Kur’ân ve Sünnetten Yüz Çevirmenin Dünyevî ve Uhrevî Sonuçları

Kitap ve Sünnetten Yüz Çevirenlerin Ödeyeceği Bedel
Şeytanlar Kimlerin Ayrılmaz Yoldaşı Olur
Bereket Kapılarının Açılmasının Sırrı
Dine Hizmet Maddî Berekete Vesiledir

°°°°°°°°°°°°°°°°°°

“KİTAP ve SÜNNETTEN YÜZ ÇEVİRENLERİN ÖDEYECEĞİ BEDEL”

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de insanın gerçek huzurunun ve darlığının kaynağını bize açıkça haber veriyor. İnsanın hayatındaki genişlik ya da sıkıntı, çoğu zaman cebindeki parayla, imkânlarıyla değil; kalbinin Allah’la olan irtibatıyla ölçülür. Risale-i Nur Külliyatında yer yer ifade edildiği gibi, iman ve zikirle nurlanmayan bir kalp, dünyaları elde etse bile manevî bir zindanda yaşar. Çünkü kalp, yalnızca Hâlık’ını tanımak ve O’nu anmak için yaratılmıştır; bu fıtrî vazifeden uzaklaşınca huzur yerini daralmaya bırakır.

Pırlanta eserlerde de sık sık vurgulandığı gibi: Zikir, sadece dille yapılan bir tekrar değildir; hayatın Allah’ın muradına göre yaşanmasıdır. Kur’ân’ın doğruluk, kul hakkına riayet, haramdan sakınma, helâl dairede yaşama gibi ölçülerini hayatından çıkaran bir insan; ne kadar zengin olursa olsun, iç dünyasında sürekli bir eksiklik, bir huzursuzluk ve bir tatminsizlik hissiyle yaşar. İşte bu hâl, Kur’ân’ın “dar geçim” diye tarif ettiği manevî sıkıntının ta kendisidir.

Nice insanlar vardır ki, sofraları doludur; fakat gönülleri dardır. Evleri geniştir; ama kalpleri darlık içindedir. Olaylara hikmet nazarıyla bakamadıkları için her musibeti bir yük, her kaybı bir yıkım olarak görürler. Rahmet içinde zahmeti görür, imtihanları ceza zannederler. Çünkü kalp, Kur’ân’la ve zikirle saflaşmamış; gözler hakikati görmez hâle gelmiştir. İşte Tâhâ Sûresi’nde bildirilen manevî körlük, dünyada böyle başlar; âhirette ise kör olarak haşredilmek suretiyle apaçık ortaya çıkar.

Aşağıdaki bölümde Ayetler ve Onları şerh edenlerin izahları üzerinden konuyu anlamaya çalışalım:

وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى (١٢٤) قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا (١٢٥)

“Ama kim Ben’im zikrimden yüz çevirirse kitabımı dinlemez ve Ben’i anmaktan gaflet ederse, ona sıkıntılı bir hayat vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.” (124) “Ya Rabbî,” der, “ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?” (125) [Tâhâ Sûresi]

Ayette geçen “zikir” kelimesini hem Kur’an hem Allah’ı anmak olarak anlamak mümkündür. Yani Kur’ani emir ve ilkelere uymadan maddi, manevi genişlik gelmez. İkinci olarak yani Allah’ı anmak manasıyla baktığımızda dahi Allah’ı hatırlamadan, emirlerini gözetmeden yaşayan insanların velev maddi imkanlara sahip olsalar dahi hırs, açgözlülük ve tatminsizlik hastalıkları sebebiyle sürekli darlık hissiyle mutlu olamayacağı anlaşılabilmektedir. Müslüman olsalar dahi Kur’an’ın dürüstlük, faize bulaşmama, kul hakkı yememe, işini güzelce yapma vs hükümlerine uymayanlar geçim darlığına düşmesi tabiidir. Bununla beraber, zengin olsa dahi Allah’la irtibatı olmayanların tatminsizlik ve ruhi darlıkla yaşamaları meşhurdur… Yine DAR Geçimden kastedilen şunlar olabilir; Zor ve huzursuz bir hayat.. Göğsünde genişleme olmadığı için hadiselerin altında ezilme.. Olayları yanlış okuyup, yanlış anladığı için oluşan gereksiz kaygı ve korkular.. Anlamsız davranışların getirdiği iticilik.. Rahmette zahmeti görüp hayatı zindan etme.. Kalbi saflaşmadığı için hayatı bulanık görme.. Menfaatlerini kaybetme korkusu ve buna bağlı çevresel korkular. Evet, Kur’ani ilkelere, Allah’ın zikrine arkasını dönenler manen âmâ oldukları için ahirette de o şekilde yani yine kör olarak diriltilecekler.

Safvetü’t-Tefâsir’den Özet: Kim emrimden ve peygamberlerime indirdiğim şeriat ve hükümlerden yüzçevirirse, müreffeh yaşıyor görünse de, dünyada onun geçimi zor ve sıkıntılıdır. İbn Kesîr şöyle der: Kim Allah’­ın emrinden yüzçevirir ve onu unutmuş görünürse dünyada onun hayatı sıkıntılıdır. Kalbi ne huzur bulur, ne de rahat eder. Her ne kadar refah içinde yaşıyor görünse, istediğini yese, istediğini giyse, istediği yerde otur­sa da, sapıklığından dolayı, kalbi dar ve sıkıntılıdır. Çünkü onun kalbi ıztırap, şaşkınlık ve şüphe içindedir. Bir görüşe göre: Kabri daralır da ka­burgaları birbirine geçer.

Fî Zılâli’l-Kur’ân Tefsiriden Özet: “Kim benim doğru yola çağıran mesajıma sırt çevirirse o geçim sıkıntısına düşer.” “Ama kim benim uyarıcı mesajıma sırt çevirirse o geçim sıkıntısına düşer.”

[..] İnsan Allah’ın doğru yolundan sapınca şaşkınlığa, huzursuzluğa ve bunalımlara girer. Oradan oraya sürüklenir. […] Allah ve O’nun geniş rahmeti ile bağını koparan yaşam, ne kadar bolluk ve eğlence dolu olsa da sıkıntı doludur. Bu Allah ile bağını koparmanın ve onun huzurundan koruyuculuğundan mahrum olmanın sıkıntısıdır. [..] Allah’ın kopmayan sağlam kulpuna yapışmadan, güvenin huzurunu hissedemez. Şüphesiz ki, imanın verdiği huzur, hayattaki tüm lezzet ve rahatlığın üstünde bir durumdur. İmanın huzurundan mahrum olmak ise, öyle bir mutsuzluktur ki, fakirlik ve yoksulluğun sebep olduğu mutsuzluk asla onunla bir olamaz. [..] Dünyada Allah’ın mesajından yüz çevirdiği için bu şekilde cezalandırılıyor. Bu kişi körlüğünün nedenini anlayamadığı için soruyor “Ya Rabb’i beni niye kör olarak toplantı yerine sürdün, oysa daha önce benim gözlerim görüyordu.” Kendisine şöyle cevap veriliyor. İşte böyle. Vaktiyle sana ayetlerim geldi de onları unutmuştun. Bugün de böylece tarafımdan unutulursun. [..] Rabb’inin uyarıcı mesajından yüz çeviren, savurganlık yapmıştır. Savurganlık yapmış, en kıymetli hazine ve en büyük servet olan elinin altındaki doğru yolu bir kenara itmiştir. Gözlerini, asıl yaradılış amacının dışında kullanıp, Allah’ın ayetlerini hiç görmeyen insan da savurganlık yapmıştır. Artık dayanılmaz bir sıkıntı içinde yaşamayı hak etmiştir. Kıyamet gününde ise kör olarak mahşere getirilecektir! […] Bu olay, bütün bir insanlığın da hikâyesi olan Hz. Adem kıssasının bir yorumu olarak yer alıyor. Kıssanın sergilenmesine cennetteki bölümden başlanıyor. Ve yine cennette sona eriyor.

Diyanet Kuran Yolu Tefsîri’den Özet: 124. âyette ifadesini bulan “Allah’ı anmaktan yüz çevirme”, Allah’ı inkâr et­me, O’nun gösterdiği yolu beğenmeme, öğütlerine kulak asmama gibi mânalarla açıklanmıştır. Aynı âyette söz konusu edilen “sıkıntılı hayat”ın mahiyeti ve nere­de olacağı hususunda ise ilk dönem müteessirlerinden farktı rivayet ve yorumlar nakledilmiştir, Burada sözü edilen sıkıntılı yaşantının kabir hayatı aşamasıyla ilgi­li olduğu veya âhirette yaşanacak sıkıntılara işaret edildiği rivayetlerinin yanı sıra dünya hayatındaki sıkıntılar anlamına ağırlık veren rivayet ve izahlar da vardır. Dünya hayatındaki sıkıntı, bu tür kimselerin maddî açıdan bolluk içinde olsalar bi­le, inançsızlığın, yanlış hedeflere yönelmenin, haram yollardan kazanmanın verdi­ği psikolojik baskı altında büyük bir darlık ve sıkıntı hissedecekleri, Allah’ın hoş­nutluğunu kazanma amacının mutluluğundan yoksun kalmanın ıstırabını tadacak­ları şeklinde yorumlanabilir. Allah’a ve âhirete inanmayanların, inananlara göre çok daha dar bir maddî-mânevî alan tasavvuru ve bu tasavvura hağlı darlık içinde yaşayacakları da ayrı bir gerçektir.

Ahkâm-ül Kur’ân’den Özet : “Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse” “Gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” Benim dinimden, Kitabımı oku­maktan ve içindekiler gereğince amel etmekten yüz çevirirse…Dar ve sıkıntılı bir yaşayı­şa mahkûm olur. Bir diğer açık­lamaya göre, indirmiş olduğum delillerden yüz çevirirse… demektir. “Dar geçim” bir anlamıda şöyledir: Şanı yüce Allah teslim, kanaat, kendisine tevekkül ve kıs­metine rızayı, dinin muhtevası içerisine yerleştirmiştir. Dine sahip bir kim­se yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu rızıktan gönül hoşluğuyla ve ko­laylıkla infak eder bol ve rahat bir geçim içerisinde yaşar, gider. (Bkz.en-Nahl, 16/97). Dinden yüz çeviren kimseyi hırs istilâ eder. O bakımdan bu hırsın etkisi ile sürekli dünyalığının artmasına göz diker. Cimrilik ona musallat olur. Bu cimrilik onun infak etmesini engeller. Böylesinin yaşayışı dardır, hali kapka­ranlıktır.

“ŞEYTANLAR KİMLERİN AYRILMAZ YOLDAŞI OLUR”

İnsanın en büyük imtihanı, Rabbinin varlığını hatırlamak ve O’na yönelmektir. Zuhruf Sûresi’nin 36–44. ayetleri, bu gerçeği hem derin hem de çarpıcı bir şekilde dikkat çeker. Allah’ı anmaktan yüz çevirenlerin kalplerine şeytanlar musallat olur; vesveselerle, yanlış tutkularla onların yoldan sapmasına sebep olurlar. Fakat onlar, kendi gafletleri içinde kendilerini doğru yolun üzerinde sanırlar. İşte bu, insanın kendi nefsine ve dünyaya kapıldığı zaman düşebileceği en tehlikeli aldanışlardan biridir. Ayetlerde geçen “iki doğu kadar mesafe” gibi ifadeler, yalnızca coğrafî bir örnek değil; insanın gafletle pişmanlık arasındaki uçurumu ve Allah’ı unuttuğu zaman hissettiği manevi uzaklığı simgeler. Risâle-i Nûr’un bakış açısıyla bu, bize şunu hatırlatır: Hakikî hidayet, yalnızca Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğiyle mümkündür. Mü’min, Kur’ân’a ve Rasûlün yoluna sarıldıkça doğru yolu bulur, kalbini vesveselerden korur ve neticeleri Rabbine bırakır.

Bu ayetler, bireysel bir ikâz olmanın çok ötesinde, toplumun saadeti için de birer pusuladır. Allah’ı unutmayan ve onun gönderdiği dinin prensiplerini hayatlarına hayat kılan bir cemiyet, hem fert hem de toplum çapında huzura ve saadete kavuşur; unutmak ise hem fertleri hem toplumu azaba ve dini değerlerden uzaklaşmaya götürür. Zuhruf Sûresi’nin bu bölümünde olan her ayet; insana hem ders verir, hem de doğru yolda sabır ve tevekkülle yürümeyi önemine dikkat çeler.

➖Zuhruf Sûresi➖

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (٣٦)

36. Kim, (takvaya bedel) Rahmân’ı hatırlayıp anmaktan bile bile yüz çevirir, (sanki O mevcut değilmiş ve kendisini görmüyormuş gibi bir hayat sürerse), ona bir şeytan sardırırız da, artık o şeytan, onun ayrılmaz yoldaşı olur. (*)

(*) Âyette sözü edilen şeytan, cin veya insan şeytanı olabilir. Her iki tür şeytanlar da, düşünce ve hayatlarında Allah’a yer vermeyenlere ve diledikleri gibi bir hayat yaşamak isteyenlere yakın durur ve onları sürekli günaha sürüklerler. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” atasözü, bu noktada hem bir gerçeği ifade etmekte, hem de konuya açıklık getirmektedir.

وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٧)

37. Bu şeytanlar onları (Allah’a giden) yoldan alıkoyar ve buna rağmen onlar, kendilerini doğru yolun üzerinde zannederler. (*)

(*) Doğru yol, Allah’ın Kur’ân’la ortaya koyduğu yol, hidayet de bu yolda yürümek demektir. Bu bakımdan, bu yolda gitmeyen her kim olursa olsun ve kendisini ne kadar doğru yolda sanırsa sansın, dalâlette, yani doğru yolun dışındaki yollardadır. Kur’ân, dalâlette oldukları halde, bu şekilde doğru yolda olduklarını sananları, sürekli yanlış yaptıkları halde doğru yaptıklarını zannedenleri şiddetle ikaz eder: (Ey Rasûlüm,) de ki: “Yaptıklarıyla en çok kayba uğrayanların kimler olduğunu size haber verelim mi? Onlar, (dünya hayatını yegâne hayat edinen ve) dünya hayatındaki bütün çalışmaları, (özellikle âhiretleri hesabına) boşa giden, fakat buna rağmen güzel işler yaptıklarını zannedenlerdir.” (Kehf Sûresi/18: 103–104)

حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ (٣٨)

38. Fakat huzurumuza geldiklerinde ise o yanından ayrılmaz yoldaşına, “Keşke aramızda iki doğu (en uzak doğu–batı) mesafesi kadar (*) mesafe olsaydı! Meğer sen ne kötü bir yoldaşmışsın!” der.

(*) Bu tipik ifade, yerin yuvarlaklığını ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi, güneşin bir yarımkürede battığı nokta diğer yarımküredeki doğuş noktasıdır. Bu ise, yerin yuvarlaklığını ortaya koyar. Dolayısıyla ve görünür, müşahede edilir gerçeğe göre ifadenin manâsı, “doğu ile batı arası”dır. Çünkü “iki doğu” aynı zamanda “iki batı” ve “doğu ile batı” da demektir.

وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٩)

39. “(Bu pişmanlık ve temenniniz) bugün size hiçbir fayda vermeyecektir; çünkü (dünyada iken) birlikte zulmettiniz (Allah’a şirk koştunuz). Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.”

اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ (٤٠)

40. Gerçek bu olmakla birlikte, yine de sağırlara söz işittirebilir veya körleri ve apaçık bir sapıklık içinde boğulup gitmişleri doğru yola iletebilir misin?

فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَۙ (٤١)

41. Ama Biz seni vefat ettirip yanımıza alacak bile olsak, hiç kuşkusuz onlara hak ettikleri cezayı yine veririz;

اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ (٤٢)

42. Veya onlara va’dettiğimiz (azabı, mağlûbiyeti sen hayatta iken kendilerine tattırırız da, onu) sana da gösteririz; hiç şüphesiz Biz, onlara dilediğimizi yapabilecek güçteyiz.

فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِٓي اُو۫حِيَ اِلَيْكَۚ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٣)

43. O halde sen, sana vahyedilen (Kur’ân’a) sımsıkı sarıl. Hiç şüphesiz sen, her hususta dosdoğru bir yol üzerindesin. (*)

(*) Bu âyetler indiğinde mü’minler Mekke’de olabildiğince zayıf, yardımsız ve korumasız haldelerdi. Mekke ileri gelenleri Allah Rasûlü’nü öldürme planları yapıyorlardı. Eğer Allah Rasûlü (s.a.s.) ölse idi, Allah onları şüphesiz cezalandıracak, belki hepsini helâk edecekti. Ama Allah (c.c.), Rasûlü’ne hicret yolunu açtı ve neticede küfrü ve kâfirleri bozguna uğratıp, önde gelenlerinin Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlarda canını alırken, İslâm’ı kemale erdirerek mü’minler üzerindeki nimetini tamamladı. Dolayısıyla 41’inci âyet kısmen, 42’nci âyet ise bütünüyle tecelli etti. O halde her zaman için mü’minlere düşen, 43’üncü âyette ifade buyurulduğu gibi, Rasûlüllah’ın izinde Allah’ın dinine sımsıkı sarılmak ve O’nun va’d ve kudretine tam itimatla neticeyi O’na bırakmaktır.

وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَۚ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ (٤٤)

44. Ve (sana vahyedilen bu Kur’ân, dünyada ve Âhiret’te) hem senin, hem de milletinin şeref ve saadetine sebep bir öğüt, bir mesajdır. Elbette bir gün gelecek, ondan sorguya çekileceksiniz.

Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali ÜNAL

“BEREKET KAPILARININ AÇILMASININ SIRRI”

Zuhruf Sûresi’nin 36–44. ayetleri: Kalpten Allah eksildiğinde, vesveseler ve şeytanî etkiler insanı sürekli sapmaya yönlendirir; kişi ise kendini doğru zanneder. Risâle-i Nûr perspektifiyle baktığımızda, iman ve Kur’ân nuruyla beslenmeyen bir ruh, her türlü maddî imkâna sahip olsa da manevî daralma ve huzursuzluk içinde yaşar. İşte Allah’ı hatırlamamanın, O’na itaat etmemenin dünyadaki ve ahiretteki sancılı sonucu budur. Her ayet, insanı kendi hayatını sorgulamaya, nefsine karşı uyanık olmaya ve Kur’ân’ın rehberliğine davet eder. HE’in ifade ettiği gibi, iman ve zikir kalbi genişleten bir nurdur; insanı sadece maddî bolluk ve rahatlığa değil, ruhî ferahlığa ve gerçek huzura ulaştırır. Üstad’ın vurguladığı gibi, Allah’ı unutan bir kalp hem dünyada hem âhirette körleşir; görünen zenginlik ve imkân, hakikatte bir darlık ve sıkıntıya dönüşür.

Sonuç olarak, Tâhâ Sûresi 124-125 ve Zuhruf Sûresi 36-44.ayetler bize çok ciddi bir uyarı yapar ve önemli bir yol rehberliği sunar. Kalbimizi Allah’la irtibatlı tutmak, O’nun zikriyle ve Kur’ân’ın emirleriyle hayatımızı şekillendirmek, hem dünyada hem ahirette maddî ve Mânevî rahatlığın ve huzurun anahtarıdır. İnsan, Rabbine yöneldiğinde rahmetle korunur, sabırla imtihanını aşar ve hem kendi hayatını hem de toplumunu huzur ve saadete götürür. Bu da bize gösterir ki, gerçek zenginlik kalbin Allah’la doluluğunda, gerçek mutluluk ise O’na yakınlıkta gizlidir.

وَاَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَاَسْقَيْنَاهُمْ مَٓاءً غَدَقًاۙ

Eğer insanlar ve cinler Allah’ın yolu üzerinde dosdoğru yürüselerdi, hiç şüphesiz onlara bol yağmur verir, rızklarını bollaştırırdık. (Cîn Sûresi 16) Bu âyet, şu âyetle eş manâlıdır:

وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Eğer o ülkelerin ahalisi iman etmiş ve kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olup, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınmış olsalardı, hiç şüphesiz üzerlerine göklerden ve yerden bereket kapılarını açardık. (A’râf Sûresi/7: 96)

Allah, Yüce Kitab’ında insanın hayatındaki huzur ve rahatlığın, maddî imkânlarla değil, kalbin O’na yönelmesiyle olduğunu bize bildirir. Cin Sûresi 16 ve A’râf Sûresi 7:96 âyetleri, bu hakikati hem derin hem de çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Risâle-i Nur perspektifiyle baktığımızda bu, iman nuruyla aydınlanmayan bir kalbin maddî imkânlarla tatmin olamayacağını gösterir. Kalp Allah’ı hatırladıkça onunla irtibat arttıkça huzur bulur; O’ndan koparsa, her ne kadar çok fazla dünyalık imkânlar elde etmiş olsa da, ruhî darlık ve huzursuzluk içinde yaşar.

Bu âyetlerin gösterdiği esas gerçek, insanın iman ve takvâ ile hayatını şekillendirmesi gerektiğidir. Risâle-i Nur’da vurgulandığı gibi, iman ve Kur’ân’ın emirleriyle nurlanan bir kalp, nefsin aldanışlarına, vesveselere ve şeytanın tuzaklarına karşı korunur; insanın hayatında gerçek rahatlık ve bolluk oluşur. Pırlanta Müellifi’nin de ifade ettiği üzere, zikir ve iman sadece dille tekrarlamak değildir; hayatın her anının Allah’ın muradına göre şekillenmesidir. İnsan bu irtibatı kaybettiğinde, her kayıp ve musibet bir yıkım gibi görünür; rahmet içindeki imtihanı ceza zanneder, maddî bolluk içinde bile huzursuzluk ve tatminsizlik hissi hâkim olur.

Cin Sûresi 16 âyeti, bu durumu açıkça ifade eder: “Eğer dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur ve geniş rızık verirdik.” Buradaki yağmur ve rızık, sadece fizikî bolluk değil; manevî genişlik, gönül huzuru ve Allah’la irtibatın sağladığı ferahlık anlamına  gelir. A’râf 7:96 âyetinde ise benzer bir vurguyla, iman ve takvâ sahibi toplulukların gökten ve yerden bereket kapılarını açacağı bildirilir. Her iki âyette de ana mesaj ortaktır: Allah’a yönelmek, O’nu hatırlamak ve O’nun yolunda yürümek, hem fert hem toplum hayatında bereket ve huzur getirir; uzaklaşmak ise sıkıntı ve darlık doğurur.

Risâle-i Nur’a göre, bu genişlik ve bolluk kalpten başlar. Kalbini Allah’a bağlamayan, O’nun emirlerine uymayan bir insan, maddî açıdan zengin görünürse görünsün, mânevî olarak daralmış, hayatı bulanık ve sıkıntılı bir hâl içindedir. Pırlanta Müellifi’nin de çoğu zaman vurguladığı gibi, iman ve zikir, insanı sadece musibetlerden korumakla kalmaz; aynı zamanda her hâlde hayatı ferah, dengeli ve anlamlı hâle getirir. İnsan Allah’ın rehberliğine sarıldıkça, hem dünyada hem ahirette gerçek huzur ve saadete kavuşur. Aksi hâlde, gaflet ve küfür kalbi daraltır, hırs ve açgözlülükle doldurur; kişi   bolluk içinde bile manevî sıkıntı yaşar.

Bu iki âyet bize, imanın ve dosdoğru yaşamanın maddî ve manevî hayatımızı nasıl şekillendirdiğini gösteren bir pusula sunar. Allah’ı hatırlayan, Kur’ân’a ve Rasûlün yolunu takip eden insan, hayatındaki dar geçimlerden kurtulur, gönlü inşirâha kavuşur ve her musibeti Allah’ın rızasını kazanmaya vesile bir imtihan olarak görebilir. Toplumlar da aynı şekilde, Allah’a yönelen fertlerle dolduğunda, huzur, adalet ve berekete nâil olur.

“DİNE HİZMET MADDÎ BEREKETE VESİLEDİR”

Dersimizi İman ve Kur’ân’a dair hakikatler ile çok fazla meşgul olan ve o hakikatleri başkalarına ulaştırmaya çalışan Nûr Taleblerinin Hizmet Erlerinin maddî hayatlarına gelen bereket ile ilgili Risâle-i Nûr Külliyatından üç mektup ile bitirelim:

💢Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak suretindeki meşguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rızka bereket, vücuda sıhhat veriyor. [Şualar: On Dördüncü Şuâ]

💢Aziz, sıddık kardeşlerim, Ben, pek kat’î bir surette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat’î kanaatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki Risale-i Nur’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maişetimde bir inkişaf, inbisat, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki “Biz de hissediyoruz.” derler. Hatta, size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş. Hem, İmam Şâfiî’den (radiyallâhu anh) rivayet var ki: “Hâlis talebe-i ulûmun rızkına ben kefalet edebilirim.” (el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/244; el-Kannûcî, Ebcedü’l-ulûm 1/98; el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 6/175) demiş. Çünkü rızıklarında vüs’at ve bereket olur. Madem hakikat budur ve madem hâlis talebe-i ulûm unvanına Risale-i Nur şakirtleri bu zamanda tam liyakat göstermişler. Elbette, şimdiki açlık ve kahta mukabil Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zaruret-i maişet özrüyle maişet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır. Evet, her tarafta bu derd-i maişet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalâlet bundan istifade eder. Ehl-i diyanet de kendini mâzur bilir, “Zarurettir, ne yapalım.” der. Demek ki Risale-i Nur şakirtleri, bu açlık ve zaruret musibetine karşı yine Nurla mukabele etmeli. Her şakirdin vazifesi, yalnız kendi imanını kurtarmak değil; belki başkasının imanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devamla olur. Kardeşiniz Said Nursî (Kastamonu Lahikası)

💢”Risale-i Nur’un bir talebesi, Risale-i Nur’a çalışmadığının bir sebebi derd-i maişetin ziyadeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risale-i Nur’a çalışmadığın için derd-i maişet sana şiddetlendi. Çünkü bu havalide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i Nur’a çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalpte ferahlık ve maişette suhulet görüyoruz.” (Hizmet Rehberi, s. 119)

ÖZET:

1-) Kur’ân ve kurandaki hakikatlardan uzaklaşmak, maddî bolluk içinde bile manevî darlık ve huzursuzluk doğurur.

2-) “Dar geçim”, sadece fakirlik değil; kalbî sıkıntı, korku, kaygı ve tatminsizliktir.

3-) Allah’ı anmaktan yüz çevirenlere şeytan yoldaş olur ve insan yanlış yolda olduğunu fark etmez.

4-) Hakiki hidayet, Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı sarılmakla mümkündür.

5-) İman ve takvâ, gökten ve yerden bereket kapılarının açılmasına vesiledir.

6-) Zikir ve iman kalbi genişletir, musibetleri hikmetle okumayı sağlar; gaflet kalbi daraltır.

7-) Dine ve imana hizmet, tecrübe ile sabit olarak rızka, hayata ve ruha bereket getirir.

“Konuyla İlgili aşağıdaki Pırlanta Hakikatlerin okunması Konunun daha güzel anlaşılmasına vesile olacaktır:”

➡️Zikir Alanının Genişliği ve Yanık Nağmeler: Soru: Zikir mülâhazasını günlük işlerimiz arasına nasıl içirebiliriz? (Kırık Testi 4 – Ümit Burcu)

➡️Bmtl: Yürüyün Şeytan ve Avenesine Rağmen!.. (25 Nisan 2016)

➡️Gaye-i Hayal Olmazsa… Soru: Gaye-i hayal ne demektir? Bugünün Müslümanı için gaye-i hayal ne olmalıdır? Nisyan basarsa, niçin zihinler enaniyet kesilir ve hedefe ulaşılamaz? (Prizma-5 Kendi İklimimiz)

Bu yazı 13 kez okundu