33-Seyir Tesellisi

İnsan, bedeninden çok ruhunda yaşadığını fark edebilirse, kendini de pencereden bakar gibi dışarıdan seyredebilir. Olayların etkisi altına girerek, onları sahiplenerek, kendini olayların nesnesiymiş gibi düşünerek onlardan aşırı etkilenmek yerine, onları dışarıdan seyrederek, sahiplenmeden, onlara maruz kalan değil de şahit olan biriymiş gibi davranabilir. Olayların içine girmeden, dışarıdan bir gözle, acıyı çeken olarak değil, acı bir sahneyi dışarıdan seyreden biri gibi kendisini algılaya bilir. Yaşadıklarını dışarıdan bir bakış açısıyla seyrederek, onların olumsuz etkilerden kurtulabilir. Acılar içinde kıvranan birinin kendisini dışarıdan seyretmeye, içeriden kurtulmaya ne kadar da ihtiyacı vardır? Çünkü acıyı sahiplenip onun içine girdiğimizde, gerçekte var olandan daha fazla keder saracaktır bizi.

Bıçağın kendisini kesememesi ve gözün kendisini görememesi gibi, insan da yaşadığı acıyla özdeşleştiğinde, kendisini onaramamakta ve çıkmaz sokağa girmektedir. “En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak… Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım?” diyen Tanpınar çözümü ne düşünmekte ne de içine kapanmakta bulamadığını itiraf ediyordu. Çünkü çözüm dışarıdan bakmaktaydı. Filozof Max Stirner, Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek’ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağ lamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak ‘bireye sahip olan düşünce’ ve ‘düşünceye sahip olan birey’ ayrımını ortaya koyar. ‘Düşünceye sahip olan birey’ düşüncesine hakimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak ‘bireye sahip olan düşünce’ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez. İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, ‘ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim’ diyebilmektir. Marcus Aurelius, Düşünceler adlı eserinde şunu önerir: “İnsan üzerine akıl yürütürken, dünyevi şeylere, yukarıdan bakıyormuş gibi bak: kalabalıklara, ordulara, tarımsal etkinliklere, evlenmelere, boşanmalara, doğumlara, ölümlere, mahkemelerin uğultusuna, ıssız bölgelere, her çeşit barbar halka, bayramlara, yaslara, kamu yaşamına, her şeyin iç içe geçmişliğine, karşıtlardan doğan uyuma… “

Evet, insan, yaşadıklarını bedenindeki merkezi değiştirerek de farklı yorumlayabilir. Mesela, bedenimizin merkezini ayak başparmağımız olarak görürsek, yaşadığımız olumsuz sahnelerden hiç etkilenmeyiz, zira o başparmak yaşadığımız acı boyunca emniyette olmayı sürdürmektedir. Bedenin dışı da hayatın merkezi olarak seçilebilir. İnsanın başından neler geçerse geçsin, hayatın merkezini, etrafında çocukluk hatıralarının geçtiği bir duvar olarak nitelerse, dünyası yıkılsa bile o yerinde sağlam bir şekilde durduğu için, emniyet hali devam ediyor demektir. Bir çiçeğin, bir böceğin gözünden yaşadıklarımızın anlamına baktığımızda, hadiselerin değerleri alt üst olur. Gündem olan, bütün insanların psikolojilerini alt üst eden herkesi ilgilendiren birtakım olayların bir böceği etkileme gücü, bir arının uçma istikametini değiştirme gücü, bir örümceği az dahi olsun hüzünlendirme gücü sıfırdır.

Düşünceler’de Aurelius der ki, “Sana acı veriyormuş gibi gelen şey hakkındaki zihinsel yargıyı ortadan kaldırırsan, acı sona erer. Acıyı neren çekiyor? Zihnin. Ama sen bir zihin değilsin ki. Zihin de durduk yere acı çekmeyiversin. Zihinden başka hiçbir şey, zihne özgü olan hiçbir şeyi engelleyemez. Çünkü ne ateş, ne demir, ne de bir zorba zihni hiçbir biçimde etkilemez. Eğer başka bir parçan acı çekiyorsa, bu konuda yargıyı zihnin değil bırak o parçan versin! Seni öldürürler, parça parça ederler, lanetler yağdırırlar arkandan. Zihninin arı, dengeli, ılımlı ve adil kalmasını engelleyebilir mi bunlar? Fışkıran bir tatlı su kaynağının başında durup, ona lanetler yağdıran bir adam karşısında, suyun tatlılığı ne derece etkilenebilir? Suyun içine çamur ya da gübre atsa, çabucak onu dağıtır, sürükleyerek götürür, geriye hiç kir kalmaz. Bir dış nedenden ötürü üzülüyorsan, aslında canını sıkan bu değil onun hakkındaki yargındır, bu yargıdan her an vazgeçebilirsin. Ama seni üzen kendi karakterinden kaynaklanan bir şeyse, yar gını düzeltmeni kim engelleyebilir?”

Yaşadığı olayları bir böceğin gözünden anlatarak ilginç bir bakış getiren Kafka, Dönüşüm hikayesine şu cümleyle başlar; “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Hikaye bir böceğin gözünden sürüp gider. Uzaydaki bir astronotun gözünden dünyada yaşanan olaylara, baktığımızda, dert edilen birçok şeyin anlamsız olduğunu görürüz. Uçaktan yaşadığımız şehir öyle küçük gözükür ki, insanın en büyük problemi dahi bir şey ifade etmez. Değil dünyanın, güneş sisteminin dahi toz tanesi kadar yer kaplamadığı uzay haritalarına baktığımızda, dünyanın tamamı sorundan ibaret olsa bile, bunun bir etkisi ve manası olmadığını düşünürüz. Öyleyse asıl sorun, yaşadıklarımıza içeriden ve sahiplenerek bakmak ve dışarıdan sahiplenmeden şahit olmayı başaramamaktır. Sorun; çözümü bulamıyor olmak değil, problemi göremiyor olmaktır.

Başımızdaki musibete benlik penceresinden baktığımızda onun adı gam, tasa ve kederdir. Ancak bir başka insanın gözünden kendi musibetimize baktığımızda onun adı nasihat ve ibrettir. Melekler gözüyle baktığımızda yaşadıklarımız bir zikir, Rabbimiz açısından düşündüğümüzdeyse bu ancak bir tecellidir. Merkezden uzaklaşıldıkça başımıza gelenler bir felaket olmaktan çıkıp, bir hizmet ve bir ödül olmaya doğru yol almaktadır.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 19 kez okundu