160-) Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz; sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. 

Madem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz; sanatlı bir nakış, nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden, bir tohuma bir ağacı derceden, bir insan ferdini bütün kâinatın modeli yapan Nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin? (Sözler, “22. Söz, 5. Bürhan”)

Evet, bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız ve sahipsiz, bir harf kâtipsiz olmaz; tam tersine, bir harf kâtibini, sanatlı bir nakış sanakâr nakkaşını gösterirse, elbette bir ağacı onun bir harfi mesabesindeki çekirdeğine yerleştiren, bir insan ferdini kâinatın modeli yapan, kısaca bir harfin içine bir kitabı yazan Nakkaş da Kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinecektir. İşte, kâinat ve ondaki her bir şey, varlıkları, şekilleri, hayata gelmeleri, hayatları, ölümleri ve yerlerine yenilerinin gelmesi, gördükleri işler, yerine getirdikleri vazifeler, hizmet ettikleri gayeler ve faydalar, kısaca bütün yönleriyle kendilerini yaratıp yaşatan Zât’ı İsimleri ve Sıfatları’yla bize tarif eder. Bunun, yani sayısız delilin yanısıra, her bir şey, Kadîr-i Ezelî’nin varlığına iki küllî açıdan daha şahitlikte bulunur:

HER BİR ŞEYİN KADÎR-İ EZELÎ’NİN VARLIĞINA İKİ KÜLLÎ ŞAHİTLİĞİ

Bir: Her bir şey, her bakımdan takatinin çok çok üstünde işler görür, vazifeler yerine getirir. Bal arısının yaptığı balı, hattâ peteği, çiçeklerde, meyvelerde sebep olduğu tozlanma veya döllenmeyi, ipek böceğinin dokuduğu ipeği, bütün insanlar, bütün ilimleri, imkânları ve güçleriyle bir araya gelseler yapamazlar. Hava zerreciklerinin çiçekten çiçeğe taşıdığı ve çiçeklerde döllenmeye sebep olan tozu, bütün insanlar bir araya gelse taşıyamaz ve çiçeklerdeki döllenmeyi gerçekleştiremezler. Aynı hava zerreciklerinin sayısız sesi birbirine karıştırmadan ve en küçük bir değişikliğe maruz bırakmadan aynı anda sayısız kulağa taşıması işinin sonsuzda birine, bütün insanlar, bütün imkânlarıyla bir araya gelseler muvaffak olamazlar. Bütün insanlar, bütün imkânlarıyla bir araya gelseler, bir mm3 toprak yaratıp, toprağı sayısız bitki, ağaç, ot ve çiçeğin zemini kılamaz, bir molekül suyu atomlarıyla yoktan var edemezler. Küçücük bir tohumun onbinlerce meyve verecek bir ağaç haline gelmesini, bütün insanlar, bütün imkânlarını birleştirseler başaramazlar. Tavuğun verdiği yumurtayı, koyunun ve benzeri hayvanların verdiği sütü, bütün insanlar, bütün bilgilerini ve imkânlarını birleştirseler asla ve asla üretemezler.

Öyleyse, o balın, o ipeğin, çiçeklerin, meyvelerin, hava zerreciklerinin ve toprağın, yumurtanın, sütün, tavuğun, koyunun ve benzeri hayvanların gerçek sahibi, yaratanı, üreteni, neyi niçin yaptıklarının, ne olup niçin var olduklarının bile farkında olmayan kendileri olamaz; aynı şekilde, kendi varlık ve mahiyetlerinden, gördükleri vazifelerden habersiz tabiat, tabiat kuvvetleri, sebepler, tesadüfler ve kanunlar da olamaz. İşte, kâinattaki her bir şey, her bir hadise, varlıklarının ve vazifelerinin gerektirdiği kâinat çapında, hattâ daha öte bilginin zerresine sahip olamamalarındaki mutlak bilgisizlik; yüzlerce, binlerce maslahat ve gayeye hizmetlerinin bir tekinin bile farkında olmamalarındaki mutlak hikmetsizlik ve şuursuzluk; varlıklarının ve gördükleri işlerin gerektirdiği kâinattaki bütün iradelerin tamamının üstünde bir iradenin zerresinden mahrum bulunmamalarındaki iradesizlik ve takatinin binler derece üstünde vazifeleri görmekteki mutlak acziyet dilleriyle, mutlak ilim, hikmet, irade ve kudret sahibi Zât’a şehadet eder.

İki: Her bir şey, hem kendi vücut ve varlığındaki, hem gördüğü vazifelerdeki, hem bütün kâinattaki düsturlara, dengeye, intizam ve düzene bilmeden, neyi niçin yaptığının farkında olmadan itaat etmek, bunlara uygun davranmakla Alîm, Hakîm, Mürîd ve Kadîr olan Zât’a şahitlikte bulunur.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 4 kez okundu