17-) Aksiyon ve Düşünce

Hareketin bittiği noktada düşünce, düşüncenin bittiği noktada hareket başlar. [Muhakemât, “3. Makale, 2. Maksat”]

AKSİYON VE DÜŞÜNCE

Hareket veya aksiyon ve düşünce, bir bakıma insan hayatının özeti gibidir. Bunlar, birbirine sebeptir, birbirini doğurur ve birbirini tamamlar. Aksiyon ve düşünce silsilesinde insanın belli bir hedefi ve bu hedefi seçmede ve ona ulaşmaya çalışmada belli bir niyeti olur. Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) gelen ilk vahiy, bir aksiyon emriydi: “Oku!” Ve arkasından neyin okunacağı değil, ne için, ne veya kim adına okunacağı buyruluyordu: “Yaratan Rabbi’nin adına (ve adıyla)!” (Alâk Sûresi/96: 1) Demek ki, peygamberlik aksiyonunun, belki bütün İslâmî aksiyonun adı “okumak”tır. Kâinatı okumak, insanı okumak, Kur’ân’ı okumak ve yine okumanın manâsı içinde (okuduğunu) yaşamak. Okumak, hem öğrenmeyi hem yaşamayı, hem ilmi hem hayatı veya pratiği içine alan bir kavramdır. Dolayısıyla bilme, inanmaktan ve yaşamaktan; inanmak, bilme ve yaşamaktan; yaşamak, bilme ve inanmaktan ayrılmaz, ayrılmamalıdır. İlim, “bilimsel” teoriler yumağı ve malûmat yığını değil; bizzat zihinle, kalble, bedenle tecrübe edilen gerçeklerdir. Bundandır ki İslâm, bir teoriler toplamı değildir; o, baştanbaşa hayat ve aksiyondur; manâsını aksiyonla bulur, kendisini aksiyonla açar. İslâm Fıkhı da, kitaplarda yazılı kaideler toplamı değildir; o, bizzat pratiktir, manâsını pratiğinde bulur.

Dolayısıyla, İslâmî pratiği veya İslâmî bir pratiğin içinde olmayan bir insan, teoride İslâm’ı ne kadar bildiğini zannetse de hükümlerinde çok defa yanılır; İslâmî bir pratik içinde olanları da gerektiği gibi anlayamaz ve İslâm adına doğru değerlendiremez. Yine bundandır ki, İslâm’ı teori olarak çok iyi çalışmış bulunan oryantalistler, onu hayatında tatbik etmeye çalışan sıradan bir mü’min kadar kavrayamazlar. Kısaca, aksiyon ve düşünce, birbirinden ayrılmaz bir bütündür; sağlam ve yerinde aksiyon sağlam düşünceyi, sağlam düşünce sağlam aksiyonu doğurur ve böylece bir aksiyon–düşünce salih (doğurgan) dairesi ortaya çıkar.

Meselenin bir de şu boyutu vardır:

Aksiyonla veya hareketle düşünce arasında bir geçiş hattı, bir diğer ifadeyle, sebeple netice arasındakine benzer bir bağ vardır. Bu bağ, insanı aksiyonla düşünce, sebeple netice arasındaki münasebeti görmeye götürür; hattâ bu bağ, sözkonusu münasebettir. İşte insan, bu bağ veya münasebeti görmek veya keşfetmekle yeni terkiplere, yeni düşünce ve davranış kalıp ve kaidelerine ve bütün bunların arkasında sanki onların asıl sebepleri veya onlardan sorumlu gibi görünen birtakım kanunlara erişir. Esasen hadiseler de, bu kanunları bize gösterir. Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin bazıları, âyet veya âyet gruplarında anlatılan hadiselerin altında yatan kanun veya düsturların ifadesiyle biter. Meselâ, Hz. Yusuf’un kardeşi (Bünyamin)’i yanında alıkoymasına gerekçe olan hadisenin sonunda Kur’ân-ı Kerim, bu gerekçeyi ve onu doğuran hadiseyi Cenab-ı Allah’ın hazırladığını beyan buyurur ve sonra şu çok önemli küllî kaideyi beyan eder: Her bir bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen (ve hepsinin üstünde her şeyi bilen olarak Allah) vardır. (Yusuf Sûresi/12: 76) İnsan, eşya ve hadiselerdeki sebep-sonuç bağını, aksiyon ve düşünce arasındaki geçiş hatlarını görmek veya keşfetmek, böylece yeni terkiplere, yeni düşünce ve davranış kalıplarına ulaşmak ve bunların altında veya arkasında yatan kanunlara erişmekle zihnen ve kalben inkişaf ve bu inkişafa paralel maddî ve teknolojik açıdan terakkî eder. Pozitif ilimler açısından ilim dediğimiz şey de, bir açıdan söz konusu terkip ve tahlillerde bulunabilme, kıyas, tümevarım ve tümdengelim gibi yollarla eşya ve hadiseler arasında gezinip, onların arkasındaki küllî kanunları görebilme ve bunlardan hareketle cüz’iyatı da yorumlayabilme kabiliyetidir.

Evet insan, bu kanunlardan istifadeyle bir şeyler yapma ve üretme kabiliyetini de haizdir. Bütün bunlara rağmen, insan, her sahada olduğu gibi, bu alanda da mükemmel değildir; her bir hadiseyi bütün boyutlarıyla, onu doğuran sebep ve sonuçlarla kavrayamadığı gibi, sebepleri, sonuçları ve altlarında yatan kanunlarla birlikte bütün hadiseleri bir arada göremez ve değerlendiremez. Dünü tam bilmediği gibi, bugünü de tam bilmez; yarını nerdeyse hiç bilmez. Oysa denebilir ki, tarihin ilk gününden bu yana hadiseler arasında münasebetler vardır; tarih, birbirinden kopuk hadiseler bütünü değildir. İnsan hayatı da, toplumların hayatı da, kâinatın hayatı da âdeta organik birer bütündür. İşte insan, ne bu bütünü ne de onun cüz’lerini, unsurlarını tam manâsıyla görüp, hatasız değerlendirebilir.

Ayrıca, insanı da, insanları da, onun münasebet halinde bulunduğu bütün çevreyi de her bakımdan ve tam doğru olarak tanıyamaz, kavrayamaz. Bu husustaki kabiliyet ve kapasitesinin eksikliğinin yanısıra insan, hatadan, düşmekten kurtulamaz; başına üşüşen evham ve şüpheler de peşini bırakmaz. Bundan dolayı insan, her halükârda vahiy alan bir peygambere ve onun kılavuzluğuna muhtaçtır. Ta ki, kâinattaki mükemmel nizama, eşya ve hadiseler arasındaki bağlara, aksiyon–düşünce, sebep–sonuç münasebetine ve çevresiyle birlikte kendi mahiyetine göre davranabilsin ve kâinatın ve hayatın temeli olan dengeyi bozmasın.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 32 kez okundu