Kainatta her şey potansiyel olarak hayırdır. İnsan hatalı tavır ve yorumlarıyla onları kötülük ve şer haline getirir. Kötülüğün yaratılması değil, işlenmesi kötüdür. Cenab-ı Hakk her şeyi ‘hayır’ olarak yaratmıştır. Ama insanlar niyet ve nazarlarıyla onları kendileri hakkında kötülüğe çevirirler. Hayırları şerre çevirebilme özgürlüğü insanın temel bir özelliğidir. Yaratılma itibariyle vasfı şer ve hayır değildir o hadiselerin. Şer vasfını fiillere kazandıran, şuur sahibi olan insanoğludur. Fiillerin aslı Allah’a, vasıfları ise kullara aittir, derler.
Bir İngiliz atasözü, kötü hava yoktur, yanlış giyim vardır, der. Hava muhalefeti yoktur, olsa olsa havaya muhalif insan halleri vardır. Evden şemsiyesiz çıkan, hava koşullarına göre giyinmemiş olan insan yağmuru kendine zararlı hale getirdiğinde bu, insana ait bir meseledir, yaratıcının yaratımıyla ilgili değil. Yağmurdan zarar gören biri, yağmurun bir olumsuzluk olduğunu iddia edemez. Yağmuru hakkında kötülük haline getiren kendisidir; çünkü yağmur onu rahatsız etmek için değil milyonlarca hayırlı gerekçeyle yağmaktadır. Bu gerekçeleri görmezlikten gelip, konuyu yalnızca kendisine dönük tarafından yorumlayarak yağmuru kötülüğe çeviren insanın kendisidir. Yetersiz malzemelerle dere yataklarına binalar yapan insanoğlu yağmur gibi büyük hayırları sel gibi felaketlere çevirerek suç işlemektedir. Şayet insanın hazırladığı altyapıdaki boşluklar, daha doğrusu hinlikler söz konusu olmasaydı, belki de sel festivalleri, sel karnavalları, sel bayramları düzenlenecek, bu harikulade olay, heyecanla beklenen etkinliklerden biri olacaktı. Adını ‘sel’ koyduğumuz, zararlarına bakıp faydalarını hiç düşünmediğimiz ve bu yüzden felaket olarak nitelendirdiğimiz bu doğa olayına birçok şey borçluyuz. Cebimizdeki telefonları ona borçluyuz, teknolojik ev aletlerimizi ona borçluyuz, uçakların ve arabaların varlığını ona borçluyuz, internetin ve televizyonun varlığını ona borçluyuz, tıpta kullanılan bütün teknolojinin varlığını ona borçluyuz. Çünkü Eski Mısır’da Nil nehri taşkınlarının ne zaman olacağını bilmek çok önemliydi. Taşkından sonra kaybolan toprak sınırlarını yeniden hesaplamak gerekiyordu. Böylece sınır hesaplamaları için geometri ve taşkınların zamanının tespiti için astronomi ortaya çıktı. Su taşkınları sonucunda belirsizleşen toprak sınırları devletin belirlediği geometriciler tarafından tespit ediliyordu. Mısırlılar, sel felaketleri vesilesiyle dairenin alanının çapına orantılı olduğunu saptamışlar ve pisayısını bulmuşlardır. Yunan matematiğinin önemli isimlerinden olan Tales geometriyi, Mısır’da kaldığı süre içerisinde öğrenmiştir. Sayıların babası olarak anılan Pisagor’un ünlü teoremi varlığını bu ortama borçludur. Dolayısıyla modern bilimin kaynağı Nil nehrindeki su taşkınlarıdır, diyebiliriz.
Ateşin yaratılması şer midir, hayır mıdır? Ateşin insanlık için faydaları saymakla bitmez. O olmasaydı insanoğlu demiri eritemezdi. Ateş olmasaydı insanlar kendilerini savunamazlardı ve bugün yaşam devam ediyor olmazdı. Arabalar, binalar, teknoloji ve sanayi; hepsi ateşin varlığının neticeleridir. Ateş olmasaydı, savunma teknolojileri olmayacak, böylece vahşi hayvanlar insan neslini çoktan sona erdirmiş olacaktı. Çıkan yangınları, birbirini yakan insanları, eli kolu yaralananları düşünerek ateşin var olması şerdir, keşke yaratılmasaydı, denilemez. Bir insan, elini ateşe uzatıp yaktığında bu onun kendi sorunudur, ateşi kendine şer yapmış, ateşin kendisi hakkında ki olumlu niteliğini olumsuza çevirmiştir.
Şeytanın varlığı insanın ‘insan’ olabilmesini sağlayan şeylerden biridir. Mevlana Hazretleri şöyle der: “İblis, Adem’e secde etmiş olsaydı; Adem, Adem olmazdı” (Mesnevi, Cilt 2). Şeytan var olmamış ve insana musallat edilmemiş olsaydı, insanın makamı melek ve hayvanlarınki gibi sabit olurdu. İnsanın ‘Ala-yı illiyyin’den ‘esfel-i safılin’ e kadar derecelenmesinin sebebi şeytanın ona musallat olmasıdır. Onun cennetin sonsuz makamlara yerleşebilmesi de yine şeytanla girişip kazandığı bu mücadele sonucunda meydana gelecektir. İnsanların cehenneme sürüklenmesinin, dünyada büyük kötülüklerin icra edilmesinin sebeplerinden biri de şeytandır ancak şeytanın ayak kaydırması olmasaydı insanın öyküsü başlamadan bitmiş olacaktı. Hiçbir manamız kalmayacak ve hatta yaratılmamızın bile lüzumu olmayacaktı. Şeytanın varlığı ve sapkınlığı büyük bir hadiseye kaynaklık etmiştir. İnsanın varlığı, kısmen de olsa şeytanın Hz. Adem’e secde etmemesi hadisesine bağlanmıştır. Cenabı-ı Hak, şeytana uyan Hz. Adem ve Hz. Havva’ya, “İnin oradan!” demeseydi, cennette çocuk sahibi olunamadığına göre belki bizler de olmayacaktık. Şeytan bilmeden bu büyük hayırlara sebebiyet verdi. Evet, şeytanın gayesi, insanı saptırmaktır. Ve türlü yollarla bunu kıyamete kadar icra edecektir. Zira, bu onun Allah tarafından tayin edilmiş bir görevidir. Biz bundan hoşlanmasak da, bu onun görevidir. Ve görevinin gereğini layıkıyla (!) yapacaktır elbette. Takva sahibi bir insan için şeytanın varlığı bir avantajdır ve onunla girdiği her temasın, giriştiği her mücadelenin ilahi bir refleksle pozitif sonuçlanması harikula de bir olaydır. Bir mücadele noktası olarak şeytanı kullanarak yükselenler de, onun kullanımına girip alçalanlar da olacaktır. Ancak temelde insanın yükselişi hedeflenmiştir bu yaratımda.
Ağrı olmasaydı yaşam oluşmazdı, insanın varlığı devam edemezdi. Ağrılar bize bedenimizin hangi bölümüyle yakından ilgilenmemiz gerektiğinin sinyallerini veren destekçilerdir. Keşke depremler var olmasaydı diye düşünülebilir insan. Oysa yerkürenin içindeki yüksek basıncı safha safha dışarıya çıkaran en önemli faktör depremlerdir. Deprem kuşaklarına şehirler inşa eden, binalarını yetersiz malzemelerle yapan insanoğluna ne demeli? Asıl suçlu deprem değil, onlardır. İnsanoğlu şehirleri doğru yerlere, yeterli malzemelerle inşa etmiş olsaydı, depremlerin insan için bir eğlence ve sanat olayına dönüşecekti. Yaşlı küremiz dansını ortaya koymaya başladığında, herkes gözlerini dört açacak ve bu ilahi farklılığı seyretmenin tadına doyamayacaktı. Cehennemin varlığı da hoşa gitmeyebilir ama cehennemin yaratılmasını gerektiren ‘adalet’ herkesin razı olduğu bir kavramdır. Bazı insanların kendi iradeleriyle cehennemi seçmelerinden dolayı bu adalet merkezi şer diye vasıflanamaz. Cehennem de yaratılışı itibariyle hayırdır. “Allah’ın iki eli de sağdır” diye bir hadis-i kutsi vardır. (Sahih-i Müslim) Alimlerimiz bu ifadeye, Allah hep hayır işler, hiç şer işlemez, her işlediği hayırdır, manasını vermişlerdir. Yoksa haşa Cenab-ı Hakk el sahibi olmaktan münezzehtir. Müteşâbih (sembolik) bir anlatım vardır burada. Cenâb-ı Hakk’tan insana hep iyilik ulaşır. hep merhamet gelir. Ve Cerıab-ı Hakk’ın yaratışı açısından haram diye, kötülük diye bir şey yoktur. Ancak insanlara hayırları kötülüğe ve helâlleri harama çevirme yeteneği verilmiştir. Bu da hür iradenin gereğidir.
“Doğu da Allah’ındır. Batı da Allah’ındır Her ne tarafa yönelirseniz yönelin, Allah’ın vechi (yüzü) orasıdır” buyurur Kur’an (Bakara, 115) . . . Gautama Buda der ki, “Gökyüzünde doğu ve batı ayrımı yoktur, insanlar ayrımları kendi zihinlerince üretirler ve bunlara inanırlar”. İşte hayır ve şer de bu ayrımlardan biridir ve Rabbimiz, bir insan değildir ki, onu belirleyen bir paradigma olsun da onun içerisinde hayır veya şer gibi iki farklı nitelik bulunsun. Hayır ve şer ayrımı ‘insanın insan olması bakımından’ içerisinde yer aldığı bir meseledir. Arabanın gaz pedalıyla fren pedalı birbirine zıttır. Çünkü biri arabayı hızlandırmaya, diğeri durdurmaya yaramaktadır. Ancak bu etkinliklerden birine iyi, diğerine kötü denemez. Çünkü ikisinin de birlikte var olması gerekmektedir. Frensiz bir araba da, gaz pedalı olmayan bir araba gibi kimse tarafından kullanılamayacaktır. Her ikisi de zıddiyetlerine karşın araba kapsamında hayırlıdırlar ve birbirlerini ikmal etmektedirler. Ancak her ikisinin de hayır niteliğinde olması arabanın üreticisine bakan bir yöndür. Üreticinin zıt gibi görünen bu iki özelliği arabaya dahil ermesi, frenin de gazın da hayır olduğuna; yani birinin hayır diğerinin şer olmadığına dairdir. Kullanıcıya bakan kısımdaysa, fren de, gaz da hatalı kullanıldığı bir durumda felakete ve hatta ölüme sebebiyet verebilmektedir. Yani üretici bakımından iki zıttın her ikisi de hayır olarak üretilmiş ama tüketicinin hatalı kullanımıyla, hayır ve şer nitelikleri ortaya çıkmıştır.
Teşbihte hata olmaz, Rabbimiz de kainattaki her varlığı hayır olarak yaratmış ancak insan özgürlüğü ki o en yüksek hayırdır, onları olumsuza çevirebilme yetkisiyle de donatılmıştır. Olumsuz gibi görünen korku, inat, hırs gibi hislere, insanı çevreleyen dünyanın olumsuz görünen yanlarına, kainattaki varlık sebebi anlaşılmayan maddelere ve olaylara, cehennemin, şeytanın, kötülüklerin yaratılmalarına bu gözle baktığımızda, her şeyin külli hayırlar için yaratıldığını ancak insanların onları yanlış değerlendirerek kendi haklarında şerre çevirdiklerini görebiliriz. Bu konudaki şu hadis-i şerif dikkat çekicidir: “Müminin işi ne acayiptir! Çünkü her durum kendisi için hayırlıdır ve bu sadece mümine has bir durumdur. Eğer kendisine sevinilecek bir şey isabet ederse şükreder ve bu onun için hayır olur. Eğer ona zararı dokunacak bir şey isabet ederse sabreder, bu da onun için hayırlı olur.” (Müslim, Zühd, 64) Matematikte mutlak değer kavramı vardır. Mutlak değeri ifade eden iki düz parantez içerisindeki sayılar, negatif de pozitif de olsalar, parantezin dışa rısına pozitif olarak çıkmaktadırlar. Mümin için musibetlerin anlamı da böyledir, onun başına olumlu veya olumsuz ne gelirse gelsin, ona katkı yapacak hale dönüşmektedirler.
Elhasıl, kötü olay yoktur, her olay insana birçok şey kazandırmaya programlandırılmıştır. İyi günler kötü günlere dönüşmez, ama bazen şükür döneminden, sabır dönemine geçilir. Evet, küçük bir şer daha büyük bir şerre perde ve engel oluyorsa bu, şer değil hayırdır. Küçük bir şer, büyük bir hayra sebebiyet veriyorsa bu da bir hayırdır.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu