Pırlanta İkliminde Seyahat-88

  • Dost – Düşman Tavırlara Karşı Üslûbumuz
  • Gerçek Düşmanımız
  • Münafıkların Fitne ve Fesatları
  • Yola Devam
  • Muhasebe

***

DOST – DÜŞMAN TAVIRLARA KARŞI ÜSLÛBUMUZ

°°°Önsöz°°°

Doğru her zaman doğru, yanlış her zaman yanlıştır. En doğru olanı ise, insanın normal zamanlarda doğru kabul ettiği inançlarını, fikirlerini, düşüncelerini ve duygularını zor zamanlarda aynen koruyabilmesi ve gereğini yapabilmesidir. Buna teori ile pratiğin uygunluğu, ya da insanın inandığı gibi hissetmesi ve bunu yaşayabilmesidir diyebiliriz.

Hocafendinin tabiriyle inandığı değerleri içselleştirebilmesidir. En ufak bir ihtilaf ve kızgınlık halinde insanın ağzından ve içinden dökülenler, daha önce savunduğu değerlerle örtüşmüyorsa, bu bir hazımsızlık,  bir samimiyetsizlik halini ve içinde gizledikleriyle dışındakilerin farklı olduğunu gösterir.

Kendisinde defalarca örneklerine şahit olduğumuz bu davranış özelliğini hizmet anlayışımız ve ahlakımız açısından şöyle ifade ediyor Muhterem Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

“Biz, bize ait değerlere bağlı yetişmiş kendi davamızın, kendi düşüncemizin çocuklarıyız. Bizlerin, hem Yunus’a, hem Mevlâna’ya, hem de Üstad’a bir çeşit iktidamızın olduğu söylenebilir. Onlar da, İnsanlığın İftihar Tablosu ve Sultanlar Sultanı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çırakları sayılırlar. Meşrebin çerçevesi bu olunca bizler, bize gelecek saldırılara karşı bu temel felsefenin gereği “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve dervişler gönülsüz gerek!” der yürürüz yolumuza.

Diğer taraftan bizim ehl-i imana karşı zaten bir tavrımız olamaz; bir kere başta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet olarak kendisine intisap eden insanların aleyhinde hiç mi hiç konuşmamış, konuşmak şöyle dursun, “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât’a yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, bu infak onlardan birinin tasadduk ettiği bir müdd’e (küçük bir ölçek) hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (Buhârî, fezâilü ashâb 5; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 221-222.) deyip onlardan övgüyle bahsetmiştir.

Üstad’ın da, ehl-i imandan bir kimsenin aleyhinde konuştuğu vâki değildir. Kendisine yapılan onca kötülüklere rağmen, zannediyorum herhangi bir insanın aleyhinde yarım cümlecik söz etmemiştir. “Bunlar toplanıp Risale okuyorlar. Maksatları idareyi ele geçirmek.” diye kendisini gammazlayan bir hoca hakkında, en fazla, “Bir hoca bozması adliyeyi aleyhimize tahrik etti.” (Bediüzzaman, Şualar s.287 (On Üçüncü Şua).) demiş ve efendice bir üslûp kullanmıştır.

Bunlara iktidâen cami kürsüsünden, “Bütün Müslümanlar bilsinler ki, bazı kimseler kalkıp bana hayvan, mahluk, aşağılık deseler de –ki çıkardıkları çeşitli mecmualarda bunları dediler– mukabelede bulunmayacak ve cevap vermeyeceğim. Ancak, uygunsuz şeyler isnat ederlerse, onları hukukî yollarla düzeltirim.” demiştim. Şu âna kadar da hep öyle davranmaya çalıştım. Başka gazetelerin benim hakkımda yazıp-çizdiği şeylerden kat kat fazlasını yazıp çizen, hakkımda çeşitli isnatlarda bulunan, hatta bana “Tevbe et!” diyen Müslüman görünümlü insanlar oldu. Oysa ben hiçbir zaman İslâm’dan başka bir şey tanımadım; ömrümde yaptığım şeylerin hesabını da Allah’a vermeye hazırım. Allah (celle celâluhu), diğer Müslümanlarla beraber bana da Müslüman ismini vermiş, dolayısıyla benim bundan daha şerefli bir unvanım olamaz. Ehl-i iman kabul ettiğimden dolayı ben böyle diyen kimselere de cevap vermedim.

Evet, beraber bulunduğumuz insanlarla geçinme mecburiyetindeyiz. Bir kere sağımızda solumuzda açıktan açığa dine küfreden, dindara fundemantalist diyen bir sürü insan var. Böyle bir yerde bu insanların hissiyatını göz önüne almaz ve yumuşak davranmazsak İslâm’a vefasızlık etmiş oluruz. Bizler, aynı kaderi paylaşma mecburiyetinde olduğumuz insanlarla kavga ederek değil, Müslümanlığın âlicenaplığını, müsamahasını, afv u safhını göstererek onların gönüllerindeki yerimizi korumaya çalışmalıyız. Hatta çok defa ağzımızla anlatacağımız şeyleri hâlimizle anlatmalı ve sözlerimizden rahatsızlık duyuluyorsa kimseyi sözlerimizle rahatsız etmemeliyiz. Kendimizi ifadede gönül esastır.

Bu mülâhaza ile ülkede % 80 dolayındaki mütereddit ve mütehayyir insanların, belki on defa nabzınızı tutarak, “Allah Allah! Bir de bu insanlar için şöyle böyle diyorlar. Nesi var bu insanların?” demesi çok önemlidir. İnşâallah bir gün gelecek bu mülâhaza bütün mâşerî vicdanın sesi olacaktır. Nitekim “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.” demiştir atalarımız. Bu anlayışın başladığını söylemek mümkündür. Cenâb-ı Hak sonuna kadar götürmeye muvaffak kılsın.” [Perspektif / Fasıldan Fasula-5]

***

GERÇEK DÜŞMANIMIZ

°°°Önsöz°°° 

Aşağıdaki satırlarda dile getirilen gerçeker, yaşadığımız sürecin başlamasından daha önce ifade edildiği halde, içinde bulunduğumuz zaman dilimini de kapsayan çok önemli ve vahim bir durumu ortaya koyuyor.

Kur’ân-ı Kerim’de de birkaç âyette geçtiği üzere, müslümanların her zaman üstün ve yeryüzünün vârisleri oldukları, olmaları gerektiği belirtildiği halde, mevcut durumun böyle olmadığı durumunu ve bunun sebeplerini. Bu âyet- i kelimelerden bazıları meâlen şöyledir:

– “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” (Âl-i İmran/139) 

– “Kim Allah’ı, Resûlünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” (Maide/56) 

– “Andolsun Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da: ‘Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır’ diye yazmıştık.” (Enbiya/105)

– “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti…” (Nur/55)

 Demek ki ehl-i imana musallat olan, onları baskı altında tutan hattâ yöneten gizli-açık bütün yapılar, yapılanmalar, müslümanlardaki bu boşluklardan dolayı kendilerine yer ve imkân bulabiliyorlar. Bu boşluklar özellikle gerçek iman ve salâhat (işlerimizin düzgün olması) boşluklardır. Bu konu Pırlantada şöyle ele alınıyor:

°°°°°°°°°°°

“Din ve milliyet düşüncemize düşman bir kısım gizli cemiyet mensuplarını, olduğundan fazla güçlü görmek kat’iyen doğru değildir; zira onlar aslında alternatifsizliğin önlerini açtığı yığınlardır ve zatî hiçbir kıymetleri de yoktur. Eğer yeryüzünde, hakikaten sağlam ve vahy-i semavîden, tecrübeden, mantıktan gücünü alan ve bu kaynaklardan beslenen bir toplum olsaydı, bu gizli cemiyetlerin varlığı ile yokluğu müsavi olurdu. Bu açıdan denebilir ki, biz şunun bunun değil, kendi cehaletimizin, kendi zaaflarımızın, kendi fakrımızın kurbanı olduk. Konuyla alâkalı Muhammed Hamidullah Hoca’nın bir sözünü arz etmek istiyorum.

Hoca, komünizmin revaçta olduğu bir dönemde, ilâhiyat fakültelerinin birinde konferans veriyordu. Dinleyenlerden bazıları masonluk mu daha tehlikeli, komünizm mi? diye bir soru sordular. Bunlardan bazıları, bir “cemiyet-i sırriye – gizli cemiyet” olması itibarıyla, “Masonluğun Allah belâsını versin.” diyorlardı. Diğerleri de kan döküp, kan içmesi açısından “Allah komünizmi yerin dibine batırsın.” diye homurdanıyorlardı. Eğer Hoca komünizm daha kötüdür dese bunlar itiraz edeceklerdi. Yok masonluk daha kötüdür deseydi, öbürleri “Alın ağzınızın payını..” diyecek ve berikilerin yüzüne bakıp güleceklerdi. Bunun üzerine Hoca: “Onların iyi ya da kötü olması önemli değil, önemli olan bizim cehaletimiz ve Müslümanlığı bilmeyişimizdir.” demişti.

Buna, Üstad’ın, “Bizim hastalıklarımız” dediği şeyler de diyebiliriz. Evet bizim hakikî düşmanımız ve bizi yiyip bitiren hastalıklar, cehalet, fakr u zaruret ve tefrika gibi problemlerdir ki, bunlar bizim için en korkunç düşmandır. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.61 (İlk Hayatı).) Nitekim biz, tarih boyu hasımlarımızla yaka paça olmuş, kavga etmiş ve sonuçta Allah’ın inayeti ile hepsinin üstesinden gelmişizdir. Hatta dünyanın, “hasta adam” kabul ettiği dönemde bile, Çanakkale’de iki yüz bine yakın insanı şehit vermiş, bu korkunç baskını, bu müthiş işgali ve istilâyı durdurmuşuzdur ama cehalet, fakirlik ve tefrikaya yenik düşmüşüzdür.

O hâlde, bizim, “En büyük düşmanımız şu mu, bu mu?” dememizi, bir mânâda abes kabul ediyoruz. Zira düşmanlık onların karakterinin gereğidir ama bilindikleri takdirde zarar veremezler. Bugün güçlü görünebilirler; ama görünmek başka, olmak başka şeydir. Onların kuvveti vâhi ve mukavemetsizdir. Önemli olan yurdun asıl sahiplerinin imanlı ve uzun soluklu olmalarıdır. Aksine şu muzır, bu muzır deyip şununla-bununla meşgul olmaya kalkarsak, kendi hizmetlerimizi aksatırız; onların da sonu gelmez.

Evet, biz tefrikanın, cehaletin, fakr u zaruretin çocuklarıyız. Bizim kolumuzu kanadımızı kıran ve bizi felç edip tesirsiz hâle getiren, millet düşmanlarına zemin hazırlayan bizim zaaflarımızdır.” [Perspektif / Fasıldan Fasula-5 ]

***

MÜNAFIKLARIN FİTNE VE FESATLARI  

°°°Önsöz°°° 

Mekke dönemi hariç, İslamiyetin geçmişinde münafıklar hep olagelmişlerdir. Özellikle müslümanlar arasında çok sık yaşanan fitne ve fesat olaylarının çıkarılmasında ve devamında bunların rolleri çok büyüktür. Tabii bu durum, müslümanların bu konuda hiç suçlarının olmadığı manasına gelmez.

Sözünü ettiğimiz konunun, bilhassa hizmet hareketi üzerinde günümüzde yaşanan olaylar açısından ifade ettiği anlam da şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

“Sürekli fitne ve fesat tellallığı yapan münafıkların rollerini de göz ardı etmemek gerekir. Eğer onlar, din ve diyanetinizden, yol ve yönteminizden, büyüme ve inkişafınızdan dolayı size karşı antipati duyuyorlarsa, sürekli sizin aleyhinizde bir kısım entrikalar çevirecek, komplolar hazırlayacaklardır. Bugüne kadar dine karşı tavır alan, ülkemizin genel yapısını bozmak ve onu bir kargaşanın içine çekmek isteyen ve sürekli ülke insanları içerisinde ihtilaf ve iftiraklar çıkaran insanların varlığı hiç eksik olmamıştır. Kötülük düşüncesine kilitlenmiş bu tür insanlar, ülkeye faydası dokunan olumlu her hamle karşısında rahatsızlık duyacak, bunu bozmak ve bulandırmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. 

Onlar, bazen yönetimdeki insanların kulağına sizin aleyhinizde uydurdukları bazı şeyleri fısıldayarak, bazen aleyhinizde ürettikleri bir kısım argümanlarla sizi maşerî vicdanda suçlu gibi göstererek, bazen de değişik kesimlerden insanları sizin aleyhinizde kışkırtarak sürekli faaliyetlerde bulunacaklardır. Hatta çıkardıkları bu tür fitnelerle amaçlarına ulaşamazlarsa bu sefer toplumdaki iki farklı kesimi karşı karşıya getirip birbiriyle çatıştırmaya çalışacak; bir kesim diğerini yok ettikten sonra onlar da bunun tepesine bineceklerdir.

Onların bütün bu işleri yapmak için özel olarak kurdukları think-tank kuruluşları ve strateji merkezleri vardır. Oralarda sürekli kendileri gibi düşünmeyen insanların nasıl haklarından gelineceğiyle ilgili plân ve projeler üretirler. Onlar hakkında türlü türlü yalan ve iftiralar uydururlar. Öyle ki bu tür insanların ortaya çıkardıkları fitne ve fesat rüzgârları –daha doğrusu fırtınaları– devletleri bile yıkabilir. Çünkü tamire nispetle tahrip çok daha kolaydır.

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki Hizmet aleyhine dile getirilen mevcut iddiaların hepsinin altı boştur. Bunlar tamamen iftira ve karalamalardan ibarettir. Esasında bunların doğru olmadığını bu iftiraları atanların kendileri de biliyorlar. Hele hizmet insanlarına terörist deme ve onları vatan haini gibi gösterme tamamen onlara karşı duyulan kin ve öfkenin eseridir. Çünkü Hizmet hareketi içerisinde bulunan ve dünyanın dört bir yanına sevgi mesajları ile giden insanların arasından bugüne kadar şiddete başvuran ve suça bulaşan hiç kimse çıkmamıştır.

Bırakın şiddeti, terörü, silahı; yanlarında bir çakı bile taşımadıklarını bu iftiraları atanlar da gayet iyi bilmektedirler. Sevgiye kilitlenmiş olan bu insanlar bilerek bir karıncaya basmazlar. Bunca tahrik ve baskıya rağmen hizmet insanlarının bugüne kadar çizgilerini korumuş olması ve hiçbir şekilde sokağa dökülmemesi de onların masumiyeti adına yeterli bir delildir. Ve yine neredeyse yarım asırdır ortada olan ve farklı alanlarda faaliyet gösteren Hizmet gönüllüleri, değişik gizli servisler tarafından takip edilmesine rağmen bugüne kadar onlar aleyhinde tespit edilmiş herhangi bir suça rastlanmamıştır. Bunun için de dünyanın birçok ülkesinde Hizmet gönüllüleri tarafından kurulan müesseselerin bugüne kadar faaliyet göstermesine izin verilmiştir.

Fakat bütün bunlara rağmen, zikrettiğimiz/zikretmediğimiz muhtelif sebeplerden dolayı Hizmet gönüllülerine düşmanlık yapan bazı kesimler, bir kısım uydurma deliller üretiyor, “bitirme plânları” hazırlıyor ve tatbikata koyuyorlar. Milletin geleceğine, ülkenin menfaatine, dinin esaslarına, cumhuriyet ve demokrasinin gereklerine ve dünya huzurunun sağlanmasına ters hiçbir faaliyeti olmayan, bilakis bunları sağlamak için çalışan, bunları destekleme ve geliştirmeyi hayatına gaye edinen hizmet erlerinin yaptıkları faaliyetleri bitirmek için olanı çok farklı gösterme gayreti içindeler. Bu yüzden bize düşen en önemli vazife, tekrar tekrar bunların anlatılmasıdır.” [Hizmet Aleyhindeki İtham ve İftiralar / Dert Musikisi]

***

YOLA DEVAM  

°°°Önsöz°°° 

Bu dünyada, masumların başına gelen bütün olaylar ve yaşanan haksızlıklar birer imtihandan ibarettir. Onların şahsî kusurlarının ve hatalarının bulunuyor olması bu gerçeği değiştirmez.

Başa gelenleri bu espri içinde değerlendiriyor olmanın, bir davanın geleceğe taşınması açısından de çok büyük önemi vardır. Hattâ bu durum o davanın muvaffak olmasının şartlarından birisidir denilebilir.

Zaten olabilecekleri yıllarca önce, değişik yazı ve konuşmalarında defalarca ifâde etmiş bulunan Muhterem Hocafendi, hem sünnetullah, hem de inananlara düşen sorumluluk açısından bu meseleyi de şöyle değerlendiriyor:

°°°°°°°°°°°

“Başkaları kötülük adına her ne yaparsa yapsınlar, bunlar, –Akif’in ifadesiyle– Allah’a inanmış, hikmete râm olmuş, sa’ye sarılmış ve bu sayede gerçek yolunu bulmuş insanları tereddüde sevk etmemeli, şaşırtmamalı ve duraksamalarına yol açmamalıdır. Gerek milletimiz gerekse dünya insanlığı adına güzel neticeler vaat edecek bir yolda yüründüğüne inanılıyor, yolun her menzilinde durup bir kere daha genel kıstaslar ve evrensel değerler açısından bulunulan yerin doğru olup olmadığı test ediliyor ve yanlış bir şey yapılmadığı görülüyorsa, sağdan soldan gelen lakırdılara kulak asılmaması ve paniğe girilmemesi gerekir.

 Nitekim Hazreti Nuh taşlanmış, Hazreti Hûd tehdit ve tazyiklere maruz kalmış, Hazreti Salih ölümle tehdit edilmiş, Hazreti Musa vatanını terk etmek zorunda bırakılmış, Hazreti Mesih çarmıha gerilmek istenmiş, Hazreti Zekeriya testere ile biçilmiş ve daha nice peygamber nice zulüm ve baskıya maruz kalmıştır. Fakat onlardan hiçbiri yürüdüğü yoldan geriye dönmemiştir. Allah’ın en şerefli kulları, kendilerini çekemeyen ve dine karşı düşmanlık yapan zalim ve mütecavizler tarafından akla hayale gelmedik eziyetlere maruz bırakılmışsa, onların yolunu takip eden kutluların bundan kurtulmaları mümkün değildir. Zira bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

 يُبْتَلَى الرَّجُلُ عَلَى قَدْرِ دِينِهِ فَمَنْ ثَخُنَ دِينُهُ ثَخُنَ بَلَاؤُهُ وَمَنْ ضَعُفَ دِينُهُ ضَعُفَ بَلَاؤُهُ

“Herkes dinî yaşantısının kadrine kıymetine göre belalara maruz kalır. Dini güçlü olanın maruz kaldığı bela da güçlü; dini zayıf olanın maruz kaldığı bela da zayıf olur.” (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67.) Bu açıdan insanlığın geleceğini ihya etme vasıtasıyla Allah’ın rızasına ulaşmayı hedefleyen adanmışlar, yolun herhangi bir yerinde ölüm çukurlarına da atılsalar neticede kazanmış sayılırlar.

Bu açıdan onlar, yürüdükleri yolun bir yerinde kaldırılıp dünyadan ukbâya atılmalarına değil, asıl kendilerine bu zulümleri yapan insanların ahiretlerini mahvetmelerine üzülmelidirler. Abdullah İbn Zübeyr, Haccac tarafından asıldığında onun annesi Esma Validemiz, Haccac’ın karşısına çıkar ve sarsıcı bir konuşma yapar. Söylediği sözlerden birisi de şudur: “Haccac! Sen oğlumun dünyasını mahvettin ama o senin ahiretini mahvetti.” (Müslim, fedâilu’s-sahâbe 229.) İşte bizi üzen de bu olmalıdır.

Ayrıca siz ne kadar hoşgörü ve sevgi derseniz deyin, şeytanın kapıkulları olan ve onun yönlendirmesiyle hareket eden bazı kimselerin size düşmanlıktan vazgeçmeyeceğini de görmezlikten gelmemeli, temkin ve teyakkuzla yolunuza devam etmelisiniz. Allah size lütuflarda bulundukça Allah ve Peygamber düşmanlarının bu mevzuda rahatsız olacağını ve tertemiz hizmetleri kirletme istikametinde bir kısım komplolar çevireceğini hiçbir zaman kulak ardı etmemelisiniz. Aslında hizmet adına yapılan işlere bakıldığında Allah katından kovulmuş olan şeytandan başkasının bunlardan rahatsız olması mümkün değildir. Ne var ki şeytanın da çok temsilcileri vardır. Bunlar her zaman kötülük yapabilirler. Bu açıdan yılmadan ve paniklemeden yola devam etmenin yanı başında fevkalâde basiretli davranmalı, tedbir ve temkinle hareket etmelisiniz.

  Bu kadar geniş bir dairede bu işlerin ferdî mülâhazalarla halledilmesi mümkün olmadığı için de mutlaka meselelerinizi istişareye ve kolektif şuura bağlı olarak götürmek zorundasınız. Haybet ve hüsran yaşamak istemiyorsanız en küçük meselelerinizi bile meşverete sunmalı ve oradan çıkan kararlara bağlı kalmalısınız.” [Hizmet Aleyhindeki İtham ve İftiralar / Dert Musikisi]

***

MUHASEBE  

°°°Önsöz°°°  

Dinin emir ve yasakları genel kurallar olup mükelleflik şartlarını taşıyan herkes için geçerlidir. Fakat, bu meselenin bir de subjektif yönü vardır. Bazı sorumlulukları yerine getirmemek bazıları için daha büyük müeyyideler gerektirir. Hattâ bunların bazılarından herkes sorumlu bile olmayabilir.

Cenâb-ı Hakk’ın bir kulu veya kulları üzerindeki insanların, ikramların çokluğu ve büyüklüğü ölçüsünde sorumluluk artar. Bu bakımdan, zulme maruz kalıpta zahiren bunu hak edecek hiçbir şey yapmamış olan insanların, bunun bu boyutuna bakarak kendilerini kritiğe tâbi tutmaları ve bir muhasebe yapmaları gerekir.

İşte yaşadığımız süreçle ilgili durumu da bu açıdan şöyle değerlendiriyor Muhterem Müellifimiz:

°°°°°°°°°°°

“Üstad Hazretleri bir yerde ehl-i dünyanın kendisine saldırmasının sebebi olarak, içinden geçen ve kendince doğru bulmadığı duyguları gösteriyor. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.667 (Konuşan Yalnız Hakikattir).) Bizim de mutlaka bu konuda nefsimizi muhasebeye tâbi tutmamız gerekir.

Allah rızasına kilitlendiğimizi ve onun en büyük vesilesi olan i’lâ-i kelimetullah gibi çok yüce bir gayeye bağlandığımızı söylüyoruz. Acaba baştaki bu duygu ve düşünceyi sürekli olarak hayatımızın her ânında koruyabiliyor muyuz? Acaba aklımızın köşesinden azıcık dahi olsa dünyanın nimetlerinden faydalanma ve dünyada rahat etme mülâhazaları geçiyor mu? Acaba gelecek adına bir kısım beklentilere girmek suretiyle şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışıyor muyuz? Acaba yapılan hizmetlerin genişliğine bakarak ve bunları bir güç kaynağı gibi görerek dayanılıp güvenilmesi gereken asıl güç kaynağını, yani Zât-ı Ulûhiyet’in havl ve kuvvetini unutuyor muyuz? 

Soruları artırmak mümkündür. Siz bunların daha ötesini de düşünebilir ve kendinizi bu zaviyeden sorgulayabilirsiniz. Çünkü bir şeyi ifade etme başkadır, öyle olma başka. Eğer bu konularda herhangi bir eksik ve hatanız varsa tokat yiyebilirsiniz. Dolayısıyla yapmanız gereken şey, günah işlemiş gibi bir an önce Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek tevbe ve istiğfarda bulunmaktır. Hiçbirimiz müzekkâ (arınmış, tertemiz) olmadığımıza göre duygu ve düşüncelerimizin her zaman temiz kaldığını iddia edemeyiz. Tıpkı değirmen taşları arasından çıkan ve ambara dökülen unun bir kısmının dışarı gitmesi gibi bizim düşüncelerimizin bir kısmı da istemediğimiz yerlere akabilir. Şeytan da bu boşluğumuzdan istifade ederek bir kısım insanları aleyhimize sevk edebilir. Bu aynı zamanda Allah’ın bize verdiği bir cezadır.

Bu itibarla, Allah’la münasebetimizde hiçbir boşluk kalmamasına çok dikkat etmeliyiz. Sık sık kıvamımızı koruyup koruyamadığımızı kontrol etmeli ve eğer varsa bir kısım eksik ve gediklerimiz bir an önce onları tamir etmeliyiz. Eğer biz, bize düşeni yapar ve O’nunla irtibatımızı güçlü tutarsak, O da bizi düşmanların her türlü saldırı ve zulmünden muhafaza edecektir. Eğer biz nefis ve şeytanımızın belini kırabilirsek aleyhimizde olan kişilerin düşüncelerinin de beli kırılacaktır. Çünkü birilerini aleyhimizde kışkırtan onlardır. Kısacası biz, bir iç deformasyona maruz kalmadığımız sürece Allah da nimetlerini devam ettirecektir.” [Hizmet Aleyhindeki İtham ve İftiralar / Dert Musikisi]

Bu yazı 56 kez okundu