53-Acz Tesellisi

Hastanelerde yaşam ünitesi adı altında türlü kablolarla hayata tutunmuş insanlara rastlarız. Bir yandan serum, bir taraftan kan, bir taraftan başka ilaçlar verilen yoğun bakım hastaları acınacak haldedirler. Ancak göründüğünün aksine, sağlıklı insanlarla hastalar arasında hayatta kalma imkanı bakımından fark, o kadar azdır ki. İnsan şu anda trilyonlarca faktörün birlikte var olmasıyla hayatta kalabilir. Sürtünme katsayısı yok olsa, yok olur insan; Güneş olmazsa ölür. Su olmazsa yaşam devam etmez. Hava olmazsa birkaç dakika sonra kainattan silinip gider. Kainatın bütün dengeleri şuan olduğu gibi olmazsa, insanın hayatını sürdürmesi imkansızdır.

İnsan o kadar aciz yaratılmıştır ki, bütün kainat ona her an yeniden hayati derecede lazım olmaktadır. O, kainat içerisinde her şeye, her an ihtiyacı olan, ancak hiçbir şeyi elde etmeye gücü çatmayan bir zavallıdır. Koca kainat bu zayıf varlığa boyun bükmüş ve ona teslim olmuş haldedir. İnsandaki acizlik ve kainatın ona teslim ve hizmetkar oluşu arasında mühim bir bağ vardır. Ateş, su, hava, toprak ve bütün kainat insandan ürktüğü ve korktuğu için değil, acizliğinden dolayı insanın kullanımına sunulmuştur. İhtiyaçlarının çokluğundan, aczinin büyüklüğünden ve kudretinin olmayışından dolayı kainat insana hizmetkar kılınmıştır. Bu yüzden bütün evren dönüp dolaşıp ona hizmet eder. Onun tek sermayesi, kainatta eserleri görünen ilahi kudretin zıddı olan acizliğidir. Bu acizlik ve zayıflık sebebiyle kainattaki kudret onun üzerine celp edilmektedir. Zaaf ve acz, ilahi şefkat ve himayenin insana yönelmesini sağlamaktadır.

Sartre “İnsan eksik bir varlıktır” der. Ona göre insan önce var olup sonra bazı şeylerden eksik kalan bir varlık değil; kendisi ‘eksiklik’ olarak sahneye çıkan bir varlıktır. Sartre bu eksikliği olumsuzlamaz, aksine onu insanın kendisini aşıp yeni olanaklarla tanışmasının bir tetikleyicisi olarak görür. İnsan her zaman eksik bir varlıktır ve hep kendini tamamlamaya uğraşır. Bu tamamlanmaya çalışma bireyi insan yapar.

Bazıları hayat bir mücadele, kimileri de hayat bir dayanışmadır, der. Hayat bir mücadeledir diyenlere sormak lazımdır: Sen hangi mücadeleyi verdin de anne babanın sana şefkatli olmalarını sağladın? Hangi mücadeleyi vererek güneşi oraya koyabildin? Hangi güç ve kuvveti kullanarak, atmosferi dünyanın etrafına gerebildin? İki gözünü, iki kulağını bulunması gereken yerlere hangi mücadele sonrasında yerleştirdin? Beynindeki elli milyar hücrenin ve onun network ağının hangi mücadele sonrasında var olmalarını sağladın? Hayat, mücadele değil, barış ve şefkattir. Şehirleri yıkıp geçen fırtınaların, bir çiçeği kopardığı vaki midir? Mevlana Hazretlerinin dediği gibi; “Kasırga, ağaçları yerinden söker. Ama başı yerdeki otlara şifâdır. Gönül sen de Allaha karşı ot gibi mütevazı ol da rahmete eresin” (Mesnevi, Cilt 1).

Yağmur aczinden dolayı insana ulaşır. Güneş, aczinden dolayı onu ısıtır. Yer, onu aczinden dolayı çeker. Toprak, ona aczinden dolayı meyveler verir. Acz, tabiattaki diğer varlıkların da tek sermayesidir. Elma kurtları çok zayıf olmalarına karşın rızkın içinde, elmanın orta yerinde yaratılmışlardır. Öyle acizdirler ki, ihtiyaçlarını giderebilmeleri imkansızdır ve elmanın içinde yaratılmaları onlar için tek kurtuluş yoludur. Oysa tilkiler zeki, aslanlarsa güçlüdür: ancak hep rızık derdiyle yaşarlar. Bitkiler yerlerinden ayrılamadıkları için rızık onların ayaklarına gelirken, hareket kabiliyetine sahip hayvanlar rızık bakımından zorlu bir hayat geçirmektedirler.

Diğer zamanlarda süt akıtmayan memelerden, bebek dünyaya geldikten itibaren süt akmaya başlar. Yeni misafiriyle henüz tanışmış olan anne, rızık hazırlama telaşıyla karşı karşıya kalmaz. Rabbimiz günde onlarca kez acıkacak olan yavrucuk için zahmete girilmesine müsaade etmez ve hazırlanmış en öz bir gıdayı onun minik ağzına boşaltıverir. Bebeklere bu bereketi sağlayan zayıflıklarının hudutsuzluğudur. “En zayıf görünen yönünüz aslında en güçlü tarafınızdır. Kemikleri sağlamlaştıran da nefesiniz değil midir?” der Halil Cibran.

Mevlana Hazretleri “Yavrunun boğazı nazik yaratıldığı için Allah sütü ona kolay akıttı. Sen de nazik, nazenin ve aczinin farkında ol ki, nimetler aksın sana” buyurur (Mesnevi, Cilt 3). Hz. Mevlana yine bir başka yerde zıtların birbirini nasıl çektiğini ifade ederek şunları söyler; “Varlık elde etmek için yokluk gerek. Mimar ev yapmak için boş arsa arar. Marangoz, ahşap işi yapmak için ham tahta arar. Saka, su satmak için susuz ev arar. Yokluğa dikkat et, onda çok hikmetler var” (Mesnevi, Cilt 6). Beyaz çizginin en iyi siyah zeminde görünmesinde olduğu gibi, ilahi kudret de en fazla, belirgin özelliği ‘acz ve zayıflık’ olan zeminde tecelli edecektir.

Bilim adamlarına göre bir hücre sekiz milyar kez büyüyerek bebek haline gelmektedir. Bunu o hücrenin gücünden mi zayıflığından mı bilmeliyiz? İnsanın en zayıf ve güçsüz olduğu zaman anne karnındaki dönemidir. İşte bu dönemde en kaliteli rızka en kolay bir şekilde erişir. Anne karnındaki bebek, göbeğindeki bir hortum aracılığıyla, ağzını bile oynatmaya gereksinim duymadan beslenir. Dünyaya geldiğinde biraz olsun güçlenmiş olduğundan memeden süt emmek için en azından ağzını oynatmak zorunda kalır, Ama yine de ciddi bir zorluk sayılmaz bu. Asıl zorluk insan güçlenmeye, bedeni şekillenmeye başladığında ortaya çıkar. Vücudu kuvvet elde etmeye başlayınca kendi eliyle beslenmek zorunda kalan insan, daha güçlendiği dönemlerde rızkını kendi kazanmak zorunda bırakılacaktır. İnsanın acizlik ve zayıflığı azaldıkça Cenab-ı Hakk’ ın rahmet ve kudretinden istifadesi de doğal bir şekilde azalacaktır. Ancak dua, insanın acizliğiyle yeniden buluştuğu bir fiildir ve ona bütün kapıları açan sırlı bir güç kaynağıdır. İnsan kendisini güçlü vehmettiğinde, yani zaaf ve aczini unuttuğunda, Rahman ve Rahim isimlerinden ve dolayısıyla Bismillahirrahmanirrahim’ in bereketinden mahrum kalacaktır. Aksine zayıf ve yetersiz olduğunu anladığında, bu hislerin zıttı olan güç, yeterlilik, kudret ve rahmeti üzerine çekmiş olacaktır. İnsanı rahmete en hızlı rapteden sır Besmele’de saklıdır. Bismillahirrahmanirrahim insanın zayıflık ve yetersizliğinin ilanıdır; ben zayıfım, yetmiyorum, Yarabbi sense kudretlisin, güçlüsün ve her şeye gücün yeter; Rahman ve Rahim isimlerinle senden beni güçlendirmeni bekliyorum, demektir.

Hakikatte güçlü insan yoktur. İnsan ya az zayıftır veya çok zayıftır; daha doğrusu zayıflığını az veya çok idrak edenler vardır. Acz ve yetersizliği hissetmenin önündeki en büyük engel, insanı yalancı bir kudrete ve vehmi bir güce sahip olduğuna inandıran, enaniyettir. Sonsuz Kudret Sahibi’nin eksiksiz desteğinden insanı uzaklaştıran bir hastalıktır enaniyet… Enaniyet, ilahi yardımların insana ulaşmasına, inayetin onu kuşatmasına engel olur ve ilahi şefkatle arasında perde olur. İnsan enaniyeti terk edip, zayıflık ve acizliğinin farkına vararak öyle neticeler elde eder ki, kendi gücüyle o sonuçların milyonda birine dahi ulaşamaz. Sezai Karakoç’un “Kalp, yumuşadıkça sağlamlaşır” dediği gibi güç, zayıflıkta saklıdır.

Dünyayı değiştiren insanların acizliklerinin farkındaki insanlar olması tesadüfle açıklanamaz elbette. Hz. Muhammed (sav) gücüne değil zayıflığına vurgu yapmıştır ve dünyayı değiştirmiştir. O (sav) “Din gariptir, gariplerle gelmiştir ve garip lerle devam edecektir. Gariplere müjdeler olsun!” buyurmaktadır. Buradaki gariplerden kasıt, zayıf, fakir ve güçsüz insanlardır. Dilimizdeki ‘gariban‘ kelimesi bu manayı gayet güzel karşılar. İslam’ın ilk müntesiplerinden kimsenin statüsü, makamı, gücü ve serveti yoktu. Ama onlar dünyanın her tarafına yayılmayı başardılar. Hz. İsa (as) kuvvede değil aczle iş görmüş ve dünyaya ilahi boyayı çalabilmiştir. Hz. Nuh (as) gücünden değil zayıflığından medet ummuştur ve harcadığı bin yıla yakın emek ancak bir elin parmakları kadar insanın hidayetine vesile olabilmişken, aczine vurgu yaparak söylediği ”Rabbim ben yenildim” sözleri dünyanın yıkılışına ve yeniden yapılışına sebebiyet vermiştir.

Karun’un çok kuvvetli görünmesi ve çok zengin olması onun yere batırılmasına engel olamamıştır. Firavun büyük imkanlara sahip bir insandır ama onun da akıbeti malumdur. Nemrutsa bir sineğin burnundan içeri girmesiyle, başını duvarlara çarpa çarpa ölmüştür. Alemlerin Rabbi’nin onu ordularla değil sinekle öldürmesi onun hakikatteki güçsüzlüğüne vurgu yapmak değil midir? İnsanın neye hakiki ihtiyacı var ve neyi elde etmeye gücü yetmiyorsa, aczi ve zayıflığı, duası ve gözyaşları neticesinde kainatın bütünü, Allah’ın emriyle çözümü ona ulaştırmak için seferber olacaktır. İnsanın vehmi gücüyle açamadığı kapılar, aczine hürmeten açılacak; tüm çabalarına rağmen altından kalkamadığı sorunlar; zayıflığı, hüznü, duası ve yakarışları sebebiyle çözüme kavuşacaktır.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 27 kez okundu