Bir arkadaşımız anlattı: “Bir hayır derneğinde hizmet ediyorduk. Bazılarımız toplantılara geç geliyor, bazılarımız gelmiyordu. Bazen toplantılarda şakalaşmalar ve ciddiyeti bozacak durumlar da olabiliyordu. Bunlar aslında normal gibiydi… Bir gün bu hususta, saygı duyduğumuz bir büyüğümüzden bir izah, bir değerlendirme istedik. Bizlere dedi ki: ‘Sizler mü’minler ve Müslümanlar olarak insanlığın hayrına Allah rızası için söz verip bir araya geliyorsunuz. Benim kanaatime göre, mutlaka o toplantılarda Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şahsiyet-i maneviyesi hazır bulunuyor. İnsanın oraya; sanki Peygamber Efendimiz orada hazır da, musafaha edecekmiş gibi onları beklediğini düşünerek gitmesi lazım. Onun için de insanın asla geç kalmaması, hiçbir zaman gelmemezlik yapmaması, görüşmeler bitinceye kadar katiyen ciddiyetten ayrılmaması lazımdır.’ Bizler o zaman meselenin önemini çok daha iyi anlamış olduk.”
Gerçekten hadis-i şerifleri incelediğimiz zaman görürüz ki Peygamber Efendimiz’i andığımız ve hoşnut olacağı güzel bir iş yaptığımız zaman, kendisi haberdar ediliyor. “Her kim benden uzak olduğu hâlde bana salâvat getirirse, melekler onun salâvatını bana getirirler.” buyuran Efendimiz’in (sallallahu aleyi ve sellem) mahiyeti nur ve hüviyeti nuranî olduğu için, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya-i ümmeti ile bir anda görüşür.
Acaba biz bunu fark edebilir miyiz? Bu mesele tamamen söyleyiş ciddiyetimize, yaşadığımız manevî atmosfere ve gönül inceliğimize bağlıdır. Bu hususta bir misal vermek istiyorum:
17 Ağustos 1999’da Gölyaka’da dört katlı bir binanın altında kalan yurt müdürü Hikmet Aker, kurtulduktan sonra şunları anlatıyordu: “Bina ile beraber yerlere savrulmuştuk. Kımıldayacak imkânım vardı. Namaz kılmak istedim. Su yoktu, ama teyemmüm edecek toprak vardı. Abdestimi teyemmümle almış oldum. Bulunduğum yerde ayakta durma imkânı yoktu. Enkazın altında ancak ayağa kalkabildiğim kadar, kıyam ve rükûu ifa edebiliyordum. Namazımı başımı iyice öne eğerek kılmayı başardım. Yalnız şunu itiraf etmek isterim ki, hayatımda en çok haz aldığım namazlarımdan birisini kıldım. Bu arada susuzluk, içimi yakmaya başlamıştı. Namazın sonuna doğru da susuzluk iyice tesirini hissettirir hâldeydi. Bunu nasıl halledebilirim diye düşünürken, yere su damlar gibi bir ses kulağıma geldi. Dualarımı tamamlıyordum, o karanlık ortasında sanki yıldızlara yükseldim. Yıldızlar avuçlarımda gibiydi. Çok güzeldi; ama ben hizmete dönmek istiyordum. Salavat getirmeye başladım. Birden Peygamber Efendimiz’in kabri gözlerimin önünde canlandı. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini de gördüm. Bana buradan kurtulup çıkacağımı söyledi. Onun için, o andan sonra kurtuluş ümidim hiç sönmedi. (…) Su damlama sesi gelmeye devam ediyordu. El yordamıyla aramaya başladım ve suya ulaştım. Kaloriferin bir yeri delinmişti ve tertemiz su akıyordu. Hâlbuki aylardır kaloriferler yanmadığı için, içindeki su, pas kokulu olur diye tahmin ediyordum. Kurtulduktan sonra oraya tekrar geldiğimde, kaloriferden akan suyun kirli ve paslı olduğunu fark ettim. Oysa enkaz altında içtiğim zaman tatlı ve güzel kokulu idi.”
Demek ki salâvat getirmenin yeri, zamanı ve insanın yaşadığı atmosferin durumu çok mühim. Gönül hüşyarlığı, şuur derinliği ve ciddiyet ise bu meselenin diğer boyutları…
| Eser: Cihetsiz Sesler | Abdullah Aymaz |