A.Aymaz: Ülkemizin değerli öğretim üyelerinden oluşan akademisyenler grubu ile sohbet ediyorduk. İçlerinden birisi Sohbetine Mevlâna edalı bir fabl ile başladı:
“Bir adam, kuluçkaya yatmış tavuğun altına, kartal yuvasından aldığı bir yumurtayı koyar. Zamanı gelince civcivler çıkar. Kartal yavrusu da onların arasındadır. Kendisini onlardan saydığı için, onlar gibi yerleri gagalar, topraktan çıkan solucanları yer. Onların bazen uçma taklidi yaptıkları gibi beş on metrelik uçma hareketleri yapar. Hayatı böyle sürüp giderken bir gün göklerde süzülüp giden bir kartal görür. Kendisi gibi hayretle kafasını yukarıya diken tavuklarla beraber, onun süzülüşünü ve rüzgârın hafif esintisine karşı aldığı güzel vaziyetleri temaşa eder ve ‘Allah’ın yarattığı ne harika yaratıklar var. Ne güzel de uçuyorlar!’ der. Ve zamanı gelir her canlı gibi ölür gider… İşte, bizim yetenekli olan fakat kabiliyetlerinin farkında olmadan göçüp giden pek çok insanımız da böyle. Kendilerinin bir tavuk olmadığı, bilâkis yukarılarda pervaz edip süzülecek yeteneklere sahip bir kartal yavrusu oldukları fark ettirilip ona göre eğitim verilse durum çok çok değişecektir. Size bir örnek vereyim. Amerika’da öğretim üyesi idim. Yakınımızda farklı bir hapishane vardı. Buradaki mahkûmların cezası en az altı sene idi. Katillere, uyuşturucu şebekelerinin elemanlarına, çete ve benzeri suçlardan hüküm giyen bu mahkûmlara ders veriliyordu. Bir ıslahevi mahiyetinde idi. Ben de derse gidiyordum. Kışın bazen kar çok yüksek oluyordu. Hele bir seferinde az daha donacaktım. Derse girdiğimde vaziyetimi gören mahkûmlar hâlime acıdılar ve bana: ‘Devlet sana ne kadar para veriyor?’ diye sordular. ‘Aldığın paraya bütün bunlar değer mi?’ demek istiyorlardı. Ben de: ‘Ben işe, senede 16 bin dolar maaşla başladım. İki çocuğum var, okuyorlar. Bir arabam var. Mutlu bir ailem var. Bunlardan çok daha mühimi genç nesillere ders veriyorum. Hem kendimi de onların arasında devamlı genç hissediyorum. Ben daha ne isterim!’ demiştim. Zenci öğrencilerden biri, dersten yılgındı, okumak istemiyordu. İşte bu sözümden sonra kendi kendine düşünmüş ve devam kararı vermiş. Bana dedi ki: ‘Benim için 16 bin dolar hiçbir şeydi. Biz onu bazen bir vurgunda alıyor ve dilediğimiz gibi harcıyorduk. Her türlü suçu işledim sayılır. İnsanların paralarını gasbetmeyi de bir hak gibi görüyordum. Yine bir olayda bir arkadaşım bir polis vurmuştu. Polis yerde kaldı, araba ezecekti, kaçmaktan vazgeçip onu kurtardım. Beni yakalayıp hapse attılar; ama sırf bu davranışımdan beni bu farklı hapishaneye gönderdiler. Muhtemelen hapisten sonra da hayatıma yine öyle devam edecektim. Ama sizin haliniz bana tesir etti. Kendi kendime: ‘Bak 16 bin dolara çalışıyor, hayatından memnun. Her şeye katlanarak insanlığa bir şeyler vermeye çalışıyor. Ben bugüne kadar ne yaptım? Demek az bir para ile; insanlara faydalı olarak da mutlu olunabiliyormuş.’ dedim ve kararımı verdim. Bir gün bana ondan bir düğün davetiyesi geldi. Okulundan mezun olmuş, bir yerde bir idareci yardımcılığı işi bulmuş. Fazla para teklifine rağmen ‘Ben 16 bin dolarla başlamak istiyorum.’ demiş… Bana benzemek için yaptığını yazıyordu. Şimdi böyle insanlar bile eğitilip, seviyeli işler yapabilecek formasyon kazandırılabiliyorsa, bizim genç nesillerimize neler öğretilemez ki.”
Batılılar tarafından yapılan bir istatistiğe göre bizim çocuklarımız onlarınkinden on kat avantajlı olarak dünyaya geliyor. Onlarda binde beş öğrenci, bizde yüzde beş öğrenci bilim adamı olabilecek kabiliyete sahip özellikleri taşıyor. İslamiyet bizim fıtratımızı koruduğu için doğuştan sağlam geliyoruz. Onlarda ise irsî birtakım arızalar yüzünden bu durumu yakalamak mümkün değil. Eğitimcilerimize ve Rehberlerimize çok iş düşüyor.
| Eser: Cihetsiz Sesler | Abdullah Aymaz |