80-) Can Tesellisi

Yavrucağı vefat eden insanlar, dünyadan öyle soğurlar ki, kalpleri doğrudan Rablerine yönelir. Evladını geçici olarak kaybetmiş biri, kalıcı olarak Cenab-ı Hakk’ı ve âhireti kazanma imkânıyla serfirazdır. Dünyanın üç beş günlük cefasının bir an önce geçip gitmesi ve evladına kavuşacağı âhiret yolculuğunun başlaması için gün sayar. Âhirete karşı kalbi sımsıcaktır. Necip Fazıl’ın şu mısraları adeta bu durumu anlatmak içindir:

“Seni dağladılar değil mi kalbim / Her yanın içi su dolu kabarcık / Bulunmaz bu halden anlar bir ilim / Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık / Sensin gökten gelen oklara hedef / Oyası ateşle işlenen gergef / Çekme üç beş günlük dünyaya esef / Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık”

Evlat kaybı, kişinin dünya hayatıyla oluşturduğu bağlarının kopmasına; evladı nereye gittiyse o âlemlere gönül bağlamasına ve böylelikle muttaki bir mümin olmasına vesiledir. Rabbimiz kutsî hadiste, “İki korkuyu bir arada vermem. İki emniyeti de bir arada vermem” buyurmuştur. Bunun anlamı dünyada zevk ve sefa içinde olanın âhirette korkulara gark olacağı, dünyada kederden kedere savrulan birininse âhirette emniyet içerisinde yaşayacağıdır. Evlat kaybıyla dünyası kararan insanların âhiretleri, hem kendi adlarına, hem de yitirdiği çocukları adına aydınlanmış ve nurlanmış demektir. Yıldızlara ait ışıkların görülebilmesi için yaşadığımız şehrin yapay ışıklarının sönmesi gerektiği gibi, âhiret nurunun kalpleri aydınlatması da, insanı dünyaya bağlayan varlıkların kaybedilmeleriyle gerçekleşir.

Resulullah Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Bir kulun çocuğu vefat edince, Allah meleklere (bilmesine rağmen) şöyle sorar: Kulumun evladının ruhunu kabzettiniz mi? Melekler, ‘Evet’ derler. Rabbimiz: Yani kalbinin meyvesini elinden mi aldınız? der. Melekler yine ‘Evet’ derler. Rabbimiz tekrar sorar: ‘Kulum bu esnada ne dedi?’ Melekler, ‘Sana hamd etti’ derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle emreder: Öyleyse, kulum için cennette bir köşk inşa edin ve bunu Beytü’l-hamd diye adlandırın.” (Tirmizî, Cenâiz, 36).

Efendimiz (sav) çocuğu vefat eden Muâz b. Cebel’e yazdığı mektupta canlarımızın, mallarımız ve aile fertlerimizin Allah tarafından bize bağışlanmış tatlı hediyeler ve geçici bir süre için bize teslim ettiği emanetler olduğunu belirtir.

Ölümün yüzü soğuktur, derler. Ancak insan “ölümü” geride kalan cesede bakarak değerlendirmekte ve hata etmektedir; cesedin cansız, ilgisiz, gülümseyemeyen, bir cümle bile kuramayan, el dahi sallayamayan hâline bakarak, ölüm ne kadar soğuk, ne kadar incitici ve ne kadar ağır diye düşünmektedir. Hâlbuki ceset ayrı, ölen kişi ayrıdır. Ölünle kişi cesedinden ayrılmıştır ve başka bir mekânda çoktan yer tutmuştur. Vefat eden kişi, çürümekte olan o bedende değildir artık. Ama insan ona bakarak, çürüyen oymuş gibi üzülür. Hâlbuki insanı ölüm konusunda kederlendiren şey, o cenazenin başına hiçbir şekilde gelmemiştir. Ölüm cesedin başına gelmiştir; vefat edenin değil. Wittgenstein ifadesiyle söylersek: “Ölüm hayattaki olaylardan biri değildir.”

Bazen vefat eden huzur içerisindedir, ama ceset paramparçadır. İnsanlar huzur içerisindeki varlığa değil cesede bakar ve sızlanır dururlar. O kişinin o cesetten ibaret olduğuna dair bir yanılgının çektirdiği acıdır bu. Daha dün onlarla birlikte yaşayan insan bugün vefat ederek daha da dirilmiş ve daha yoğun bir can kazanmıştır, tıpkı dokuz ayın sonunda anne karnından daha gerçekçi bir yaşamla tanışmış olduğu günlerdeki gibi… Aslında Hz. Âdem’den bugüne kadar henüz ‘bir varlığın hayatının sonlanması’ manasında bir ölüm gerçekleşmemiştir. Yalnızca biyolojik bedenini kaybedenler vardır. Biyolojik bedenini kaybedip, hakiki bedenine ulaşanlara nasıl yok oldu diyebiliriz? Vefat eden insan daha gelişkin ve daha gerçek bir hayata geçtiğine göre, buna yok olmak mı, yoksa daha fazla var olmak mı demeliyiz? Ölüm güzeldir, çünkü insanı ölümsüzlüğe o ulaştırabilecektir.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 11 kez okundu