151-) Bid’at

“Bid’atın mahiyeti ve çerçevesi”
➖Sahabenin Bid’at Karşısındaki Temkinli Tutumu
➖İbadetler ve Bid’at
➖Temel Disiplinlere Uygunluk
“Bid’atın iyisi kötüsü olur mu?”
➖Bid’atları İşleyenin Durumu
➖Bid’atları Ortaya Çıkaran Sebepler
“Bid’at-ı Hasene Tabiri”
Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) Bid’atlere Karşı Tavrı

BİD’ATIN MAHİYETİ VE ÇERÇEVESİ”

°°°Önsöz°°°  

Din, hem dünya hayatımızı düzenlemek, hem de bize ahiretimizi kazandırmak üzere Allah tarafından konulmuş kanunlar, emirler ve yasaklardan meydana gelen ilâhî bir kurumdur. Onun, değişen hayat şartlarına uyum sağlayabilmemizi mümkün kılan geniş bir serbest alanı zaten vardır. Bunlar dışında, kesinlik ifade eden hükümleri değiştirilemeyeceği gibi, ibadetlerin formatında da hiçbir değişiklik yapılamaz, ekleme ve çıkarma yapılamaz. Yapılırsa buna bid’at denir ve bid’at yasaklanmıştır. Bid’atın ne olduğunu örnekler üzerinden şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Bid’at, Sahib-i Şeriat tarafından din tamamlandıktan sonra din adına yeni hükümler icat etme, dine yeni ilavelerde bulunma veya şer’î delillere muhalif şekilde tavır ve davranışlar ortaya koyma demektir. Mesela Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Benim namazıma bakın, siz de namazlarınızı aynen benim kıldığım gibi kılın.” (Buhârî, ezan 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/53.) buyurmuş ve namaza dair bütün şart ve rükünleri detaylı bir şekilde ümmetine talim etmiştir. Artık bundan sonra namaza yapılacak her ilave, her değişiklik “bid’at”tır.

Aynı şekilde, Kur’ân ve Sünnet’in nasıl oruç tutulacağını tafsilatlı bir şekilde izah etmesine rağmen bu konuda bir kısım değişikliklere gidilmesi, mesela orucun vakitleriyle oynanması veya başka din mensupları gibi yenilecek şeyleri kısıtlamak suretiyle oruç tutulması bid’ate örnek olarak gösterilebilir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Sözlerin en hayırlısı, Allah’ın kitabı Kur’ân’dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, Sünnet’idir. İşlerin en şerlisi, Sünnet’e muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır (bid’at). Her bid’at de dalâlettir.” (Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7.) Görüldüğü üzere bid’at çıkaran bir insan, dinin çizdiği çerçevenin dışına çıkmış demektir.

Sahabenin Bid’at Karşısındaki Temkinli Tutumu

°°°Önsöz°°°  

Milletlerin ve toplumların kendilerine ait bir takım gelenekleri, örf ve adetleri, eski inançlarına ait bir takım ritüelleri vardır. Bunları bir anda ortadan kaldırmak mümkün olmaz. Yeni bir din kabul edilmiş olsa bile bunlar ona da bulaşabilir. Veyahut, Allah’a daha çok ibadet etme, Ona daha fazla yakınlaşma mülahazalarıyla insanlar dine bir takım eklemeler yapmış olabilirler. Din Allah’ın mü’minlere emanetidir ve onu olduğu gibi korumak zorundadırlar. Her ne sebeple olursa olsun, ibadet ve zikirlerde sonradan ortaya çıkan bir takım değişiklikler ve eklemeler için; “asılları dinde varsa bid’at değildir” diyor Üstad Hazretleri. Bu sözden anlaşılması gereken, “asılları dinde yoksa geçersizdir, yani bidattir” olmuş oluyor. Hocaefendi de, bu konuda gösterilmesi gereken titizliği sahabe örneği üzerinden şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

Sahabe-i kiram efendilerimiz bid’atlere karşı olabildiğince hassas davranmışlardır. Mesela bir seferinde Abdullah İbn Ömer (radıyallâhu anhuma) namaz kılmak için mescide girdiğinde müezzinin kametten sonra insanları namaza çağırmak için gereksiz yere bir daha nida ettiğini duyunca namaz kılmadan hemen mescitten çıkmış ve yanındakilere, “Haydin, bu bid’atçının yanından uzaklaşalım.” demiştir. (Tirmizî, salat 31.) Esasında böyle bir şeyi mahzurlu görmek, hele onun dalalet olduğunu söylemek hiç kolay değildir. Fakat onlar dinden olmayan bir şeyin dine karışmaması noktasında oldukça temkinli davranmışlardır. Çünkü onlar, Sahib-i Şeriat tarafından ortaya konulan hükümlerle dinin tamamlandığını, kemale erdiğini düşünüyor ve ancak bunlar vesilesiyle Allah’ın rızasına ulaşılabileceğine, bunların dışında başka bir şeye ihtiyaç olmadığına inanıyorlardı. Bir de onlar dinin ilk halkasını teşkil ediyorlardı. İlk halkanın bu konuda azami derecede hassas durması gerekiyordu ki sonraki asırlara din orijinaliyle intikal edebilsin.

Buradan anlıyoruz ki ibadetlerde en ihtiyatlı yol, Kur’ân’la veya fiilî, kavlî ve takrirî sünnetle sabit olan hükümlerin dışına çıkmamak; elden geldiğince onların içine, Sünnet’te varit olmayan ameller sokmamaktır. Bir yerde oturup bin İhlâs, şu kadar Fatiha okuyabilirsiniz, istediğiniz gibi dua edebilir, dilediğiniz miktarda Allah’ı tesbih ve takdiste bulunabilirsiniz. Kur’ân okuma, dua etme, Allah’ı zikretme gibi ameller ibadet ü taat cinsinden olduğu için her birinden sevap kazanırsınız. Fakat kafanıza göre namazın secdesi, rükûu, kavmesi veya celsesiyle oynayamazsınız. Onlar için Sünnet’te bahsi geçmeyen özel dualar veya belirli sûreler tayin eder ve daima bunların okunmasını gereklilik gibi görürseniz bid’at çıkarmış olursunuz.

İbadetler ve Bid’at

°°°Önsöz°°°  

Bid’atlar, sadece ibadetin veya dine ait bir sembolün yapılış şeklini değil, dilini değiştirmek suretiyle de ortaya çıkar ve bu bid’at, onu tamamen ibadet olmaktan çıkarır. Bunun en hazin örneği de maalesef bizim ülkemizde yaşanmıştır. Türkiyede, 1932’den 1950 yılına kadar devam eden Türkçe ezan! uygulaması çok şükür 18 sene sonra da olsa kaldırılmıştır. Günümüzde hâlâ buna benzer hevesler taşıyan insanlar yok değildir. Böyle bir istek bazen bilgisizlikten, bazen de kötü niyetten kaynaklanabiliyor. Ezan ve bundan daha kötüsüne niyetlendikleri halde yapamadıkları bir başka örnek üzerinden bu konuda da şunları söylüyor Muhterem Hocaefendi: 

°°°°°°°°°°°

İbadet ü taatlerde dinin özüne ve ruhuna aykırı davranmamaya kati surette dikkat edilmelidir. Bid’at, sadece dine yeni bir şeyler dâhil etme değildir; var olan ibadetleri değiştirme ve farklı kalıplara sokma da bid’at sayılır. Mesela âlimler, “Allahuekber” ile başlayıp “lâilâhe illallah” ile biten ezan lafızlarının, onun rüknü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ezan, iki farklı sahabenin aynı rüyayı görmesi, rüyalarında kendilerine ezanın talim edilmesi ve Allah Resûlü’nün de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu tahsin ve tasdik etmesiyle teşri kılınmıştır. Artık bu hükmün değiştirilmesi söz konusu olamaz. Bu demektir ki; ezanın lafızları değiştirildiği takdirde ezan, ezan olmaktan çıkar. Arapça ezan lafızları yerine tercümeleri kullanılamaz. “Tanrı uludur, Tanrı uludur, bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak…” diyerek ezan okunamaz. Aksi takdirde bid’at çıkarılmış, dinî bir hüküm değiştirilmiş olur. Bir insan bu lafızları elli defa tekrar etse dahi bir kere ezan okumuş olmaz. Bildiğim kadarıyla, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminden günümüze kadar, bir dönem ülkemizde olanın dışında, dünyanın hiçbir yerinde ezanın erkânına dokunulmamıştır.

Bir dönemde namazların bile Kur’ân-ı Kerim’in tercümesiyle kılınması teklif edilmiş; fakat ulemanın buna karşı çıkmasıyla uygulama rafa kaldırılmış, hayata geçirilememiştir. Geçirilseydi, çok daha büyük bir bid’at işlenmiş ve namazlar namaz olmaktan çıkarılmış olurdu. Bazıları bu konuda Ebû Hanife’nin fetvasına sarılır. Ne var ki onun fetvası, yeni Müslüman olduğundan ötürü Arapçaya dili dönmeyen kimseler için geçici bir süre Fatiha’nın Farsça veya başka bir dil ile okunabilmesine münhasırdır. Kaldı ki diğer fukahâ-yı izam Ebû Hanife’nin bu fetvasına iştirak etmemişlerdir. Hatta onun bu yöndeki fetvası, Hanefi mezhebi içinde bile amele esas olmamıştır. (es-Serahsî, el-Mebsût 1/37; Ekmeleddin el-Babertî, el-İnâye şerhu’l-Hidâye 1/286.) Sadece Fatiha sûresi için verilen böyle bir fetvayı gerekçe göstererek, namazdaki kıraatin başka dillerde yapılabileceğine hükmetmenin hiçbir meşru temeli yoktur.

Bediüzzaman Hazretleri, “Ehl-i keşiften rivayeten Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağı haber verildiği hâlde zuhur etmedi. Böyle ehl-i vilayet ve keşif neden hilaf-ı vaki haber veriyorlar?” şeklinde bir soruya şöyle cevap verir: “Maalesef camilere Ramazan-ı Şerif’te bid’atler girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.” (Bediüzzaman, Lem’alar (On Altıncı Lem’a).) Hz. Pîr, bid’atin ne olduğunu açıklamıyor. Çünkü o gün itibarıyla bunu söylemek suçtu. Burada onun bid’atle kastettiği, camilere Türkçe ezan ve kâmetin girmesidir. Bundan dolayı ilâhî teveccüh kesintiye uğramıştır. Bediüzzaman’ın bu tespiti, Sahib-i Şeriat’ın ortaya koyduğu disiplinlerin korunmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: اِنَّا نَحْنُ نَـزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ  “Hiç şüphe yok ki Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biz’iz.” (Hicr sûresi, 15/9.) Kur’ân’ın ve dolayısıyla İslâm’ın korunmuşluğunun insanlara bakan en önemli yönü, bid’atlerden uzak durulmasıdır. Çünkü her bir bid’atle birlikte dinin özüne, esasına dokunulmuş ve onun bir parçası tahrif edilmiş (bozulmuş) olur. Aslında önceki semavî dinlerin tahrifi de böyle küçük gibi görülen bid’atlerle başlamıştır. Kelimelerle oynanmış, lafızlar aslî mânâlarından uzaklaştırılarak onlara farklı anlamlar verilmiş; tahrifleri tahrifler, tağyirleri tağyirler takip etmiş ve derken aslından çok uzak yeni bir din ortaya çıkmıştır. Çünkü ilâhî kelamın kelime ve lafızlarıyla veya mânâlarıyla oynanmaya başlandığı anda, onları arzu ve hevese göre yorumlamanın önü açılmış olur.

Tarih boyunca Kur’ân için de hep aynı oyunlar plânlanmış; fakat her defasında, Allah’ın izni ve inayetiyle, ulema tarafından bu oyunlar bozulmuştur. Çünkü yukarıdaki âyette de ifade edildiği üzere bu konuda Allah’ın vaadi vardır. Allah, nazil olduğu günden itibaren ilâhî kelamını her tür tahriften muhafaza buyurmuştur. Onun tek bir harfini değiştirmek bile mümkün olmamıştır.

Temel Disiplinlere Uygunluk

°°°Önsöz°°°

İfrat ile tefrit genellikle birbirine yakın komşudurlar. Hattâ çoğu zaman bunlar aynı yerde bulunurlar. Buraya kadar anlatıldığı ve bundan sonra da anlatılacağı üzere dinde olmayan bir şeyi ondan imiş gibi kabul etmek nasıl bid’at yani ifrat ise, aynısıyla Kur’anda veya sünnette yok diye her şeyi bid’at kabul etmek de bir tefrittir. Meselâ namazlardan sonra camilerde yapılan tesbihatın aslı sünnette vardır. Fakat bugün yapıldığı şekliyle cemaat halinde yapılmamıştır. Eğer bu bid’attır diyerek bunu kaldırırsak birçok insanın bundan mahrum olmasına sebep olmuş oluruz. Yeter ki onu namazın olmazsa olmazı görerek yapmayalım. Pırlanta Adam bu konuda da şöyle diyor:

°°°°°°°°°°°

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur: Dinin hüviyet-i asliyesini (temel yapısını) bozacak hükümler, yorumlar, uygulamalar icat etmek ne kadar yanlışsa öz ve ruhuna uygun olup olmamasına bakmadan önüne gelen her şeye bid’at demek de o kadar yanlıştır. Mesela dua çok önemli ibadetlerden biridir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun “ibadetin özü” olduğunu beyan buyurmuştur. (Tirmizî, daavât 1.) Dua, Cenab-ı Hakk’a sebepler üstü teveccühün bir unvanı olması itibarıyla hâlis bir ibadettir. Fakat onun hangi dilde, ne zaman, nasıl, kaç defa yapılacağıyla ilgili kesin hükümler yoktur. İnsan, istediği dilde, istediği şekilde, istediği zaman, istediği kadar dua edebilir. Bunların hiçbiri bid’at olarak görülemez. Önemli olan, insanın dua ederken dinin muhkematına muhalif bir şey istememesi, temel disiplinlere aykırı sözler söylememesidir.

Edilen duaların illaki âyetlerden alınması veya me’surattan olması da şart değildir. Fakat bir insanın, Kur’ân âyetlerinde bize talim buyrulan veya Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı dualarla Allah’a yalvarması, dualarını onlarla bezemesi elbette daha güzeldir. Çünkü Efendimiz, kâmil bir kul olması itibarıyla istek ve taleplerini Allah’a nasıl bir üslupla, nasıl bir tavırla arz edeceğini bizden çok daha iyi bilir. İnsanlar eskiden, resmi bir makama dilekçe yazmak istediklerinde arzuhalcilere giderlerdi. Onlar işin usul ve adabını, maksadın nasıl ifade edileceğini, sözün nasıl söyleneceğini bilirlerdi. İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarına da böyle bakılabilir. Ne var ki herkesi bununla mükellef tutmak doğru değildir. Böyle bir şey hem teklif-i mâlâyutak (insanlara taşıyamayacakları yükü yüklemek) hem de ibadetin alanını daraltmaktır. Kimsenin buna hakkı yoktur. İnsanlar nasıl dua etmek istiyorlarsa o şekilde dua edebilirler. Bu konuda sınırlama getiremeyiz. Hangi dilde ve hangi şekilde maksat ve meram rahat ifade edilebiliyorsa onunla Allah’a dua edilebilir.

Bazı dualar, zikirler ve salavatlar vardır ki ne Efendimiz ne sahabe ne selef-i sâlihin ne de fukahâ-i kiram tarafından yapılmıştır. Fakat bu gerekçeyle bunlar bid’at olarak görülemez. Mesela Fatiha, İhlâs veya Muavvizeteyn gibi sûrelerin fazilet ve sevabına dair sünnet-i seniyyeden gelen rivayetler vardır. Bir insan buna binaen bir yere oturup yüz defa İhlâs sûresini okuyabilir. Veya seleften birçok zatın yaptığı gibi, bir kısım Kur’ân âyetlerinden hareketle bir kısım münacatlar çıkarabilir. Asr-ı Saadet’te veya sahabe döneminde bulunmadığı gerekçesiyle bu tür şeylere bid’at denemez. Çünkü bunlar özü itibarıyla dinde teşvik edilen amellerdir. Bir şeyin bid’at olup olmadığını tespit etmedeki temel kriter; onun dinin özüne dahil edilip edilmediği ve temel disiplinlere uygun olup olmadığıdır.

Eser: Işık Karanlığı Boğarken

“BİD’ATIN İYİSİ KÖTÜSÜ OLUR MU?”

°°°Önsöz°°°  

Bir başka açıdan bid’at, bir sünnetin yerini alan her yeniliktir. Dolayısıyla ibadetle, genel anlamda dinle ilgisi bulunmayan konularda yenilik yapmak bid’at olmaz. Yoksa hayatın akışı durur ve donar. Bu ise insanın yapısına, yani onun mahiyetine konulan gelişme potansiyeline zıttır. Ayrıca zamanın şartlarına bağlı olarak müslümanlığın güç kaybetmesine ve müslümanların gerilemesine yol açar. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Önce bid’atın tarifini bir kere daha yaptıktan sonra bu konuya da şöyle devam ediyor Muhterem müellifimiz:

°°°°°°°°°°°

Bid’at, lügat itibariyle yeni icat, inşa ve ihdas edilen şey, yenilik mânâlarına gelir. Istılahî mânâsıyla bid’at, dinin usul ve füruu vaz’ edildikten sonra din adına, icmâlî olarak bile Kur’an ve Sünnet’te bulunmayan bir kısım yeni şeyler icat ve ihdas etme, ibadet şekillerinde yenilikler yapma demektir. Hazreti Aişe’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyururlar: “Kim, bizim bu dinimizde, aslen onda olmayan yeni bir şey ortaya koyarsa onların ortaya koyduğu şeyler merduttur, makbul değildir.” (Buhârî, sulh 5; Müslim, akdıye 17)

Bid’at, asıl olarak namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerde yenilikler ortaya koyma mânâsına geldiğinden kelimenin lügatteki mutlak mânâsından ayrıdır. Şayet meseleyi lügat manasıyla ele alacak olursak, sonradan meydana getirilen her şeyin bid’at olması ve dolayısıyla bunları yapan kişilerin de Cehennem’e gitmesi gerekir. Bu manadan olmak üzere öyleyse radyo, televizyon gibi aletleri yapan veya fizik, kimya, astronomi, tıp gibi ilim dallarında birtakım gelişmeler ortaya koyanlar da mı Cehennem’e gidecektir? Tabii ki hayır; ilim, teknik ve teknoloji adına ortaya konulan gelişme ve icatlar matluptur ve İslâm’da bunların hepsine teşvik vardır. Her nesil, kendinden sonraki nesil için bir şeyler yapmalıdır. Meşhur sözde olduğu şekilde meseleyi ele alacak olursak: “Çocuklarınızı içinde bulunduğunuz zamana göre değil, daha sonraki devirlere göre yetiştirin.” bu düşünceyle mutlak bid’at anlayışını telif edemeyiz. Sevimsiz ve merdut olan bid’atlar, dinin içine sokuşturulan, özellikle bir kısım sünnetlerin yerini alan bid’atlardır.

Bir mü’minin ibadet namına yapacağı şeyler Kur’ân ve Sünnet’le belirlenir. Allah Resûlü bizlere, “Sabah kalkınca yirmi takla atacaksınız” dese, biz hiç tereddüt etmeden o taklaları atarız. Ama Efendimiz’den bir rivayet olmadan biz kendi kendimize mesela, sabah sadece ayakta durmak şeklinde bir ibadet ortaya koyarsak bu bir bid’attir. Evet, namazda ayakta durmak, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde bulunmanın ifadesidir. Fakat bizim namaz dışında yaptığımız bu şekildeki tavır sevimsiz bir şeydir. Çünkü dinin böyle bir emri yoktur. Biz ister ibadet ü taatlerde Efendimiz’e uyduğumuz ölçüde nurlu bir hayat yaşarız. Bunun dışında en parlak şeyler dahi Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ, telkin ve irşad dairesinin içinde yapılanlara nispeten çok sönük kalır. Öyleyse bid’at, din adına, sünnetin yerine bizim kendi kendimize ortaya çıkardığımız şeyler demektir.

Bid’atları İşleyenin Durumu

°°°Önsöz°°°  

Bid’at konusunda ifrat ile tefritin sınır komşusu olduğu alanlardan birisi de tarikatlardır. Tarikatlarda çoğu zaman, zahiren sünnet-i seniyyeye bir muhalefet varmış gibi zikir fasılları görünebilir.  Hattâ bu görüntü gerçek bir bid’at da olabilir. Bu bakımından, bir tarikat adına mürşitlik yapma durumunda  bulunan kişilerin dini çok iyi bilen ve aynı zamanda çok dikkatli mürşitler olmaları gerekir. Böyle olmazsa, hafizanallah kendisine bağlı bulunan insanların bid’at bataklığına sapmalarına sebep olmuş olurlar. Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerinde durduğu bu hassas konu hakkında açıklamalarına şöyle devam ediyor Merhum mürşidimiz:

°°°°°°°°°°°

Aslı, esası dini disiplinlere dayanan yeni şeylerin yapılmasında bir mahzur söz konusu değildir. Mesela, bazı meseleler vardır ki, biz kendimize göre yaparız veya bazı büyük zatların yaptıkları formüllere uyarız. Ama o meselenin aslı ve temeli dinde vardır. Allah Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey İman edenler Allah’ı çok zikredin.” (Ahzâb sûresi, 33/41) buyurur. Bunun bir sınırı yoktur. İnsan, imkân el verdikçe, dili, kalbi ve davranışlarıyla Allah’ı hatırlar ve hatırlatır. Mü’min, görüldüğü zaman Allah’ın hatırlandığı kimsedir. O vakurdur, ciddidir, davranışlarından katre katre kulluk dökülmektedir. İnsan, davranışları ve diliyle Allah’ı andığı gibi kalbiyle de Allah’ı anmalıdır. Âyet bunların hepsini ifade eder.

Evet, Kur’ân’da Allah’ın çok zikredilmesi belli bir sınır konulmadan anlatılır. Şayet bir mürşid, müridinin vaziyetini biliyorsa ona göre bu zikre bir sınır koyar. Karşısına aldığı adamı tepeden tırnağa süzer, kalbine bakar ve Allah’la ne kadar münasebeti varsa ona göre bir vazife tahmil eder. Mesela, “Allah, çok zikredilmesini emrediyor; bu senin için beş yüzdür” der ve ondan günde 500 kez zikir çekmesini ister. Bu, mürşidin ferasetiyle ortaya koyacağı bir şeydir. Hâlbuki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) oturup da bir defada beş yüz kere “Allahu Ekber” dediğini bilmiyoruz. Ama bir zatın, irşad sadedinde müridine 500 veya 5000 tesbih vermesi, o mürşidin ferasetine bırakılmış bir husustur. O, talebesinin kabiliyetlerini bilir ve ona göre bir vazife verir. O mürid de o zikri yapmak suretiyle mürşidiyle münasebetini devam ettirir. Mürşidi, onun daha fazlasını yapabileceğini anladığı zaman vazifesini artırır. Bu durum, talebenin kalbindeki kasvet delininceye, Nur-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) onun içine nüfûz edinceye ve tabiat paslarının silineceği ana kadar devam eder. Bu süreçte müridin Allah’la münasebeti kuvvet kazanır, ulvi âlemlerle belli bir ufukta münasebete geçer. İşte bu şekilde verilen tesbihler sözlük mânâsı itibarıyla bid’attır ama aslı dinde olduğundan dolayı buna bid’at-i hasene (güzel, müspet bid’at) denmiştir. Bunu bir mürşid, irşad etmek istediği zatın durumuna göre belirler. Mesela biri Zeynelabidin’den menkul Cevşen’i, başka biri Evrad-ı Kudsiyeyi veya Evrad-ı Şâzilî’yi tavsiye eder ki, bunların parça parça Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı virdlerinden alındığı söylenmektedir. Bazıları, Muhammed Bahâuddin Nakşibend gibi büyük zatlar tarafından bir araya getirilmiştir. Mürşid, talebesinin durumunu biliyorsa bunları ona tavsiye eder, o da bunları yaparak ruhen terakki eder. Yani cismaniyetten çıkar, hayvaniyeti bırakır, kalb ve ruhun derece-i hayatına girer, adeta meleklere has bir hayat yaşamaya başlar.

İşte bunlar fasıl itibariyle bid’at olsalar da asıl itibariyle Kitap ve Sünnet’e dayalı oldukları için biz bunlara bid’at-ı hasene diyor ve sevap kazandıracağını söylüyoruz. Ama aslı da faslı da dinde olmayan yani temeli Kur’an’a, Sünnet’e dayanmayan ve teferruatı itibariyle arkalarında bir Şah-ı Nakşibend veya bir İmam Rabbani gibi büyük zatlar olmayan dînî görünümdeki yeniliklere merdut bid’at nazarıyla bakar, bunları camilerimizden ve mahfillerimizden uzaklaştırırız. Binaenaleyh bu şekilde bir asla ve böyle bir fasla dayanmayan bid’ati irtikap eden kimse günaha girmiş olur. Yaptığı şey yüzüne çarpılır ve boşuna yorulmuş olur. Ayrıca bir anlamda Sünneti beğenmeme tavrı takındığından ötürü sünnetin tekeffül ettiği nurdan ve feyizden de mahrum kalır. Böyle birinin her zaman için aldanması ve baş aşağı gitmesi muhtemeldir. Allah bizleri muhafaza buyursun!

Bid’atları Ortaya Çıkaran Sebepler

°°°Önsöz°°°  

Günümüzde hâlâ yaşamaya devam eden bid’atlerin büyük bir kısmı da  ölüm olayı ve ölülerle ilgilidir. Hayatını bid’atlerle mücadeleye ayırmış büyük zatların kabirlerinde bile maalesef bunlara sıkça rastlanabilir. Meselâ İmam-ı Birgivi Hazretlerinin kabrine mum yakıp dikildiğini o bölgenin insanları çok iyi bilir. Bu bid’atlerden bazıları ile, bunların çıkış sebepleri ve onlarla mücadelenin gerekliliği de şöyle anlatılıyor aşağıda:

°°°°°°°°°°°

Bid’atların hasene kısmı daha önce de söylediğimiz gibi büyük zatların tesiriyle meydana çıkmıştır. Bunların çoğunun aslı Kitap ve Sünnet’e dayandığı için ciddi bir mahzur görmüyoruz. İmam Rabbani gibi zatlar ve büyük mücedditler de meseleye böyle bakmışlardır. İkinci şıktaki bid’atlara gelince bunlar ya bazı cahil kimseler tarafından, din adına bir şey yapıyoruz diye ihdas edilmişlerdir veya kasıtlı olarak ortaya atılmışlardır ki, bunları birbirinden ayırmak çok zordur. Hususiyle asrımızda, bir kısım kimseler din adına birçok bid’at ihdas etmişlerdir. Mesela bugün, hayattaki insanlara dahi yapılmayan, adeta saray gibi türbelerin ihdas ve icat edildiğini görmekteyiz. Üzerine çeşitli yazı ve şekiller kazınmış bir mermer parçasının -eğer perişan gitmişse- mezarın içinde yatana hiç bir faydası yoktur. Belki mezardaki insan kendi derbederliğini görürken bir de üzerinde kendisi için yapılan o âbideyi gördükçe iyice perişan ve müteessir olacaktır. Hususiyle bu noktaya Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrı bir zâviyeden dikkatleri çekmiş ve irşat buyurmuşlardır.

Hazreti Aişe’nin ferasetiyle ancak hakikatini anlayabildiğimiz, Buhârî ve Müslim gibi hadis kitaplarında rivayet edilen “Ölünün arkasından ağlamayın, o bundan dolayı acı çeker.” (Buhârî, cenâiz 32; Müslim, cenâiz 25-27) şeklinde bir hadis vardır. Hazreti Ömer bu hadisi zahirî manasına göre değerlendirmektedir. Mesele, Hz. Aişe validemize sorulunca o, “Kardeşim Ömer bunu çok iyi bilirdi fakat işin aslı öyle değildir” der ve hadisin hangi manaya geldiğini açıklar. Efendimiz bunu, imansız olarak ölen birinin cenazesinin arkasından söylemişti. Adam imansız gitmiş, ailesi de arkasından hüngür hüngür ağlıyordu. O, bir taraftan kendi azab ve işkencesi içinde kıvrım kıvrım kıvranırken, ruhu bir de arkasından ağlayanlardan ötürü müteessir oluyordu. Daha yeni gitmişti ve henüz arkasında olup biten şeylere muttali olabiliyordu. Kendisi gibi birine ağlanmayacağına inanıyor, “ağlamayın” diyordu. Fakat arkadakiler ağlıyor, o da bundan acı çekiyordu. Binaenaleyh kötü gitmiş bir insan, kendi adına yapılan büyük şeylerden dolayı çok rahatsız olur. Arkasından ağlama, bu muameleyi hak etmeyen ölüyü rahatsız edeceği gibi mezarına götürüp mum yakma gibi bir bid’at da -günah olmasının yanında- kabrinde yatan ölüye acı verecektir.

Mezarlarla ilgili yapılan bir başka uygulama da kabrin üzerine su dökme hususudur. Biraz araştırdığımızda bu uygulamanın arkasında başka şeylerin olduğunu görürüz. Ölüyü gömdükten sonra mezarın üzerindeki toprağın rüzgâra maruz kalarak savrulup gitme ihtimali varsa bunu engellemek için üzerine bolca su dökülür. Bu, bizim memleketimize ait bir âdet değildir; mezarların üzerine su dökmek çöl ve kumun olduğu memleketlere has bir keyfiyettir. Ne Kur’an’da ne de Sünnet’te böyle bir şey yoktur. Toprağın kayıp gitmemesi için dökülen suyu, ciddi bir kaideymiş gibi ele almak, Ebû Hanife’ye, Ashab-ı Kiram’a ve Resul-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) iftirada bulunmak demektir ve bir bid’attir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kayma noktalarından birisinin de büyük zatlar için yapılan türbelerde gerçekleştiğini söyler. Ümmü Seleme validemiz (radıyallahu anhâ), Efendimiz’e, Habeşiştan’dayken gördüğü, Mâriye ismi verilen ve içinde çeşitli resimler bulunan bir kiliseden bahseder. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)“Sizden evvelki ümmetlerden öyle topluluklar vardır ki, bunlar zarar ve haybetin en büyüğünü yaşadılar. Şöyle ki, içlerinden salih bir kimse öldüğü zaman onun kabri üzerine bir mescit bina eder ve bir kısım resimler yaparak içine koyarlardı. İşte bunlar, Allah nezdinde mahlûkatın en şerlileridir.” buyurur. (Buhârî, salât 54) Çünkü onlar, başta peygamberler olmak üzere salih zatların kabirlerini mescide çevirmişlerdir. Efendimiz vefat etmeden evvel ashabını kemal-i hassasiyetle uyarıyor ve böyle bir yanlışa düşmemeleri için onları ikaz ediyordu. Bizler de ölülere ihtiram gösteririz fakat bunu yaparken dinin hudutlarının dışına çıkmayız. En büyük insanın mezarı bile bizim için sadece, Fatiha okunacak, dua edilecek, huzurunda edeple durulacak, Allah’ın nezd-i ulûhiyetinde makbul bir insansa “Yâ Rabbi, bizi bu zâtın şefaatine mazhar eyle!” diye Allah’a dua edilip ayrılınacak yerlerdir. Oralar kesinlikle ibadetgâh yapılamaz. Onları bunun dışında hususi bir muameleye tabi tutmak bid’attır.

İslâm âleminde hicri 5. ve 6. asırlardan sonra bid’atlar çoğalmaya ve ciddi şekilde hükümferma olmaya başladı. Sonradan gelenler ise bunları ortadan kaldırıp sünneti ihya edeceklerine ifrata karşılık tefrit yaptılar. Ecdada ait mezarları bütünüyle düzledi ve her şeyi yerle bir ettiler. Hatta Ashab-ı Kiram’ın mezarlarına dahi dokundular. Efendimiz’in mübarek dişinin hatırasına Osmanlılar tarafından inşâ edilmiş Uhud’un eteğindeki türbeye dahi kıydılar. Daha evvelkiler ifrat edip türbeleri putlaştırmış, yeni bir totem devresi başlatmışlardı; bunlar da tefrite girerek Müslümanların ihtiram gösterdiği kimselerin kabirlerini dahi yerle-bir ettiler. Hâlbuki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Daha evvel size kabir ziyaretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyaret edebilirsiniz.” (Müslim, cenâiz 106; Ebû Dâvud, cenâiz 77; Tirmizi, cenâiz 7) buyurur. Kabirleri ziyaret etmek insana ahireti ve ölümü hatırlatır. Mü’min, oraya şuurlu bir şekilde gitmeli ve orada ahireti hatırlamalıdır. Ölülere dua okumak ve Allah’tan onları mağfiret etmesini dilemek de mü’minin yapması gereken işlerdendir. Mezarlıklarda dua etmek, Rabbimiz’den mağfiret dilemek sünnet; oralara alabildiğine ihtiram göstermek ve ibadetgâh haline getirmek ise bid’attır.

Bu konuda bir mü’minin yapması gereken şey, din adına yapılmak istenen şeyleri Kur’an, Sünnet ve fukahanın kitaplarında görmek, şayet bu kitaplara ulaşamıyor veya kitaplarda meseleyi bulamıyorsa bunları iyi bilen birisini bulup ona danışmak olmalıdır. Şayet uzun zamandır alışagelinen bir husus varsa, bunun bid’at olduğu öğrenildiği an hemen terk etmek de mü’min ve Müslüman olmanın gereğidir. Bir mü’minin hayatı sünnet yörüngeli olmalıdır. Sünnetten yapacağı her şey, bid’atin vücut bulabileceği delikleri tıkarken; terk edeceği her birşey de bir bid’atın gelişmesine, neşv ü nema bulmasına yol açacaktır. Kısaca, her bid’at bir sünneti götürür; ihya edilen her sünnet de bir bid’atı öldürür.

Eser: Bahar Neşîdesi

“Bid’at-ı Hasene Tabiri”

°°°Önsöz°°°  

Adı ne olursa olsun, aslı dinde olmak şartıyla, form olarak ve uygulanış şekliyle sonradan ortaya çıkan yeniliklere bid’at-ı hasene, yani güzel bid’at denilip denilemeyeceği İslâm alimleri arasında ihtilaflı bir konudur. Fakat bu ihtilaf görünüştedir. Çünkü yapılan işin caiz oluşu konusunda büyük oranda ittifak vardır. Buna, çok yaygın olmaları bakımından misal teşkil edebilecek mevlit okuma-okutma ve değişik zikir şekilleri üzerinden Hocaefendi konuyu şöyle özetliyor:

°°°°°°°°°°°

İmam Rabbanî gibi eazim-i eimme, bid’at-ı haseneyi kabul etmezler. Ancak, kabul eden bir hayli ulema da var. Onların tariflerine bakılırsa, bid’at-ı hasene, aslı dinde olup, faslı şer’an formüle edilmeyen şeylerden ibaret amel demektir. Bid’at-ı seyyie ise, hem aslı, hem de formülü dinde olmayan.

Şimdi bunu biraz daha açalım. Meselâ Kur’ân, “Ey imân edenler! Allah’ı çokça zikredin.” Acaba buradaki çokluk, nedir? Eğer Allah’ın (cc) ganiyy-i ale’l-ıtlak olduğunu, bizim de nihayetsiz muhtaç olduğumuzu nazara alırsak, devamlı O’nu zikredip, takdiste bulunmamız gerekmez mi? Hem meselâ, tekrarlanması sevap olan ve aynı zamanda mesnun bulunan ‘Sübhanallahi ve bihamdihi, Sübhanallahi’l-Azim’ kelimesini formüle etmişler ve demişler ki günde 500 defa, ‘Lâilâhe İllallah’ kelimesini de 1000 defa tekrar etmeliyiz. Bu adet 600-700 de olabilir. İşte Resûlullah’tan (sav) mervi olmayan âmâl ve ezkârın formülü buna benzer şekillerde ve daha çok da ilhamla tespit edilmiştir. Bu itibarla, bir şey sünnet-i sahihada yoksa hemen inkâra gidilmemeli, onun sünnette bir mahmilinin bulunup bulunmamasına bakılmalıdır. Ayrıca bu ezkârın cehrî ya da hafî şeklinde yapılması da mesnun değildir. Biz bunları, kendi rûh hâlimiz itibariyle bazen hafî, bazen cehrî yapmak isteyebiliriz. Tabiî, bütün bunların aslı dinde olduğu için bunlar bid’at-ı hasene tarifine girerler. Mevlit de böyledir. Meselâ Ka’b b. Züheyr, Efendimiz’in (sav) huzurunda O’nu övmüş ve teşvik görmüştür.. keza, Hassan bin Sabit de teyit ve teşvik görmüştür. Mevlit de çok rahatlıkla aynı şekilde mütalâa edilebilir. Belki formül olarak aslı yoktur denebilir. Ama, dinde hiç yeri yoktur, denmez. Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete döküp, yozlaştıranlar me’sul olurlar. Zaten ticarete dökülürse, bunların değil mevlit okumaları, Kur’ân okumaları bile tasvip edilemez. Zira Kur’ân, böyle ağızlarda renk kaybına uğrar ve tesirini yitirir.

Eser: Fısıldan Fasıla-2

Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) Bid’atlere Karşı Tavrı

°°°Önsöz°°°

Bid’atlere karşı uyanık ve dikkatli olmak elbette hepimizin vazifesidir. Tabii ki bu konuda aşırılığa düşmemek şartıyla. Fakat bazı durumlar, gelişmeler de vardır ki, bunlar başlangıçta masum bile olsalar zamanla çığırından çıkma ve aşırılığa kaçma potansiyeline sahip iseler, daha en başından onlara karşı tedbir alma, önlerini kesme âlimlerin ve idarecilerin ferasetine kalmış bir meseledir. İşte Hazreti Ömer feraseti üzerinden bir örnek:

°°°°°°°°°°°

Hz. Ömer (radıyallâhu anh), Hudeybiye anlaşması esnasında altında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) biat edilen Rıdvan ağacını, daha sonraları bazı kimseler tarafından saygı ve hürmet gösterildiği için kestirmiştir. Vâkıa Allah Resûlü’nün her hatırasına sahip çıkmak ve onlara saygı duymak güzel bir duygudur. Hatta O’nun gül kokulu mübarek ayaklarının bastığı tozu-toprağı, bir Kuddûsî edasıyla: “Ol Medine izi-tozu bu Kuddûsî yüzüne tûtiyâdır.” deyip koklamak isteriz. Başlangıçta hâlis duygu ve düşüncelerden kaynaklandığı hâlde, daha sonraları suistimal edilebilen bu türlü hareketlerin, zamanla ibadete dönüşmesi endişesine karşı önceden tedbir almak lâzımdır ki Hz. Ömer de bunu yapmıştır. Evet Hz. Ömer’in, altında Allah Resûlü’ne biat edilen ağacı bu türlü endişelerden dolayı kestirmiş olması engin bir basiret ve firaset ifadesidir. Ama, ne acıdır ki bizler, hiçbir zaman bu dengeyi tam koruyamamışızdır. Ya, şöyle böyle büyüklerle alâkalı eserleri, yerleri takdis eder şekilde ifratlara sapmış ya da sözde tevhîd adına veya bidatlere karşı tavır alma mülâhazasıyla tefritlere saparak; tarihi tahrip etmiş, evliyâ, asfiyâ ve enbiyâyı hafife almışızdır.

Bu konuda orta yol, Allah indindeki kıymetli yerler ve büyükler mutlaka tazim edilip büyük kabul edilmeli, ama büyüklüklerine esas teşkil eden nispeti görmezlikten gelerek bizzat bir takdis ve tazime de gidilmemelidir.

Eser: İman Esasları Etrafında / Fasıldan Fasıla-4

Bu yazı 12 kez okundu