“İzzet ve Azamet ister ki, esbap perdedâr-ı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl ister ki, esbap elini çeksin tesir-i hakikîden.“ (Sözler, “22. Söz, 2. Makam, 2. Lem’a; Lemeât”; Lem’alar, “30. Lem’a, 5. Nükte, 2. Remiz”; Mesnevî-i Nûriye, “Lem’alar”)
SEBEP–NETİCE VE SEBEPLERİN YARATILMASINDAKİ HİKMETLER
Kâinatta, eşyanın hayatında en büyük bir sebebin en küçük ve en basit bir neticeyi bile hasıl etmeye yetmediğini görüyoruz. Dolayısıyla sebepler sadece Allah’ın İzzet ve Azameti’nin önünde birer perde veya birer perde olsun diye yaratılmış olup, neticeyi yaratan veya hâsıl eden, daima Allah’tır; tevhid de buna böyle inanmayı gerektirir.
Ortalama büyüklükte bir bağda 30 salkım üzüm ve her üzümde 150 dane olsa bu, 10 kiloya yakın üzüm demektir. Bu kadar üzümden birkaç litre üzüm suyu çıkar. Oysa bu bağın bir mevsimde topraktan aldığı suyun miktarı belki 50 veya 100 gramı bile geçmez. Aynı şekilde, bir bitkiye veya ağaca canlı kaldığı aylar boyunca gereken bütün hem de çamurlu su, o sımsıkı ve sert köklerden, gövdeden, dallardan geçerek çiçeklere, yapraklara ve nihayet meyvelere kadar uzanır; hem de öyle uzanır ki, ağacın bütün bu cüz’leri, her bir dal, her bir yaprak, her bir meyve arasında kusursuz taksim edilir. Bu iki vakıa, kâinatta müşahede ettiğimiz sayısız gerçeklerden sadece birkaçıdır. Kısaca, kâinatın, kâinattaki her bir varlığın hayatında müşahede edilen sebeplerin hiçbiri, onlara takılan neticeleri asla izah edemez. Kaldı ki, bütün eşya ve sebepler şuursuz, bilgisiz, iradesizken, kâinattaki her bir varlıkta, her bir hadisede, ona sayısız denebilecek faydalar, vazifeler ve münasebetler yükleyen bir Hikmet, bütün kâinatı içindeki her şeyle ve her hadiseyle eksiksiz bilen bir İlim, kusursuz dileyen mutlak bir İrade ve İrade’nin her dilediğini yerine getiren bir Kudret’in varlığı apaçık ortadadır.
Bu açık ve net gerçeğin yanısıra, zahiren müşahede ettiğimiz sebeplerin de varlığı elbette inkâr edilemez. Öyleyse, bu sebepler neden konmuş, neden varedilmiştir? Kâinat ve yaratılış ağacının meyvesi insandır; yani bu ağaç, insanı meyve versin diye yaratılmıştır, öyleyse ondaki bütün faaliyet insana yöneliktir. İnsan, Cenab-ı Allah’ın kâinatta tecelli eden bütün İsimler’ine mazhar olarak yeryüzünün halifesidir. Kendisine irade, öğrenme kapasitesi, öğrenerek ve ibadetle tekâmül veya terakkî etme ve belli bir güç verilmiştir ve o, kendisine verilenler çerçevesinde imtihana çekilmektedir. İmtihan ve onun gerektirdiği hayır ve şerrin varlığı ve insan için sürekli bu ikisi arasında tercihte bulunma durumu, aslında insanın fıtratına ekilen kapasite veya potansiyellerin gelişip aktif kabiliyet haline gelmesine, insandaki bazısı bizzat, bazısı neticeleri itibariyle güzel ve hayra yönelik çekirdeklerin inkişafına hizmet eder.
Meselâ, doğruyu ve hakikati araştırma meyli, sahtekârlıktan, yalancılıktan ve ikiyüzlülükten tiksinme, cömertlik, kanaat, hayırseverlik gibi çekirdekler bizzat hayra yönelik olmasına mukabil, hırs sürekli hayır işlemeye, kıskançlık gıpta ile hayırlarda yarışmaya, israf Allah yolunda ve muhtaçlar için harcamaya kanazile edilerek, yani neticeleri itibariyle yine güzellik ve iyilik kaynağı olsun diye insana verilmiştir. İşte imtihan, bütün bu potansiyellerin gelişip, bu çekirdeklerin inkişaf edip birer aktif kabiliyet ve hayırlar, iyilikler, güzellikler kaynağı olmasına hizmet eder. Ama bazı insanlar, iradelerini yanlış kullanarak, yanlış görüp yanlış değerlendirerek ve yanlışlarda ısrar ederek, kendilerine verilen bizzat hayra yönelik potansiyelleri bile şerrin, çirkinliğin ve kötülüğün kaynağı haline getirebilmektedirler.
İşte, yeryüzü, bir imtihan bir hikmet ve dolayısıyla sebepler diyarıdır. Burada İlâhî Kudret, icraatını sebeplerin perdedarlığıyla, yani sebepler perdesinin arkasından yapar. Böyle olmamış olsaydı, insanın varlığı, iradesi, ilim edinmesi, ilim, iman ve ibadetle terakkîsi, tamamen manâsız olurdu. Sebepleri ve İlâhî Kudret’in icraatının unvanları olan “kanun”ları inceleyerek (b)ilimleri meydana getiremez, icat ve keşiflerde bulunamaz, yeni şeyler ortaya koyamazdı. İkinci olarak, insan, değerlendirmelerinde hatalara düşer; yanlış bakıp, yanlış görebilir. Meselâ, bazı basit ve gereksiz gibi değerlendirdiği hadiseleri Cenab-ı Allah’a kendince yakıştıramaz ve meselâ, “Bu sinekler; şu haşerat niye var?” der; soğuktan, sıcaktan şikâyetçi olur. İşte bu yanlış değerlendirmelerle Hz. Allah hakkında yakışıksız sonuçlara varmasın ve sebepleri görüp, şikâyetlerini Cenab-ı Allah’a yönlendirmesin, yönlendirerek günaha girmesin, hataya düşmesin diye Cenab-ı Allah (c.c.), sebepleri yaratmıştır ve yaratır.
Sebeplerin varlığı ile ilgili bir diğer önemli husus şudur: İnsan, dünyada pek çok şeylerden rahatsız olur, pek çok şeylerden zarar gördüğünü düşünür. Bu sebeple sık sık sızlanır, şikâyetlerde bulunur. Sadece haşerat gibi birtakım varlıklardan veya meselâ depremler, fırtınalar gibi felâketlerden değil, ayrılıklardan şikâyet eder; hastalıklardan şikâyet eder; ölümden şikâyet eder. İşte Allah (c.c.), bu şikâyetler de Kendisi’ne yöneltilmesin, insan böyle şikâyetlerle yine hataya düşmesin diye sebepleri yaratır. Hastalıkları sebeplere bağlar, ölümü sebeplere bağlar. Hattâ O, insanların canlarını almakla vazifelendirdiği Hz. Azrail de (a.s.) şikâyetlerin hedefi kılınmasın diye, ölüm ile Hz. Azrail’in arasına hastalıkları ve başka ölüm sebeplerini, Kendisi ile bu sebepler arasına Hz. Azrail’i koymuştur. Kısaca, Cenab-ı Allah’ın İzzet ve Azamet’i, sebepleri insan aklının nazarında birer perde olarak gerekli kılmıştır.
Fakat sebepler, kâinattaki hadiseleri, onlara bağlanan neticeleri, Cenab-ı Allah’a ait olan icraatı açıklayamaz. Yukarıdaki bir-iki misalde olduğu gibi, onlar, sadece birer bahane, birer mazerettir. Mahsul elde etmek için tarlanın sürülmesi, tohumun ekilmesi bile mazerettir. Bir incir çekirdeğinin o büyük incir ağacını ve onun bütün programını kendinde taşıması ve kilolarla incir vermesi bir mazerettir. O sebepleri sözünü ettiğimiz hikmetler için kullanan Cenab-ı Allah’tır ve sebeplere bağlı görünen bütün neticeler, Cenab-ı Allah’ın Kudreti’ne aittir. İnsan, bu kesin gerçeği inkâr etmemelidir. Tevhid, yani Allah’ın mutlak Birliği’ne iman, bu gerçeği itiraf etmeyi, bunu böyle bilip, buna böyle inanmayı gerektirir.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |