İslam tarihinin en büyük tıp bilgini ve meşhur filozof İbn-i Sina’nın, bir gencin hastalığını nasıl teşhis ve tedavi ettiğine dair ilginç bir hikayesi vardır. Hükümdarın yeğeni amansız bir hastalığa tutulur. Saray hekimleri bu hastalığın teşhis ve tedavisinde çaresiz kalırlar. Sararıp solmuş, gücünü kuvvetini kaybetmiş, bünyesi zayıflamış ve yatağa düşmüş bu gencin tedavisi için İbn-i Sina davet edilir. İbn-i Sina gelir ve daha gence elini sürmeden onun hasta olmadığını, sadece aşık olduğunu, kara sevdaya yakalandığını fark eder. Sonra hastanın nabzını tutar ve “Bana buradaki şehirleri iyi bilen bir adam getirin” der. İbn-i Sina’nın eli hastanın nabzındadır ve aynı esnada getirilen adamdan komşu şehirlerin isimlerini saymasını ister. Bir şehrin ismini duyunca hastanın nabzı hızlanır. İbn-i Sina bu sefer adamdan hastanın nabzını hızlandıran o şehrin mahallelerinin isimlerini saymasını ister. Bir mahallenin ismine gelindiğinde hastanın nabzı daha da hızlanır. İbn-i Sina bu defa o mahallenin sokaklarının sayılmasını söyler. Adam bir sokak adına geldiğinde hastanın nabzı tekrar yükselir. Bundan sonra İbn-i Sina: “Bu sokaktaki evleri iyi bilen birini getirin” der. Getirirler. Sokaktaki evlerin sakinlerinin isimleri birer birer sayılmaya başlanır ve bir isme gelince hastanın nabzı değişir. O zaman İbn-i Sina “Bu mesele halledildi” der ve teşhisi koyar, “Bu genç filan şehirdeki, filan mahalledeki, filan sokaktaki, filan evdeki, filan kıza aşıktır. Çaresi ve devası, o kıza kavuşmasıdır.” Aşık delikanlı İbn-i Sina’nın söylediklerini işitince utanır ve başını yorganın altına sokar. Bu olaydan sonra İbn-i Sina’yı, Cürcan hükümdarına götürürler. Hükümdar onun ilmine hürmet göstererek “Ey yüce filozof Bu tedavinin sırrını bana söyle!” der. İbn-i Sina da: “Bunun tedavisi aşık ile maşukun bir araya gelmesidir.” diye cevap verir (Bolay, İbn-i Sina).
Blaise Pascal şunları söylüyor:
“Her insan mutluluğu aramaktadır. Bunun istisnası yoktur ama her insan şikayet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller, halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf, eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dô’nemde, her şartta… İnsan boş yere etrafindaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz olanla yani Allah ile kapatılabilir” (Pensees).
İrlandalı düşünür Clive Sraples Lewis’in aynı konudaki tespitleri daha çarpıcıdır:
“Eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde arzu ettiklerin şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır. Öyle bir hasrettir ki bu, hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim gerçek anlamda onu tatmin edemez. Bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri ve eğitimleri kastetmiyorum. Olması mümkün en başarılılarını kastediyorum. Eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması, bu arzunun başka bir dünya için yaratılmış olduğudur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse; bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Şunu gösterir ki, dünyadaki hazlar onu tatmin için değildir, fakat onu açığa çıkarmak içindir. Giderilemese dahi açığa çıkmalıdır ki, gerçek arayışının tespitini yapabilsin. Durum bu olduğu için, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunları; bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. Gerçek vatanım için bana verilmiş arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki, ölmeden ona kavuşamam . . . “
Goethe, Fausita “Hep daha fazlasını arzular / Hasret dolu açlığını çekenler /Erişilemez olanın…”der. Biz de Rabbimizin yakınlığını hissedemediğimiz, O’nunla ilişkimizi kuramadığımız müddetçe, dünyanın tamamı bize ait ve bütün problemlerimiz çözülmüş olsa dahi mutlu olamayız. Musibetler birer malzemedir; onlar asıl meselemiz olan Rabbimizle irtibatımızı sağlamaktadırlar. Kur’an şöyle buyurur: ‘İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra’d, 28).
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu