23-) Katmerli cehaletin, sathîliğin, gerçeğe kapalı kalmanın ve soğuk taassubun sebepleri

Ülfet, katmerli cehalete ve sathî bakışa sebeptir. [Muhakemât, “3. Makale, 1. Maksat”]

Gerçekten katmerli cehaletin, sathîliğin, gerçeğe kapalı kalmanın ve soğuk taassubun en önemli sebeplerinden biri ülfettir; ilmî araştırmalara, yani tahkike mani olan en belli başlı sebeplerden biri yine ülfettir. İnsanlar, alıştıkları ve doğru kabûl edip şartlandıkları şeyleri kendilerince malûm bilir ve gerçek zannederler. Hattâ ülfet (kanıksama) dolayısıyla pek çok harikaları sıradan görüp, onlara ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm ve sıradan zannettikleri o şeyler, birer harika ve birer Kudret mûcizesi oldukları halde, ülfet sebebiyle onlar üzerinde düşünmezler. Bunun yerine, fıtrata müdahalenin sebep olduğu anormallikleri harika zannederler.

Meselâ insan, baştan başa bir harikalar mecmuasıdır. Bütün insanlar yapı olarak aynı malzemeye dayandıkları ve birbirlerinin aynısı oldukları halde, kıllarına ve parmak uçlarına, daha öte DNA’larına varıncaya kadar birbirlerinden ayrı oldukları gibi, simaları, karakterleri, kabiliyetleri, beğeni ve tercihleri açısından da birbirlerinden farklıdırlar. Her bir hücre, hücreyi oluşturan çekirdek, zar, DNA ve RNA gibi unsurların her biri, birer mûcizedir; bütün insanlar bir araya gelseler, yapamayacakları harikalardır. Ama insan, ülfet sebebiyle, bunlarla sürekli haşir–neşir olması sebebiyle, bu mûcizeleri görmez; daha büyük harfler olan ellerin, parmakların, yüzün yapısına dikkat etmez, fakat, aslında bir anomalilik olarak biri altı parmaklı doğsa bunu harika zannederek, günlerce üzerinde durur. İnsan, kendileriyle ülfet, yani alışkanlık peyda ettiği şeyleri böylece sıradanlaştırır ve üstüne üstlük, onları bildiğini zanneder. Hele bir de kendisiyle alışkanlık peyda ettiği şeye “bilimsel” bir ad takmışsa, artık onu bir daha incelemeye değer bulmaz. Katmerli cehaletin beslendiği bir bataklıktır bu tavır.

Kur’ân’ı, Kur’ân üzerine yazılmış mealleri, Risale-i Nurları okuruz; belki çokça da okuruz. Çok defa da okuduğumuzu anladık zanneder ve geçeriz. Oysa idrak ve manâ adına zihnimizde belirmiş, tecessüm etmiş, kalıp giymiş bir şey yoktur. Meselâ, “Lâ ilâhe illa’llah – Allah’tan başka ilâh yoktur!” deriz. Böyle demekle İslâm’ın çekirdeği olan bu mübarek “kelime”yi anladığımızı sanırız. Oysa ne ilâhın manâsını biliriz, ne Allah hakkında ma’rifetimiz vardır, ne de Allah’tan başka ilâh olmamasının ne anlama geldiğini, kâinat, hayat, ilimler, düşünce adına bunun ne ifade ettiğini düşünmeyiz bile. Lâ ilâhe illa’llah’ın yanısıra her gün defalarca tesbih, tahmid, tekbirde bulunur, yani “Sübhâne’llah, el-hamdü li’llâh, Allahü ekber!” deriz; fakat Allah ma’rifetinin ve namazın, ibadetin özü, çekirdekleri ve meyveleri olan bu kelimelerin anlamları üzerine zihnimizi de, kalbimizi de yormayız. Böyleyken, bütün bunları bildiğimizi zannederiz. İşte bilmeyi, ilmi, araştırmayı önleyen, sürekli söylemekten ve iç içe olmaktan kaynaklanan bildiğimizi zannetmemizdir, yani ülfettir.

Kur’ân-ı Kerim’de, “Göklerde ve yerde o kadar çok âyetler var ki! Fakat onlar, bu âyetlerle sürekli iç içe, yan yana bulundukları halde hep bir aldırmazlık içinde geçip giderler.” (Yusuf Sûresi/12: 105) buyrulur. Kâinatta her bir şey, her bir hadise, Cenab-ı Allah’ın varlığı ve Birliği dâhil, iman esaslarına açık birer delildir. Fakat bütün bunlarla sürekli bir arada ve iç içe yaşıyor olmamız, onların ne kadar harika olduğunu görmemize engel olmaktadır. Onların ne kadar harika olduğunu göremediğimiz gibi, onların ifade ettikleri manâları da görmez, işitmez ve üzerlerinde düşünmeyiz. Daha tehlikelisi, bu körlük, sağırlık ve düşüncesizliğimiz, onların her biri iman esaslarına apaçık bir âyet iken, onları inkâra ve küfre basamak yapmaya kadar gidebilmekte, öyle ki, şuursuz, ilimsiz, iradesiz tabiatı veya her bir şeyi ilâh yapma, yaratıcı yapmaya kadar varabilmektedir. Kur’ân-ı Kerim, “Sen (Allah’ın her bir icraatı, kâinattaki her bir şey, her bir hadise karşısında) hayretten hayrete düşer, hayranlıktan hayranlığa geçersin, onlar ise alay ederler!” (Sâffât Sûresi/37: 12) buyurur.

İnkârcılar, ülfetin ve materyalist bilimciliğin kalblerini mühürleyip, gözlerini kör ettiği insanlar, mü’minlerin eşya ve hadiselerde okudukları manâlarla, eşya ve hadiselerin mesajları ile, onların iman esaslarına nasıl parlak bir âyet oluşuyla alay ederler. Bu dehşetli cehalet, sathîlik ve insanı insanlığından utandıracak tavrın en önde gelen bir sebebi ülfettir; baştan başa âyetler meşheri olan “tabiat”ın koynunda, onunla iç içe yaşıyor olmamızdır. Bu tavrın bir diğer boyutu da, eşya ve hadiselerdeki harikalığı görmezken, anormalliklere, anomalilere, fıtrat ve kaide dışılıklara harikalık vermektir. Bilhassa ilim ve terakkî asırları denilen son asırlar, ülfetten kaynaklanan bu katmerli cehalet ve sathîliğin en fazla görüldüğü asırlardır.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 24 kez okundu