Bir İrşad Metodu

| Yazar | Dr. M. Selim Arık | Yeni Ümit Dergisi | Ekim-Kasım-Aralık -2005 |

Kur’ân, kendi ifadesiyle insanları irşâd ve doğru yolu göstermek için inmiştir. Bu yönüyle Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’i hem ibadet, hem de hayat rehberi olarak “Ahlâk-ı Hasene” kabul etmişlerdir. Sünnet ise; Kur’an’ın beşer hayatındaki tatbik sahasını gösteren Peygamberî bir yol ve “Üsve-i Hasene”dir. İşte Kur’ân ve Sünnet’in insan hayatına nasıl aksetmesi gerektiğini çok iyi anlayan ve kavrayan öğrencilerden biri de meşhur sûfî mutasavvıf Hâtim el-Esam’dır. Nitekim sekiz meselede hocası Şakik el-Belhî’yi dahi hayrette bırakarak “seçkin talebe” unvanını almıştır.1 Hicri III. asırda yaşayan bu gönül sultanı, hocasının vefatından sonra otuz yıl uzlet hayatı yaşamış sonra da hac yolculuğuna çıkmıştır.

Esam (sağır) lakabını ise şu hadiseden dolayı aldığı rivayet edilir: Bir gün huzuruna dertli ve biçare bir kadın gelir. Derdini anlatırken o heyecan içinde kadından bir yellenme sesi duyulur. Zavallı kadın utancından ve mahcubiyetinden kıpkırmızı olur bir şey söyleyemez. Hâtim el- Belhî’nin ise ne yüzünde ne gözünde zerre kadar bir değişiklik olmaz. Hatta vakarlı bir edâ ile kadına: “Hatun! sözlerini duyamıyorum, çok ağır işitiyorum yüksek sesle konuş! Ben sağırım!” der. Bunun üzerine kadın da duyulmadığını düşünerek sanki yeniden hayata dönmüş gibi sevinip sualini rahatlıkla tekrarlamıştır. Zira Kur’ân’dan öğrendiği şu ayet ile “İyi güzel ve tatlı bir söz, bir ayıp örtme, peşinden eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır” (Bakara, 2/263. ) ve Sünnetten öğrendiği şu hadis “Kim başkasının ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter” (Buhârî, Mezâlim, 3) düsturunu çok nazik ve hâzık bir şekilde uygulayan bu Allah dostu ve velisine el-esam (sağır) lakabı bu hadiseden sonra verilmiştir.

İleride herkesin gıpta ile bahsedeceği henüz talebe olan Hatim el-Belhî ile hocası Şakık el-Belhî aralarında şöyle bir konuşma geçer:

-Hocası Şakik : Kaç yıldır benden ders alıyorsun?

-Hâtim : “33 yıldan bu yana” diyerek cevap verir.

-Hocası Şakîk : 33 yılda ne öğrendin?

-Hâtim : “Ancak sekiz mesele öğrenebildim” der.

-Şakik el-Belhi : “Fe Subhanallah! Seninle 33 yıl beraber olduk o kadar şeyler öğretmeye çalıştım, demek ki ancak sekiz mesele öğretebildim!. Yazık bana! Fazla faydalı olamamışım! O halde öğrendiğin sekiz mesele nedir?” der. Bunun üzerine Hâtim el-Belhî hocasına şunları sayar:

BİRİNCİSİ: İnsanlara baktım ki, her birisinin bir sevdiği var. O sevdiği ile hayatını sürdürüp gidiyor. Ölümü hiç aklına getirmiyor. Fakat kabre varınca sevdiğinden ayrılıyor. Bu hali görünce Kur’ân-ı Kerîm’deki

قلْ إنّ المَوْتَ الذي تفِرّونَ مِنه فإنّه مُلاقيكُمْ ثمّ ترَدّونَ إلى عالِمِ الغَيْبِ وَالشّهادَةِ فَيُنَبّئُكُم بما كنْتُمْ تَعْمَلونَ

“Sizin kendinizden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz” (Cuma, 62/8) ayeti ile, Hz. Peygamber’in şu hadisini hatırladım:

يَتْبَعُ المَيّتَ ثلاثة ٌ فيَرجعُ اثنانِ وَيَبْقىَ مَعهُ واحِدٌ يَتبَعُهُ أهْلُهُ وَمالُهُ وَعَمَلُهُ فيَرجعُ أهلهُ وَمالهُ وَيبْقيَ عَمَلُهُ “

Ölüyü kabre kadar üç şey takip eder; ikisi döner biri kalır. Yakınları ve malı döner, ameli ile başbaşa kalır.” (Buhârî, Rikâk, 42) Bunun üzerine ben de salih amelimi kendime sevgili yaptım ki kabre girdiğimde benden ayrılmasın!

İKİNCİSİ: Nâziât suresinin 40 ve 41. ayetlerini düşündüm. Burada Allah Tealâ:

وَأَمَّا مَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ وَنَهىَ النّفْسَ عَنِ الهَوَى فإنّ الجنّة َ هِيَ المَأوَى

“Her kim Rabbinin makamından korkup nefsini heva ve şehevattan alıkoymuşsa işte cennet onun varacağı yerdir” buyuruyor. Bu ayeti öğrenince nefsimle mücadele edip onun dizginlerini elime aldım, nefsimi itaatta daim eyledim.

ÜÇÜNCÜSÜ: İnsanlara baktım. Gördüm ki devamlı dünya için çalışıp çırpınıyorlar. Ne kazanırlarsa onu biriktiriyorlar. Ahirete hazırlık yok. Oysa ki Cenab-ı Hak:

ماعِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَما عِنْدَ اللهِ باقٍ

“Sizin yanınızdaki dünya nimetleri tükenir, Allah’ın katındaki rahmet hazinesi ise bâkidir” buyurmaktadır. (Nahl, 16/96.) Bu ayeti hatırladım ve senelerdir kazanıp, biriktirmiş olduğum şeyleri Allah rızası için tasadduk ettim ve ahiret azığı olsun diye Allah’a emanet eyledim.

DÖRDÜNCÜSÜ: İnsanlara baktım, üstünlüğü soyda, sopta, zenginlikte, makam ve mevkide zannediyorlar. Ben ise Allah’ın: إنّ أكْرَمَكمْ عِنْدَ اللهِ أتْقاكُم “Biliniz ki, Allah katında en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır.” (Hucurât, 49/13.) kavli kerimine baktım ve takvaya sarıldım. Ta ki Allah yanında mükerrem olayım.

BEŞİNCİSİ: Şu insanlara baktım, mal ve şöhret sebebiyle birbirlerine haset ve buğuz ediyorlar. O zaman yine Allah’ın kelamına müracaat ettim;

نَحْنُ قسَمْنا بَيْنَهُم مَعِيشَتَهُم في الحيوةِ الدنيا

“Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında biz taksim ettik” (Zuhruf, 43/32.) âyetini düşündüm, benim hakkımda irade buyrulmuş olduğu taksimata razı oldum. Herkesle iyi geçindim. Hiç kimseye hased ve düşmanlık etmedim.

ALTINCISI: İnsanlara baktım birbirlerine düşmanlık edip, birbirlerine kötülük etmekte sanki yarışıyorlar. Hakikatte düşmanıma baktığımda onun da şeytan olduğunu düşündüm. Cenab-ı Hakkın إنّ الشّيْطانَ لكُمْ عَدُوٌّ فاتّخِذوُهُ عَدُوًًًّا “Şeytan sizin bir düşmanınızdır. Onun için sizde kendisini bir düşman kabul ediniz” ( Fâtır, 35/6.) fermanına baktım ona düşman oldum ve insanların hepsini Allah için sevmeye başladım.

YEDİNCİSİ: Baktım ki bütün insanlar dünyevi ihtiyaçları için çalışıyorlar. Bunun için nefislerini dahi zillete düşürüyorlar, hatta haram ve şüpheli şeylere bile giriyorlar. Bunun üzerine şu ayete baktım:

وَما مِنْ دآبّةٍ فى الأرْضِ إلاّ على اللهِ رِزْقهُا

“Yeryüzünde ne kadar yürüyen canlı varsa hepsinin rızkı ancak Allah’a aittir.” (Hûd, 11/6.) Böylece kendimi de o canlılar arasında bir canlı olarak hesap ettim ve ömrümü Rabbimin taatında geçirmeye koyuldum.

SEKİZİNCİSİ: Gördüm ki insanların kimi malına, kimi mülküne, kimi sanatına, kimi gençliğine… güvenip dayanıyor. Böylece insanlar mahlukata güvenmiş oluyorlar. Oysa Cenab-ı Hakkın:

وَمَنْ يَتوَكّلْ على اللهِ فهُوَ حَسْبُهُ

“Kim Allah’a güvenip dayanırsa ona Allah kâfidir” (Talâk, 65/3.) ayetini hatırladım ve yalnız Allah’a güvenip O’na dayandım.

Bütün bunları can kulağıyla dinleyen hocası Şakik el-Belhî: “Ey Hâtim! Gönlümü hoş ettin. Kur’ân’dan pek güzel istifade etmişsin. Bu saydığın şeyler üzere amel edersen iki cihanda mutluluk senindir. Ben dahi bunlarla amel edersem ancak kurtulabilirim. Seni tebrik ederim beni de irşâd ettin. Rabbimden tüm talebelerin böyle yetişmesini niyaz ederim. Allah sana hayırlı ve uzun ömür versin, gönlün muhabbet ve sürûrla dolsun.” İşte Kur’ân’ın mesajını iyi algılayan ve hocasını dahi hayrette bırakan eğitim ve öğretimde herkese örnek olabilecek hakiki bir mürşid talebe portresi.

Netice olarak irşâd ve eğitimde başarılı olmanın sırrı Kur’ân ahlâkını yaşamaktır. Zira bizlere muallim olarak gönderilen Hz. Peygamber’in ahlâkının da bizzat Kur’ân olduğunu Hz. Aişe (r.ah) vâlidemiz “Allah’ın Nebisi’nin ahlâkı Kur’an idi” şeklinde haber vermektedir. (Bkz. Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 139.) Çünkü Kur’ân her fırsatta insanların Allah’a kul olduğunu hatırlatır ve kulluğun onun için bir şeref, bir paye olduğunu devamlı vurgular. Kısacası Kur’ân’ı anlamak ve onunla yaşamak, onun özünde derinleşmeye ve Hz. Peygamber’i tanımaya bağlıdır. Kur’an’la münasebette işin esası, bilginin ötesinde bütün insanî duyguları harekete geçirip samimiyetle yaşamaktır.

_________________

*Bu makale, Muhammed Haccâr’ın “Semîru’l-Mü’minîn” adlı eserinden (s. 296-298) istifade ile hazırlanmıştır. Ayrıca bkz. Gazzali, İhyau ulûmi’d-dîn, Beyrut, I, 65.
1- Hâtim el-Esam el-Belhî (v. 237) Afganistan’ın kuzeyindeki bir şehir olan Belh’te doğmuştur. Meşhur mutasavvıf Horasanlı Şakik el-Belhi’nin (v. 153) talebesidir. Bkz. İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân, II, 26, 475. Horasan, İran’ın kuzeydoğusunda bir eyalettir. Farsça “Güneş’in doğduğu yer, doğu bölgesi” manasında bir isimdir. Horasan’ın tasavvuf tarihi açısından da önemli bir yeri vardır. Meselâ H. II. yüzyıldan itibaren “Zühhâd” adı verilen Şakik el-Belhi, (v.153) İbrahim b. Edhem, (v.161) Fudayl b. İyaz, (v.187) Bişr el-Hâfi, (v.227) Hâtim el-Esam (v.237) ve Ahmed b. Harb gibi meşhur sûfiler buralarda yaşamışlardır.

Bu yazı 38 kez okundu