harabenin içinde başını yere koymuş ve “Allahım, ne olur benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştır. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/319-320.)

  • Başka bir gün kendisine,

– “Ey Emire’l-mü’minin, bir yağmur duasına çıksan!” dediklerinde, muhtemelen kendi kendine, “Ben kim, el kaldırıp Allah’tan yağmur istemek kim!” demiş ve böyle bir mülâhazayla Hazreti Abbas’ın elinden tutup onunla bir tepeye çıkmıştır. Daha sonra da onun elini yukarı kaldırıp, “Allahım, bu senin Habibi’nin amcasının elidir. Bunun hürmetine bize yağmur ver!” diyerek kendini nefyedip Hazreti Abbas’ı şefaatçi kılarak isteyeceğini istemiştir. Siyer kaynakları diyor ki, bunun üzerine şakır şakır yağmur yağmaya başladı. (Buhârî, istiska 3; ashâbu’n-Nebî 11; Hâkim, el-Müstedrek, 3/377.)

İşte kâmil insanın tavrı bu olmalıdır. O, yaptığı işleri mükemmel yapmanın, her zaman işin en mükemmeline talip olmanın ve iradesini son kertesine kadar kullanmanın yanı başında, yaptığı işlerde kendine göre türlü türlü eksiklikler görmeli ve sürekli kendisini sorgulamalıdır. Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde yer aldığı üzere o, sîgaya çekilecek gün gelmeden önce kendisini sürekli sîgaya çekmelidir. (Tirmizî, kıyâmet 25; İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd 1/103; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/96.)

Hâsılı, Zat-ı Ulûhiyet’e arz edildiğinde bir mahcubiyet duymayacağı ölçüde mükemmel iş yapan bir insanın aynı zamanda kendi kusurlarını görmesi ve “Bu işleri bir başkası daha iyi yapardı. Ben ise bunu elime yüzüme bulaştırdım.” mülâhazasıyla oturup kalkması, Allah’ın izni ve inayetiyle tepeden tırnağa onun bütün kusurlarını âdeta âb-ı hayatla, zemzemle yıkanıp arınmış hâle getirecektir. [Tevazu Kanatları Yerde, Mükemmelliğin Peşinde/ Yolun Kaderi]

***

️TEVAZU VE KİBİR

°°°Önsöz°°°

Kendini büyük sanmakla gerçekte büyük olma birbiriyle ters orantılı iki durumdur. Her şeyden önce büyük olma ihtiyacı duyan insan, küçüklüğüne inanmış insan demektir. Çünkü insan genellikle sahip bulunduğunun değil kendisinde olmayanın ihtiyacını duyar. Bir başka açıdan bakıldığında ise, gerçek büyük Allah’tır. Diğer bütün büyüklükler izafidir. Göreceli olarak büyüklüğe sebep teşkil eden hususlar ise, Allah’ın bir takdiri ve yaratması ile olması itibariyle büyüklenmeye değil şükre ve minnettarlığa vesile olması gereken durumlardır. İşte bu gerçeği anlamak tevazu, anlamamak kibir şeklinde ortaya çıkıyor. Tıpkı aşağıda açıklandığı gibi:

°°°°°°°°°°°

Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, kim tevazu ve mahviyet sahibi olur, insanlar içinde sıradan bir insan olarak yaşarsa Allah onu yükselttikçe yükseltir. Buna mukabil büyüklük kompleksi içine gireni ise alçalttıkça alçaltır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned 18/250; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Avsat 5/139) Böyle bir komplekse giren kişi, alkış ve takdir düşkünü hâline gelir. Bir yere girdiğinde herkesin kendisine kıyam etmesini, el pençe divan durmasını ister. Bir konuşma yaptığında herkesin avuçları patlayana kadar bir alkış tufanı koparmasını arzular. Aslında bu kimseler şahsiyetleri itibarıyla küçük insanlardır. Bu yüzden büyük görünmeye çalışırlar. Bu hâl, aşağılık kompleksi içinde olmanın göstergesidir.

Kibir, kirli gönüllerin kiridir.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimsenin Cennet’e giremeyeceğini ifade buyurmuştur. (Müslim, iman 147) Demek, kendini büyük görme, iman etmeye mani faktörlerden biri olduğu gibi, aynı zamanda iman dairesine girmiş bir insanı da bu dairenin dışına itebilecek korkunç bir şeydir. Büyüklenme, insanları hakir görme, onlara tepeden bakma öyle büyük bir günahtır ki insanı İslâm’ın nezih atmosferinden uzaklaştırabilir. Büyüklük Allah’a mahsustur. Müezzinler “Allahu ekber” sedalarıyla günde beş defa minarelerden bunu haykırırlar. Sonsuz büyük yanında insana düşen sonsuz sıfır olmaktır.

Karun, Hz. Musa’nın (aleyhisselam) kavmindendi. Kendi aklına, ferasetine, kiyasetine, servetine güvendi ve bu yüzden yerin dibine batırıldı. Bilgi ufkuyla, ilim ve irfanıyla caka yapan Samirî çölde tek başına yaşamaya mahkûm oldu. Güç ve kuvvetin gözünü kör ettiği Firavun kendisini takip eden kavmiyle birlikte denizde boğuldu. Kendi dünyasını mahvettiği gibi, akılsızca kendisini takip eden insanların dünyasını da harap etti. İnsan haddini bilmediği, Yaratıcısına boyun eğmediği, nimetlerin asıl kaynağını göremediği takdirde güç, servet ve ilim gibi nimetler onun için öldürücü bir zehir hâline gelebilir.

Evet, güç ve kuvvet, mal ve servet, makam ve mansıp, başarı ve muvaffakiyet gibi şeyler bir yönüyle uyuşturucu gibidir. İnsan, gönlünü bir kere onların cazibesine kaptırdı mı, farkına varmadan yavaş yavaş uyuşmaya ve zehirlenmeye başlar. Nihayet bir gün gelir ki bütünüyle felç olduğunda iş işten geçmiş olur.

Bu sebeple insanın güç ve kuvveti, makam ve mansıbı, ilim ve hikmeti, mal ve serveti arttıkça tevazu ve mahviyeti de artmalıdır ki onların öldürücü zehrinden uzak kalıp kendini muhafaza edebilsin. İnsan, kendi sınırlı güç ve imkânlarına değil, Allah’ın sonsuz kuvvetine güvenmelidir. Ne omuzundaki yıldızlara takılmalı ne de halkın bahşettiği payelere. Güç ve kuvveti arttıkça Allah karşısında kendini daha çok aciz ve fakir görmelidir. Tarihteki bütün firavun ve tiranları batıran şey, gurur ve kibirleridir. Onlar önce büyüklük taslamış, sonra mevhum büyüklüklerinin altında kalmış, ezilip gitmişlerdir. Sadece kendileri ezilmekle kalmamış, kendilerini safderunane takip eden kitleleri de helâket ve felakete sürüklemişlerdir.

Bilindiği üzere acz u fakr ile şevk u şükür Risale-i Nur mesleğinin en temel esaslarını oluşturur. İnsan ne tür imkânlara sahip olursa olsun, hangi makamları işgal ederse etsin “Herkes yahşi ben yaman, herkes buğday ben saman” mülahazasından ayrılmamalıdır. Kendini her zaman Allah’ın sıradan bir kulu olarak görmelidir. Kuş gibi göklerde uçsa dahi her türlü faikıyet mülahazasından uzak durmalıdır. Nefsini, insanlar içinde sıradan bir insan olmaya razı etmelidir. Sahip olduğu aşk u şevki, Cenab-ı Hakk’ın sa’y ve gayretine lütfettiği en büyük mükâfat ve armağan saymalı, bunu şükür ile taçlandırmalı ve bunların ötesinde başka payelere talip olmamalıdır.

İnsan şayet gurur ve kibrin her çeşidine karşı kapıları ardına kadar kapatmak istiyorsa, takdir edilmeyi dahi şirk saymalıdır.

Allah’tan gelen inayet ve lütufların kendi sırtına yüklenmesinden tiksinti duymalıdır. Kendisine yönelen övgüleri hakaret gibi görmelidir. Kibir, gurur, ucub ve riya gibi kalbî hastalıklara karşı kapıları ardına kadar kapamanın yolu buradan geçer. İnsan şayet bunlara karşı kapıları kapamazsa, Cennet’in kapıları kendisine açılmaz. Cennet yolunda yürüdüğünü zannetse, camiden ayrılmasa, ibadetlerini terk etmese dahi, şayet kibirden sıyrılamamışsa, ağzını açtığında sürekli gizli-açık egoizma seslendiriyorsa, Hak ve hakikate giden yollar kendisine kapanır. Bu da onun, hafizanallah, su-i akibeti olur. Rahmeti Sonsuz, bizleri bu gibi kötü akıbetlerden muhafaza buyursun. (11 Eylül 2023 Kırık Testi)

Bu yazı 90 kez okundu