Efendimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır: “Mükafatın büyüklüğü, bela ve musibetin büyüklüğüne göredir. Allah, sevdiği topluluğu belalara uğratır. Kim başına gelen musibetlere razı olursa, Allah ondan hoşnut olur” (Tirmizi, Zühd, 56; İbn Mace, Fiten, 23). Bir başka hadis-i şerife göre de afiyette olanlar, bela ehline ahirette verilen karşılıkların çokluğunu görünce, “Keşke dünyadayken derimiz makaslarla doğransaydı “diyecekler ve onların ahiretteki hallerine imreneceklerdir (Tirmizi, Zühd, 58). Ömer bin Abdülaziz “Amellerin en üstünü nefislerin zorlandığı amellerdir” buyurmuştur. İbrahim Ethem ise “Öbür dünyada terazide en ağır amel, burada bedene en zor gelenidir” der.
İbadetlerin mükafatları sabit değildir. Nasıl bir psikolojiyle, nasıl bir moral veya moralsizlikle, hangi zorlukları yenerek, nelere rağmen yapıldıklarına göre değişir karşılıkları ibadetlerin. Soğuk havalarda alınan abdestin sevabının daha fazla oluşunu ve düşman karşısında nöbet bekleyen kişinin mükafatının büyüklüğünü açıklayan hadis rivayetleri, bize bu yorumu yapma imkanını vermektedir. Hastayken kılınan bir namazla, sağlıklıyken kılınan bir namazın Hak katındaki değerleri farklıdır. Şehitlik birkaç dakika süren bir meseledir ancak çok sıkıntılı o birkaç dakika insanı veliler mertebesine çıkarır. Çok sancılı hastalıklardaki sevap, bazen insanı cehennemden kurtaracak hatta şehitlik mertebesine yükseltecek hale gelirler. Bu hastalığı çekmesem, bu musibeti yaşamasam da ölsem dedirten dertler vardır ve bu durumdaki bir insanın sabretmeyi başarması, hayatı boyunca başını secdeden kaldırmamış gibi ona sevap kazandırabilir.
Hz. Aişe annemizin anlattığına göre: ‘Allah Rasulü (sav) bir gün yanıma geldiği sırada, bir yakınımın nefesini ölüm kesmek üzere idi. Benim çok üzüldüğümü görünce buyurdu ki: Akraban için üzülme. Zira onun şu ıstırabı, yaptığı iyilikler gibi sevap kaynağıdır. “ (Ebu Davud, Cenaiz, 5) Yine Efendimiz (sav) buyurdular ki: ”Zahitlik, helal olanı haram etmek veya malı ziyan etmekle olmaz. Gerçek zahitlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir musibete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir” (Tirmizi, Zühd, 29). Hicretin ilk yıllarında Efendimiz (sav) halka namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashab-ı Suffe idi. Medine’de misafir olarak bulunan bazı bedeviler, onlara akılsız gözüyle bakarlardı. Efendimiz (sav) namaz bitince onların yanlarına uğrar ve şöyle derdi: ”Eğer bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle Allah indinde elde ettiğiniz mükafatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha büyük bir imtihan dilerdiniz” (Tirmizi, Zühd, 39).
Beş vakit namazını kılan bir mahpusun, hapis hayatı tümden ibadet hükmüne geçer. Musibet onun için gayr-ı iradi girilmiş bir çilehane, kendisiyse bir münzevi sayılır. Musibet onun Allah’a ulaşması için tanınmış büyük bir fırsat; hapis, zihnini meşgul edecek şeylerin olmadığı, dünyanın boş işlerinin kendisini oyalamadığı mukaddes bir Medrese-i Yusufiye’dir. İftiraya uğrayan bir insanın yaşadığı sıkıntılar ona ibadet sevabı kazandırır. Bir insan fakirse ibadetlerinin karşılığı artar; ihtiyarsa, hastaysa veya ağır koşullar altında çalışıyorsa; kısacası içerisinde bulunduğu şartlar zorlaşıyorsa kazandığı sevaplar, yaşadığı zorluklar nispetinde artar. Geçip gitmeyen; ancak hayatı zehir de etmeyen, hayat fonksiyonlarımızı durdurmayan, hizmet ve ibadetlerimize mani olmayan birtakım hastalıklar ve musibetlerin çok bereketli yanları vardır. Mesela migren, hafif şeker hastalığı, işitme bozukluğu, konuşma sorunları, görmede veya yürümedeki aksaklıklar gibi süregiden sorunlar kesintisiz birer sevap kaynağıdırlar. Geothe “Bir şeyleri biriktiren insan hep mutludur” der. Manevi birikimleri artırmakta olan musibetler bu açıdan bakıldığında kasvet değil mutluluk kaynağı oluverirler.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu