Doğru sözü ayıplayan nice insan vardır ki, âfeti, hasta olan anlayışındadır. [İşârâtü’l-İ’caz, “Nübüvvet Hakkında, 6. Mesele, 2. Nükte”]
Bazen de konuşan veya yazan insan, sözün güzelliği ve ondan beklenen tesiri sağlamakla ilgili yukarıda sözü edilen bütün faktörleri nazara alır, fakat en mükemmel biçimde söylenmiş en doğru bir sözü bile ayıplayan nice insan çıkar. Meselâ, kendilerini üdebâ ve bülâğadan, yani edebiyatçı ve belâğat ustası sayan niceleri, güya Kur’ân-ı Kerim’de tenkit noktaları bulurlar. İşte, böylelerin âfeti de, anlayışlarındaki hastalıktır. Yazan ve söyleyen sözün unsurlarını bilir de, dinleyen ve okuyan bilmez; bilmeyince, en güzel söylenmiş en doğru sözleri tenkide kalkışır. Kur’ân-ı Kerim, baştan sona belâğat mûcizesidir. Her seviyeden insana tam bir öğretmen ve yol göstericidir. O, her dönemde her seviyeden herkese hitap eder. İnsanların, yani Kur’ân’ın muhataplarının çoğu ise avamdır. İrşad ve ta’limde, yani öğretmede çoğunluk esas alınır. Meselâ, bir öğretmen ders işlerken yalnızca zekî, başarılı ve çalışkan talebeleri nazara alırsa, her zaman bu tür talebeler azınlıkta olacağı için, öğrencilerinin çoğunu ihmal etmiş ve vazifesini yapmamış olur. Ders, daha başarılı ve çalışkan talebeleri de mahrum ve ihmal etmeyecek şekilde, fakat en zayıf öğrencilere göre işlenir; öyle işlenir ki, hem o öğrenciler belli seviyede, en azından sınıfı geçecek seviyede öğrenir, hem de diğer öğrenciler alacağını tam alır ve en yüksek notla sınıflarını geçerler.
KUR’ÂN’A AİT BİR ÜSLÛP ÖZELLİĞİ
İşte, Kur’ân-ı Kerim, en derin, en ince gerçekleri idrak seviyesi en altta olan insanlara da takdim buyurur. Bunu yaparken, bu tür gerçekleri çok zaman derinliği ve mücerretliği içinde anlatmaz. Çünkü, bilhassa avam, hattâ havas denilen ilim ve idrakteki seçkinler bile, mücerret gerçekleri mücerretliği içinde anlayamazlar. Bundan dolayı Kur’ân, temsiller, istiareler, mecazlar kullanır. Meselâ, bir yanda Allah hakkında hiçbir malûmatı olmayan, büyüklük deyince gözünü semaya çeviren, Cenab-ı Allah’tan gelecek bir cezayı semâdan bekleyen bedevîleri tehdit ederken, “Yoksa semâdakinin sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Oysa bir de bakmışsınız, yer titriyor ve çalkalanıp duruyor. Veya semâdakinin üzerinize kasıp kavurucu bir kum fırtınası göndermeyeceğinden mi emin oldunuz? İkazım ne imiş, ne manâya geliyormuş, yakında bileceksiniz.” (Mülk Sûresi/67: 16–17.) buyurur.
Peygamber Efendimiz de (s.a.s.), yine bir bedevîye Allah’ı anlatırken, Cenab-ı Allah için aynı şekilde “semâdaki” ifadesini kullanır. Maksadın hâsıl olması için bir bedevînin başta Cenab-ı Allah’ı bu şekilde semâda, çok yükseklerde imiş gibi düşünmesinin mahzuru yoktur. Fakat aynı Kur’ân, “Ona benzer, O’nun gibi hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ Sûresi/42: 11.), yani “Cenab-ı Allah, kâinatta hiçbir şeye benzemez; O, hiçbir şey gibi değildir.” buyurarak, Cenab-ı Hakk’a yer ve zaman isnat edilemeyeceği ikazını yapar. Burası, Allah’a inanan bir insanın daha sonra merhale merhale geleceği bir ma’rifet noktasıdır. Dolayısıyla, bu noktaya gelen bir insan, Mülk Sûresi’nin yukarda geçen âyetlerinden, yani “semâdaki” ifadesinden “her şeyin üzerinden her nesneyi gören ve kontrol eden Zat” manâsını anlar ve burada semâdan asıl kasdın yücelik ve her şeyi en yukarıdan kontrol olduğunu kavrar.
Yine Kur’ân, Cenab-ı Allah’ı tanıtırken, O’nun kâinat üzerindeki tasarrufunun niteliğini anlatırken, bir sultanın saltanat tahtında yaptığı tasarrufu nazara verir ve “Rahmân, Arş’ın üzerine istivâ etti.” (Tâ-Hâ Sûresi/20: 5.) ifadesiyle kinaye yapar. Fakat, idrak seviyesi yüksek ve Cenab-ı Allah hakkında ma’rifeti belli noktaya gelmiş biri, bundan Cenab-ı Allah’ın kâinat üzerinde mutlak otorite sahibi olduğunu ve bu otoritesini mutlak ve karşı konulmaz bir tarzda icra ettiğini anlar. Ma’rifeti daha gelişmiş bir başkası, bu manâ ile birlikte Rahmân ile Arş arasında münasebet kurar ve buradan ‘taayyünât’ mertebelerine yönelir.
Kur’ân, ayrıca, bir hakikati bütün yönleriyle anlatır; fakat bunu yaparken öyle bir üslup kullanır ki, her idrak ve ilgi sahibi, aynı ışığın bir kristalde farklı yansımaları gibi o hakikatin kendine bakan yanını görür ve tatmin olur. Bu anlatım şeklini seçmiş âyetlere “müteşabih” denir. Bazen de Kur’ân-ı Kerim, çok yönlü bir hakikati farklı yanlarıyla farklı yerlerde, farklı hadiseler ve münasebetler ağı içinde, farklı sebeplerle, farklı maksatlar için ve farklı üsluplarla takdim eder. Kur’ân’ın nerdeyse 50 sûresinde zikredilen değişik boyutlarıyla Hz. Musa kıssası, yani bu kıssa ile nazara verilen gerçekler, ibretler, dersler, buna en bariz örnektir.
İşte, belâğat kaidelerinden, söz söyleme sanatından, irşad ve öğretme sanat ve tarzından habersiz biri kalkar, bu üslûba itiraz eder. Böylelerinin âfeti, kendi anlayışlarındadır; idraksizliklerinde, bilgisizliklerinde, bilmediklerini de bilmeme mürekkep, hattâ bilmediklerini de biliyor zannetme mükap cehaletlerindedir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |