Halk İçinde Hak İle Beraber Olmak

Önsöz

Müminin vazifesi, insanlardan uzaklaşıp kendi huzurunu korumak değil; insanların arasında bulunup onların dertleriyle dertlenmek, kusurlarına sabretmek ve onlara Allah’ın rızasına giden yolu göstermeye çalışmaktır. Hak yolunun yolcuları, zaman zaman yalnızlığın huzurunu tercih etme arzusu duysalar da, peygamberlerin ve onların izinden giden hak erlerinin yolu, toplumun içine dönüp insanlığa hizmet etmektir. Zira gerçek fedakârlık, insanların arasında yaşarken kalbi Allah’a bağlayabilmek; dünyanın cazibelerine kapılmadan halk içinde Hak ile beraber olabilmektir. Bu sebeple mümin, karşılaştığı sıkıntıları bir yük değil, Allah’a yakınlaşma ve insanlara faydalı olma yolunda bir terakki vesilesi olarak görür.

عَنْ ابْنِ عُمَرَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الْمُؤْمِنُ الَّذِي يُخَالِطُ النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ أَعْظَمُ أَجْرًا مِنَ الْمُؤْمِنِ الَّذِي لَا يُخَالِطُ النَّاسَ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ

“İnsanların içinde bulunup onlardan gelecek sıkıntılara katlanan mümin, bir dağ başında inzivaya çekilip onlardan gelecek sıkıntılara katlanmayan müminden daha hayırlıdır.” (İbn Mace, Fiten 23; Tirmizi, Kıyame 55; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/43,5)

Dünyanın bir diğer yüzü daha var ki, doğrusu, ondan biz de nefret ediyor ve kaçıyoruz. O da dünyanın kendine bakan yönüdür ki, fânidir, geçicidir, bir üzüm yedirse yüz tokat vurur. O’nun bu yüzü sadece oyun ve oyuncaktan ibarettir. Ehl-i dünyanın perestiş ettiği bu yüz, bizim için menfurdur ve ne kadar nefret edilse yeridir. Dünya ve âhiret muvazenesini bu açıdan kuracağız. Dünya muvakkat, âhiret ise ebedîdir. Allah Rasûlü dünyayı hiç terk etmemiştir; ama halk içinde daima Hakk’la (cc) beraber olmuştur. Zaten nurlu beyanlarında da şöyle buyurmuştur: ‘İnsanların içinde bulunup onlardan gelecek sıkıntılara katlanmak, bir dağ başında inzivaya çekilmekten daha hayırlıdır.’ Biz de öyle davranmalıyız. Irmak ırmak eracif yığınlarının aktığı çarşı-pazarda dolaşacak.. hoca ve talebe olarak okul ve üniversitelere gidecek.. bir kısım manevî sıkıntılara katlanacak, maddî-manevî füyuzat hislerinden fedakârlıkta bulunacak, hatta, çok defa Cenab-ı Hakk’a (cc) yakınlık ve kurbiyetin manâsı olan, velayet yollarını îradî-gayrı îradî kendi hesabımıza tıkayacak ve öyle diğergam olacağız ki, Efendimiz’in (sav), cennetlere dahi cezb edilip kalmadığı, halkın içine döndüğü gibi, biz de O’nun bu ahlâkıyla ahlâklanacak ve Allah Rasûlü’nün getirdiği büyük hakikatı temsil etmeye çalışacağız. Böyle, ateş üzerinde duruyorcasına dünyada duranlar, hiçbir zaman dünyanın fena ve fâni yüzüne gönül kaptırmaz ve onunla meşgul olmazlar. Onlar daima halk arasında durur; ama hep Hak’la beraber olurlar..

Efendimiz (sav), cihan ayağının altına serilirken dahi dünyadan istifadeyi düşünmemişti. Dünyaya teşrifiyle dünyadan ayrılışı aynı çizgide olmuştu.. teşriflerinde bir beze sarıp-sarmalayıp beşiğine koymuşlardı.. irtihalinde de kaba bir beze… Allah Rasûlü, bütün hayat-ı Seniyyelerince medeniyetlere medeniyet dilendirecek bura ve öteler dengeli bir dünya kurma gayretinde oldu; ve ömrünün sonuna kadar da bu yüce davâdan zerre kadar taviz vermedi. Bütün hayatı boyunca nefsini Allah’a (cc) teslim etmiş olmanın huzur ve itminanı içinde, O’nun rızasını kazanma ve insanlığı kurtarma yolunda oldu. Ne dünyanın zevk-u safası, ne de yaşama sevdası hiçbir zaman O’nun bakışlarını bulandırmadı.

Evinde, ailesinde aynı disiplinleri yerleştirdi. Hanımlarından, küçük dahi olsa, dünya ile alâkalı talepler gelince rahatsız olmuş ve onlardan muvakkaten uzak kalma yemininde ‘îlâ’ bulunmuştu. Hatta, Kurân’ın emriyle, bir aralık, Resulullah’ın yanında kalma veya gitme mevzuunda muhayyer bırakıldıkları da oldu: Ya Allah Rasûlü’nün verdiği ile iktifa edecek veya bu haneyi terk edip gideceklerdi. O zaman bütün hanımları Allah Resûlüyle en ağır şartlar altında yaşamayı dünya nimetlerine tercih etmişlerdi. Tam o esnadaydı ki, Hz. Ömer hücre-i saadete girdi ve İki Cihan Efendisini bir hasır üzerinde yatıyor gördü. Rikkate geldi ve ağladı. Allah Rasûlü, niçin ağladığını sorunca da şöyle cevap verdi: ‘Bizanslar, Kisralar kuş tüyünden yataklarda yatarken, sen Allah Rasûlü olduğun halde böyle hasır üstünde yatıyorsun, işte buna ağlıyorum.’ Bunun üzerine Allah Rasûlü şu ölümsüz ifadeleriyle meseleyi izah etti: ‘İstemez misin Ya Ömer! Dünya onların âhiret de bizim olsun..!’

Allah Rasûlü dünyayı terk etmemişti. Gül gül, çiçek çiçek her şeyin sîmasında hakikatı görmüş göstermiş; duymuş duyurmuş.. teşkil ettiği ordularla dünyanın dört bir bucağında İslâm’ı bayraklaştırmış ve kendi hakikatını bütün ruhlara duyurmuştu. Günümüz sosyologlarının vardığı bir neticeyi burada zikretmeden geçemeyeceğiz: Beşeriyet, Hz. Muhammed aleyhisselama kadar yüzde yirmi beşlik bir terakki kaydetmiştir. O’nunla birlikte, yani yirmiüç sene gibi kısa bir zaman içinde bu rakam yüzde elliye ulaşmıştır. Günümüze kadar buna ancak yüzde yirmi beşlik bir ilave yapılabilmiş ve yüzde yüze de ancak bundan sonra ulaşılabileceği beklenmektedir. Düşünün: İnsanlığın asırlarca uğraşarak kat edemediği bir mesafeyi O çeyrek asırda kat ediyor ve böylece kıyamete kadar gelecek nesillere mutlak Rehber olduğunu gösteriyor. O dünyayı terk etmiyordu. Bu sözümüzü bir daha tekrar etmiş olalım. Sadece neye ne kadar ehemmiyet verilmesi gerektiğini biliyor ve ümmetini de bu doğrultuda yönlendiriyordu.. (1)

Sabır, insanda bir dayanma gücüdür. Yani insan, irâdesini ancak sabırla gösterir. Hem insan sabırla öyle bir hâl ve keyfiyet kazanır ki, bu sayede rûhunda meknûz güç zuhûr eder… Sabır, sabredilen şeyler itibariyle birkaç türlü olur. Bu şeylere karşı sabır, insanın kemâli ve terakkisi, hakiki insan yani insan-ı kâmil olması istikametinde yükselmek için basamaklar hükmündedir.

Bunlardan birisi ibadet ü taata karşı sabırdır.

İkincisi, ma’siyyete karşı sabırdır. Bu sabır hususiyle günümüzün gençleri için çok ehemmiyetlidir. Bilhassa sokakların birer kanal haline gelip ma’siyyetle aktığı ve göz yoluyla kalbimize giren, günahların vicdanlarımızı yaraladığı bir dönemde, ma’siyyete karşı dişini sıkıp günaha girmeme ve günahlar karşısında sarsılmama çok önemli bir husustur. Bu da insanın terakkisi için ikinci bir merdivendir, bu merdiveni kullanan adam arş-ı kemâlata ulaşabilir.

Üçüncüsü sabır, sabırların en çetini, musibetlere karşı sabırdır. Yani Allah’ın insanın başına verdiği şeylere karşı onun sabretmesidir.

Dördüncüsü, dünyanın zinet ve depdebesine ve nefsi gıcıklayan müştehiyâta sabırdır ki, amudî kahramanlık yoludur.

Beşincisi, maddî-mânevî füyûzat hislerine karşı sabırdır ki, sadece kâmil insanlara müyesserdir. (2)

Evet Efendimiz: “Ümmetimin en hayırlısı, cahiller arasında cihada ve belâya maruz kalan kimselerdir.” (ed-Deylemî, el-Müsned 2/174.) buyurur. Ve başka bir hadis de bu hükmü teyit eder mahiyettedir:

اَلْمُسْلِمُ إِذَا كَانَ مُخَالِطًا النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ خَيْرٌ مِنَ الْمُسْلِمِ الَّذِي لَا يُخَالِطُ النَّاسَ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ

“İnsanların cefasına katlanarak onların arasında bulunan mü’min, onlardan ayrı durup, cefalarına katlanmayan insandan daha çok ecir kazanır.” (Tirmizî, kıyamet 55; İbn Mâce, fiten 23) Evet, çirkef bir cemiyetin içinde bulunup da “emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker” yapma, bir kenara çekilip kendini ibadet ü taate vermekten daha üstün bir ibadettir. Eğer bu kudsî vazife, şahsî ibadetlerden daha üstün olmasaydı, Allah Resûlü evinden dışarıya çıkmaz; daima Cenâb-ı Hak’tan gelecek tecellîlere gönlünü mâkes yapmakla meşgul olur ve insanların arasına hiç mi hiç girmezdi. (3)

  • Kaynak:

Hadislere ait tercüme ve Şerhlerin tamamı Pırlanta Serisinden alınmıştır. (Kırk Hadis Tercüme ve Şerhi – Akademi Araştırma Heyeti)

(1) Asrın Getirdiği Tereddütler: Bugünkü Şartlarda Dünyayı Değerlendirme Nasıl Olmalıdır?
(2) Asrın Getirdiği Tereddütler: Belâlara Karşı Sabır İstemek, Zımnen Belâ İstemek Mânâsına Gelir mi?
(3) İrşâd Ekseni: Tebliğ ve Fert-Toplum Münasebeti

Bu yazı 3 kez okundu