Beğendiğin şeyde ifrat etme! [Sözler, “Lemeât”]
İfratın, yani bir yönde dengeden sapıp aşırı gitmenin en fazla görüldüğü sahalardan biri de, beğenme, takdir etme, sevme veya düşmanlıkta ifrattır. İnsan, bilhassa duygularını çok dengede tutamaz. O bakımdan, duygular iyi kontrol edilmeli, aklın ve iradenin dizgininde olmalıdır. Sadece akıl, insanı kurutur, kupkuru yapar; sadece duygular, insanı çürütür; yanlıştan yanlışa sürükler ve insanın başına olmadık işler açar. Dolayısıyla duygular, akıl ve iradenin kontrolünde olmalı; buna karşılık akıl, duygularla ‘sulanmalı’, yumuşatılmalı ve asla kuru akılcılığa düşmekten, hissizlikten uzak tutulmalıdır. Bu çerçevede olmak üzere, sevgimizde de, takdir ve beğenmemizde de asla aşırı gitmemek gerekir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.), buyurduğu üzere, Allah varken, her şeyi görür, duyar ve bilirken, biz kimseyi tam tezkiye edemez, kimse hakkında aşırı takdir ve övgülerde bulunamayız. (Buharî, “Şehadât” 16; Müslim, “Zühd” 65; Ebû Davud, “Edeb” 10) Çünkü biz, tam göremez, tam duyamaz, tam bilemeyiz.
İkinci olarak, düşmanlık, mü’minin asla şiarı olamayacağı gibi, mü’minin kalbinde de yer bulmamalıdır. Mü’min, şahıslardan ziyade sıfatlara ve davranışlara bakar. Eğer bir kişi kötü sıfatlarla kuşatılmış ve kötü davranışlar içinde ise ona acımak ve bu acımanın neticesi ve gereği olarak, onun bu sıfat ve davranışlardan kurtulmasına çalışıp, hemen uzaklaşmak gerekir. Ancak, Cenab-ı Allah’ın mutlak kâfir ve zalim olarak bildirdiği, her türlü davranışları ve sıfatlarıyla âdeta mutlak zalim olarak üzerlerinde ittifak edilen insanlar vardır. Küfür ve zulüm, kendileri için sıfattan öte artık bir isim haline gelmiş kişiler vardır. Bunlara Allah için, Allah adına buğzetmek de imanın şiarlarından ve gereklerindendir. Ama bu noktada da, severken de, buğzederken de yine ölçüyü kaçırmamak, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ikazları içinde, severken de, buğzederken de aşırı gitmemek gerekir; çünkü bugün sevdiğimiz, yarın düşmanımız; bugün buğzettiğimiz, (kalbi ve kulağı mühürlenip, gözü tamamen örtülmemişse) bir gün dostumuz olabilir. (Tirmizî, “Birr” 60)
İnsanlar, çok defa bir şeyin şerefini o şeyin zâtından çok neslinde aramaları gibi, hak ve hakikati de kişilerde ararlar. Cemel Savaşı’nda Hz. Ali’ye (r.a.) yaklaşan biri şöyle der: “Ya Ali! Bir yanda sen, öte yanda Aişe, Talha ve Zübeyr. Ben, nasıl davranacağım, hanginizi tercih edeceğim.” Hz. Ali’nin cevabı çok aydınlatıcıdır: “Hakkı ve hakikati şahıslarda aramayacak, şahısları hak ve hakikate göre değerlendireceksin.” Tabiî, bu kaide, Cenab-ı Allah ve peygamberler gibi hakikatin kaynakları ile âlimlerin değer ve itibarını yok saymakta değildir.
Çok defa insanlar, kabûl görmesini istedikleri sözleri ve düşünceleri halk nazarında makbul insanlara atfederler. Bazı vaizlerin, nasihatçıların ve menkıbe yazarlarının Din’i ve dinî emirleri sevdirme, Din’in yasaklarından sakındırma adına mevzû hadisleri Hz. İbn Abbas gibi zatlara atfetmeleri, bu türden bir davranıştır. Fakat bu davranışlar, cehalettir; o zatlara da, Hadis’e de ihanettir. Dolayısıyla, hak ve hakikatten hiçbir sebeple sapmamak gerekir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |