- ️Fitne Ateşi ve Dua
- ️Hak Yolunun Cilvesi
- ️Kader Adalet Eder
- ️Dinî Hayatı Canlı Tutan İki Dinamik
- ️Akıbetinden Endişe Eden Gerçek Mü’min
***
FİTNE ATEŞİ VE DUA
°°°Önsöz°°°
Aşağıda yapılacak olan tariflerden de açıkça anlaşılacağı gibi, insan bu dünyaya âdeta fitneye maruz kalması için gönderilmiştir. Çünkü bu olmadan potansiyel insanın gerçek insan haline gelmesi çok zor.
Hattâ Hz. Âdem ve Hazreti Havva, daha Cennet’te iken bir fitneye maruz kalmışlar, dünyaya geldikten sonra da çocuklarıyla başka türlü bir fitnenin içine düşmüşler. O gündür bu gündür bu fitne ateşi değişik şekilleriyle ve farklı şiddetlerde yanmaya devam ediyor.
Kıyamete kadar da devam edecek. Öyleyse bize düşen hiç fitneye maruz kalmamak değil, fitne çıkarmamak ve çıkarana âlet olmamaktır. Bunun için ise önce fitnenin ne demek olduğunun bilinmesi gerekiyor.
Fitne konusuna şöyle giriş yapılıyor Yolun Kaderinde:
°°°°°°°°°°°
رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَۤا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Rabbimiz, bizi inkâr edenlerin elinde bir fitne, bir imtihan unsuru yapma (bizi onların baskı ve işkencesi altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” (Mümtahine sûresi, 60/5.) Bundan bir önceki âyet-i kerimede Hazreti İbrahim’in (alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm) isminin açıkça zikredilmesinden bu duanın Hazreti İbrahim’e ait olduğunu anlıyoruz. Önceki âyette Cenâb-ı Hak, Hazreti İbrahim ve onunla beraber olan mü’minler hakkında şöyle buyurur:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِۤي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُۤ
“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örnek vardır.” (Mümtahine sûresi, 60/4)
Meallerle, hele düz, basit ve sathî şekilde verilen meallerle Kur’ân-ı Kerim’in gerçek derinlik ve enginliğinin anlaşılması mümkün değildir. Bu sebeple meseleyi biraz daha açarak âyetin muhtevasını şu şekilde idrak aynamıza yansıtmaya çalışalım:
“Hazreti İbrahim ve onunla birlikte olanların sözleri, hâlleri, tavırları ve davranışları itibarıyla yaşadıkları o mükemmel hayatları içinde, yaşama adına arayabileceğiniz örneklerin hepsini bulabilirsiniz. Zira onlar, âdeta mücessem birer örnektirler.” İşte Cenâb-ı Hak, önce Hazreti İbrahim’in müstesna konumunu vurguladıktan sonra, onun hayat-ı seniyyelerinden örnek alınabilecek davranışlardan bir tanesi olarak da sonraki âyette bu duayı nazara vermiştir.
Geniş Kapsamlı Bir Kelime: Fitne
Hazreti İbrahim’in duasının anlaşılması biraz da “fitne” kelimesinin iyi anlaşılmasına bağlıdır. Bu sebeple öncelikle “fitne” kelimesi üzerinde bir nebze durmak gerekmektedir. Arapların “altını taştan-topraktan ayırma” ameliyesi için kullandığı “fitne” kelimesi genel anlamı itibarıyla “deneme, test etme, potadan geçirme, hası hamdan tefrik etme” (Bkz.: İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab 13/317.) mânâlarına gelmektedir. Ancak dinî literatürde fitne kelimesinin bu aslî mânâyla irtibatlı geniş bir kullanım sahası vardır.
Mesela kargaşa çıkarma, bozgunculuk yapma, hercümerce sebebiyet verme ve insanları birbirine düşürmeye fitne dendiği gibi, insanın ahiret hayatını kaybetmesine yol açabilecek bedenî ve cismanî arzuları, mal-mülk, evlad ü iyal, sıhhat, gençlik, makam-mansıp gibi imtihan vesileleri de fitne olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca inanan insanların, inandıkları değerlerden dolayı zulüm, işkence ve baskılara maruz kalması; değişik dayatmalarla dine-diyanete aykırı şeylere zorlanması; Müslümanca yaşamadan ötürü mahkemelerde süründürülmesi, zindanlara atılması, sürgünlere gönderilmesi de birer fitnedir. Söz konusu âyette geçen fitne kelimesinden anlaşılan işte bu son tarif çerçevesinde ifade edilen fitnedir. Zaman zaman fitne kelimesinin yerine kullanılan “imtihan” kavramı da fitne mefhumunun anlaşılması adına önemlidir. Bilindiği üzere imtihan “mihnet”ten gelir. O da gümüşün ateşte eritilip saflaştırılması ameliyesi için kullanılmaktadır. (Bkz.: ez-Zebîdî, Tâcü’l-arûs 36/154.)
Bu açıdan meseleye bakıldığında, yüce bir mefkûreyi omuzlarına alan insanlar çeşit çeşit fitne ve mihnetlere maruz kalacak; din, diyanet, ahlâk ve fazilete savaş açanlar, onların kendi değerlerine bağlı bir hayat yaşamalarını istemeyecek, onları inandıkları yoldan geri döndürmeye ve kendileri gibi bir hayat yaşamaya zorlayacaklardır. Hazreti İbrahim ve onunla beraber olanlar da, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı kâfir ve fâcirler tarafından zulüm ve işkencelere maruz kalmış, yurtlarından yuvalarından sürülmüş, ateşlere atılma gibi ağır tazyiklere uğramışlardır. Bütün bunlar karşısında Hazreti İbrahim, rehberliğinin bir gereği olarak ellerini açmış ve yanındaki mü’minlerle beraber
رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Rabbimiz, bizi kâfirler için bir imtihan yapma (bizi onların elinde ateşe sokulan, dövülen, ardından örsler üzerine konulan ve sonra da üzerinde çekiçlerin inip kalktığı bir şey hâline getirme!). Rabbimiz bağışla bizi! Yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” diyerek Cenâb-ı Hak’tan zalimlerin zulmünden selâmet ve kurtuluş talebinde bulunmuştur.
Böyle bir duayla esasen insanın fıtrat ve cibilliyetindeki âcizlik ve zayıflık dile getirilmektedir. Zira imtihan çok zordur. İnsan, örs üzerinde durmaya, çekiçler altında ezilmeye ve ateşin içinde kalmaya dayanamayabilir. Bu açıdan Hazreti İbrahim yüksek firasetiyle böyle bir belâ ve musibetten Allah’a sığınmıştır. [Fitne Ateşi ve Dua / Yolun Kaderi]
***
HAK YOLUNUN CİLVESİ
°°°Önsöz°°°
Fitne kelimesi bizim dilimizde her ne kadar bir olumsuzluk ifadesi olarak kullanılıyor ise de, yukarıda da geçtiği gibi o imtihan vesilesi olan her durumu ifade eder.
Yine fitne, mutlaka bir hatanın, bir günahın karşılığı olarak başımıza gelen sıkıntılar demek değildir. Fitneye uğramanın, Peygamberlerin bile bundan müstağni kalamadıkları gerçeği yanında, bizim günahlarımız yüzünden olabileceği de hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur.
Geniş anlamıyla fitnenin, Hak yolunun değişmez bir kaderi olduğu aşağıda şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Esasında hak yolunda bulunuyor olmanın değişmez kaderidir belâ ve musibetler, fitne ve mihnetler. Zira bir insan, Allah karşısındaki duruşunun sağlamlığı ve ciddiyeti ölçüsünde ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün hedefi hâline gelir. Şayet siz, sahip olduğunuz iman, dava düşüncesi ve ortaya koyduğunuz kıvam ile karşı taraf için endişe verici bir insan hâline gelmişseniz, onlar sizin yakanızı hiçbir zaman bırakmazlar. Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem),
أَيُّ النَّاسِ أَشَدُّ بَلاءً
“Yâ Resûlallâh! Belânın en şiddetlisine maruz kalan insanlar kimlerdir?” diye sorulduğunda O (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle cevap vermişti:
اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ
“Peygamberler, ondan sonra da derecesine göre diğer insanlardır.” (Bkz.: Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67.) Bu hadis-i şeriften de açıkça anlaşılacağı üzere, belânın en şiddetlisi, en çetini, en altından kalkılmazı peygamberlere gelir. Ondan sonra da derecesine göre diğer mü’minlere. Bu açıdan diyebiliriz ki, eğer biz peygamberlerin maruz kaldığı imtihanların aynısına maruz kalsaydık, bunların altından kalkabilmemiz mümkün değildi.
İmtihanları Doğru Okuma
رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَۤا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
“Rabbimiz, bizi inkâr edenlerin elinde bir fitne, bir imtihan unsuru yapma (bizi onların baskı ve işkencesi altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” (Mümtahine sûresi, 60/5.)
Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) fitneden kurtuluş ve selâmet talebinin hemen akabinde وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا “Rabbimiz bağışla bizi!” diyerek mağfiret talebinde bulunmuştur. Zira mü’min, sırf hak yolunda bulunuyor olduğundan dolayı hedef hâline gelse, belâ ve fitnelere maruz kalsa da, o, her türlü belâ ve musibet karşısında bunun kendi hata ve günahlarından kaynaklanma ihtimalini düşünür, bundan dolayı da Allah’tan (celle celâluhu) af ve mağfiret talebinde bulunur/bulunmalıdır.
Evet, insan, başına gelen belâ ve musibetlere bir Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) felsefesiyle yaklaşmalıdır. Bilindiği üzere o, yaşanan kıtlığı kendi günahlarına bağlamış, başını yere koymuş ve
– “Allahım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” demiştir. İşte bu, kâmil mü’min tavrıdır. Bir yere bir yıldırım düşse veya bir yeri sel bassa insan, “Acaba benim günahlarım yüzünden mi bu oldu?” demelidir.
Evet mü’min, maruz kaldığı bütün belâ ve musibetleri kendi günahlarından bilmeli, aynı zamanda bunların kendisi için bir keffâretü’z-zünûb (günahlardan arınma) vesilesi olduğunu düşünmelidir.
Diğer yandan mü’minlerin, Allah’ın (celle celâluhu) ihsan etmiş olduğu bir kısım nimetleri kendilerinden bilme ve meydana gelen bir kısım güzellikleri kendilerine bağlama şirkine girmeleri de onların başına bir kısım musibetlerin gelmesine sebep olabilir. Zira Cenâb-ı Hak, Kendi yolunda yapılan hizmetlerin içine şirkin girmesini asla istemez. Tevhid adına yapılan işlerin içine şirkin sokulması kadar nezd-i ulûhiyette ağır bir günah ve çirkin başka bir davranış yoktur.
Şirk dediğimizde sadece taştan, odundan yapılan bir kısım putlara, totemlere Allah’ı ortak koşma; Lât, Menat veya Uzza’ya kulluk yapma aklımıza gelmemelidir. Bu açık olan bir şirktir. Bunun yanında bir de şirkin gizlisi vardır. Konuyla ilgili hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
إِنَّ أَخْوَفَ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ اَلشِّرْكُ اْلأَصْغَرُ
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” demiş, sahabe-i kiram efendilerimizin وَمَا الشِّرْكُ اْلأَصْغَرُ “Küçük şirk ne demektir?”sorusuna da اَلرِّيَاءُ “O, riyadır.” cevabını vermiştir. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/428, 429; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 4/253.)
Böyle bir şirk, başka bir hadiste ise şöyle bir benzetmeyle açıklanmıştır:
– “Şirk, karanlık bir gecede karıncanın taşın üzerinde gezinmesinden daha gizlidir.” (el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 4/147.) Demek ki riya o kadar sinsi ve gizli bir şirktir ki, çoğu zaman insan onun farkına varamamakta, varamadığından dolayı da ibadet ü taati ve hak yolundaki hizmetleri berhevâ olup gitmektedir. [Fitne Ateşi ve Dua / Yolun Kaderi]
***
KADER ADALET EDER
°°°Önsöz°°°
Üstad Hazretleri belâ ve musibetlerin, yani geniş anlamıyla fitnenin geliş sebeplerinin farklı farklı oluşunu şöyle ifade eder:
– Bir kısmı ihtar-ı Rahmanîdir. Nasılki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki: Zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunane dönerler. Öyle de çok zahirî musibetler var ki; İlahî birer ihtar, birer ikazdır ve bir kısmı keffaretü’z-zünubdur ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve za’fını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev’i, sâbıkan geçtiği gibi o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbanîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki:
– “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.” (2. Lem’a)
Aşağıda da müminin başına gelen dert ve sıkıntıların, günahların en sinsisi ve en büyüğü olan gizli şirk yüzünden gelmiş olabileceği şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Allah yolunda koşturan insanlar yaptıkları işlere şirk bulaştırdığı zaman Cenâb-ı Hak, cebr-i lutfî olarak onlara yer yer ehl-i dalâleti musallat edip kulaklarını çekebilir. Eserlere baktığımızda Hazreti Üstad’ın gerek “Şefkat Tokatları” bahsinde gerekse Lâhikalarda bu konuyla alâkalı çok sayıda misal serdettiğini görmekteyiz. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, maruz kalınan belâlar, işlenen cinayet ve cürmün büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Hata ve günahın büyüklüğüne göre gelen tokatlar, şefkat tokadı olabileceği gibi, nıkmet/azap tokadı da olabilir.
Bu itibarla yapılan işlere egosantristçe mülâhazalar karıştırılması, mesela yazılan bir yazının beğenilmesi veya bânisi olunan bir inşaat karşısında takdir beklentilerine girilmesi tokat yenilmesine sebebiyet verebileceği gibi, onca emeğin, terlemenin, yorulmanın hepsini uçurup götürebilir. Üstelik bütün bunlar neticesinde Allah, mü’minleri fitneye tâbi tutarak onları kâfirlerle te’dip edebilir. Her ne kadar ehl-i dalâlet zulüm işlese de, kader adalet eder. Böyle bir sıkıntıya maruz kalmak günahlara keffarettir. Fakat bilinmesi gerekir ki bu tür fitne ve imtihanların günahlara keffaret olması da belli şartlara bağlıdır. Eğer mü’minler, maruz kaldıkları sıkıntıların kendi hatalarından kaynaklandığının farkına varır, tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelir, “Tevbeler tevbesi yâ Rabbi! Milyon kere milyon estağfirullah!” diyerek ciddi bir pişmanlıkla O’na yalvarıp yakarırlarsa başlarına gelen fitneyi kendileri hakkında yararlı hâle getirebilir ve günahlarının affına vesile kılabilirler.
Nitekim Hazreti Pîr, ehl-i dalâlet ve ehl-i dünyanın kendisine yapmış olduğu zulümlerin sebebini anladığını ifade etmiş ve bunu, iman ve Kur’ân hizmetini, maddî ve mânevî terakkisine âlet etmesine bağlamıştır. (Bkz.: Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2, s.73-74.) (Onun, iman ve Kur’ân hizmetini maddî-mânevî terakkisine âlet ettiğine dair en ufak bir şey bilmiyorum. Ama o, kendi muhasebe ufku açısından meseleyi böyle değerlendirmiştir.) Demek ki insan, Allah yolunda yapmış olduğu hizmetler karşılığında ne dünyevî ne de uhrevî herhangi bir beklentiye girmemelidir. Evet o, değil takdir ve alkış beklentilerine, “Ben şu işleri yapayım ki, seyr ü sülûk-i ruhânîde mertebe kat edeyim; bir basamak daha yukarıya çıkayım; Cennet’e gireyim; Firdevs’e nâil olayım.” gibi uhrevî beklentilere bile girmemelidir.
Aksi takdirde çekilen çile, sıkıntı ve meşakkatler günahlara keffaret olmayabilir. Mesela fitneye maruz kalan bir insan, “Ben, Allah yolunda koşturup duruyorum. Ne yaptım ki bunlar başıma geldi!” der, bir taraftan kendisinde eksik ve kusur görmez, diğer yandan da hâlinden şikâyet ederse, bu defa çektiği sıkıntıları beyhude çekmiş olur. Üstelik böyle bir kişi –hafizanallah– kadere taş atma ve Allah’ın kazasına rıza göstermeme günahına girmiş olur.
Rabbim, son nefesimize kadar Kendi yolunda hizmet etmeyi, tevbe ve istiğfar şuuruyla hayatımızı nurlandırmayı, arınmış ve tertemiz bir hâlde ötelere yürümeyi hepimize nasip eylesin! [Fitne Ateşi ve Dua / Yolun Kaderi]
***
DİNÎ HAYATI CANLI TUTAN İKİ DİNAMİK
°°°Önsöz°°°
Dinin bilinçli olarak yaşayabilmesi için her şeyden önce doğru bilinmesi, bunun için de inananlara sürekli emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker yapılması gerekir. Fakat sadece bilgi her zaman yeterli olmayabilir. Ancak akıl ile beraber kalp de harekete geçirilmeli ki, Enfal sûresi 2. âyetinde ifadesini bulan ve gerçek imanın tezahürü olan bu kalb hareketi ortaya çıksın. Âyet-i kerime meâlen şöyle:
– “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.”
İşte bu hareketin sağlanması da, emr-i bi’l-mâruf yanında rekâik denilen ve duygulara hitabeden ince meselelerin hatırlatılmasın, ümit ve korku duygularının devamlı canlı tutulmasına bağlıdır.
Dert Musikisinde, asrın dertli Adamı konuyu şöyle özetliyor:
°°°°°°°°°°°
Dinî hayatı destekleyen ve canlı tutan “müeyyidât” dediğimiz vesilelerin iki önemli rüknü bulunduğu; bunlardan birinin “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” diğerinin de “rekâik” olduğu ifade ediliyor. Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker, insanların, dinin yapılmasını emrettiği şeylere davet edilmesi, yasakladıklarından da sakındırılması demektir. Başka bir ifadeyle emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker; iyilik ve güzellik adına ne varsa insanlar arasında yaygınlaşmasının sağlanması, kötülük ve çirkinlik adına ne varsa ondan da insanların vazgeçirilmesi ve korunması demektir.
Farzlar Üstü Farz Bir Vazife
Bu vazifenin sistemli ve bütün toplumu kucaklayacak şekilde işlettirilmesi adına Devr-i Risalet-penahi’den itibaren farklı farklı vesileler değerlendirilmiş, hutbeler verilmiş, vaaz u nasihatler edilmiş, ders halkaları kurulmuş ve bu faaliyetler, gelenek içinde farklı desen ve şiveler kazanarak günümüze kadar devam edegelmiştir. Onun en canlı, can alıcı ve müessir olanları da tekke ve zaviyelerde cereyan etmiştir. Çünkü orada vazife yapan insanlar, büyük ölçüde millete kalblerinin sesiyle seslenmiş, mantıklarının önüne geçen vicdanlarıyla insanların gönüllerinde müessir olmaya çalışmış, latîfe-i rabbâniyenin, sırrın, belki hafî ve ahfânın diliyle onların ruhlarına nüfuz etmiş ve hem Cenâb-ı Hakk’ın esması, hem sıfatları hem de Zât-ı Baht adına muhataplarına çok şeyler ifaza ederek onları hep canlı tutmuşlardır.
Emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker, dinî hayatın dipdiri ayakta kalmasına yardımcı olan önemli bir müeyyide olduğu için, ihmal edildiği zamanlarda dinî hayatta da sönme başlamış ve millet, dinî değerlerine karşı yabancılaşmıştır. Belli dönemlerde camilerin kapısına kilit vurulmuş, belli dönemlerde ise camiler kendi fonksiyonlarını kaybetmiş, hutbe ve vaazlarda aktüaliteye girilerek kürsü ve minberin itibar ve müessiriyetine gölge düşürülmüştür. Dolayısıyla da bu önemli müeyyide bir yönüyle paketlenip ambalajlanarak bir yere konulmuş ve “sen biraz burada dur” denilmiştir.
Dinî duygu ve dinî düşünce adına kıtlık yaşandığı dönemlere baktığımızda, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker açısından bugün nispeten daha iyi bir durumda olduğumuzu iddia etsek de, devr-i saadet günlerine ve Osmanlı’nın bidayetine nazaran da yerlerde debelendiğimiz bir gerçektir. Bediüzzaman Hazretleri, asrımızda ihmale uğradığından dolayı “farz der farz” tabiriyle emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini “farzlar üstü farz” bir vazife olarak ifade etmiştir.(Bediüzzaman, Sözler s.775 (Lemeât); Mektubat s.532 (Hakikat Çekirdekleri).) Dolayısıyla, günümüzde bu vazife, farzlar üstü bir farz olarak her birimizin omuzları üzerindedir ve yeniden dirilişimiz adına yeri başka bir şeyle doldurulamayacak bir dinamiktir.
Rekâike gelince; o da dinî hayatın arızasız kusursuz yaşanması adına kalbleri yumuşatacak, insanın ruhunu harekete geçirecek, nazarları ahirete tevcih edecek, hesap ve mizan adına yüreklerde endişe uyaracak ve aynı zamanda onlarda reca duygularını coşturacak hususlar ve bunların anlatıldığı eserlerdir. Bu açıdan rekâik üzerinde durma; inanan insanlara mahsus farklı bir irşat keyfiyetidir. Onda imana ve İslâm’a müteallik meseleler, hususiyle insanın âkıbetiyle ilgili konular; mesela insanın ölüm meleğiyle karşılaşması, defnedilmesi, kabir azabı, berzah hayatı, mahşer, hesap, mizan, sırat gibi konular ele alınır.
Önemli bir Hanefî fakihi olan Ebu’l-Leys es-Semerkandî Hazretleri’nin Tenbîhu’l-gâfilîn adlı kitabı rekâik konusunda önemli eserlerden biri olarak kabul edilir. O, bu eserinde ihlâs, Cennet, Cehennem, mizan gibi konuları ele almıştır. Son bahsinde de şeytanın, Allah Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmasını anlatır. Bu konuları işlerken o, Buhârî, Müslim hassasiyetinde senet zincirine dikkat etmemiş olabilir. Aynı durum İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında da söz konusudur. Zira onlar, tergip (teşvik) ve terhip (uyarma) adına zayıf rivayetleri kitaplarına almada bir beis görmemişlerdir. Bu mevzuda eser kaleme alan İmam Kurtubî Hazretleri daha hassas, daha temkinli ve dikkatlidir. Aynı zamanda Mâlikî mezhebinin önde gelen bir fakihi olan İmam Kurtubî’nin tefsirdeki mahareti de müsellemdir.
Bugüne kadar daha pek çok âlim, dinî hayatın ayakta durması adına önemli bir müeyyide olan rekâike dair mevzuların üzerinde durmuş ve bu konuda eserler telif etmiştir. Ne var ki bunların gönüllerde mâkes bulması ve ruhlarda tesirli olması için, öncelikle muhataplarda sağlam bir imanın mevcut olması gerekir. Çünkü insanlar imanda ne kadar ileri gider ve yakinin mertebelerinde ne kadar terakki ederlerse o ölçüde söylenen ve yazılanları kabul edecek, mesâviye kapanacak ve ibadet ü taate karşı aşk u iştiyak içinde bulunacaklardır. Hiç şüphesiz dinî meselelere karşı bu ölçüde hassasiyet kazanmış olan insanların, bahsedilen müeyyideler karşısındaki tavırları çok farklı olacaktır. Aksi takdirde söylenilen sözler, tunçtan bir duvara toslayacak ve muhataplarda tesir icra etmeyecektir. [Dinî Hayatı Canlı Tutan İki Dinamik / Dert Musikisi]
***
AKIBETİNDEN ENDİŞE EDEN GERÇEK MÜ’MİN
°°°Önsöz°°°
İnsanlar neye ne kadar değer veriyorlarsa, onu kaybetmekten o kadar çok korkarlar. Bir mü’min için en değerli olması gerekenlerin başında, hiç şüphesiz ki îmân ve ona ait değerler gelir, gelmelidir. Böyle olunca da en büyük korku onu kaybetme korkusu olur.
Bu duyguya sahip bulunma ve onun korunması adına da rabıta-i mevt, yani sık sık ölümü hatırlama, hattâ onu hiç unutmama adına insan hem kendisi devamlı teyakkuzda bulunmalı, hem de rekâik adına bu husus ona hatırlatılmalıdır. Çünkü bu hayatın en büyük gerçeği ölümdür. Onu hatırlamamak, hatırlamamaya çalışmak ondan kurtulmak demek değil, tam tersine aslî görevini unutmaya ve ihmal etmeye yol açan bir gaflet halidir.
Muhterem müellifimizin kendi yaşadığı bir olay üzerinden bu mesele de şöyle anlatılıyor:
°°°°°°°°°°°
Bir fikir vermesi açısından yaşadığım bir iki hâdiseyi size nakletmek istiyorum. İlk defa kendi köyümüzde vaaz ettiğimde on beş-on altı yaşlarındaydım. Bugünden o günlere bakınca hayret ediyorum; o köylüler ne terbiyeli, ne alçak gönüllü insanlarmış! Babam dedem yaşındaki insanlar, kendilerinden çok küçük yaşta olan birisini dinliyorlardı. Onlara öğle vaazında Tenbîhu’l-gâfilîn’den, ikindi vaazında da Dürretü’l-vâizîn’den ders yapıyordum. Yerine göre Beyzâvî gibi eserlerden de istifade ederek Kur’ân âyetlerini tefsir ediyor, yer yer de menkıbe ve kıssalara yer veriyordum. Akşamları da İbrahim Halebî Hazretleri’nin Gunyetü’l-mütemellî fî şerhi Münyeti’l-musallî’sinden fıkha dair meseleleri arz ediyordum.
Tenbîhu’l-gâfilîn’den ihlâs konusunu anlatmaya başlamıştım. Demek ki cemaat, derin bir muhasebe duygusuyla öyle sıkılmış, öyle bunalmış ki içlerinden bazıları, “Yahu kim bunu bu seviyede götürebilir ki!” demişti. Ellili yılların Osmanlı nesliydi onlar. Dinî hayatın yaşanmaması için âdeta tepelerine balyozlar inmesine ve üst üste travmalar yaşamış olmalarına rağmen o günkü dinî telâkkinin bakiyyesiyle meseleyi bu şekilde algılamaları hayret vericidir!
İhlâs mevzuundan sonra Cehennem bahsine geçmiştim. Bir gün, iki gün derken içlerinden bazıları hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Bir gün camiden çıkarken hâlâ isimlerini unutmadığım bir iki insan yanıma sokulmuş,
– “Hocam, Allah aşkına, Allah’ın bir de Cennet’i yok mu? Bittik biz!” demişti. Üzerinden elli seneden fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen bu durumu hiç unutmam ve hâlâ o zatların hâlleri gözümün önünde tüllenir. Daha sonraki yıllarda büyük camilerde vaaz ederken bile o kalabalıklar içinde meseleleri bu ölçüde engin bir vicdanla karşılayan çok az insana rastlamışımdır.
Evet, algılama çok önemlidir. Eğer meseleyi böyle algılamıyorsanız, hâlâ işin kenarında köşesinde duruyorsunuz demektir. Bu açıdan rekâike dair mevzuların tesir icra etmesi için, insanın söylenilen sözleri üzerine alması ve kendisine söyleniyor gibi dinlemesi gerekir. Mesela Cennet’ten bahsedilirken, onun kendisi için de her zaman mukadder olabileceğini düşünerek ümitlenme; Cehennem’den söz açıldığında, kendisinin de buna maruz kalabileceğini düşünüp ürperme; konu ihlâsa geldiğinde, amellerini gözden geçirip gizli şirk olan riyaya düşmüş olabileceği mülâhazasıyla tir tir titreme çok önemlidir. Aksi takdirde hikâye anlatıyor gibi birileri konuşacak, diğerleri de sadece dinleyecekse ne rekâike başvurmanın ne de bu türlü konularla meşgul olmanın faydası görülür.
Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), gerçek inanmış bir insan tipidir. O, hep akıbetinden korkmuştur. Zira akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur. Aynı anlayışla Hazreti Ömer de (radıyallâhu anh) akıbetinden hep endişe etmiştir. Yine Kûfe’deki Nehaî mektebinin önemli imamlarından birisi olan Esved İbn Yezid en-Nehaî de böyledir. Vefatı yaklaştığında çok korkar, yüzünde takallüsler oluşur ve hâlden hâle, renkten renge girer. Başında bulunan, yine aynı aileden Alkame İbn Kays sorar,
– “Ne o, günahlarından mı korkuyorsun?” O, acı acı tebessüm eder de,
– “Ne günahı! Kâfir olarak ölmekten korkuyorum.” der. İşte akıbetinden endişe eden gerçek bir mü’min!
Lezzetleri Acılaştıran Ölüm
Rabıta-i mevt de rekâikle alâkalı üzerinde durulması gerekli olan konulardan biridir. Rabıta-i mevt, ölümü ve ötesini düşünmek, kabrin vahşet ve yalnızlığını akla getirmek, ahiret güzergâhında insanı bekleyen tehlikeleri hatırlamak ve her an ölüm geleceği mülâhazasıyla yaşamaktır. Farklı bir ifadeyle rabıta-i mevt,
– “Nasıl olsa ben daha gencim. Yirmi yaşında olduğuma göre önümde belki altmış sene var. Çünkü seksene kadar yaşayanlar var.” şeklinde düşünüp yaşamak yerine, ölümü ne zaman geleceği belli olmayan bir misafir gibi görme ve buna göre hazırlık yapma demektir. Nitekim bir Arap şâiri de,
اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلِ
“Ansızın gelip çatar ölüm; kabir ise amel sandığıdır.” demiştir ki buna göre insan, o güne kadar ne kazanmışsa, oraya götürdüğü çeyizi o olacaktır.
Böyle bir duygu, ahirete hazırlanma adına çok önemlidir. Çünkü insan, dünyada emin bir yolda, bir şehrahta yürümemişse, ahiret adına da onun için güzergâh emniyeti söz konusu değildir. Dolayısıyla da o, ahirette çok tehlikeli bir yolda yolculuk yapma mecburiyetinde kalacaktır. Bu açıdan rabıta-i mevt, insanı her an ölümle irtibat içinde bulundurup, ona kabir ötesi şeyleri düşündüreceğinden değerlendirilmesi gereken önemli bir husustur.
On İkinci Nota’da ifade edilen mülâhazalara bakılacak olursa Hazreti Bediüzzaman’ın Risale-i Nurlar’ı yazmadan evvel bu mevzuda nasıl bir duyarlılık yaşadığı görülür. Orada nefsine söylemedik söz bırakmaz. (Bediüzzaman, Lem’alar s.160-162 (On Yedinci Lem’a, On İkinci Nota) Aslında Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî, Abdulkadir Geylânî ve Hasan el-Basrî Hazretleri’nin kendilerini sorgulama istikametinde ortaya koydukları münacatlarına bakıldığında, onların da aynı duyguları paylaştıkları görülür.
Malum olduğu üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) belli bir dönemde, ihtimal kabirlerle ilgili yanlış ve yakışıksız bazı telakkilerden dolayı mü’minleri kabir ziyaretinden men etmiştir. Fakat bir süre sonra bu yanlış telâkki yıkılıp gidince,
– “Ben, sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz, o ahireti hatırlatır.” (Müslim, cenâiz 106; Tirmizî, cenâiz 60.) buyurmuştur.
Hâsılı, “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” de, “rekâik” de, vücuttaki atardamar ile toplardamarlar gibidir. Nasıl ki kılcallara kadar tüm vücudun canlılığı bunlara bağlıdır. Aynen öyle de dindeki canlılığın mevcudiyetini sürdürmesi bu iki müeyyidenin yerine getirilmesine bağlıdır. Çünkü insan, ancak bu sayede akıbeti üzerinde yoğunlaşacak hüşyar bir kalbe sahip olacak, her adımını temkin ve teyakkuz içinde atacak ve hayatının her ânını muhasebe duygusu içinde geçirecektir. [Dinî Hayatı Canlı Tutan İki Dinamik/Dert Musikisi]